Halkımız Eğleniyor
İnsanlık tarihinin ritmini değiştiren olaylar olan devrimlerin ve dahi savaşların, aynı zamanda birliğin/ulusal bilincin bir ifadesi olarak halk sözcüğünün en çok vurgulandığı olaylar olduğunu söylemek herhalde doğru bir ifadedir. Özellikle ulus bilincinin kök salmaya başladığı asırdan önce, yani kabaca Fransız Devrimi’nden önce halk sözcüğü hiç bu kadar yüceltilmemiştir. Ancak burada 1789’dan günümüze kadar olan sürece ilişkin olarak halk ile ulus/millet terimlerini bir arada kullanırken, kavramların zaman içinde birtakım politik gereksinimler nedeniyle kendi bağlamlarından kolaylıkla koparılabildiğini göz önünde bulundurmak gerek. Nitekim bu sözcük başka ülkelerde olduğu kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde de zaman zaman farklı anlamlarda kullanılmıştır.
[…] Türkiye’de “halk” sözcüğü sosyolojik bir kavram olarak yine II. Meşrutiyet yıllarında icat edilmiştir. Daha önceleri ise bugünkü anlamıyla kullanılmaz. Örneğin Şemsettin Sami’nin Fransızca-Osmanlıca lügatında “peuple” sözcüğünün karşılığı “halk” değil “ahali” olarak geçer. Keza “cemiyet” sözcüğü de II. Meşrutiyet yıllarında icat edilmiştir. “Halk” sözcüğü de ilginç bir şekilde Rusça’da hem halk, hem de millet anlamına gelen “narot” sözcüğü gibi kullanılır. “Millet” sözcüğü ise Osmanlı’da çekingenlikle kullanılmıştır; çünkü cemaatler ile gayrümüslimleri karşılamaktadır. Dolayısıyla bu sözcük Cumhuriyet’e kadar bugünkü “ulus” anlamında kullanılmamış, bunun yerine “halk” sözcüğü tercih edilmiştir. [1]
İçinden geçtiğimiz tarihsel sürecin sonunda, millet sözcüğünü halk sözcüğünden ayıran en önemli fark doğal olarak içinde barındırdığı milliyetçi vurgudur. Dolayısıyla –yukarıda da sözü edilen politik gereksinimlerle- bu iki sözcük halin icabına göre birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Sözgelimi, milliyetçiliği paranteze alıp sınıf temelli analizler üreten sol söylemin enternasyonal (uluslararası/uluslarüstü) niteliği -doğası gereği- ulusların/milletlerin birliğini değil; halkların dayanışmasını telkin eder. Çok sayıda etnisiteden mürekkep Amerika Birleşik Devletleri’nde bir Amerikan milletinden ziyade, Amerikan halkını telaffuz etmek daha uygundur bu anlayışa göre.
“Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor!”
Cumhuriyetin ilanından itibaren Türkiye’nin dönüşüme uğratacak bir modernleşme projesinin anahtar kavramlarından biridir halk. Yeni rejim, egemenliğinin kaynağına –millet anlamında kullanılacak şekilde- halkı yerleştirmiştir. Bunun bir yansıması olarak, başta Cumhuriyet Halk Fırkası olmak üzere, devletin çeşitli kurumlarının adlandırılmalarında (halkevi, halk kütüphanesi, halk bankası vb.) yer alır. Ancak burada halk ile kast edilen kitle, dönem itibariyle nüfusunun çok büyük bir kısmının tarım ile uğraştığı, kırsalda ikamet ettiği; dolayısıyla modernleşme projesinin nesnesi olabilecek bir insan topluluğu olarak saptanmıştır. Bu nedenle rüştünü ispatlayıp, tam birer “vatandaş” olana değin kılık kıyafetinden dinleyeceği müziğe kadar pek çok konuda eğitilmelidir. Ayrıca bu projenin sanayileşme ayağının sonuçlarından biri olarak köyden kente göçü gerçekleştirecek toplumsal hareketliliğin sınırlandırılmasına özen gösterilecektir. Köylüler mümkün olduğunca köylerinde kalmalı ve devlet eliyle kendi toplumsal gerçekliklerine ideal bir içerik kazandırılarak orada değişmez/mekanik bir yapıya oturtulmalıdırlar. “Örneğin köy, hep köy olarak, ama mükemmel köy olarak kalacaktır; tabii, Köy Enstitüleri’nde yetiştirilecek mükemmel köylüler sayesinde. Halk türküleri de, hep o türküler olarak kalacaktır; ama tabii burada da çokseslendirilip mükemmelleştirilmiş halleriyle” [2]
Halka ilişkin bu nâtamamlık hissi, anlam dağarcığımıza öylesine sirayet etmiştir ki, bugün halk sözcüğünün negatif çağrışımları –gelir adaletsizliğinin her geçen gün büyümesiyle- yerini daha da sağlamlaştırmaktadır. Örneğin sinemalarda haftaiçinde pek rağbet olmadığından bilet fiyatları düşürülür ve -sanki diğer günlerde halktan başka topluluklar geliyormuş gibi- o güne “halk günü” adı verilir. Bir konser etkinliği aynı zamanda bir halk konseri niteliğindeyse bu tür bir etkinlik, müzik zevkinden daha çok karmaşayı yansıtır. Eski İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın “halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” sözünün yansıttığı anlayışın 50 yıl sonra yine İstanbul’da bir plajın halka açılmasını müteakiben tekrar ortaya çıkması tesadüf değildir.
[1]Zafer Toprak, Anayasal Monarşi ve İttihatçıların Dramı, Çağdaş Türkiye Tarihi Seminerleri (Konuşma Metni), 20 Ekim 2007.
[2] Kadir Cangızbay, Hiçkimsenin Cumhuriyeti, Ütopya Yayınevi, İstanbul, 2007



Tam bu yazıyı okuduğum gün Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli kitabında halk ve vatandaş ayrımına olan göndermeli bir cümle vardı. Paragrafı paylaşayım istedim ben de:
“İyi niyetle başlayan her teşebbüs gibi, parkı geliştirme işi de kötüye gitmeye başladı böylece. İyi niyetli insanlar bu duruma çok üzüldüler; parka gelmez oldular. Oysa park onlar için yapılmıştı. Bu arada vatandaşlar da halkın parkı daha fazla tahrip etmemesini isteyen şikayet mektupları yağdırmaya başladılar.” (Sayfa: 232)
Yorumunuz?