Anasayfa » Çalışmalar

Das Brot

[13 Eyl 2009 | Yazan: | 3 Yorum]

Büyük Savaşlar’dan ikincisinin başlamasının 70. yılındayız. 70 yıl önce bu zamanlarda Alman Ordusu Polonya topraklarında yıldırım hızında ilerliyordu. Ay bittiğinde Polonya’yı tamamen işgal etmiş olacaklardı. Nazilerin nasıl canavarlar olduklarını, insanlara neler yaptıklarını bu güne kadar sayısız kez okuduk, izledik. Birazdan okuyacağınız kısa öykü de sizi Almanya’ya götürecek ama bu sefer ne kahraman Müttefik Askerleri, ne de canavar Naziler var ortada. Savaşın kendisi de yok. Sadece geride bıraktıkları. “İnsanların” yaşadıkları var. Okuyacağınız öyküyle İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda geçen, yaşlı bir Alman çiftin bir gece ve ertesi akşamında yaşadıkları kısacık birkaç dakikaya konuk olacaksınız. Ama önce…

borchertWolfgang Borchert
Alman şair, hikâye ve oyun yazarı Wolfgang Borchert, 20 Mayıs 1921’de Hamburg’da doğdu. Annesi Hertha Salchow Borchert, popüler hikâyeler yazan bir radyo programcısı, babası Fritz Borchert ise bir öğretmendi. 26 yıllık kısa hayatı boyunca şairlik, hikâye ve oyun yazarlığı yaptı, hem de bunların büyük bir bölümünü 2 yıl gibi bir sürede gerçekleştirdi. Çünkü edebiyat dünyasına yeni yeni adım atmaya başladığı sırada çıkan 2. Dünya Savalı sebebiyle askere alındı. 15 yaşında şiir yazmaya başlayan Borchert kısa bir süre sonra şiirlerini Hamburg’daki bir yerel gazetede yayımlatmayı başardı. Bir drama olan, ilk tiyatro eseri Yorick der Narr’ı (Kaçık Yorick) 17 yaşındayken yazdı.

1938 yılında liseyi bıraktı ve bir kitapçı dükkânında çalışmaya başladı, yine bu sırada gizlice oyunculuk dersleri aldı. 1941 yılında oyunculuk sınavını geçince kitapçıda çalışmayı da bıraktı ve Landesbühne Osthannover (Doğu Hannover Halk Tiyatrosu) adlı bir tiyatro topluluğuna katıldı. Fakat aynı yıl içerisinde orduya alındığı için çalışmaları yarım kaldı. Ordudaki ilk yılında sol elinde yaralanarak cephe gerisine gönderildi ve tedavi edildiği sırada difteriye yakalandı. Bu esnada kendini kasıtlı olarak yaralayarak çürüğe çıkmaya çalıştığı suçlamasıyla askeri mahkemeye çıkarıldı. Hakkında ölüm cezası istenmesine rağmen beraat etti fakat bu sefer de tutuklu olduğu süre zarfında yaptığı yazışmalar yüzünden vatana ihanet suçlamasıyla yargılandı. Cezası biter bitmez tekrar cepheye gönderilmek şartıyla bir buçuk ay hapis yattı.

Cepheye gönderildikten  kısa süre sonra ayaklarının donması yüzünden tekrar askeri hastaneye gönderildi ve burada da sarılık ve tifo kaparak ölecek duruma gelince cephe gerisine gönderildi fakat hiçbir şekilde çürüğe çıkarılmasına müsaade edilmedi. 1943’te izinli olarak gittiği Hamburg’da birkaç kabarede rol aldı. Çürüğe çıkarılma ya da bir cephe tiyatrosunda görev alma umuduyla ekim ayında tekrar birliğine döndü fakat Hamburg’daki oyunlarından birinde Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’i eleştirdiği için tekrar tutuklandı ve 9 aylık bir ceza aldı. Bağlı olduğu birlik 1945 baharında Frankfurt yakınlarında Fransızlara teslim oldu. Borchert, esirlerin taşınması sırasında kaçmayı başardı ve hasta haliyle 600 kilometre yürüyerek Hamburg ‘a geldi. Nihayet savaş bitmişti. Takip eden iki yıl boyunca kendini yazmaya adadı. Bir yıl içerisinde yirmiye yakın hikâye yazdı ve 1946’da bunları Die traurigen Geranien (Üzgün Sardunyalar) adı altında tek bir kitapta topladı. Yine aynı yıl 1940–1945 arasında yazdığı şiirlerin yer adlığı tek şiir kitabı Laterne, Nacht und Sterne (Fener, Gece ve Yıldızlar) yayımlandı. 1947’de ise bir hafta içerisinde Draußen vor der Tür ( Dışarıda, Kapının Önünde) adlı tiyatro oyununu yazdı. Bu sırada Hamburg Devlet Tiyatrosu’nda görev almaya başladı, ancak gittikçe kötüleşen sağlığı yüzünden fazla çalışmadı. Karaciğer rahatsızlığının tedavisi için gittiği İsviçre’nin Basel şehrindeki bir sağlık merkezinde 26 yaşında hayatını kaybetti. Tarih 21 Kasım 1947’ydi.

Wolfgang Borchert’in eserleri olayları psikolojik, ahlaki, sosyo-ekonomik, insani yanlarıyla ele alan yoğun göndermelerle doludur. Üslubu ve amaçladığı şeyleri yeterince iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum, o yüzden yazımı yazarken yararlandığım “Vikipedi” sayfasından ve K Dergi’nin 139. sayısından birer alıntı yapacağım. İlk alıntı Vikipedi’den:

“Borchert dışavurumcu edebiyattan ve Kurt Tucholsky ile Erich Kästner‘in ahlaki pragmatizminden etkilendi. Savaş sonrasında yeniden oluşmaya başlayan edebi çevrede yer edinemeden, çok erken öldü. Ancak yine de Yıkım Edebiyatı’nın (Trümmerliteratur) önemli bir temsilcisi olarak kabul edilir.

Yalan ve suistimal ile yozlaşmış edebiyat karşısında savunduğu tabula rasa yaklaşımı Grup 47 üzerinde çok etkili oldu: “Bizim iyi dilbilgisine sahip şairlere ihtiyacımız yok. Çok iyi dilbilgisi bizim sabrımızı zorluyor. Bizim ağaca ağaç, kadına kadın dememiz lazım. Bizim EVET ve HAYIR dememiz lazım. Yüksek sesle, açıkça ve emir kipi kullanmadan…”

Borchert eserlerinde dışavurumcu tarzı özellikle kullanmıştır. Kayıp genç kuşağın son haykırışı onun yazdıklarında hayat bulur. Özellikle eksik bırakılmış, kısa cümleler Borchert’in tarzını oluşturur.”

Ve bu kısım da K Dergi’den:

“Şiirlerinde özellikle Rilke ve Hölderlin’den etkilendi. Bunda, savaş yıllarının yarattığı havanın etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü o ortam içinde, insanların doğayı, ağaçları, denizi düşünerek biraz olsun nefes almak istemesi belki de verilebilecek en doğal tepkiydi. Ama oyunlarında ve öykülerinde durum bunun tam tersiydi. Çünkü çocukluk ve gençlik yılları Nazi Almanyası’nda geçmişti ve bunun en önemli bölümüytse çeşitli cephelerde, tabir caizse, heba olmuştu.İşte o acılı yılları yazdı öykülerinde ve oyunlarında Borchert. Savaşın ve savaş sonrasının açlık, sefalet, eziyet ve ahlâk düşüklüğünden bahsetti. Savaşla birlikte insanların zayıflayan hatta yok olan Tanrı inançlarını konu edindi. Onların kaybolan yaşama isteklerini, savaşın üzerlerindeki yıkıcı etkisini vurguladı. Aslında yapmak istediği bir tek şey vardı; o da yazdıklarıyla zamanı durdurmak. Çünkü savaş sonrası birileri yine, yaşam devam ediyor masalıyla kitleleri uyutmaya çalışıyordu. Ve insanlar, sanki bütün o olan bitenler kendi başlarında geçmemiş gibi, garip bir rahatlığa ve uyuşukluğa teslim olmaya başlamışlardı. Bu sebeple savaşta hayatını kaybetmiş insanlardan, ölülerden bahsetti Borchert. Çünkü onlar artık yaşamıyordu. Yaşam onlar için durmuştu. Bunun sebebi de savaştı. Yaşayanlar da onlar gibi olmak istemiyorlarsa eğer, bu savaşı unutmamalı ve her türlü savaşa karşı olmalıydılar.

Denilebilir ki, öykülerindeki biçim mükemmelliği, savaşı bir gerçek olmanın ötesinde, iliklerimizde hissettiğimiz bir yaşantıya dönüştürür ve bir kez Borchert’in öykülerini okuduktan sonra, artık eski halimize dönmemize imkân yoktur.”


DAS BROT (EKMEK)

 

Birden uyandı kadın. Saat iki buçuktu. Kendisini uyandıran şeyi düşündü. Ah, tabii! Birisi mutfakta bir sandalyeye çarpmıştı. Kulak kabarttı. Sessizdi. Fazlasıyla sessiz. Eliyle yatağın öbür tarafını yokladığında boş olduğunu fark etti. Etrafı bu kadar sessiz yapan buydu demek: onun nefes alışları eksikti. Kalktı ve karanlık evde el yordamıyla mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta karşılaştılar. Saat iki buçuktu. Mutfak tezgâhının yanında dikilen beyaz bir şey gördü. Işığı açtı. Gecelikleri içinde karşılıklı duruyorlardı. Geceleyin. İki buçukta. Mutfakta.

Mutfak masasının üzerinde ekmek tabağı duruyordu. Kendine ekmek kesmiş olduğunu gördü. Bıçak hâlâ tabağın yanında duruyordu. Örtünün üzerinde ekmek kırıntıları vardı. Akşamları yatmaya gitmeden önce masa örtüsünü temizlerdi hep. Her akşam. Ama şimdi örtünün üzerinde ekmek kırıntıları vardı. Ve bıçak da masada duruyordu. Yerin soğuğunun yavaş yavaş bütün vücuduna tırmandığını hissetti. Bakışlarını tabaktan çevirdi.

“Mutfakta bir şey var sandım,” dedi adam ve etrafa bakındı.

“Ben de bir şey duydum,” diye cevap verdi kadın ve adamın geceliği içinde oldukça yaşlı göründüğünü fark etti. Olduğu kadar yaşlı. Altmış üç yaşında. Gündüzleri bazen daha genç görünürdü. Çok yaşlı görünüyor, diye düşündü adam, üzerinde gecelikle çok yaşlı görünüyor. Belki saçlardandır. Kadınlar geceleri hep yaşlı görünürler saçlar yüzünden. Çok yaşlı gösteriyorlar.

“Terliklerini giyseydin. Üşüteceksin öyle çıplak ayaklarla soğuk yerlere basarsan.”

Adama bakmadı, çünkü 39 yıllık evliliklerinden sonra, yalan söylediğini görmeye tahammül edemiyordu.

“Burada bir şey var sandım,” dedi adam bir kez daha ve anlamsızca mutfağın bir o köşesine, bir diğerine bakındı. “Bir ses duydum, bir şey var sandım burada.”

“Ben de duydum. Fakat bir şey yokmuş.” Tabağı masadan kaldırdı ve kırıntıları eliyle süpürdü.

“Bir şey yokmuş.” diye tekrarladı adam mütereddit bir ses tonuyla.

Kadın yardımına koştu: “Gel hadi. Ses dışarıdan gelmiştir. Hadi yatağa gel. Üşüteceksin soğuk yerlerden.”

Adam pencereden dışarı baktı. “Evet, dışarıdan geliyormuş demek. Ben içeriden sandım.”

Kadın elini elektrik düğmesine uzattı. Işığı kapatmalıyım yoksa tabağa bakacağım, diye geçirdi içinden. Tabağa bakmamalıyım. “Gel hadi,” dedi ve ışığı kapattı,  “Ses dışarıdan geliyormuş. Yağmur oluğu rüzgârda duvara çarpıyor hep. Rüzgârda hep gürültü yapıyor.”

Beraberce karanlık koridorun içinden yatak odasına ağır ağır yürüdüler. Çıplak ayakları döşemeden şapırtılar çıkarıyordu.

“Rüzgâr ya,” dedi adam. “Bütün gece rüzgâr vardı. ”

“Evet, bütün gece rüzgâr vardı. Yağmur oluğuymuş hep.” dedi kadın, yatağa uzandıklarında.

“Evet, ben de mutfaktan geliyor sandım. Meğerse yağmur oluğuymuş.” Sesi sanki yarı uykudaymış gibi geldi adamın.

Fakat kadın, kocası yalan söylerken sesinin aldığı sahte tonu fark etti. “ Çok soğuk,” dedi ve sessizce esnedi, “ben yorganın altına giriyorum. İyi geceler.”

“İyi geceler.” diye karşılık verdi adam ve: “soğuk, hem de nasıl soğuk.” diye ekledi.

Sonra etraf sessizleşti. Kadın biraz sonra kocasının sessizce ve dikkatlice bir şey çiğnediğini duydu. Kocası hâlâ uyanık olduğunu anlamasın diye bilerek derin ve düzenli bir şekilde soluk alıp veriyordu. Fakat adamın çıkardığı çiğneme sesi o kadar düzenliydi ki yavaşça uykuya daldı.

Ertesi akşam, adam eve geldiğinde, kadın ona dört dilim ekmek kesti. Normalde ancak üç dilim yiyebilirdi.

“Sen dört tane yiyebilirsin gönül rahatlığıyla,” dedi kadın ve lambanın ışığından uzaklaştı. “Bu ekmeği pek kaldıramıyorum. Sen bir dilim daha ye. Bana iyi gelmiyor.”

Kocasının kafasını iyice tabağına doğru eğdiğini gördü. Yukarı bakmıyordu. O an acıdı ona.

“Fakat sadece iki dilim yetmez sana,” dedi adam tabağına bakarak.

“Aksine. Akşamları bu ekmek bana hiç iyi gelmiyor. Sen ye, sen ye.”

Ancak biraz zaman geçtikten sonra, kadın lambanın altındaki masada yerini aldı.

Küstahça bir cüretle Almanca’sından çeviren;

~Elladan

Tüm hakları Ayna-i Marziyye’ye aittir. Tepe tepe kulansındır.

***

Yaralanılan Kaynaklar:

Wolfgang Borchert, Vikipedi Maddesi :  http://tr.wikipedia.org/wiki/Wolfgang_Borchert

Wofgang Borchert, Wikipedia Almanca Maddesi: http://de.wikipedia.org/wiki/Wolfgang_Borchert

Orijinal öykü metni için: http://www.leixoletti.de/interpretationen/dasbrot.htm

Wolfgang Borchert’in öykülerinin Türkçe çevrilerinin yayımlanmasıyla ilgili haber: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5102

3 Yorum »

  • Elladan (author) said:

    http://users.skynet.be/lit/borchert.htm

    Bunu unutmuşum, orijinal metin burada var, diğerinde ise öykünün çözümlemesi yapılmış. ^^’

  • Ayna-i Marzi said:

    BtG’e koymuştuk ya bu yazıyı. Linki yenisiyle mi değiştireyim? İkisi de olsun mu? :)

  • Todza said:

    Gün gelip de BTG tayfasının yapmam gereken bir ödevde yardımı olacağını tahmin etmezdim açıkçası. Elinize sağlık Elladan efendi, hayır duası aldınız benden :)

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>