Jetlag’e Övgü
My Bloody Valentine dinlerken aklıma geldi birden. Lost in Translation ne güzel bi film öyle.
Büyük şehirlerin çoğul yaşantısı falan bana göre değil zira kalabalık yerlerde kalmaktan pek hoşlanmıyorum. Fakat güneş battıktan sonra, şehrin ışıkları sahneye çıktığında herşey daha bir farklı oluyor. Hele ki bir arabanın arka koltuğunda uyuklarken, yarı uykulu bir şekilde şehrin ışıklarına bakmak gibisi yok benim için. Tabelalar, neon lambalar, sokak lambaları, araba ışıkları..
Lost in Translation’ın beni benden alan yanlarından birisiydi şehir ve şehrin ışıkları. Kocaman bir şehirde, hem şehre hem de insanlara yabancı olmayı saymıyorum bile.
Bill Murray bir reklam çekimi (ki iki milyon dolarlık bir çekim, öyle böyle değil) için Japonya’ya gider, nitekim hem insanlarına hem şehrine yabancı olduğu bu yerde bir de Jetlag yüzünden uykusuzluk sorunu yaşar. Bu yüzden filmde kendisini hep bıkkın ve aksi görüyoruz, aslında o bütün filmlerinde öyle ama neyse hadi. Bir süre sonra kaldığı otelin barında Scarlett Johansson ile karşılaşır ve birlikte takılmaya başlarlar. Scarlett Johansson da kocasıyla birlikte Japonya’ya gelmiş fakat kocasının sürekli işte olması sebebiyle hep yalnız kalmış birisidir. Böylece ikili buluşup Japonya’da aktivitelerden aktivitelere akarlar.
Sadece yalnızlığın, yalnız olmanın anlatıldığı bir film değil aslında Lost in Translation. Bir yandan yaşlı Bill Murray’in ailevi sorunları, öte yandan da yeni mezun olmuş Scarlett Johansson’un hayata dair düşünceleriyle doludur. Aynı zamanda cinsellik olmadan iki insanın birbirlerine nasıl yaklaşabildikleri de anlatılır.
Ağır ilerleyen, boğucu atmosferi olan bir film Lost in Translation. Kısa bir süreliğine de olsa hiç bilinmeyen bir yerde yolunu kaybetmenin, şehrin soğukluğunun aynası gibi.
(İzleyin demek istiyorum aslında.)




Yorumunuz?