(A Treatise of Human Nature, David Hume’un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)
Evvela Treatise’in Folk Sayki’nin (folk psychology) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki’ye gonul veren Fodor’un Hume’e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (hume variations). Her ne kadar …
Uzun zaman oldu siz zombilere minik tanıtımlar yapmayalı. Hani siz sormazsınız ama ben sormuşsunuz gibi yapıp anlatayım. Amerika’nın güneyinde, Louisiana eyaletinde yakınlarında Mississippi nehrinin kıyısında izbe bir blues barında tek başıma oturuyorum. Hayatın anlamına dair garip düşüncelere dalmışken bir piyanonun sesiyle irkildim. Farkına bile varmamıştım sahneye çıkan sanatçının. Sahneye bakmıyordum da hala. Garip geldi kulağıma ilk başta. “Louisiana’da bir blues barında klasik müzik mi çalınır?” diye düşündüm kendi kendime. Ama soruma soru işeretini yeni koymuşken ustalıkla blues tınılarına geçti piyanist. Louis Armstrong’un meşhur ettiği St. James Infirmary çalmaya başladı. “Doğru …
Yazının devamı...»Evvela şu linki okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.
İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak ‘Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri’ isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.
Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek …
Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.
- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.
- Neden …
Hume’un An Enquiry Concerning Human Understanding’i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde — daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle — ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. “Bir kitap okudum hayatım değişti.” değil, “hayatım zaten güzel …
Yazının devamı...»(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen ‘kapalı’ olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, “Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.” kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa “name-dropping yapıyon hacı.” diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer’i …