Encounters at the End of the World (2007)
Antarktika kıtası pek çok kişi tarafından pek çok farklı şekilde tarif edilmiştir kuşkusuz. Kıtayı görmemiş, varlığını kanıtlayamayacak antik çağ bilginlerinin bile fikir olarak, kuzeydeki kıtaları dengeleyecek bir diyar olarak var olması gerektiğini düşündükleri Antarktika, daha sonraları Piri Reis’in haritası gibi haritalarda da kendine yer bulmuş, nihayet 19.yy kaşiflerince ilk defa somut olarak görülüp insanoğlunun erişebileceği bir yer durumuna gelmiş. Kuzeydeki kıtaları dengeleyen bu zıt gerçeklikle ilişkimiz o zamanlar üzerine birkaç bayrak dikmenin ötesine gitmemişse de arada geçen zamanda ne gibi değişimler yaşanmışsa artık, bugün bilimkurgu edebiyatının özündeki ruha yakın bir ilhamla insanoğlunun hayalgücüne konu olur hale gelmiş; evreni ve hayatı bilinen sınırlarıyla tasavvur ederken resmimize doğanın uç gerçekliklerinin deneyimlenebileceği, insanın bildiği dünyaya olabildiğince yabancı, bilinmezlerle dolu kaotik bir diyar olarak eklenmiş diyebiliriz.
İlk kaşifler Antarktika’dan daha çok coğrafi özellikleriyle bahsederken, Encounters at the End of the World’de tanıştığımız, yollarını bulmak için gemiciler kadar kesin gereçlere sahip olmayan gezginlerimiz bize daha farklı, daha tuhaf, yalnızca buzlarla değil mutlaklık derecesinde deneyimlenebilen sessizlik gibi temel elementleri, hem fiziksel hem de zamansal uzamda sınırsız bir yalnızlık hissi, ölçülerimizle algılanamayacak şiddette gösteriler sunan kuvveti gibi mucizeleriyle çevrelenen bir doğadaki hayatı tasvir ediyorlar. Belgeselde yapımcı Werner Herzog’un bizi McMurdo üssünün sıradan sakinleriyle, bilimsel araştırma yapanlarla, fizik ve biyoloji doktorlarıyla, şoföründen demir ustasına kadar üs çalışanlarıyla tanıştırdığı dikkate alınırsa sıradışı bir içerik belki ama hem kendileri tarafından da dile getiriliyor oluşundan hem de yaptıkları araştırmalarla ilgili en sıradan soruları bile nasıl kendiliklerinden, içeriği zorlamadan bir anda ruhani bir konuya bağladıklarını gördükten sonra üste yaşayanların bu genel özelliklerini siz de normal karşılamaya başlıyorsunuz. Bu durumu bazısı “Dünyada tutunamayanların mantıki olarak da aşağıya güney kutbuna düşmeleri lazım”, bazısı da “Haritadan, bilinen dünyadan atlayanlar meridyenlerin sonuna, güney kutbuna gelirler” diyerek açıklasa da; ben kendi adıma iş makinesi kullanan kişinin Antarktika’da ne yaptığı sorulduğunda Alan Watts’ı alıntılayıp “Evren kendisini bizim gözümüzden algılar, bizim kulağımızdan kendi harmonisini işitir. Bizler evrenin kendi zaferinin, kendi ihtişamının bilincine varmasına aracılık eden görgü tanıklarıyız.” diyerek cevap vermesi gibi örnekleri gördükten sonra bu işin nedenini, nasılını bir kenara bıraktım. Nötrino araştırmaları yapan bir fizikçinin araştırmasını açıklarken, bir anda duvardaki Amerikan yerlilerinin ruhani varlıklarını tasvir eden tabloları gösterip nötrinolarla ruhlar arasındaki paralellikler konusuna daldığını gördükten sonra da bu kararınızdan pişman olmuyorsunuz doğrusu.
Üs sakinleri birer birer kameranın karşısına geçtikçe hepsinin anlatacağı ayrı bir hikaye, paylaşacakları ayrı bir gerçeklik deneyimi olduğunu görüyoruz. Bu gerçeklik kimi zaman buzun altında, suda yaşayan mikro-organizmaların vahşi dünyaları vasıtasıyla yaşam kavramı, insan psikolojisi, insanın en temel korkuları üzerine oluyor; kimi zamansa gerçekleşen fiziksel olaylardan bahsedilirken kullanılan ölçülerin olağanüstülüğü üzerinden kozmozun ve bilincin uç sınırlarına uzanıyor. Ancak bunların hepsini bir araya toplayıp genel bir Antarktika imgesi oluşturmak gerekirse coğrafyada adeta katedralimsi bir havanın göze çarptığını belirtmek gerekiyor. Bu doğal katedralin herhangi bir inanışın motifleriyle değil; evrenin en genel, en kuvvetli, varlığın her bir anına nufüz eden gerçeklerince süslendiği, kapısını açtığı keşişvari ziyaretçilere meditasyonlarında bu gerçeklerin en yoğun ve uç noktada deneyimlenebileceği kutsallıkta anlar sunuyor oluşu, sanırım bu coğrafyayı eşsiz kılan nedenlerin de başlıcası durumunda. Herzog da Encounters at the End of the World’de kıtanın bu yönünü olabildiğince aktarmaya çalışmış.
Dünyanın bu dip köşesi hala fazla ilgisini çekmemiş olanlar için son olarak Into The Wild’ı, Grizzly Man’i ya da Northern Exposure’u izlemiş, sevmişseniz bu belgeseli de seveceksiniz diye sallama bir iddiada bulunup artık yavaş yavaş ortalıktan sıvışayım. Yapımcısının Werner Herzog olması dolayısıyla kısaca değinmek gerekirse Grizzly Man’in de aynı yapımcı kadronun EEW’den önce çekmiş olduğu, ayıların arasında yaşayan bir adamın hikayesinin anlatıldığı bir belgesel olduğunu ekleyeyim. Henüz izlemediğimden daha fazla bir şey söyleyemiyorum ama gördüğüm kadarıyla internette Grizzly Man üzerine, EEW’e kıyasla daha fazla yazı mevcut, ilginizi çektiyse Grizzly Man hakkında bilgi bulmakta zorluk çekeceğinizi düşünmüyorum.
Linkler:
IMDb sayfası
Fragman
Filmin Resmi Sitesi




Yorumunuz?