Camera Lucida – Roland Barthes
~Ayna-i Marzî
“Fotoğraf’ı (1) teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğraf’a camera lucida* dememiz gerekir (bu, Fotoğraf’tan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kağıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından “görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde.”
Fotoğraf üzerine yazmak, (ister fotoğraf çekimiyle uğraşsın, ister uğraşmasın) en çok eleştirmenlerin merakı sanırım. Pozitivizmle yaşıt olan fotoğrafın, kanıtlanabilir, kesin oluşu; görülmeyeni inkar eden yeni insana (günümüzde sıradanlaşsa da) mucivezi bir buluş olarak görünmüştü. Bu şaşkınlık ve hayranlığı; Roland Barthes, Napolyon fotoğrafına bakarken “Ben imparatora bakan gözlere bakıyorum” cümleleriyle açıklar.
Fotoğraftan en çok bahsedenler eleştirmenler olduğu zaman, beraberlerinde akademik bir dili getirmeleri de kaçınılmaz oluyor. Roland Barthes de bir eleştirmen, fakat Camera Lucida’da ağır bir dil kullanmamayı tercih etmiş, fotoğrafın toplumsal; bilimsel yönlerine değil, hissettirdiklerine dair bir anlatı sunmuş daha çok. Felsefi bir günlük gibi; düşünceler, sorular, cevaplar.
“Ben bir ‘Bakma Tarihi’ istiyorum. Çünkü Fotoğraf, kendimin bir başkası olarak ortaya çıkması, bilincin özdeşlikten kurnazca ayrılışıdır.”
Barthes Fotoğrafları ikiye ayırır; studium, punctum. Bu iki kavramı, birbirleriyle olan ilişkilerini bir kaç bölümde inceler:
“Studium, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur; çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium‘da vardır) katılırım.”
“İkinci öğe studium‘u kırar (ya da deler). Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var; bu sözcük hem delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta hassas uçlarla delik deşik olmuşlar, bu izler, bu yaralar kesinlikle bir noktadır. O halde studium’u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir ve aynı zamanda zarın her bir atışıdır. Bir fotoğrafın punctum‘u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.”
Punctum sonradan oluşturulan bir şey olamaz; eğer fotoğrafçı oraya kendisi koymuş ve öyle fotoğraflamışsa bu punctum değildir. Punctum daha çok fotoğrafçının orada olduğunu ve nesnenin tümünü fotoğraflarken onu da fotoğraflamadan edemediğini söyler. Yine punctum‘un belirli bir gizem barındırması gerekir, isimlendirilemeyecek olanı temsil eder, bir nevi görünmezlik.
“Fotoğraf sessiz olmalıdır; bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir; ‘teknik’, ‘gerçeklik’, ‘röportaj’, ‘sanat’ vb. Susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.”
Fotoğrafta üç değişik uygulama vardır, yapmak, maruz kalmak ve bakmak; yani fotoğraflayan, fotoğraflanan ve fotoğraflanana bakan. Esasında Fotoğraflanan özne durumundayken çekilme anından itibaren nesneye dönüşür, artık satılan, sergilenen bir nesnedir (Belgesel Fotoğrafçılık da özneyi nesne konumuna indirgeyen fotoğrafın bu özelliğine bir tepki olarak doğmuştur belki de). Öznenin bu değişimi ölümü simgelemektedir, bu yüzden Barthes, fotoğrafı resim sanatına değil, tiyatroya benzetir.
“Fotoğraf sanata Resim’le değil, Tiyatro’yla dokunur. Niepce ve Daguerre hep Fotoğraf’ın kökenine yerleştirilmişlerdir (ikincisi birazcık birincisinin yerine el koymuş ise de); şimdi, Daguerre, Niepce’nin buluşunu devraldığı sırada, Chateau Meydanı’nda ışık gösterileri ve hareketlerle canlandırılan bir panaroma tiyatrosu yönetiyordu. Kısaca camera obscura aynı anda, üçü de sahnenin sanatı olan perspektif resim, fotoğraf ve diyorama üretiyordu. Ama Fotoğraf bana Tiyatro’ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır:
Ölüm.
Tiyatro’yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz; ilk oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı. Kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti.
…İşte Fotoğraf’ta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar ‘canlı gibi’ yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür Tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün temsilidir.”
Camera Lucida aynı zamanda Barthes’in son eseridir; kısa bir zaman sonra ölmüştür. Hatta ölümle ilgili kitapta yazılanları, Barthes’in kendi ölümünü hissettiğine bağlayanlar da vardır. Ben daha çok fotoğrafı annesinin ölümüyle birleştirdiğini düşünüyorum ki, kitabın kayda değer bir bölümünde, annesinin fotoğraflarından yola çıkarak ölümle kurduğu ilişkiden bahseder. Yazının başında belirttiğim, eleştirmenlere özgü akademik dili aşındıran da Barthes’in annesinden bahsedişidir; bir günlüğe dönüşür sayfalar bu bölümlerde. Tam da bu sebeple Camera Lucida’yı sadece fotoğrafa ilgi duyanlara değil, zihin açıcı kitapları keyifle okuyan herkese tavsiye ederim.
*Latince’de Aydınlatılmış oda demek.
(1) Barthes’ten yaptığım alıntılarda fotoğraf, kimi zaman özel isim olarak kimi zaman da sadece isim olarak geçiyor, kitaptakine uygun alıntıladım ben de, imla kurallarına dikkat edenlere duyrulur :)




Yorumunuz?