Anasayfa » Yeraltı

Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan İle Söyleşi

[16 Mar 2009 | Yazan: | 1 Yorum]

~Ayna-i Marzî

1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) kurucuları arasında yer aldı. 1980′e kadar DİSK-Genel İş Sendikası Foto Film Merkezi’nde çalıştı. 1999 Marmara Depremi’nden sonra Dayanışma Gönüllüleri’nin Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi’nde çalıştı. 2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı. Beş seyahatname kitabı yayınlandı: “Fas’ta Yolculuk”, “Sarı Otobüs 1 İran Ahşap Fanus”, “Sarı Otobüs 2 Pakistan Mavi Çöl”, “Sarı Otobüs 3 Hindistan Namaste”, “Sarı Otobüs 4 Nepal Sagarmatha Eteklerinde”. TRT’ye belgesel senaryoları yazdı. “Lice”, “Yaşamak -1 Deprem Değil Beni Vuran -Muradiye”, “Yaşamak – 2 Selam Yaratana – Grev”, “Heraklea’nın Yüzleri”, “Özcan Yurdalan Fotoğraf Sergisi”, “Asya”, “Bir Fırat Öyküsü”, “Sözümüz GAP üstüne”, “Bağdat – Babil – Kerbela Şubat 2003″ isimli kişisel ve karma sergiler gerçekleştirdi. Kasım 2007′de Belgesel Fotograf ve Fotoröportaj isimli kitabı yayınlandı.

Ve bunca projesi, yoğunluğu arasında sorularıma cevap vermeyi büyük bir mütevazilikle kabul etti:

Merhabalar hocam,

Susan Sontag, 12 yaşındayken bir kitapçı dükkanında rastlamış olduğu Bergen-Belsen ve Dachau fotoğraflarından ne derece etkilendiğinden bahseder ve ömrünü bu fotoğrafları görmeden evvel/gördükten sonra diye ikiye ayırır. Sizi de böylesine etkilemiş fotoğraf, yazı ya da bir anınızı paylaşabilir misiniz bizimle?

Bizim kuşağın çocuk bakışlarıyla çevresinde gördüklerini anlamaya başladığı dönemler, fotoğrafın da ilk gençlik yıllarıydı diyebiliriz. Biz fotoğrafın yeryüzündeki en delifişek çağlarında doğduk ve büyüdük. Fotoğraf, gazetesiyle, dergisiyle evlerimizin içindeydi. Üstelik varlığı bugünkü varlığından çok daha etkiliydi. Ben evinde kütüphane olan bir aileden geliyorum. Günlük gazetenin mutlaka alındığı, annenin abone olduğu haftalık derginin hiç eksilmediği ve ilkokuldan itibaren benim de abone edildiğim dergilerin her zaman olduğu bir ortamda yetiştim. Fotoğraflar hep elimin altında olan bu periyodik yayınlarda önemli bir yer tutuyordu. Sizin sorunuzdan sonra hafızamda yer alan en eski fotografik görüntü nedir acaba? diye düşündüm ama şudur diyebileceğim bir cevaba ulaşamadım. Ancak ne kadar ipucu olur bilmem ama eve giren en güçlü görsellerin düzenli izlediğimiz Hayat Mecmuasında yayınlandığını sonradan fark ettim. Öte yandan benim fotoğraf alanında olmamı sağlayan şey sanırım ilkokuldaki bir sınıf geçme hediyesi olarak alınmış Pouwa Start marka fotoğraf makinesiydi. Ertesi yıl da Phoenix marka üç vitesli bir bisiklet alındı. Ben o zamandan beri bu iki aracı hayatımdan hiç eksik etmedim. Her ikisi de önemli oldular.

Demem o ki, içine doğduğum ortamın doğal bir parçasıydı fotoğraf. Ve ben ne tek bir fotoğraf karesinin ne de fotoğrafın bizatihi bir amaç olarak kendisinin hayatımda belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Şimdi düşününce şuna varıyorum ki, fotoğrafla yaşanan bir hayat biçimini önemsemişim asıl. Fotoğrafın beni peşine takıp götüreceği hayatları, kapısını açtığı biraz macera, biraz müdahale imkânlarını önemsemişim.
22 yaşınızdayken AFSAD’ın kurucu üyelerinden birisiydiniz. Derneği kurup ilerletme aşamasındayken gördüğünüz zorluklar; hayal kırıklıkları karşısında devam etmenizi sağlayan itici güç ve şevki nasıl buluyordunuz?

AFSAD’ın kurulduğu dönem, Türkiye’nin önemli toplumsal dönemeçlerinden birine rastlıyordu. 70-80 arası hem fotoğrafa duyulan ilginin giderek arttığı hem toplumsal dinamiklerin yükseldiği zamandı. Gümrük duvarları, bürokrasi, vergiler vs bugünden oldukça farklıydı ve zaten endüstriyel altyapısı olmayan fotoğraf teknolojisi bugün olduğu gibi o vakit de tamamen ithalata dayalıydı. Ancak sınırlar kapalı olmasına rağmen dünyada esen 68 rüzgarı iyi kötü, biraz gecikmeli de olsa Türkiye’yi etkiliyor, toplumcu fikirler ve değişim isteği yaygınlaşıyordu. Bu kültürel iklimin genç fotoğrafçıları etkilememesi düşünülemezdi. AFSAD böyle bir ortamda kuruldu.

O günlerden sonra Türkiye’de fotoğrafın iki ekseni iyice belirgileşti. Biri, fotoğrafı boş vakit uğraşısı, güzel bir hobi, zararsız bir meşgale ve güzellikler yaratma aracı olarak gören anlayış, diğeri ise fotoğrafı toplumu, hayatı, sokağı anlama ve değiştirme aracı olarak kullanan anlayış. Bu ikisi günümüzde de yaygın biçimde ve bir arada varlığını sürdürmekte. Kuruluş aşamasında herhangi bir zorlukla karşılaştığımızı söyleyemem. Ekonomik yetersizlik, mekan sorunları vs. problemden sayılmazdı çünkü yoksunluklar zaten özel hayatın da kamusal alan faaliyetlerinin de doğal bir parçasıydı. Ancak bir büyük eksiklikten söz etmek gerekirse o da, objektifini toplumsal sorunlara çevirmek isteyen fotoğrafçıların geçmişten devralacağı bir miras yoktu.

Her şeye rağmen kendimizi güçlü hissediyorduk, bir sözümüz vardı, sorumluluk duyuyorduk ve herkes için daha yaşanılır bir dünya kurma iradesine sahiptik. Bu gün de savaşlar, haksızlıklar, adaletsizlikler içinde kıvranın dünyanın, ayrımcılık, şiddet, milliyetçilik, ırkçılık, militarizm belalarından bir gün kurtulacağına duyulan güven nedeniyledir ki sorunuzdaki “itici güç ve şevk” yerli yerinde durmakta hala.
John Berger, O Ana Adanmış adlı kitabında fotoğraf makinesinin icadından evvel fotoğrafların yerini belleğin tutmasından bahseder. Ancak fotoğraf makinesi o anın görüntüsünü dondururken, göz aracılığıyla bellekte kalan görüntü evvel ve sonra olmak üzere zamana sahip olmasıyla birlikte bir anlam oluşturur. Belgesel Fotoğrafçılık ve fotoröportajcılık hakkında, “fotoğrafların anlardan koparılmış görüntüleri değil de, anı işlevsel bir şekilde anlamlandırmak için vardır.” diyebilir miyiz?

Fotoğrafın, özellikle bizim tanımladığımız yüzüyle fotoğrafın, bir koparıp alma işinden çok bir bağlamını kurma ve anlamlandırma işi olduğunu söylemeliyiz. Güncel sanatın özellikle üstünde durduğu yeniden bağlam yaratma yeniden anlamlandırmadan farklı bir şey bu. Tamamen “sanatçının” öznelliğiyle bağlantılı olan bu yeniden yapılandırma, belgeselcinin beklentileriyle pek örtüşen bir tutum değildir. Belgeselcinin maksadı görünenin içindeki gerçeği ve gerçeğin içindeki hakikati ortaya çıkarabilme çabasıdır. Yeniden anlamlandırma, farklı bağlamda yorumlama değil yani.

Öte yandan “an” ın bir anlam oluşturabilmesi kuşkusuz zamanın “geçmiş” ve “gelecek” örgüsüyle yakından ilişkilidir. Zaten fotoğrafın hayattan koparılıp alınmış bir görüntü, bir imaj, bir şekil olmasından ziyade bir söz, bir hikaye olmasını istiyorsak evvel ve sonranın arasında, karar anı denilen o kritik kesitte ortaya çıkmış olması gerekir. Ben “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj” kitabımda spiral şeklinde temsil edilen zamanla, düz bir levha şeklinde temsil edilen olayın birbirini kestiği pek çok nokta bulunduğuna işaret ederek an fotoğrafının aslında tekil bir öncelik sonralık akışından alınmış basit bir noktasal vuruş olmadığını ifade etmeye çalışırken de bunu söylüyordum.

Zaman diye uydurduğumuz kavram ne indirgenmiş bir doğrusal hareket içindedir ne de saniyenin binde birinde yarattığımız fotoğraf tekil bir ana işaret eder. Tıpkı zamanın bütünlüklü yapısı gibi an da bir dizi farklı anlar repertuarının fotoğrafçı tarafından kesiştirildiği yeri gösterir. Anlamlı an bunun içindedir zaten ve belgeselci tarafından ortaya çıkarılması gerekendir.
Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj adlı kitabınızda alıntılamış olduğunuz Mertel Oral’ın, “Toplumsal Belgeselci fotoğraf, daha az imtiyazlı kişi, sınıf ve toplumların barınma, çalışma, öğrenim gibi yaşamın her boyutuna ilişkin sorularını duyarlı bir yaklaşımla dile getirme, diğer insanları, kurumları bilgilendirme ve bu sorunların aşılması konusunda harekete geçirme amacını taşır.” cümlesini, “insanların sadece meslekleri, yaşları, cinsiyetleri, etnik kimlikleri, aidiyetleri vb. sıfatlarla sunulması, indirgemeci bir tutumla nesneleştirilmeleri demektir.” cümlenizle birleştirdiğimde şöyle bir soru oluştu bende:

Karşımızdaki insanı nesneleştirmeden kendimizi yüksek, ayrıcalıklı bir konuma layık görmemek için ne tür bir yol takip etmemiz gerekiyor? Yani karşımızdaki insana ait sorunları fotoğraflayıp dile getirirken (o sorunları yaşamadığımız halde) tüm gerçekliğiyle sunmamızın yolu nereden geçer?

Bu çok önemli bir konu elbette. Belgesel fotoğraf çalışıyorum diyen herkesin sahip olması gereken bir soru. Ayrıca da sorumluluk. Kendisini ele aldığı sorunun tamamen dışında ayrıcalıklı bir konumda tutan fotoğrafçı, aynı zamanda konu edindiği sorunların da kendisiyle ilişkili olmadığını düşünür. Ayrıcalıklı bir konumda olduğunu kabul ederek problemin dışında olduğunu varsayar. Oysa yaşadığımız dünyada adaletsizliklerin, haksızlıkların, eşitsizliklerin hepsinde az çok hepimizin payı var. Hiçbir yetişkin pirüpak bir konumda, arı bir yerde değil. Bütün mesele bunun farkında olmakta ve hesaplaşmasını yaşamakta. Hal böyleyken fotoğrafçı kendisine biçtiği yukardan bir misyonla ve saf bir konumdan bakarak konusuna yaklaşıyorsa istemeden de olsa bir nesneleştirme tutumunun içine girecektir.

Fotoğrafçı insana ait bir sorunun içinde olmasa bile o sorunun hakikatinin ne olduğunu anlama niyeti varsa konusunu başka türlü çeker ve aktarır. Bu tutum samimiyetle ilişkilidir. Gerçekliği tüm yanlarıyla ifade etme gayreti beyhudedir. Ancak sorumluluk hissederek, dürüst davranarak ve samimiyetle ele alıp esasını anlama gayretinin bir parçası haline getirmekle sorunuzda ifade ettiğiniz sakınca büyük oranda ortadan kalkar.
Her alanda olduğu gibi Belgesel Fotoğrafçılık’ta da aynı şeyleri, defalarca, “farklılık” olmaksızın üretmemek için yaratıcı bir bakış açısı gerekiyor. Ama sizin kitabınızda da bahsettiğiniz gibi Belgesel Fotoğrafçısının bir yükümlülüğü daha var; bencilliğini, kendisini bir kenara bırakıp aradan çekilmesi. Özellikle yola yeni başlayan bizim gibi gençler için, benliği bir kenara bırakmak sorunu devam ederken, üretken ve farklı bakış açısını, kendimizi aradan çıkararak nasıl ayrı sunabiliriz? Hani insan dile getirmeye utansa da ürettiği işlerde bir şekilde içten içe kendisine pay çıkarabiliyor. Sanki yaratıcı olmak beraberinde haklı bir böbürlenmeyi de getirir tuzağı, toplum ve medya aracılığıyla kucağını açıp beklerken, bu tuzağa düşmemek için kişinin zorunlu olarak takip edeceği kural, ipucu nedir?

Burada sözünü ettiğimiz şey, fotoğrafçının yaptığı işten haz almasını engellemek değil. Ama aynı biçimde hazcı bir yaklaşım da olmamalı. Böyle bir beklentiyi karşılayacak gerek fotoğraf alanında gerek bu alanın dışında pek çok yöntem var. İnsanı eksene alan belgesel fotoğraf marifetiyle bu türden bir beklenti içine girmek abes, çünkü daha kolayları ve uygunları zaten bulunmakta.

Başarılı bir çalışma ile onu yaratan fotoğrafçının arasındaki ilişki kuşkusuz mekanik bir ilişki değildir. Yaratıcı bir emek sonucu ortaya çıkan çalışma değerlidir ancak hakkı böbürlenmek olmamalı. Benim kastım gayet açık. Belgeselci bir konuyu işlerken amacı kendisine pay çıkarmak, kariyerine katkıda bulunmak, kahramanlığını göstermek, marifet sergilemek olmamalı diyorum. Bu güdülerin insan olmakla zaten içimizde bulunduğunu varsayarak, doğamızın parçası olduğunu söyleyerek belki de fenalıklarımız içinde en masumu böbürlenmektir diye düşünebiliriz ama öyle değil. İnsanın da fotoğrafçının da herhangi birini ya da bir durumu böbürlenme vesilesi yapması ayıptır. Basit bir ölçü var belgesel fotoğrafın içinde. Fotoğrafçı ele aldığı konuyu mu tartıştırıyor, kendisini mi? Bu sorunun cevabı ile sizin sorunuzun cevabını da alabilirsiniz. Yaygın medyanın kucağına düşmemesi, bildik deyimiyle medya maymunu olmaması için fotoğrafçının kendisine aynı soruyu sorması lazım, gündem olması gereken ben miyim yoksa ele aldığım konu mu? Aradığımız ipucu burada bence.

Medya dediğimiz zaman sadece yaygın dağıtılan dergi ve gazeteler ile geniş kesimlerin izlediği TV, radyo kanalları anlaşılmasın. Her gün bir yenisi eklenen ve hiç kuşkusuz geçici birer modadan daha fazlası olmayan sanal alemin popüler fotoğraf siteleri de medyanın tipik tutumlarının küçük birer modelini her fırsatta sergilerler. Küçük olmalarıyla alternatif bir tutum, ilkeli ve dürüst bir tavır takınacakları yerde küçük iktidarlarının kısa sürede yozlaşmasını engelleyemedikleri için sözünü ettiğiniz tuzakları onlar da her türden fotoğrafçı için kuruverirler.
Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj’da Türkiye fotoğrafına yönelik “Her tür gerçeklikten güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır.” eleştirinizle ilgili bu sorum. Her koşul altında bir güzellik yaratma bilinciyle donatılmış olmamızın, ya da toplumcu fotoğrafı “sümüklü çocuk fotoğrafları” diyerek aşağılayanların bilinçaltında yatan nedir? Bu aşağılama, sadece Türkiye’ye ait bir kompleks midir?

Gerçekle kurulan ilişkinin farklı tezahürleri sadece Türkiye’ye özgü olmadığı gibi hayatı estetize etmek gayretiyle fotoğraf üretmek de sadece bize özgü değil. Ancak bize özgü olan fotoğraf deyince genel kabul olarak bunun anlaşılması. Sorun burada. Fotoğrafı bir zamanların güzel sanatlar tanımının içine kapatarak tanıtım malzemesi haline getirmek de bir başka arıza. Tanıtım malum ulusal emellerimizden biri. Hem kendi içimize kapalı kalmak, dış dünyayla mümkün olduğu kadar az ilişki kurmak, boyunun ölçüsünü dünya alem görmesin diye duvarları yükseltip durmak, hem de yanlış tanınmaktan ya da hiç tanınmamaktan yakınmak. Kendi kendimize tesbit ettiğimiz ve milletçe tartışmasız kabullendiğimiz “tanınmamış olmak” zaafımızın giderilmesi için her aracı kullanmak mubahtır bizde ve bu konuda en fazla görev de fotoğrafçılara düşmektedir. Güzelliklerini fotoğraflayacağımız köyümüzü kentte, kentimizi ülkede, ülkemizi dünyada tanıtmak.

Bu yüce misyondan nasibini alan fotoğrafçılar da yıllardır Anadolu’nun güzelliklerini daha da güzelleştiren eserler verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Peki gerçek? Kuşkusuz çekilen o fotoğraflar da gerçeği gösteriyordu ama birer reklamcı tanıtımcı edasıyla yaklaşarak sıradan bir estetikle vasat bir klişe yaratan estetikçi fotoğrafçıların birer propagandist olmaktan öteye gidemeyecekleri de aşikardı. Neyin propagandasının yapıldığı hiç önemli değil. Asıl mesele gerçeğin içi boş güzellemelerle üstünün örtülmesi, öteki yüzünün görülmesinin önüne geçilmesidir. Bu güne kadar Türkiyeli fotoğrafçılar bunu başarıyla gerçekleştirdiler. Bunu söylüyorum ve sokağın gerçekliğinin, hayatı estetize ederek fotoğraflayan anlayışla hiç örtüşmediğini belirtmek istiyorum. Burası her ne kadar akıllara zarar bir kapalı toplumsa da o kadar dünyadan kopuk ya da dünyanın dışında bir hayata sahip değil. Olamaz da. Bir kompleks midir onu da bilemeyeceğim ama galiba şu kesin, birey olma ve bireyin özgünlüğüyle sokağın gerçeğine bakma becerisini henüz gerçekleştirmiş değiliz. Özellikle yarışmalar marifetiyle geliştirilmiş anlayış, ideal fotoğrafçı ve fotoğraf tipolojisi sayesinde, Türkiye fotoğrafı sokağın gerçeğinden kopuk bir dünya yarattı kendine.

Acemice sorularıma tecrübenizle ışık tuttuğunuz için çok teşekkür ederim :)

1 Yorum »

  • Viva La Résistance! » Blog Archive » Fotoğraf Üzerine said:

    [...] Fotoğraf çekmeye benim gibi yeni başlayanlar için, gerek ellerinde fotoğraf makinesi varken, gerekse fotoğrafla ilgili düşüncelere daldıklarında hep akılda bir soru belirir; neyi, neden ve nasıl çekeceğim? Tabi diğer sorularda da olduğu gibi hemen çözümü bulamayız. Düşünerek; sorgulayarak araştırma yapmamız, bir nebze olsun sorularımıza cevap bulabilir. Tecrübeli, bizim şimdi geçtiğimiz yollardan geçmiş olan kimselerin dedikleri; yazdıklarına kulak verip okumak ise pek çok ipucunu beraberinde getirir. Bu yüzden okuduklarımın arasından bir kaç tanesine değineğim istedim bu ay. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj – Özcan Yurdalan [...]

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>