Anasayfa » Çalışmalar

Öykü Procesi

[16 Nis 2009 | Yazan: | Yorum Yapılmamış]


Erich Zann’ın Müziğinden:

Zann’ın çığlık atan viyolası artık bir viyoladan çıkamayacağını düşündüğüm sesler çıkararak kendini aşmaya başlamıştı. Kepenk daha yüksek sesle titredi, yerinden çıktı, ve pencereye çarpmaya başladı. Altındaki cam da tekrarlanan vuruşlarla titreyerek kırıldı, ve soğuk rüzgar içeri girip, mumları akıtmaya ve Zann’ın korkunç sırrını yazdığı kağıtları hışırdatmaya başladı. Zann’a baktım, ve aklı başında bir gözlemden çok uzak olduğunu gördüm. Mavi gözleri şişmiş, donuk ve görmez şekildeydi, ve çılgın çalışı kör, mekanik, tanınmaz, hiçbir kalemin yazamayacağı bir aleme dönüşmüştü.

Diğerlerinden daha güçlü bir esinti, yazıyı alıp pencereye götürdü. Uçan kağıtları umutsuzca izledim, fakat ben kırılmış cama yetişene kadar uçup gitmişlerdi bile.

….Karanlık evin sonsuz merdivenlerinden aşağı atlayarak, kayarak, uçarak inmek; dar, dik, ve eski merdivenli ve sendeleyen evli o caddeden delice koşmak; alt sokaklara ve kirli vadi-duvarlı nehre merdivenlerden ve kaldırım taşlarından koşmak; büyük karanlık köprüden bildiğimiz daha geniş, sağlıklı sokak ve bulvarlara doğru nefessiz koşmak; bütün bunlar hala benimle olan korkunç anılar. Hatırladığım kadarıyla da rüzgar yoktu, ay çıkmıştı, ve şehrin bütün ışıkları parlıyordu.

Bütün dikkatli arama ve araştırmalarıma rağmen, o zamandan beri Rue d’Auseil’i bulamıyorum. Fakat pek de üzgün değilim; bunun için de, Erich Zann’ın müziğini açıklayabilecek tek şey olan dikkatle yazılmış kağıtların hayal edilemeyecek boşlukta kaybolması için de…

Kerem ya da Alp

Bunları sana anlatmayı merdivende ilk karşıma çıktığından beri düşünüyorum. Beni korkutan anlatamamak değil, anlaşılamamak.. Kendim tutmayı başaramadığım bu sırrı sana anlatarak omzuna yüklediğim yükün kırılganlığı da endişelendiriyor beni.

Öncelikle anlamanı isterim ki, müzik sözden eskidir. İnsanlar daha kendilerini doğanın hakimi ilan edecek kadar yoldan çıkmadan, bu gezegene Dünya adını vermeden, daha konuşmayı sökmeden önce de vardı müzik. Sözcükler yalnızca onları üretmiş olan insanın kısıtlı algısının içine sıkışmışken müzik bir duyguyu olduğu gibi, en saf ve yalın haliyle barındırır ve dinleyene aktarır özenle. Anaxagoras da senin yaşamından çok sayıda ömür önce fark etmişti bunu, birçok kişi de kabul edecektir. Karşıdakine aktarılan duyguların da aslında birer bilgi haline dönüştüğünü göz önünde bulundurursan, müzik bilgi alış verişinin de üstün bir yoludur. Gelecek, bunun sizlerce de fark edilişine şahit olacaktır.

Gezegene bakış açınızın temelinde yatan yanlışlık bugünün cahilliğine ulaşmanızda asıl neden oldu. Alınacak bir şey yok, bu sizinle ilgili değil. Bu hatanın kaynağı çok…-uygun sözcüğü bu dilde bulmak zor- çok “içeriden” bakıyor olmanız. Dünyayı tarif ettiğinizde onu bir toprak ve su yığını olarak gördüğünüz anlaşılıyor. Ovalar, dağlar, nehirler, denizler… Emin ol ki, eğer bir göle gidip sorma olanağımız olsaydı bu gezegeni bulutlar, balıklar, planktonlar ve yağmurdan ibaret tarif ederdi. Dışarıdan bakan bir göz için her gezegen, onu oluşturan tüm sicimlerin geçici bağıl değişimler gösteren bir bütünüdür. Nasıl ki yan yana duran taşlardan birisini alıp diğerinin üzerine koysam senin nezdinde dikkate değer olmayan bir değişim yapmış olursam insanların asırlardır uğruna büyük fedakarlıklarda bulunarak yaptığı onca şey de dışarıdan bakan bir göze fark edilmeyecek kadar küçük görünebiliyor. Dışarıdan bakabilme imkanı olsa, evren bile yalnızca onu oluşturan sicimlerin basit bir yığınından ibaret görünecektir.

Görecelilik kavramını doğru biçimde anlamana nasıl yardımcı olabilirim bilemiyorum, ama bu kavram sana anlatacaklarımı zihninde sindirebilmen için vazgeçilmez öneme sahip. Zamanı da aynı bakışla ele alman lazım. Hakkında o kadar süslü cümleler sarf ettiğiniz zamanı hanginiz doğru biçimde tanımlayabiliyor ki? Kum saatleri, sarkaçlı saatler, dişlilerden oluşan kocaman saatler yapmak sizi zamanın efendisi değil kölesi yaptı yalnızca, kendinizi kandırmayın. Zaman algısı, bir başvuru noktası belirleyip hareketlerinin o noktaya göre beyhude bir ölçümünü tutmaktan öteye gidemedi asla. En yaygın kullandığınız başvuru noktası ise güneş. Onu göremediğinizde ise akan kumları veya bir nokta etrafında dönen iki çubuğu izleyerek onu hatırlatıyorsunuz kendinize. Peki kıyıdaki bir galaksinin bu ufacık yıldızı nasıl zamanın değişmez belirleyicisi oluyor? Kelebekler yaşarken ömürlerinin yalnızca bir gün veya yirmi dört saat ya da bin dört yüz kırk dakika olduğunu mu düşünüyorlar dersin? Kendilerini “biz bir insanın koca ömrüne kıyasla tek bir gün yaşayan değersiz canlılarız” diye mi betimliyorlar?

Yaşadığın hayat beş duyunun duvarlarıyla sarmalanmış durumda. Algılarından ötesini bilemeyeceğinden her şeyi onlardan ibaret sanıyorsun. Her şeyi beş yönüyle tanımlamak istiyorsun, tat duyusunun faydasını pek göremeyeceğinden dörde iniyor bu. Sokakta yürürken, odanda yatarken, banyodayken, buradayken… İstisnasız her zaman, istisnasız her şeyin senin algıların ile var olduğuna ve aksinin mümkün olmadığına kendini ikna etmiş durumdasın. Bu kibir, insanlığı asıl körelten şey oldu. Göremediğin, dokunamadığın, duyamadığın ve koklamadığın için bu odada bizden başka hiç kimse, şunlar hariç hiçbir şey bulunmadığını iddia edebiliyorsun! Sen kimsin ki neyin var neyin yok olduğunu belirliyorsun?

Sinirlerime hakim olmakta zorlandığım için kusuruma bakma. Lütfen anla, bu eve ilk geldiğinde birinci kata yerleştirilmiş olsaydın, benim müziğimi hiç duymayacaktın; bu benim müziğimin var olmadığı anlamına mı gelir? Sokağa inip de baktığında bu odaya dair duvardan başka hiçbir şey göremezsin, peki bu o üzerinde oturduğun sandalyenin var olmadığını mı gösterir? Duvar gözlerimi engelliyor diyeceksin, seni engelleyen her duvarı görebiliyor musun ki?

Kendin hakkında ne biliyorsun ki en başta, başkalarının ve aynaların sana anlattığından başka? Yalan söyleyebilen insanlara ve arkası sirlenmiş camlara nasıl bu kadar güvenebiliyorsun?

Hatırlıyorum da, insan türünün ilk bireylerini gördüğümüzde ne kadar da umutlanmıştık. Bu gezegen, sonunda bizimle iletişim kurabilecek bir tür üretmeyi başarmıştı. Kendi hatalarımız sonucu çok azalmış ve birbirimizden uzaklara çekilmiş olduğumuzdan, türünüzle yakınlaşıp kadim yalnızlığımızı gidermeye can atıyorduk. Heyecanımıza yenik düşmeyip evriminizde ilerlemenizi beklememiz gerektiğinin bilinciyle sizden bir süre daha uzak durmaya çalıştık, beklemek bizim için sorun olmamıştı hiçbir zaman. Asıl yenik düştüğümüz özelliğimiz, hepimizin içindeki ilk olma isteği oldu. Yanlış zamanda atalarına yaklaşan türdeşlerim asla anlaşılamadılar, her denememizde olduklarımızdan çok uzak nitelikler yüklendi bize. Böyle bir niyetimiz olmamasına rağmen korkuyla karşılandı bazıları, kendine fazla güvenen insan gruplarına denk gelmiş olanlar saldırılara bile maruz kaldı. Sıcak karşılananlarımız ise sonu gelmez beklentilerin ardındaki çıkarcılıkla hayal kırıklığına uğradı. Gücümüzün çok çok üzerindeki şeyler istenip de yapamadıklarında tepki ve terk ediş ile karşılık gördüler. Umutlar yavaş yavaş tükenip hatıralara karışınca birçok kişi tercihini gitmekten yana kullandı. Bu gezegendeki sayımız giderek azaldı. Dışarıdakiler arasında fikir ayrılıkları ve gruplaşmalar oluştu zamanla, insanlardan umutlarını tamamen kesen ve hatta onlardan çekinmeye başlayan grup giderek güçlendi. Ben bir süredir buradaki son kişiyim. Beni de bu gezegenden çıkarıp iletişimi tamamen koparmak, bu gezegeni haritalarımızdan ve uygarlığımızdan silip atmak istiyorlar. Onlara karşı koymak her seferinde daha da zor oluyor. Ne kadar güzel olursa olsun, tekil bir melodi yetmiyor kalabalığın gürültüsü karşısında. Az önce çekip götürüyorlardı beni, son anda kurtuldum. Tek umut sensin. Bu satırları okuduğun sırada ben de yüzümdeki maskeyi çıkaracağım, artık gerçekliğe bakmaya başlamalısın. Okumaya devam eder ve anlayabilirsen, doğru bir iletişim kurmayı başarırsak kalmama izin vereceklerdir. Bu olumlu adım zamanla başkalarını da geri çekecektir bu gezegene. Ancak, anlayamazsan…

Lord_Duxus

Burası Arhcortane ve ben 9 yaşında bir müzisyen adayıyım. Adım Hollicht Ziet ve babamla birlikte Müzisyen Akademisi’ne doğru yürüyoruz. Çok gururluyum, çünkü Müzisyen Akademisi’ne  -çok az şanslı kişiden biri olarak- kabul edilmişim. Arhcortane’de müzik yeteneği çok az kişide bulunur, çünkü özel sonuçları vardır. Büyü diyenler fr var, ancak biz bu ismi kullanmayız; bu ismi kullananlar müzik ile birşeyler elde etmeye çalışan kişilerdir. Biz “müziği” araç değil, amaç olarak kullanırız.

Akademiye ulaşıyoruz. Bir dizi bürokratik işlemden sonra, artık babamın beni bırakması ve yola kendi başıma devam etmem gerekiyor. Zor bir ayrılık olmuyor; ikimiz de biliyoruz, ikimiz de hazırız, ikimiz için de çok önemli sayılmaz.

Büyükçe bir Amfiteatr’a giriyorum. Neredeyse bütün sıralar dolmuş, arka sıralar akademinin büyük öğrencileri için. Ben; benim gibi yeni gelenlerin yanına, en ön sıraya oturuyorum. Sınıfın köşesinde -aralarında gitarımın da bulunduğu- enstrümanlar var. Sayıyorum, gitarımla birlikte 9 enstrüman var; benim gibi yeni girenlerin olmalı.

“Merhaba!” diyor yanımdaki çocuk. Dönüyorum, kızıl kıvırcık saçlı, çilli bir oğlan. “Adım Rue d’Auseil!” diyor. Ben cevap veremeden; sınıfa aniden çok uzun boylu, yapılı, kel biri giriyor. Siyah takım elbise giymiş, kaşları ve favorileri takımından bile daha kara bir siyah. Herkes ayağa kalkıyor, onlara uyuyorum. Cebinden hayatımda hiç görmediğim bir enstrüman çıkarıyor, kısacık bir flüt. Sert bir melodi çalıyor, odadaki hava aniden ısınıyor; adeta patlayacak gibi oluyor. Hiç ara vermeden çok sakin bir melodiye geçiyor, bir anda kendimi sıramda oturumuş; çok rahatlamış bir şekilde buluyorum. Çevreme baktığımda herkesin benim gibi oturuyor olduğunu görüyorum, en arka sıradakiler hariç.

Son derece yüksek ve sert bir sesle:

“Bana ‘Şef’ diyeceksiniz. İlk sene benim sözüm kanundur. Buradaki kuralları zaman içinde öğrenirsiniz, ama ilk ve bilmeniz gereken en önemli şey şu: Hepiniz müzisyen olamayacaksınız. Yeterince yetenekli, çalışkan ve akıllı olmayanlarınız; bir müzisyenin yanında “Nota Taşıyıcısı” olacak! Şimdi enstrümanlarınızı alıp beni takip edin. Diğer sınıflar, siz ne yapacağınızı biliyorsunuz!”

Adeta bağırarak konuşan bu adamdan korkmuştum, Akademi’ye geleli daha yarım saat bile olmamıştı ama delicesine korkuyordum. Nereye gelmiştim ben? Rue’ye baktığımda, onun da bembeyaz olduğunu görüyorum. Gene de mutlu havasını hiç bozmadan: “Ben keman çalıyorum, ya sen?” diye sordu. “Gitar.” diye cevap verirken eli viyolasına uzanan bir çocuk gördüm. İşte o an hayatımda birşeyler sonsuza dek değişti ve ben bunu o an anladım. Bir müzisyen adayı olarak zaten sıradan biri değildim, ama o andan itibaren hayatım çok farklı olacaktı; bunu biliyordum.

Solitaire

Bu sefer size karşı dürüst olacağım, geçen ziyaretinizin aksine. Fani kalan son parçam, uzun zamandır taşıdığım bu yükle ve onun bana kazandırdığı tüm bilgelikle göçüp gidebileceğimin sinyallerini veriyor artık. Hayır, açıkçası Tanrı’nın bana hazırladığı ister bir parça bulut, ister bir tutam alev olsun, ona bu yükle bir sonsuzluk boyu katlanabileceğimi sanmıyorum. Sizi uyarmadığımı söylemeyin. Sırrımı sizinle paylaşmam demek, yükümü paylaşmam demektir. Ve düşmanımı. Düşmanımı da sizinle paylaşmış olacağım. Size farkında olmadan bir canilik etmek üzere de olabilirim. Zira sizin onunla savaşmak için bir keman yayınız bile yok. Bu yüzden sizi zorlamayacağım. Devamını okumamakta özgürsünüz. Her ne kadar bu teklifi önünüze merakınıza yenilerek kabul etmeyeceğinizi bilerek koysam da.

Müziğimi duydunuz. O uğursuz notalar ben ne kadar sakındıysam da kulaklarınızda çınladı. Kabul ediyorum, kendime verdiğim bu sorumluluğa itaatsizlik ettim. Dikkatsizdim. Ya da belki müziğimle uğraşmayı, aydınlanmayla lanetlenmenin eşiğindeki bir gençten sakınmaktan daha önemli buldum. Her ne idiyse, yaşanmışı değiştirmek elimde değil. O notaların zihninize küçük birer kuşku tohum olup düşmesine izin verdiğim için size bir özür borçluyum. Merakınızı gidermenin yeterli bir telafi olacağını umuyorum.

Çok uzun zamandır çalıyorum görmüş olduğunuz kemanı. O da en az benim kadar yıprandı bu uzun ve zorlu yolculuğumuz boyunca. Ve daha da yıpranacak. Ama öncelikle sizden bir soruyu kendi içinizde cevaplandırmanızı isteyeceğim. Bir müzisyeni müzik yapmaya iten nedir? Müzik, zenginlik vermez, müzik değişkendir, müzik nankördür. Neden o halde? EGO. İşte cevap bu. Beğenilme açlığıdır temelde müsizyeni müzik yapmaya iten. Zira onun işi budur. Kulağa güzel gelecek, duygulara hükmedecek ve bu sahte büyüyü insanlara beğendirmeye çalışacaktır. Utanarak söylüyorum ki ben de böyle başlamıştım. Başarılı mıyım? Beni duydunuz, siz söyleyin. Ancak vereceğiniz cevap benim için bir sürpriz olmaz. Yıllardır olmadı.

Uzun yıllardır kendimi, müziğim vasıtasıyla insanlara beğendirmeye çalıştım. Başardım da. Evet, çok beğeni topladım. Ancak öngöremediğim bir şey oldu. İstediğime ulaştıktan sonra, insanlara müziğimle hakimiyet kurduktan sonra… sıkılmaya başlamıştım. Artık onların beğenisiyle tatmin olamıyordum. Egom, cüceler ülkesinde bir dev haline gelmişti adeta. Boğuluyordum. Bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu.

Buldum.

Eğer artık insanların beğenisini yeterli bulmuyorsam başka varlıklara çalmalıydım.

Bu size ilk bakışta ne çağrıştırdı, bilmiyorum. Açıkçası bunu size uzun uzadıya açıklamaya çalışmak gibi bir ahmaklık yapmaya da niyetli değilim. Eğer gerçekten anlamayı diliyorsanız, o müziği hatırlayın. Onun ne anlatıyor olabileceğini ve kime anlatıyor olabileceğini düşünün. Anlayacaksınız.

Elbette kalkıştığım şey, eğer benden başkası bilseydi, delilik olarak nitelendirilirdi. Belki de öyledir. Yine de yaptığımla mutluyum. Bana kalsa devlerin ayakları altında ezilmeyi, tiyatroda cücelerle bayat bir oyun oynamaya tercih ederdim.

Devlerin ayakları altında ezilmek… Zorlanıyorum, evet. Ancak bu ensturman çalmayı öğrenirken çektiğim zorluklardan daha öte bir şey gibi gelmiyor bana. Ödülün bilincindeyken fedakarlık yapmaktan çekinmiyorum. Yaptığım fedakârlıklardan birisi de devlerin boyuna yetişmek için beni yeryüzüne bağlayan bağları teker teker kesmem oldu. Ben bağlarımı kestikçe onlara ulaşan müziğimin sesi yükseldi. Ben de onların sesini duydum. Benimle savaşıyorlardı. Bu beklemediğim bir hareketti.

Çatışmamız başladı. Müziklerini duyabiliyor musunuz? Rue d’Auseil’de olduğunuza göre kısık sesle de olsa duyabiliyor olmanız gerek. Burada kalmaya devam ederseniz daha da yüksek sesle duymaya başlayacaksınız onların meydan okumalarını. Evet, her gece bana meydan okuyorlar. Karanlık deliklerinden çıkıyor ve keman yaylarıyla, alaycı, aşağılayıcı, kibirli notalarıyla bana sataşıyorlar. Sanırım bana müziğimi asla beğenmeyeceklerini söylemeye çalışıyorlar. Ama bunun bir yalan olduğunu anlayabiliyorum. Yoksa her gece bana meydan okurlar mıydı sizce?

Böylesi bir mücadelenin tadını aldıktan sonra hayatta bana bir bu kadar keyif veren başka bir şey daha bulamadığımı söylemem gerek. Eğer barınmam ve beslenmem gerekmese o düşkün tiyatroda para kazanmak için harcadığım saatleri de onlarla yarışarak geçirmeyi tercih ederdim.

Yoruluyorum, eksiliyorum, kayboluyorum. Yine de meydan okumaya devam edeceğim. Ancak siz, siz onları duymak zorunda değilsiniz. Siz tükenmek zorunda değilsiniz. Size tavsiyem, buradan derhal taşınmanızdır. Rue d’Auseil, sizi ya aydınlatacak ya da benim gibi lanetleyecektir. Kaderinizi bilemiyorum. Bu yüzden bu noktada sizi yalnız bırakıyorum. İster benim fazla keman çalmaktan kafasına kan gitmeyen bir bunak olduğumu düşünün ve burayı bir daha dönmemek üzere terk edin, ister merakınıza bir daha kurtulamamak üzere batarak her gece burada lanetimi paylaşın.

Zaman yaklaşıyor. Gecenin mücadelesi başlamak üzere.

İyi düşünün, lütfen. Çok iyi düşünün.

Blight

Alkışlar halen kulağımı çınlatıyordu. Kuliste sahne kostümümü çıkartırken aklımda tek bir düşünce vardı, Marien. Viyolam onun verdiği coşkuyla dinleyicilere unutulmaz bir şölen yaşatmıştı. Çalarken parmaklarım sanki sevdiğimin boynunda geziniyor gibiydi. Evet, yıllar önce kendi çapımda ünlü bir müzisyendim. Marien’le tanışmadan önce vasat bir çalgıcıyken, onunla birlikte müziğime farklı bir ruh, bir canlılık gelmişti. Onu deliler gibi seviyordum. Rüyam, kabusuma dönmeden önce her şey çok farklıydı. Çok iyi hatırlıyorum, kulisten apar topar çıkarken taze zambakları almayı az kalsın unutuyordum. Sevgili Marien’e nasıl sürpriz yapacaktım yoksa, kuru bir merhaba ile mi?

Kapıdan rüzgar gibi çıktım çiçeklerle. Çalıştığı küçük kafenin yolunu tuttum. Hava sanki daha ferah, güneş daha sıcak, etrafımı saran renkler daha canlı geliyordu sabırsız adımlarla yürürken. Küçük kaldırımlı yolları bir bir geçerken kalbimin atışı hızlanıyordu. Sonunda kafenin kapısındaydım. İçeriye girmek üzereydim ki bir an söyleyecek doğru dürüst bir sözümün olmadığını hatırlamıştım. Tanışmamızın birinci yılıydı ve özel bir şeyler söylemem gerekirdi. Onun için bestelediğim şarkıyı öylece veremezdim. Girmeye hazırdım. Kapıyı aralamıştım ki, kapının üstündeki küçük pencereden onu gördüm.

Etraf hızla karardı. Güneşin önüne bir bulut geçmişti, hayır daha çok güneş balçıkla sıvanmış gibiydi. O cıvıl cıvıl renkler soluverdi. Ellerim titredi, kafamı yere indirdiğimde, zambakların yerde öylece yattığını gördüm. Meydandaki saatin tik takı durmuştu. Kalp atışlarımı duyar gibiydim. Kapıyı tutan elim, kaynar su dökülmüşçesine geri çekildi ve kapı bir tık sesiyle kapandı.

Deli gibi koştum, geldiğim yöne. Sendeliyor, doğru gidemiyordum. Etrafımdaki insanları, geçtiğim sokakları hatırlamıyorum bile, hepsi karanlık tarafından birer birer yutuluyordu. Yorgunluktan bitap düşmüşken son bir gayretle kendimi düşünebileceğim tek yere atabilmiştim. Kapıyı arkamdan çarparak kapattım ve kilitledim. Kendimi aynaya bakar buldum. Nefes nefese bir şekilde göğsüm inip kalkıyordu. Boncuk terler yanaklarımdan süzülerek gözyaşlarımla karışmıştı. Sonra aynadan viyolamın kara kabını gördüm. Kımıldamayacak bir katılıkta duruyordu. Kabından çıkartarak, elime aldım ve çılgın gibi çalmaya başladım. Nasıl olduğunu bilmiyordum, sadece çalıyordum ve notalar döküldükçe dünyam çarpıklaşmaya devam ediyordu. Artık çalmaya korkuyordum, bırak istiyordum ama elimden atamıyordum. Sonunda kapının ısrarla tekrar çalınışıyla irkilerek durabildim.

***

Bu maskeli balo beni zehirliyordu. Haftalar geçmişti ve ben içimde büyüyen bir acıyla bu oyunu sürdürüyordum. Bunca zaman… Her şey bir yalandan ibaretti. Aşk beni kör etmişti ama gerçekler ortadaydı. Zamanla içimi kemiren beni öldüren üzüntüm, yerini öfkeye, daha sonra nefrete bıraktı. Ve en sonunda intikam isteğine. Tüm bu hislerim içimde ardı ardına patlıyordu. Dışarıya ise neredeyse hiçbir şey yansıtmıyordum. Yine de konserlerime çıkmaz olmuştum, viyolamı sadece kendime saklıyordum, bana ihanet etmeyecek tek varlığım.

Günlerim, çoğunlukla evimde besteler yazmakla ve onları çalmakla geçiyordu. Artık güneş yüzü göremez olmuştum. Dışarıdaki her şey bana o günü hatırlatıyordu ve midemi bulandırıyordu. Hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Marien, beni görmeye geliyordu. Bildiğimden habersiz. Neyimin olduğunu anlamaya çalışıyordu –belki beni hala önemsiyordu bile ama her seferinde düzgün bir cevap alamadan kapıdan çıkıyordu.

Günler geçtikçe viyolamdan çıkan notalar benim gibi hırçınlaşıyor, öfkeyle doluyordu. Tıpkı kayalarda patlayan dalgalar gibi. Artık buna dayanamıyordum. Beni anlıyorsun ya dostum, bunu yapmadıkça çıldırarak ölümü bekleyecektim. Günlerin birinde viyolamla dertleşirken bir şey oldu. Çıkan sesler boğuklaştı, suyun altından geliyormuş gibi. Ardından gözlerim kararmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan boğuluyormuş hissine kapıldım. Bir süredir bunu düşünüyordum ama artık zamanı geldiğini anlamıştım. Gözlerim başka şeyi görmeden, nota dolu masayı aradı. Hemen emekleyerek ona ulaştım ve sağ çekmecesini yerinden sökerek odanın ortasına fırlattım. Biraz kağıt ve ne olduğunu unuttuğum birkaç şey odaya saçıldı ama aradığım metal cisim odanın ortasına tok bir sesle yuvarlandı. Ona yaklaşarak soğuk metalin kabzasından kavradım. Gözlerimden yaşlar akarken tabancayı kendi kafama doğrulttum. Horozu yavaşça kaldırdım. Elveda aşkım.

***

Silah patladığı anda kendime geldim. Barut kokusu gözlerimi ve burnumu anında yakmıştı. Derin derin nefes alıyordum. Neredeydim? Ne olmuştu? Önümde yatan kadının, başak renginde ipek saçları yüzünü örtmüştü. Vücudunun altından yayılan kan kaldırım taşlarının arasındaki boşlukları, yoğun bir kırmızıyla doldurmaktaydı. Oh Marien…

İnsanların çığlıkları ve koşuşturmalarını hayal meyal hatırlıyordum. Tabanca yavaşça elimden kaydı ve yere bir tıkırtıyla düştü. Gözlerimi yerde yatan Marien’den ayıramıyordum, bir yandan da yavaş yavaş geriye doğru adım atmaya başlamıştım. Bir ömür gibi geçen o bakıştan sonra arkamı nihayet dönebildim ve kaçtım. İnsanlardan, kendimden… Sadece koştum. Yolun sonunda bir an durdum ve soluklanırken kafamı kaldırıp sokağın adını yazan direğe gözüm ilişti: Rue d’Auseil.

***

Uyandım. Pencereden gelen güneş gözlerimi kırpmama neden oldu. Sesler kesilmiş gibiydi. Kendi nefes alış verişimden başka odada başka ses duymuyordum. Üzerimdeki çıldırtan bulut dağılmışa benziyordu. Haftalardır ilk defa deliksiz bir uyku çekmiştim ve uyandığımda farklı hissediyordum. Bir süre sonra viyolamla eskisi gibi sakin besteler çalmaya başlamıştım. Hayatım normale dönüyor diye düşünüyordum. Kabusum bitmişti. Fakat günler sonra yanıldığımı anladım, çok yanılmıştım. Daha yeni başlıyordu.

Uyandım. Hayır, uyandırıldım. Sesler geri dönmüştü. Penceremden içeri giren güneş yoktu. Dünya olmadığı kadar karanlık, odam olmadığı kadar dardı. Sesler kesilmiyordu. O an günlerdir bastırdığım şeyin açığa çıktığını anladım. Hayatımın aşkını öldürmüştüm, Marien’i öldürmüştüm. Duvardaki tahtalar çürümüştü, gidecek yerim, kaçacak deliğim yoktu. Kendimden kaçamazdım. Sesler kesilmiyordu. Bu ilk seferden daha beterdi, kıyaslanamayacak kadar farklı ve fazla bir acı. Günlerce bu acıyla yaşadım. Viyolama dokunamaz olmuştum, en ufak tını bile başımda yankılanıyordu. Tanrım deliriyordum. Benden konuşmamı istiyorlardı. Bense reddediyordum. Sözleri ağzımdan zorla almaya çalışıyorlardı. Direndim. Neye karşı direndiğimi bile bilmiyordum. Haftalar böyle geçti. Ne doğru düzgün bir şey yiyor ne de içiyordum. Bir gün –ne kadar çok “bir gün” kullanıyorum değil mi?- kendi tabirimle bir krize girdim. Aslında zaten bir krizin içinde yaşıyordum ancak, bunun benzeri son olduğunda, kendime geldiğimde sevdiğim ayaklarımın önünde ölü yatıyordu. İşte o yüzden buna kriz demeyi tercih ediyorum. O gün seslerin beni konuşmaya zorlamalarına dayanamadım. Basit bir denklemdi. Konuşamazsam konuşmaya zorlayamazlardı. “Delice” değil mi? O an bıçağı elime alıp dilimi kesen sanki ben değil de başka biriydi. Bense dışarıdan sakince kendimi izliyordum. Aksine tüm acıyı hissediyordum ama öylece duruyordum. Uyandığımda acı hala dayanılmazdı. Kan… Tüm oda kanla kaplanmıştı, belli ki yerimde pek durmamıştım. Kanın ağır kokusu ve kuruduğunda bıraktığı iz her yerdeydi.

İlginçtir, tüm acı sona erdiğinde sesler de gitmişti. Artık konuşmamı değil susmamı istiyorlardı. Bunu da suskunluklarıyla belli ediyorlardı. Bulut dağılmamıştı ama güneşin gelmesine de izin veriyordu. Kabuslarım beni hala rahat bırakmıyordu. Sürekli o an gözümün önüne geliyordu. Hatırlamadığım kısımlar eski bir film şeridi gibi kopuk, belirsizdi. O gün olanları kabuslarımla hatırlıyordum. Bazen ölen ben oluyordum, bazen kimse sadece konuşuyorduk. Bazense koştuğum yol hiç bitmiyordu. Rue d’Auseil tabelasını görüyordum fakat aslında böyle bir sokak hiç var olmamış gibiydi, anlıyor musun? Yoklukta koşuyordum.

En korkunç kabuslarımda bile olsa bir şey beni o sokağa çekiyordu. Buna hala bir anlam veremiyorum. Hayatımda anlam aramayı yıllar önce bırakmıştım zaten. Artık her gün bu sokağı görmezsem içimdeki huzursuzluk artıyordu. Eski evimi sattım. Şu an içinde bulunduğumuz odayı kiraladım. Sonunda her gün her saat bu sokağı izleyebiliyordum. Garip bir rahatlık veriyor bu. Normale dönme umudu uyandırıyor diyebilirim.

Aylar sonra viyolamı tekrar çalmaya başladım. Tıpkı senin duyduğun gibi birileri de müziğimi duyarak bana yakınlarda bir tiyatro salonunda çalmamı teklif etti. Ben de geçinmek için tek fırsatım olduğundan bunu kabul ettim. Fakat ne yaparsam yapayım eski notalarım beni asla tekrar bulamadı.

Sadece yiyecek almak ve viyolamı çalmak için dışarıya çıkıyordum. Dilsiz bir adamla kimse uğraşmak istemiyordu zaten. Yakınım diyebileceğim kimsem yok. Hayatıma devam etmeye ne kadar çalışsam da öfke nöbetleri ve kabuslar beni bırakmadı. Viyolam tekrar öfkemi haykıracağım bir yol olmuştu.

Ben bir aşık, bir müzisyen, bir katil ve bir deliydim. Büyük ihtimalle hala deliyim. Peki sen neden buradasın?

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>