Zayi
Masa üstü fikirlerin insanıydı Kadri. Bütün gün oturduğu bilgisayarının başında iş yaptığı vakitler haricinde ahkâm kesmeyi kendine görev edinmişti. Kendisi için önemsizmiş gibi davransa da bu aslında ufacık kalmış benliği için pek mühim ve lüzumlu bir husustu. Ufak şeylerin hesabını yapmayı iyi bilirdi, o pek farkına varamasa da naçiz yüreğine göre yaratan onun ruhuna nefes verirken özellikle bunun üzerinde durmuştu zira etrafındaki insanlar tarafından pek fark edilmemiş olsa da, o tanrının sevdiği kuluydu.
Nasıl olmasındı Kadri Efendi en sevilen kul? Kadri efendi bütün gün bu husus üzerine düşünür, bu hususu kanıtlayacak yorumlar getirirdi kendi kendine. Bunlar boş vakitleriydi, ağzına kadar dolu su bardağı gibi geçen vakitlerinde ise namazına namaz katar, kötülüklerden ise ivedi bir şekilde kaçardı. Pek başarılıydı bu konuda, imanı ilhak etmişti tüm benliğini ne de olsa. Yaratıcısının sevdiği kul olmalıydı, bu dünyada başka görevi olmadığı gibi başka bir yolu da olmamıştı veyahut olamazdı.
Gerçekten de kısa bir süreliğine dahi olsa Kadri efendinin küçücük zihninden sıkışa tepişe çıkmayı becerebilirseniz, düşüncelerinin ilahi hakikatler içerdiğini de görürdünüz. Özel olarak ruhuna nefes verilmişti, ona etrafındaki insanların sabrını ölçebilmek için ihtiyaç vardı. Gerisi önemli değildi zira küçücük benliğinden arta kalan alanlar bomboş, ot bürümez kervan geçmez bir çöl gibiydi. Çöl denince yanlış anlaşılmasın tabii, dünyevi çöllerde işleyen bir döngü ve bereket vardı. Bereketli yokluğun yeriydi dünyadaki çöller. Kadri efendinin zihni ise anlamsız bir yokluğa çıkıyordu. Dünyaya geldiği andan aklı başına yürüyene kadar geçen zamanda zihnindeki bu anlamsız boşluğu gören sülalesi, tarihin en büyük tecahül-i arif ustalarından olduklarını kanıtlamışlardı. Aklı başına yürüdükten sonra da bu anlamsızlık Kadri beyin kafasını pek de kurcalamamıştı. Yalnızca zaman zaman oturur, bu işte bir terslik var sanki diye düşünürdü fakat göğünün sekiz kat üzerine inşa etmeyi becerdiği benliği penceresinden kafasını uzatır: “yok öyle bir şey, sen devam et Kadriciğim” derdi. Hoş, ha sekizinci kat olmuş, ha yirminci kat. İş Kadri’nin hemen kabulleniveren bayağı aklında bitiveriyordu.
İnsanlar yüzyıllardır iman edecek diyanet ararlarken, bu özellik Kadri’ye bahşedilmişti adeta. Daha uyanmadan besmele ile başlardı güne. Kendisi farkına varamamıştı ama kalbinin derinliklerinde bir gerçek kalbinin tıkırtılarıyla birlikte yankılanıyordu; pek mükemmel ve mukaddes gördüğü nefsi, zihninde bağlasan durmayacak bir eşekti adeta. Kadri’nin nefsi zapt edilsin diye gönlü kendisini imana vermişti. Kadri’nin bu işle uzaktan yakından bir alakası yoktu. Bu husus hakkında zihninde en ufak bir hissi kablel vukuya yer yoktu. Ne de olsa bir konu hakkında bilgiye sahip değilse, kimsenin olma şansı yoktu. Günah olarak görmese, pek sevdiği tanrısını bile buna dahil edebilirdi.
Kadri’nin eli arada bir her gün arşınladığı yollarda, saatlerini harcadığı masanın başında, çabuk çabuk yediği yemek aralarında, demli çayını yudumlarken imanına giderdi. Cebinde yüksek meblağlarda para taşıyan ufak çocuklar gibi tedirgin bir şekilde yoklardı imanını. Ne de olsa cebinde değil ama eliyle yoklayabildiği bir yerde taşıdığı şey onun dünyasıydı.
Hep aynı yoldan gidip gelirdi işine zira yeni yolları, yeni yüzleri sığdırabileceği geniş bir alana sahip değildi. Öyle bir alan varsa bile bulamayacak kadar gereksizdi. Sabit fikirliliği çocukken sülalesinin zihnine kıvrım kıvrım, hatta fersah fersah kazımayı başardığı basmakalıplardan kaynaklanıyordu. Kısa bir yürümelik yolu vardı indi bindilerin arasında ufacık bir zaman parçasını kaplayan. Günlerden bir gün, her gün arşınladığı yolu sonsuza yaklaşan bir sayıda arşınlarken her zaman yaptığı gibi imanını yokladı fakat bu sefer diğerlerinden farklıydı. Belinden yukarı doğru yükselen soğuk alevler, imanının olması gerektiği boşluğu doldurdu aniden.
Bir kez daha yokladı imanını fakat bu sefer kocaman bir boşlukla karşılaştı. Sanki bir göz açıp kapaması kadar sürede içi onlarca eşyayla dolu bir oda boşalmıştı. Sesi tutan eşyalar olmayınca telaşı yankılandı boş duvarlarda, zayi olanı arayarak. Her zaman yerinde duran, içindeki kocaman boşluğu dolduran o güzelim imanı yoktu. O kadar çok mıncıklandığı için mi kaçtı, yoksa bir kaza sonucu kendini yollara mı bıraktı bilinmez ama hızla gerisin geriye döndü Kadri, geçtiği yolları kontrol etti birer birer. Kalbi zorla atıyordu sanki kalbinden boğazına kadar bir sütun olmuştu hareket etmeye çalışan. Ciğerlerine giden hava o sütunun süzgecinden geçiyor, vücudu için gerekli hava geçiş izni alamıyordu adeta.
Bir oraya bir buraya gitti geldi yol boyunca. Etrafına bakındı, insanlar hiçbir şey olmamış gibi gelip geçiyordu adeta. Hepsine sinirlenmek, hıncını onlardan çıkarmak istiyordu. İçinde büyüyen nefretin haddi hesabı yoktu. Sanki yıllardır zihninin dibine itilen, yüzeye çıkmasın diye üzerine türlü türlü bohça serilen bir ifrit fırlamıştı yerinden. Sadece fısıldıyordu. Sesini yükseltmeden, sakin sakin fısıldıyordu kulağına ama bu fısıltılar bile yeterliydi sanki delirmesi için. Üzeri boş her bir kaldırım taşına tükürmek istedi. Tükürüğü alev olsun yaksın istedi, eski çağlarda gökyüzünde dolanmış nefret ejderleri gibi. İnsanlar değişti, ağaçlar yandı gözlerinin önünde. Koşmaya başladı, çarptığı insanlar dönüp arkasından bakarken o onları fark etmedi bile. Güneşi gözünden kaybetmiş çocuklar gibi sanki karanlıkta koşuyordu. Böylece koştu, koştu. Çorak zihninin boş topraklarına varıp da, kendi anlamını yitirene dek.
Mahalle aralarında ve saat beş çaylarında oturup konuşmaktan kocaman olmuş teyzelerin fısıltılarında söylendiğine göre, bir insanın en çok korktuğu şey gelirdi başına. Kader bu ya, belki de zamanın bir vakitlerinden geriye dönüp Kadri’ye söylüyordu gerçeği, kulağına fısıldıyordu yeni yetme iblisler gibi. Bu yüzdendi Kadri’nin tedirginliği, er ya da geç yitirecekti elindekini. O gün konuşuldu, sokakta deliler gibi koşturan Kadri’nin hikâyesi; her şeyiyle görüntüde nezih bir insanın yitip gitmesi.
O gün konuşuldu, ertesi gün susuldu.
İki, bilemedin üç gün sonra Kadri unutuldu…



Yorumunuz?