Feminist Teori
Feminizm yanlış anlaşılmış ve bu yanlışlığın üzerinden bolca söylemin üretilmiş olduğu bir kavram. Faraza feminist dediğin çirkin, evde kalmış olur. Hatta ve hatta tüm hırçınlığı bu evde kalmışlığı sebebiyledir. Dahası erkek özentisidir, durumu çok vahimse lezbiyendir, ona tek lazım olan bir erkektir de denilebilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün, basitçe söyleyecek olursak feminist sözcüğü iyi bir çağrışım yapmaz; kadınlar bu etiketin üzerlerine yapışmaması için susmayı ve her haklarını savunuşlarında feminist olmadıklarını belirtmeyi tercih ederler.
“BtG okurları olarak çoğunluğumuz erkeğiz, ne işimiz olur feminizmle!” diyebilirsiniz, ama kadın okurlarımız da var. Hem siz de dünyanın diğer yarısı olan kadınların nasıl haklarını aramaya başladıklarını bilmek istemez misiniz? Tüm bu sebepler yüzünden kolları sıvayıp Josephine Donovan’ın* Feminist Teori isimli kitabından yola çıkarak bir özet sunacağım. Tabi öncelikle feminizmin negatif çağrışımlarını bir kenara bırakıp, ne olduğuna, hangi kollarının neleri savunduğuna ayrıntılı bir şekilde değinmemiz lazım. Bu yüzden feminizmle ilgili bir dizi başlatmaya karar verdim.
Feminizmi; Aydınlanmacı Liberal Feminizm, Kültürel Feminizm, Radikal Feminizm, Sosyalist Feminizm, Varoluşçu Feminizm şeklinde bir kaç kısma ayırabiliriz. Dizinin sonunda yurdumuzda da kadın hareketiyle ilgili neler olup bittiğine değinmeyi düşünüyorum. Lakin belirtmemde fayda var, feminizmi yeterli düzeyde bilmeden giriştiğim bir dizi bu, daha çok Josephine Danovan’ın izinden gidip onun özetini sunacağım bu yüzden.
İlk bölümümüze şu soruyla başlayabiliriz, kadınlara 19. yüzyılda ne olmuştu da eşitlik eşitlik diye hak arar olmuştular? Bunca zamandır çektikleri çilelerin sebeplerini neden yeni yeni sormaya başlamışlardı? Bu sorunun cevabı ta, 1630′lu yıllara, Galileo’nun dünya ile ilgili keşiflerine kadar uzanır. Yeni keşifleriyle kilisenin otoritesini çatırdatan Galileo’dan sonra Newton parlar. Tüm evrenin basıt ve matematiksel kurallarla yönetildiği fikri yaygınlaşmaya başlar. Eğer evrenin işleyişi akıl ile idrak edilebiliyorsa yaşamımızdaki tüm politik ve ahlaki değerler de akıl ile en mükemmel şekle ulaşabilirdi. Tüm bu bilimsel buluşlar ilerledikçe akla olan hayranlık artmış ve ahlaki olarak “Her birey doğuştan gelen haklara sahiptir. O halde Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde de geçtiği gibi, tüm bireyler yaratan tarafından vazgeçilmez haklarla dünyaya gelmiştir ve bu yüzden de -akıl- tüm insanların eşit olmasını öngörür” şeklindeki bir duruşun doğmasına sebep olmuştur.
Aklın yolunun bir olması ve herkesi aynı sonuca götürmesinin kabulü beraberinde güzel ve acı olmak üzere pek çok şey getirmiştir, madalyonun iki yüzü vardır. Akılcılık sorgulamayı getirmesi açısından güzeldir. Böylece yüzyıllardır durumunu sorgulamamış her kesimi (kadın ve köleler gibi) harekete geçirmiştir. Acıdır, çünkü akıl dışı olanı, kadını, doğayı, siyahileri, kızılderilileri ötekileştirmiş, onu kontrol edilmesi gereken bir varlık olarak görmüştür. Var olan erkek şovenizmi böylece yerini daha da sağlamlaştırmıştır. Akıllı olmalarıyla övünen erkekler yaratılışın efendileri olmuşlardır ve tüm ötekilere hükmetmeyi haklı (!) görmüşler ve vicdanen meşrulaştırabilmişlerdir. Kamusal alan erkekleri yani aklı, özel alansa kadınları ve akıl dışılığı temsil ediyordu. İşte tüm bu akıldışılığı yüzünden kadınların mülkiyet, vesayet ve vatandaşlık gibi hakları olamazdı. Zaten birazdan kendilerine değineceğimiz kadın kuramcıların esas uğraşları, kadınların da akılları olduğu fakat toplumsal nedenlerle bu akıllarını eğitemedikleri için geri kaldıklarını ispat üzerine olmuştur.
Frankenstein’in yazarı Mary Shelley’in annesi Mary Wollstonecraft 3 Ocak 1792 yılında Kadın Haklarının Savunusunu tamamlamıştır. Wollstonecraft’ın temel aldığı kadın, boş zamanı ve zengin kocası olan kadındı. Ona göre bu kadınlar kanuni fahişelik yapmaktadırlar, elde edemedikleri iktidarı kocaları vasıtasıyla (pırlantalar, pahalı kıyafletlerle) tatmin etmeye çalışmaktadırlar. Oysa güzel bir eğitimle akıllarını kullanıp eleştirel olabilirler ve böylece durumlarını sorgulayabilirler:
“Kadının zihnini genişleterek güçlendirmek, kör sadakate son verecektir. Kör sadaket, kadınları karanlıkta tutmaya gayret eden iktidar, tiranlar ve şehvet düşkünlerince daima aranmaktadır, çünkü birinciler sadece köleler isterler, ikincilerse bir oyuncak.
…Her hangi bir işi tam anlamıyla yaparak ekmeğini kazanmış kadın, en hünerli güzelden daha saygıdeğerdir.”
İskoçlu olan Frances Wright ise diğer kuramcılardan farklı olarak tanrıtanımazdır. Wollstonecraft ve diğer kadın kuramcılarda da dinin kadını bastırmakta mühim bir rol oynadığı fikri olsa da, onlar daha fazla protestan görüşünü benimseyerek tüm bunların Kitab-ı Mukaddes’in yanlış yorumlanması sebebiyle olduğunu söylerler. Wright ise tamamen karşı çıkar:
“Yukarıda, endişeli hayalleri gökgürültüsü arasından tanrının sesini duyar, aşağıda esneyen cehennemi görür, önünde, arkasında ve çevresinde binlerce açgözlü papazın verimli beyinleri tarafından yapılan büyü kadının zihnini ezip karıştırır ve aklı için tehlike yaratır!”
Ayrıca Wright’a göre kadını bağımlı kılmak toplumun lehine değil, aleyhine olur. Zira insan ırkının yarısını bağımlı kılmak insanlığın gelişmesine engel olacaktır.
Yine 19. yüzyıl feministlerinden Sarah Grimké 1838 yılında Eşitlik Üzerine Mektuplar ile liberal geleneğin içinde yer almıştır. Ayrıca Sarah Grimké 1837 yılında konferans turuna çıkması yüzünden, incilin kadınların kamu önünde konuşmasını yasaklayan emrini ihlal ettiği gerekçesiyle şiddetle tenkit edilmiştir. Savunu olarak Kitab-ı Mukaddes’in yeniden, kadınca yorumlanmasını başlatan kişi olan Sarah Grimké, şöyle der:
“Her bireyin kutsal görevinin kutsal kitabı kendisi için incelemek olduğuna inanıyorum. Bunu herhangi bir kişinin ya da grubun bakışaçısı ile değil, Kutsal Ruhun yardımıyla yapmalılar.
…Kutsal kitabın yanlış görüşlerinin benim için hiç bir önemi yoktur. Bunlar çıkarcı yargıçların görüşleridir ve sırf kuşaktan kuşağa saygıyla aktarıldıkları için bunlara saygı duymak zorunda değilim. Durum böyle olunca, asırlar boyu ayakta kalan herhangi bir düşünceyi, sanki dün ortaya atılmış gibi incelerim. Kendim için düşünmek üzere eğitildim. Bu da her zaman kullanmayı hak ettiğim bir ayrıcalıktır.”
Grimké’de çağdaşlarından farklı olarak özel alan eleştirisi de vardır. Liberal Feminizmin en önemli eksikliğinin özel alan eleştirisi yapmayıp kamusal alana yoğunlaşması kabul edilir. İşte Grimké her ne kadar Liberal Feminist kuramcılar arasında yer alsa da, özel alana da eleştiri getirmiş ve özel alan olan evin evli kadınlar için bir tiranlık olduğunu savunmuştur.
19. yüzyıl kadın hakları hareketinin önemli isimlerinden biri, Elizabeth Cady Stanton, diğeri ise Susan B. Anthony’dir. Stanton yuvanın eleştirisini yapması bakımından ilklerden sayılabilir hatta. Zira sözde korunmak için kapatıldığımız evler, aslında acının da merkezidir, zaten tüm acıları orada yaşarız.
İkinci önemli lider olan Susan B. Anthony’ ise, şu anda şaka gibi gelse de oy kullandığı için suçlanmış ve davasında da Bağımsızlık Bildirgesini kadınlar için yeniden yorumlayarak savunmasını yapmıştır. (helal sana teyzecim!) Anayasa’nın,
“Amerika Birleşik Devletlerinde doğmuş, ya da uyruğuna geçmiş ve orada çalışan tüm insanlar Amerika Birleşik Devletler’inin ve ikamet ettiği eyaletin vatandaşıdır. Hiçbir eyalet, Amerika Birleşik Devletleri’nin vatandaşının dokunulmazlıklarını ve ayrıcalıklarını sınırlayan herhangi bir yasa yapamaz ve yapılması için zorlayamaz. Herhangi bir eyalet, yasal sürece uygun olanlar dışında, kişiyi yaşamaktan, özgürlükten, mülk edinme hakkından mahrum edemez. Herhangi bir insandan yargılama hakkı içinde yasaların eşit korumasını esirgeyemez.”
maddesini alıntılayıp şöyle der:
“Şimdi burada sorulması gereken soru kadınların insan sayılıp sayılmayacağıdır.”
Ancak bu savunması kabul edilmez ve 100 dolara mahkum edilir, ama bir kuruşunu bile ödemeyi kabul etmez ve “Tiranlığa direnmek Tanrıya itaattir” diye haykırır. Maalesef 1870 yılında anayasanın oy kullanımı hakkında değişiklik yapılmış ve sadece erkeklerin oy kullanabileceğini belirten değiştirilmiş madde kabul edilmiştir ki bu da Sufrajetler için cidden kötü olmuştur, 1920′lere gelene kadar da kadınların oy hakkı kabul edilmemiştir.
Liberal gelenekte karı-koca Harriet Taylor ile John Stuart Mill ikilisi de feminist kuram üzerine yazılar yazmıştır. Hatta Harriet Taylor bugün bile radikal bulunabilecek evlilikle ilgili işlere devletin karışmamasını savunmuştur. Mill’e göre ise kadının kamusalın dışında tutulmasının asıl nedeni:
“Erkek cinsinin çoğunluğunun, henüz eşitleri olan bir kadın ile birlikte yaşama düşüncesine tahammül edememesinden dolayı kadınların ev hayatındaki ikincil konumlarını sürdürmeleri isteğidir.”
Liberal Feminizmde (eğer ki Amerika’dan bahsediyorsak) kadın kuramcıların kölelikle de ilgilendiklerini görüyoruz. Zira beyaz kadın haklardan mahrumsa da, siyah kadın bir de köle olarak iki kat daha eziyet görmektedir (fiziksel olarak çalıştırılmakta, efendileri tarafından yeri geldiğinde tecavüze de uğramaktadırlar). Ve eğer siyah erkekler haklarını alırlarsa siyah kadınlara ne olacaktır? Sarah Grimké ve eskiden köle olan Sojourner Truth siyah kadının durumuna ilgi gösterip bundan bahsetmişlerdir:
“Eğer siyah erkekler haklarını alırlar ve siyah kadınlar haklarını alamazlarsa, siyah erkeklerin kadınların efendileri olacağını görürsünüz. Bu da eskiden (kölelik zamanında) olduğu kadar kötü olacaktır.”
Ayrıca Truth siyah kadınla beyaz kadın arasındaki farklardan yola çıkarak kadınların narin, korunmaya muhtaç, çalışamayacak birey olduğu yanılgısını da sarsar. Zira beyaz kadın her ne kadar çalışamasa da, köle kadın köle, erkek kadar hatta (mesela geyşalık gibi) daha fazla çalıştırılmaktadır. Bir toplantıda kendisini sıkıştırdığını zanneden adamı şu cevabıyla susturur:
“Oradaki adam, kadının arabaya binerken ve hendeklerden geçerken yardıma ihtiyacı olduğunu ve her durumda en iyi yere sahip olması gerektiğini söylüyor. Arabaya binerken veya çamurdan geçerken bana kimse yardım etmedi ya da en iyi yeri vermedi! Ben bir kadın değil miyim? Ben toprağı sürdüm, ektim, ürünü ambarlara taşıdım ve hiç bir erkek benim başıma geçemedi! Ben bir kadın değil miyim?”
19. Yüzyıla kadar köleliğin kaldırılmasına da destek veren sufrajetler kölelerin özgürleşmesine destek verenlerin kadın hakları hususunda sus pus kesilmesi sebebiyle bu desteklerini geri çektiler ve sadece kadın haklarıyla ilgilendiler. (benzer bir hayalkırıklığını da 70′ler döneminde Sosyalist Feministler yaşamıştır, yoldaşları onların meselelerini yeterince mühim görmemiştir hiç bir zaman. Ama bu da başka zamanın konusu.) Burada zarar gören elbette siyahi ve köle kadınlar oldu. Hatta sufrajetler ne yazık ki ırkçılardan oy alabilmek uğruna zenci kadınları terketmişler ve beyaz Güney’in desteğini almayı umut etmişlerdi. Size haykırıyorum sufrajetler, beyaz adamın isteğine göre hareket ettiniz de ne oldu? :(
Bu kadar detaydan sonra bir özetleme yapmak gerek. 19. yüzyılda feminist kuramcıların düşünceleri şöyledir:
1- Akla inanç. Zira akıl tanrısal bir kıvılcımdır ve herkes aklıyla sorgulayarak kendi yolunu çizebilmelidir.
2- Kadınlar ve erkekler hem ruhen hem aklen aynıdırlar.
3- Hem topluma faydalı olabilmek hem de kendi köle hallerinden kurtulabilmek için kadınların eğitilmesi gerekir ki sorgulayabilsinler ve erkeklerin bir oyuncağı haline gelmesinler. Ayrıca çocuklarını güzelce yetiştirebilmeleri için de gereklidir bu.
4- Birey yalnızdır ve haysiyetli olabilmesi için de bağımsız olması gerekmektedir.
Bu yüzyıldaki kadın hareketinin kazanımları evli kadının mülk edinebilmesi, bazı yüksek okullara girebilmesi gibi şeyler olmuştur. Liberal feminist kuramın en önemli eksikliği ise özel alanı incelememiş olması. Zira Liberal feminist kuramcılar, kadınlar erkekler gibi eğitim alıp mülk edinebildiklerinde ve vatandaş kabul edildiklerinde sorunların çözüleceğini düşünmüştür. Oysa kadının özel alanı ikame ettirmesi gibi yarışmaya 1-0 başlama durumu söz konusu. Diğer önemli bir sorun da, kadınla erkek aynı mıdır? Liberal feminist kuramcılar kadının erkekle aynı olduğunu, ama eğitilmedikleri için “akıllarının” pek de gelişmediğini söyler. Bu da aklı baz alması yönünden normal karşılansa da erkek egemenliğin ötekileştiren zihniyetine karşı çıkmaktansa, “ben o öteki değilim bak, aynı sana benziyorum!” demek gibidir. Yine de böyle bir ilk hareket için, yaşadıkları zaman da göz önüne alındığında normal, ama günümüzde eksik kalmış oluyor Liberal feminist kuram. Tüm bu kadın kuramcıları sevgiyle anıyoruz, iyi ki vardınız ve hem kendiniz hem bizim için mücadele etmiştiniz!
*Kendisi İndiliz Edebiyatı profesörü, ayrıca Feminist Literary Review dergisinin de editörüdür.



Yorumunuz?