Yabancı #25
Özet: Her şeyini kaybeden bir adam, kral babasından duyduğu son söz olan görevine odaklanıp batıdaki Aşılmaz Dağları geçer. Ölmek üzereyken Pulchraqua’nın eski baştüccarı Targolien tarafından bulunur Yeni baştüccar Welien ona dil hocası olarak aynı ülkeden küçükken kaçırılmış olan Mannelig adlı tayfayı tutar. Pulchraqua’da başlayan Baravid-Ranke tartışması sonucunda şehir yıkılmanın eşiğine gelir, herkesin aksine onlardan korkmayan Yabancı şehri kurtarır. Dokuz Madras genci gelip ondan kendilerini eğitmesini ister, karşılık olarak da hizmetlerini sunar. Dibractes’in kızı Diove, çocukluk arkadaşı ve müstakbel kocası Welien ile tanışmak için şehre gelmiştir ama Welien meclistedir.
***
Uyandım.
Yatağımda doğrulup doğan güneşi seyrederken odanın diğer tarafında Mannelig’in de uyandığını işittim.
Kahvaltıya indik, Targolien ve Diove şaşırtıcı bir neşe hali içinde oturuyorlardı, kız bir parşömeni okuyordu. Biz selam verip otururken kağıdı masaya fırlatıp heyecanla fırladı ayağa:
- O zaman ben eşyalarımı hazırlıyorum hemen!
- Acele etme Diove, daha arkadaşlarımıza sormadık. Ayrıca hazırlık da vakit alacaktır.
- Kabul ederler ya, ne güzel gezcekler işte. Hadi ben bir çıkıp son kez dolaşcam deniz kenarında, siz konuşun. Çıktım!
Kız keyifle el sallayıp dışarı çıkarken yaşlı adam da bize dönüp Welien’den gelen teklifi açıkladı. Welien’e can borcum vardı, Baravidlerden korkmuyordum, macera istiyordum ve para adamları memnun edecekti. Onlarla konuşup yanıtı hemen bildireceğimi söyledim yaşlı tüccara.
***
Yabancı ve Mannelig arsaya ulaştıklarında adamlar toplanmış bekliyordu. Onları selamlayan Yabancı hemen konuya girdi, neler söyleyeceğini yolda Mannelig ile çalışıp ezberlemişti:
- Daha ilk günden bir iş teklifi aldık bile! Bir tüccarın kızına Valen merkezine kadar eşlik etmemiz isteniyor. Gemide bir seferden aldığınız ücreti verecekler onu Baravid haydutlarından korumanız karşılığında. Bana gayet adil göründü. Siz ne diyorsunuz, kabul mü?
Adamlar birbirlerine baktı, yalnızca bir günlük yol giderek bu kadar para alacaklarına inanmakta zorlanmış olmalıydılar. Yabancının gemi seferlerinin ne kadar sürdüğü hakkında bir fikri olmadığından isteğini çok mantıklı zannettiğini düşündü Mannelig. İlginç olan ise evden çıkmadan önce Yabancı bunu söylediğinde Targolien’in uysal bir biçimde yolculuğu kabul edersek merkeze yazıp ücret için onay alacağını söylemiş olmasıydı, demek ki tüccarlar o kadar parayı vermeye hazırdı! Valenleri kazıklayacak olmanın sevinciyle farkında olmadan elini havaya kaldırıp kabul ettiğini haykırdı Mannelig. Onu gören adamlar da kararsızlıklarını yenip aynı hareketi yaptılar Mannelig’den feyz alarak.
Onlara bakan Yabancı mutlu görünüyordu, Mannelig’e doğru konuştu:
- Dostum sen Targolien’e gidip teklifi eksiksiz kabul ettiğimizi haber verir misin?
Başıyla selam veren Mannelig uzaklaşırken Yabancı, adamlara kılıç talimi yaptırmaya başlamıştı bile.
***
Öğlen evde Targolien ve Mannelig’le yedikten ancak sorularıma yanıt alamadıktan sonra onların tavsiyesini dinleyip kızı buraya getiren arabacının yanına gittim. Neyse ki adam ricamı hemen kabul etti ve benimle birlikte Mannelig’in adamları topladığı arsaya geldi. Yanımda adının Asconen olduğunu öğrendiğim arabacıyla durup karşıma topladım hepsini:
- Tamam beyler, şimdi iyi dinleyin. Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. Ormanın içinden geçeceğiz, eğer bir saldırıya uğrarsak bunu yapan haydutlar Baravid olacaktır. Onlar hakkında Asconen bizi bilgilendirecek. Unutmayın, karşınızdakini tanımadan hiçbir mücadeleyi kazanamazsınız. Buyur dostum, seni dinliyoruz.
- Teşekkürler. Orman gayet sık ağaçlardan oluşuyor, yol dar, zaten zor açılmış. Haydutlarla hiç karşılaşmadım ama duyduğum kadarıyla haydutların yaptığı yola tuzak kurmak, kendilerini hiç göstermeden ağaçların arasından büyülerini yapmakmış. Çok nadiren ok da kullandıkları söyleniyor ama bir atı bile vurmakta zorlanıyorlarmış. Sinsice yaklaşmayı başarırlarsa hançerlerini doğru yere saplamayı da çok iyi biliyorlar tabii; fakat karşılıklı dövüşte size bir şey yapabileceklerini sanmam. Büyülerinden uzak durun yeter, bunu nasıl yaparsınız bilmiyorum ama bu şehirde yapmayı başardığını duydum, o yüzden umutluyum.
Son cümlesi bana dönüktü, karşılığında gülümseyip ufak bir selam verdim ve hafifçe adamlara dönüp yanıtladım:
- Ne zaman gerekse yaparım. Verdiğin bilgiler için sağ olasın. Gerisini biz hallederiz.
Selam veren arabacı çıkarken bu sefer doğrudan hitap ettim adamlara:
- Pekala, işte şunu yapacağız…
***
Akşam eve döndüm, Welien’in yanıtının ancak sabaha geleceğini, yola sonraki sabah çıkabileceğimizi söyledi Targolien. Adamları eğitmek için bir gün daha olmasına sevindim ve ertesi gün tam da ben evden çıkarken geldi Welien’in onayı. Her şeyi kabul etmişlerdi. Adamları gün boyu çalıştırdım, birlikte hareket etmeyi şaşırtıcı biçimde hızlı öğrenmişlerdi ve Mannelig’in öngörüsünün aksine yeterince disiplinliydiler. Bana inanıyorlardı, bir de bu iş başarı ile sonuçlanırsa onların saygısını tamamen kazanacaktım. Dövüş konusunda ustalaşmaları için daha fazla zaman gerekecekti elbette ama o Baravidlere karşı yeterli olacaklarına inanıyordum. Akşam olduğunda yine Targolien’in evinde oturuyorduk, ertesi sabah için tasarılarımı anlattım onlara. Yeni bir yöntem bulmuştum dil sıkıntımı gidermek için; her konuşmadan önce kafamda canlandırdığım metindeki eksikliklerimi bir köşede öğreniyordum Mannelig’den, böylece çok daha akıcı konuşuyordum:
- Şöyle bir şey düşündüm, bu haydutların derdi para, zengin görünen arabanın peşine düşeceklerdir. O yüzden en çok Diove’nin arabası tehdit altında olacak. Diyorum ki onu en öndeki arabaya bindirelim, hem onu Asconen sürecek yolu bildiği için, hem de yanında bir değil üç savaşçı olsun. Bir saldırı olursa onlar en önden hızla gider, biz ise haydutları oyalarız. Tabii Asconen bize gidiş yolunu biraz anlatmalı ki onların peşinden gidebilelim sonrasında. Ormanın ortasında hayatta ama yönsüz kalmak istemem.
- Ana yol zaten bir tane, şaşırma ihtimaliniz çok az. Öndeki arabayı sürmem de şart değil yani.
- O zaman sen Diove’nin arabasını sür, daha inandırıcı olur. Öndeki arabada da bir savaşçı daha olur.
- Bi durun ya noluyosunuz? Ben hiçbir uyduruk arabaya, pis adamlarla birlikte binemem, kendi arabamla giderim, ne olacaksa olsun işte. Sen kendin diyorsun Diove’nin arabası diye, o arabada ben olucam.
- Diğeri çok daha güvenli olurdu.
- Aman, güvenmiş. Ben daha uzun yolu, gece vakti tek başıma geldim. Hep babamın boş kuruntusu bunlar ya. Sırf bana sinir olsun diye yapıyo diycem nerdeyse.
Kendimi tutamayıp ufladım. İnsanlara olan sabrımı Aşılmaz Dağlar’da bırakmış olmalıyım.
- Peki, tamam. Ben yarına başka… şey düşünürüm. Şimdi uyuyalım.
***
Targolien çok ama çok yorulmuştu, vekil olarak bile Pulchraqua’nın işleri ona fazla geliyordu. Kendine bunun son işi olduğunu söylüyor, Welien’in yakında güzel haberlerle döneceğini umut ediyordu. Ona devam etme gücü veren tek şey yaklaşan emekliliğinin hayaliydi, ne var ki daha haberi olmasa da Welien bu hayali istemeden yok etmişti. Büyük ihtimalle önerilen tek aday olarak Pulchraqua baştüccarlığına atanacak ve kalan ömrünü bu önce kendinin sonra da büyücülerin mahvettiği şehirde geçirecekti. Bunları bilmemenin huzuruyla sabahı bekleyen yaşlı adam herkes odadan çıkarken Yabancıyı durdurdu:
- Seninle son bir şey konuşmalıyız evlat.
- Tabii.
- Meclise yazdığım mektupta lafı uzatmamak için sen ve Mannelig’den gemileri sevmeyen iki Madras koruma diye bahsettim. Welien de oradaki sorulara aynı yanıtı vermiş. Bu vakitten sonra bu lafı değiştirip gerçekleri anlatmaya kalkışmak bir fayda sağlamayacaktır. Ne dersin?
- Haklısın. Ben de yorgun olurum eğer açıklama yaparsam. Mannelig’le de konuşurum. Tam dediğin ne?
- Siz ikiniz gemilerden artık hoşlanmaz hale gelmişsiniz, Welien de sizi koruma olarak tutmuş o kadar. Kalanı için Mannelig’den biraz yardım alırsın bir ara, ne isterseniz deyin.
- Tamam, hallederiz. Bir endişen olmasın.
- Elbette.
Yabancı arkasını dönmüş çıkıyordu ki Targolien bir daha seslendi:
- Bu işi kabul ettiğin için de teşekkürler. O kıza dayanmanın zor olduğunu tahmin edebiliyorum.
- İş iştir. Hem eski ülkemde bir… hani şu şarkı yazıp söyleyen olur ya işte, onun dediği gibi, hmm, sana şöyle çevireyim: “Zorluklar hayatın gerçek anlamı, sakın unutma.”
Önüne dönüp hızla çıktı odadan Yabancı. Eski günleri hatırlamaktan hoşlanmamasını anlayabiliyordu yaşlı adam. Balkona dönüp Pulchraqua’nın ay ışığında seçilen harap siluetine baktı, iç geçirdi. Bu şehirde geçirdiği her gün, baştüccar vekili olmasına rağmen tam bir eziyetti. Welien’in yakında sözünde duracağını umuyor, şirin bir kasabada dinlenmek için gün sayıyordu.
***
- Hadi artık! Güneş de doğuyor gibi, artık yola çıkalım! Üç gündür burdayım, yakında sıkıntıdan ölücem, hiç uğraşmıycaksınız götürmekle filan.
Dayanması giderek zorlaşan kıza hemen yola çıkacağımızı söyleyip bir bakıma hayatımı kurtaran adamla vedalaştım. Arabaların başında bekleyen adamlara döndüm:
- Peki, şöyle bineceğiz: Asconen sen en öne geç, siz dördünüz de. Herhangi bir olayda benim emrimi izleyin. Mannelig sen en arkadakine bin, siz üçünüz de yanına geçip onun emirlerini dinleyin. Vulso sen de sürersin. Stolo, sen de benim süreceğim ortadaki arabaya biniyorsun ve ne olursa olsun kızın yanından ayrılmıyorsun, tek sorumluluğun onu korumak.
Adamlar arabalara binerken kız bana döndü:
- Bu şekilde asla o arabaya binmem tamam mı? Onunla ben aynı arabada, hiç olamaz!
- Sen mi söylüyorsun ne olacağını ben mi?
- Ben gelmezsem nereye gidiyorsunuz ki?
- Burada mı kalacaksın yani?
- Onun karşısında oturarak gitmektense, evet.
Dudağımı ısırdım. Bu kızın karşısında dağdaki yalnızlığı özlüyordum. Yine de bu işi yapmalıydım, hem kendimi Welien’e borçlu hissediyordum, hem de adamlar için iyi olacaktı.
- Biri seninle binecek, yer yok. En tanıdığın kişi Asconen. Onu kabul et de çıkalım şu yola şimdi.
- Peki, anlaştık. İdare edicem artık.
Bedenimdeki tüm soluğu verip ardından derin bir nefes alarak içimdeki havayı tazeledim. Bu herkesin farkında olmadan kullandığı bir öfke veya sıkıntıyla baş etme yöntemiydi.
- Beyler karar değişti, inin. Şimdi yeni şöyle olacak: Asconen sen Diove’nin yanına bin. Stolo sen en öndeki arabaya geç. Sürebilecek biri var mı aranızda?
Adını anımsayamadığım bir kişi öne çıktı:
- Biraz biliyorum, arka arabaya geçersem sizi takip ederim.
- Güzel, Vulso ile yer değiştirin o zaman. Mannelig’in grubu, bir durum olursa hemen kızı korumak için çevresini sarın. Ön arabadakiler, benimle birlikte onlara saldıracaksınız. Herkes anladı mı?
Başlarını sallayan adamlar arabalara koştu ve yola çıktık.
***
Bir süredir yoldaydık, sorunsuz biçimde gidiyorduk. Arabayı nasıl kullanacağımı çözmem pek zamanımı almamıştı, ülkemdekilerden çok da farklı değildi. Atlı arabaların medeniyetin ilk dönemlerinden kaldığı anlatılırdı hep, kadim dilin konuşulduğu günlerden bile önce. Belki de bizim Aşılmaz, buralıların ise benzer biçimde Geçilmez dediği dağlar eskiden o kadar da büyük bir engel değildi.
Öndeki araba durdu aniden, ben de aynı şeyi yaptım. Kılıcımı çekip indim telaşla ama bana doğru gelen Vulso sorunun başka bir şey olduğunu düşündürdü. Arkasına doğru bakınca yolu kapatan toprağı gördüm. Başımla anladığımı işaret ettim Vulso’ya. Dönüp arabanın kapısını tıklattım ve arabacıyı çağırdım. Hemen çıktı dışarı, yüzünde korkmuş bir ifade vardı:
- Bir sorun mu var? Niye durduk?
- Evet, yol kapanmış.
Beni görünce biraz rahatlamıştı. Arabadan indi ve birlikte baktık yolu kapatan toprak yığınına.
- Toprak kayması olmalı.
- Bunu açmak bizi çok geç yapar.
- Haklısın.
- Ne yapacağız?
- Yan yollardan gidelim. Az önce bir yol ayrımını geçtik, oraya dönüp sapmalıyız. Yalnız… bekle.
Dönüp arabaya girdi aceleyle. Ben de diğer arabalara arkaya doğru dönmelerini söyledim, dar yolda zor olacaktı. Ayrıca bir durum olursa saldırı görevinin Mannelig ve grubunda olduğunu belirttim. Arabacı yanıma geldi yeniden:
- Tamam, kabul etti. Yol karışacağı için benim öndeki arabada olmam gerekiyor. Yani gelirken en arkada olan… Aa, döndürmüşsün onları, güzel. Onun sürücüsü gelip Diove’nin arabasını sürecek, sen de kızla oturacaksın. Bir tek seni kabul etti.
Benden bir yanıt beklemeden kızın arabasının sürücü koltuğuna geçip diğerlerinden çok daha çabuk biçimde çevirdi arabayı. Arabadan indiği sırada ona seslendim gülümseyerek:
- Eh, iknan benden iyi. Hemen gidelim, zaman kaybettik.
O artık en önde olan arabaya gitti ve onun sürücüsünü gönderdi. Adama başımla selam verip ben de arabanın içine geçtim ve oturdum kızın karşısına. İçerisi gerçekten rahattı, diğer iki araba bunun yanında çok basit kalıyordu ama onlar dörder yolcu taşırken bu yalnızca rahat yolculuk edecek olan iki kişiyi taşıyabiliyordu.
Asconen işini ve yolu iyi bildiğinden daha hızlı gidiyorduk. Kısa sürede dönüşü yapıp hedefimize doğru ilerlemeyi sürdürdük. Kızla ben sessiz biçimde oturuyor, dışarıyı seyrediyorduk.
***
Sessizlikten sıkılmıştı Diove, yol bitmek bilmiyordu yine. Garip adamla konuşmayı denedi:
- Değişik bir yüzün var.
Ona dönerek yanıtladı adam:
- Bu iyi mi yoksa kötü mü?
Dudaklarını büküp kafasını hafifçe geriye attı genç kadın.
- İlla biri olması mı gerekir?
Yabancı kızın az önce yaptığı hareketle karşılık verip önüne döndü. Diove tekrar konuştu.
- Öylesine söylemiştim işte.
- Hmm.
- Ne, hmm?
- Söyleyecek şeyim yok anlamında, hmm.
- Hıh.
Pencereden dışarıya bakmaya başladı kız. Karşısındaki adam da gülümseyerek diğer taraftaki pencereden baktı. Sağ ayağı seğiren Diove kendini tutamayıp geri döndü ona:
- Gıcık olmak doğal halin mi yoksa özel keyfin mi?
- Anlamadım?
- Anladın, anlamadın. Kaba. Sinir. Hıh.
Dikkat çekmeyi başardığını düşünüp yeniden pencereden dışarı bakmaya başlayan kız, düşüncesinde haklıydı.
- Gerçekten anlamadım. Sorun mu bir var?
- Hah şimdi de dili bilmiyor ayağına yat, çok komiksin. Arabadaki herkes gülmekten ağlayacak nerdeyse.
- Arabada yalnızca sen ve ben var.
- Aa, hayret!
Dudaklarını çirkin bir anlamazlık görüntüsü ile birbirine bastıran adam kafasının arka tarafını kaşıdı.
- Bak, ııı, üzgünüm?
- Oldu, peki. Manyak.
Şimdi de aynı ifadeyle kafasının sağ tarafını kaşıyordu. İyice çirkin bir şey olmuştu adam gözlerinin önünde. Yine konuştu bozuk aksanıyla:
- Sorun ne?
- Gıcık gıcık cevap vermen tabii ki de. Merkezde biraz vakit geçir de konuşmayı öğren.
Dudaklarının arasından kesik bir nefes verip gülümseyen adam “hadi canım” anlamında bir baş hareketi sonrasında konuştu ve Diove’yi daha da sinirlendirmeyi başardı:
- Aslında geldiğim yerde kadınlarla aram hep iyiydi. Ama onlar çok farklıydı, kusura bakma.
- Geldiğin yer mi?
Karşısındaki adamın kaşları yukarı kalktı, ardından suratı asılıp birden yaşlandı.
- Geldiğim yer… Ha, şey ya, Ada, hani Madras başkenti.
- Hım, çok mu farklı kadınları?
- Şey, yani, daha… az… kadın gibi.
Adamın yüzündeki aptal ifadeye güldü Diove. Adam biraz bozulmuştu ki bu onu daha da çok mutlu etti. Üzerine gitti:
- Nasıl yani kadınlar merak ettim, o adayı hiç duymamıştım ya da duyup umursamadım sanırım ya, ne bileyim.
- Çok güzel bir yerdi. Göğü, toprağı, ağaçları, kadınları… her şeyi.
- Yerdi derken? Denize mi battı yoksa!
Diove bir gülme krizine daha girdi, karşısındaki adamın yüzü iyice kasılmıştı. Karşısında oturup oranın kadınları daha güzel diye anlatıyordu yaa!
- Yani… ben oradayken.
- Peki ya, gidelim bir ara. Merak ettim şimdi göğünü toprağını.
- Ben tekrar oraya gidebileceğimi hiç sanmam.
- Neden ki, kadınları mı kızdırdın?
Adamın asık suratına karşı daha da gürültülü bir kahkaha attı. Neşesi hem yerindeydi hem değildi. İlk kez biri ondan kadın diye bahsetmiş, onunla doğru düzgün konuşuyordu. Babası ve o doğuştan yaşlı büyücülerin arasında hep küçük kız muamelesi görmüştü. Şimdi duyduğu kadın sözcüğü kendini büyük, güçlü ve… cinsel hissettirmişti. Ancak kadın olmakla ilgili fark ettiği ilk şey, başka kadınların bahsini duyar duymaz keyfinin kaçması olmuştu. Bu arada düşünceli görünen adam hala konuşmaya uğraşıyordu:
- Ya, şey oldu. Ben… gemilere binemiyorum da, kötü bir olay oldu. Şimdi anlatmayayım, uzun, sıkılırsın.
- Gemiye binmekten korkan bir Madras ha, şahane!
Kikirdedi yine. Sonra susup geriye yaslandı. Anılara dalmış görünen adamı daha fazla zorlamak istememişti.
Yol devam etti, çoğunlukla pencereden dışarı bakarak. Bir süre sonra iyice sıkılmıştı Diove, farklı bir konuyla havayı hafifletebileceğini umdu:
- Anlatsana, Welien nasıl biri? Çocukluğunu biliyorum yalnızca ama o günlerdeki halimi düşününce, onu o zamana göre değerlendirmek olmaz gibi.
- Yani…iyi. Yardımcı. Zengin.
Diove garip bir kahkaha attı arabada. Sarsılarak gülüyordu. Kendini durdurmaya çalıştı, yüzü kızarmış, gözleri ıslanmıştı. Bir şey söylemeye yeltendiğinde bir gülme krizine daha yakalandı. Yabancı gülümseyerek önüne döndü.
- Ayy. Üff. Tamam, sakinleştim. Pekii, nasıl görünüyor, neye benziyor?
Araba aniden durdu, sarsıldılar. Ön taraftan gelen bağrışları duyan Yabancı pencereden dışarıya bir göz attıktan sonra hemen dışarı çıktı kıza arabada sessizce durmasını söyleyerek. Pencereden başını uzatan Diove, telaşla uzaklaşan adamın arkasından hala bağırıyordu:
- Hey, neye benziyor dedim!



Yorumunuz?