Yabancı #28
Özet: Bir Ranke saldırısında arkadaşlarını kaybeden Drogas kaçan bir Rankenin peşine düşüp iki ülke arasındaki sınırı geçer, Patrobas ise ölmekten Savunma Metotları bölümünden Siandranın uyarısı sayesinde kurtulur. Siandra da küçükken öğretmenini bir Ranke saldırısında kaybetmiştir ve artık Rankeleri tamamen yok etmeye kararlıdır. Ranke ülkesine saldırmak için hazırlanırken Patrobası da diğer Baravid şehirlerini dolaşıp onları da bu savaşa katılmaya ikna etmesi için gönderir. Drogas ise kovaladığı Hestia adındaki Ranke kadın tarafından yakalanıp hapsedilir. Siandra bir hafta içerisinde toplanan adamların yeterli olduğuna kendini ikna edip saldırıyı başlatır. Sınırdaki tuzakları söküp Ranke ülkesine girerler, labirentin içinde kaybolurlar. Patrobas ise Silvosta konuşma yapmasının engellenmesinden dolayı hayal kırıklığına uğramıştır, Remnos yolunda haydutlar tarafından kaçırılır. Tarden ise barışı yeniden sağlamak göreviyle Derosa yollanmıştır. Drogası tek başına götürüp de tüm Baravidleri teslim almak isteyen Hestia, Ikvernianın yöneticisi Brigomaglosa yakalanır, karmaşada Drogas kaçar.
***
Deros neredeyse bomboştu. Küçük çocuklar ve ancak bastonla yürüyebilen yaşlıların bile Siandra ile gittiğini öğrendi çevresindeki zorlukla hareket ettiği için gidememiş olan ihtiyarlardan. İyi niyetli, barış ve tüm halkların birlikteliğinden yana olan Elrisse’nin bile bu çılgınlığa kapılıp Siandra’yı takip ettiğini öğrendiğinde hayrete düştü Tarden. Güzel kadına veda bile edememişti gittiği gün, o öfkeli kalabalığın dikkatini üzerlerine çekmekten sakınmak zorunda kalmışlardı. Baravidlerin gözü bu kadar dönmüşken yakınlıklarını eskisinden de katı biçimde gizlemeleri gerekiyordu ancak mağlubiyetinin boşluğu ve görevinin ağırlığı Tarden için yalnızlığı daha da dayanılmaz hale getiriyor, kadına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Onun mantıklı ve sevgi dolu sesinin hem kendine hem de Baravidlere iyi geleceğini, sakince düşünen beyinlerin tüm sorunları çözeceğini umarak gelmişti buraya fakat geç kalmıştı, ıssız kasabanın meydanında bir başına duruyordu şimdi.
Ormanın içine doğru yürüdü genç adam, tanıdık bir ağaç görmeye çalışıyordu ama onun gözlerine hepsi aynı geliyordu. Oysa ki Elrisse her birini diğerlerinden ayırt edebiliyordu buraya geldiklerinde. Onu ilk hangi ağacın yanındayken gördüğünü, hangi ağacın gölgesinde ilk kez konuştuklarını, en son buluşmalarında hangi ağacın dibinde oturduklarını söyleyebiliyordu kolaylıkla. Birlikte kuşların ötüşlerini dinliyor, doğanın verdiği ilhamla birbirlerine daha da yakınlaşıyorlardı. Yalnızken rahatsız edici, tiz, anlamsız ve yineleme dolu gelen bu cıvıltı; kadının kokusu burnunu okşarken Tarden’e hem huzur verici hem de iç gıdıklayıcı bir ezgi gibi geliyordu. Yaprakların arasından yüzlerine vuran güneşin oyunlarını seyrediyorlar, birbirlerinin yüz hatlarını daha da ayrıntılı inceleme fırsatı buluyorlardı. Burada aşık olmuştu Tarden; bu toprak kokusunun, kuş gürültüsünün, böcek ısırıklarının ve yeşil ışığın altında tatmıştı mutluluğu; şimdi ise her şey keyifsizdi.
Merak göğsünü sıkıştırsa da kendini sakinleştirmeye uğraşıyordu. Valenlerin aralarında dolaşmasından bile şikayetçi olan Deros halkından gizli tutması gerekiyordu Elrisse’ye olan ilgisini. Önceki haftaya, o ayrıldıkları kaotik güne kadar birçok badire atlatmışlardı birlikte, çoğu kez yakalanmanın eşiğinden dönmüşler, şüpheleri üzerlerine çekmişlerdi. Elrisse’ye hayranlıklarını gizleme gereği bile duymayan bazı Baravid erkekleri Tarden’i gördüklerinde ters ters bakıyor, üzerine atlamak için fırsat kolluyorlardı. Hatta aldığı bir duyuma göre ikisini şikayet eden bir dilekçe bile hazırlamışlar, ellerinde bir kanıt bulunmamasına rağmen şüpheler ve tahminler üzerine kurulu bir “çoğunluğu rahatsız edici davranış” suçlaması sunmaya yeltenmişlerdi ama tüccarların varlığından memnun olan diğerleri tarafından ihtiyar heyetine sunamadan engellenmişlerdi.
Tarden’in öfkesini içinde tutmakta zorlandığı anlar ise gelip onun gözünün önünde Elrisse’ye kur yaptıklarında gerçekleşiyordu. Bu konuda kimseye bir serzenişte bulunamıyor, geceleri öfkeden yatağında dönüp duruyordu. Elrisse’nin yanındayken unuttuğu yabancılığı, yalnız kaldığı her an canını yakıyordu.
Genç adamın aklına Ranke ülkesine girip arabuluculuk bahanesiyle Elrisse’yi görmek, iyi olduğuna emin olmak ve onun güvenliğini sağlamak geliyordu fakat ormanın içinde kaybolmaktan çekinmesi bir yana, öfkeli Baravidlerin hınçlarını Elrisse’den çıkartmalarından korkuyordu.
Görevini bile unutmuş olan Tarden, ne gidebiliyor ne de kalabiliyor, olduğu yerde dönüp duruyordu. Tam anlamıyla aklını arıyordu kendini çaresiz bir dünyada kaybolmuş hisseden adam. Toplantıya giderken ve mecliste geçirdiği süre boyunca hissetmediği özlemi şimdi yaşıyordu. Ağaçların hafif rüzgarla titreyen her yaprağında onu görüyor, ne kadar sıçrarsa sıçrasın hiçbir dala erişemiyordu.
***
Alevler iyice yükselmeden üzerlerinden atlayan Drogas tüm gücüyle koşmaya devam etti. Her taraf, onu kurtarmaya gelen Baravidleri öldürmek için hazırlanan tuzaklarla doluydu. Bir yandan olabildiğince hızlı hareket etmeye çalışan çocuk, tuzaklara kurban gitmemeye de özen gösteriyordu. En büyük sorunu yol ayrımlarıydı, çoğu zaman iki de olsa, üçü hatta dördü bulan seçenekler arasında yapabildiği kadar düz ilerlemeye çalışıyor ancak kafası gitgide karışıyordu. Her yandaki yüksek kayalar güneşi görmesine izin vermiyor, içgüdülerine güvenerek ağır loşlukta yol almaya zorluyordu Drogas’ı. Asıl niyeti diğer Baravidleri bulup uyarmak olsa da onların yerine dair hiçbir fikri yoktu ve nasıl fikir sahibi olabileceğini de bilmiyordu.
Yorgunluktan yavaşlayan Drogas, acı veya korkunun değil, umudun itkisiyle devam ediyordu yola.
***
Oradaki herkes gibi Hestia da çocuğun peşinden labirentin girişine koştuysa da yükselen alevler herhangi birinin içeri girmesini önlüyordu. Sağ omzunu sertçe sıkan Brigomaglos’un güçlü pençeleri sarsmaya başladı kadını, kafası isteği dışında savruluyordu sağa sola.
- Salak! Gerizekalı! Beceriksiz! Her şeyi mahvettin! Tuzak mahvoldu, bu şamatayı duyarlarsa ne olacak ha? Beyin kıvrımların yok diye koca zaferi kaybedeceğiz!
Korkudan donakalan Hestia’nın itiraz edecek hali yoktu, halbuki çocuğun kaçmasına neden olan diğerleriydi. Ayrıca Brigomaglos’un bağırışları daha da fazla şamataya sebep oluyordu ama hiçbir Ranke’nin öfkeli adama bunu söyleyecek cesareti yoktu. Hestia’yı sertçe iten Brigomaglos, diğerlerine döndü:
- Hemen şu ateşi söndürün, biraz ilerleyip çocuğun bozduğu tüm tuzakları yeniden kurun. Sana gelince aptal kız, Ikvernia’ya döndüğümüzde başına gelecekler bugün göstereceğin kahramanlıklara bağlı, hayatın pahasına dövüşmeni tavsiye ederim!
Rahatsız edici bir kahkaha atan adam labirenttekilere doğru yürüdü. Birkaç adım sonra dönüp Hestia’ya baktı:
- Ne duruyorsun öyle, diğerlerine yardım et!
***
Boğulmak üzere olduğunu hisseden Tarden Deros’a döndü. Hesap yapmaktan yorulmuştu, sonraki adımda ne olacağı umrunda değildi artık. Aklına gelen en kötü ihtimalleri kovmak için Elrisse’nin başına ne geldiğini öğrenmeliydi. Bu gizlilik hep gururuna dokunmuştu zaten, bu kadar masum bir şey için suçluluk duymak mantığına da ters düşüyordu. Bazen bir şekilde yakalanmalarını, ne olacaksa birlikte atlatıp artık sevgilerini özgürce yaşamalarını istiyor, ancak huylarını ve geleneklerini hala anlayamadığı bu garip halkın tepkisinden ister istemez çekiniyordu. Çok da aramasına gerek olmadan tam da ihtiyacı olan kişiyi buldu. Deros’un birçok ihtiyarı gibi bu kadının da zihni bedeninden çok daha iyi çalışıyordu ve saldırıya fiziksel nedenlerle katılamamıştı. Her yaşlı gibi o da birileriyle konuşmayı özlemiş durumdaydı ve Tarden bu durumu çıkarına kullanabileceğini umuyordu. Kadına selam vererek Elrisse’nin nerede olduğunu sordu.
- Elrisse mi? O da herkes gibi Siandra’nın peşine takıldı gitti! Zaten bir haftadır herkesin başının etini yemişti savaş çağrılarıyla, Siandra biraz daha beklese bulabildiğini peşine takıp kendi gidecek diye düşünüyordu herkes. Ama bunun altında üzüntüsü gizli kızcağızın, mantığı da o çocukla birlikte yitip gitmiş olmalı.
Tarden yüzünü buruşturdu, ihtiyar ya insanları birbirine karıştırıyordu ya da uyduruyordu her şeyi. Elrisse’nin öfkelendiğini bile görmemişti şimdiye kadar. Halbuki çoğu zaman yaptığı şakalarla onun sabrını zorlardı. Fazla ileri gittiğinde aldığı tepki her zaman üzüntü olmuştu kızgınlık yerine ve Tarden de her zaman felaket mizah anlayışı yüzünden pişman olmuştu fakat kendini bir türlü durduramıyordu bu konuda. Karşısındaki kadının Elrisse’ye ettiği laflar sonrasında farkında olmadan savunmaya geçmişti, ihtiyarın üzerine gitti:
- Elrisse mi? O böyle bir şey yapmaz ki, savaşa hep karşı çıkardı. Bulduğu her fırsatta ortaya çıkıp artık Rankelerle kalıcı bir barış kurulması gerektiğinden, şiddetin herkese zarar verdiğinden bahsederdi. Düşünceleri tüm Valenler tarafından onaylandığı için biliyorum bunları.
- Gözlerim seni tanıyacak, hafızam kaç kez Elrisse’nin yanında gördüğümü hatırlayacak kadar sağlam hala genç adam; masal okuma bana. Senin neyi nasıl bildiğini, kimi niçin sorduğunu pekala biliyorum. Zaten biz de şaşırdık önce kızın o haline, eskiden diğer halklara karşı hiçbirimizin onaylamadığı bir yakınlık hissederdi.
Yaşlı kadın burada duraklayarak küçümsediği Tarden’e imayı anlaması için zaman tanıdı kendince ve ardından sürdürdü konuşmasını dudaklarında bir zafer gülümsemesiyle:
- Ancak yeğeni Ranke ülkesine kaçırılınca her şey değişti. Aklının başına gelmesini hepimiz diliyorduk ama Elrisse bu sefer de fazla öfkelendi herkese karşı. Ağlama nöbetleri ile sinirden titreme arasında gidip geldi günlerce; uyku yok, yeme yok, içme yok. Siandra’nın saldırı kararı aldığı gün görmeliydin onu, sevinçten dans ederek gitti o çok sevdiği Drogas’ın katillerini bizzat öldürmeye.
Sarsılmış olan Tarden, yaşlı kadının suratındaki kendisinin de o sırada Ranke ülkesinde birilerini öldürüyor olmak istediğini ele veren kötücül sırıtışın farkında değildi. Teşekkür ederek uzaklaştı kadından. Kafasını toparlamaya ihtiyacı vardı. Rankeler bula bula Elrissenin yeğenini kaçırmıştı. Kadının ondan ne kadar sevgiyle bahsettiğini şimdi hatırlıyordu, Drogas şöyle, Drogas böyle… Elrisse’yi düşünen Tarden, şu son olayların bu kibirli ama sakin halkı nasıl değiştirmiş olduğunu yeni anlıyordu. Bu geçici bir öfke değil, paramparça olmuş bir sabır taşıydı. Meclistekilerin eski düzene dönme hayali gerçekleşemezdi, büyücüleri sakinleştirmek mümkün değildi. Fazla risk alan tüccarlar, bu oyunda kaybetmişti. Ne var ki, bu görevin son şansı olduğunu bilen Tarden, barışı yeniden sağlamanın bir yolunu bulmalıydı.
***
- Siandra, izleniyoruz. Biraz sonra soluna doğru bak. Tepedeler.
Acrisias bunu fısıldadıktan sonra kadının yanında yürümeye devam etti, Siandra ise birkaç adım attıktan sonra baktı ama kimseyi göremedi. Tam Acrisias’a dönüp bunu belirtecekti ki göz ucuyla yakaladı oradaki karaltıyı. Yanılmış olabilirdi, yorgunluk ve sıcağın algı kabiliyetine olan etkisini biliyordu. Bunlara rağmen, yanında duran adam gibi o da artık hissediyordu izlendiğini. Tüm umutları boşa çıkmıştı, artık bir şaşırtma olmayacaktı. Acrisias’a hızlanmaları gerektiğini fısıldadı.
***
Hestia bir süredir labirentin içindeki diğer Rankeleri takip ediyor, tuzakların hazır olup olmadığını kontrol ediyordu. Yukarıdan süzülerek inen bir parça siyah bezi gören kadın artık dönüp labirentten çıkmaları gerektiğini anlamıştı daha kimse söylemeden. İçinden seviniyordu kırmızı bez atılmadığına, çünkü o saldırı emri verildiği anlamına geliyordu. Yukarı bakan Hestia, oradaki gözcüleri göremedi, bezi atıp geri saklanmış olmalıydılar. Labirentten çıkan kadın, Brigomaglos’un bir göz işaretiyle verdiği emre uyarak açıklığı çevreleyen kayalardan birinin ardında pusuya yattı.
***
Aniden duran Siandra, sol eliyle de Acrisias’ı durdurmuştu. Önlerinde, yerde duran bir tuzak vardı. Kendisinin halledeceğini söyleyen Siandra tuzağa doğru ilk adımını atmıştı ki bu sefer de Acrisias onu tuttu omzundan ve duvara bağlanmış duran tuzağı gösterdi. Her zaman yeri kontrol ederek yürüyen Siandra onu görmemişti. Kadın duvardakini hallederken Acrisias da yerdekini sökmeye başladı. Arkadakiler durumu görüp paniklemişti. Siandra, kesin bir sesle konuştu:
- Sakın endişelenmeyin. Buradan çıkacağız ve o pislikleri öldüreceğiz. Adımlarınızı dikkatli atın, tellerine dokunmadığınız sürece bunlar hiçbir şey yapmıyor.
***
Gözcülerden gelen haber Hestia’yı telaşlandırdı, Baravidler tuzakları fark etmişlerdi. Ayrıca gözcüler kalabalık olduklarını da bildirmişti ki adamın paniklemiş hali bu kalabalığın boyutu hakkında umut kırıcı bir işaretti.
Brigomaglos’un yüzünde düşünceli bir neşe vardı. Tepeleri işaret ederek gözcülere kırmızı bayrağı salladı.
***
Artık tuzak sökmede iyice uzmanlaşmışlardı, hızlıca söküp bir diğerine geçiyorlardı. Gruptan kopmayacak kadar ilerliyordu Siandra ve Acrisias yerdeki tuzakları aşarak, sonra da ön sıralardaki herkes birlikte çalışarak tuzakları etkisiz hale getiriyordu. Ellerinde epey bir nafta olmuştu kullanabilecekleri. İki yanlarını saran duvar ise giderek alçalıyordu. Çıkışa yaklaştığını hissediyordu Siandra, kendi bilmese de bu bilgiyi ona havadaki basık kokunun az da olsa gevşediğini fark eden burnu sağlıyordu.
Önündeki tuzağı sökmüş, diğerlerini beklerken tepelere bakarak gözcüyü yeniden görmeye çalışan Siandra, gökyüzündeki giderek büyüyen kahverengi lekeyi görünce hemen yana attı kendini, nafta duvarda patladı. İki buçuk omuz genişliğindeki geçitte patlamanın sarsıntısı açık havadan çok daha kötü hissediliyordu. Arkasındaki duman bulutunun içine bağırdı genç kadın:
- Çabuk, koşun! Tuzakların üzerinden atlayın, çevresinden dolanın! Çıkacağız bu delikten ve sonra o hainlerin hepsini öldüreceğiz, hadi!
Koşmaya başladı Siandra, arkasındaki ayak sesleri ile üzerlerine atılan naftaların gümbürtüsü birbirine karışıyordu. Kadın durmadan bağırarak sesini en arkaya duyurmaya çalışıyor, arka taraftakilerin geri dönmesinden korkuyordu. Önündeki patlamanın da etkisiyle aniden durup elindeki naftayı yukarı savurdu, onu gören Baravidler de aynısını yaptılar. Bu hareketlerinin sonucu üzerlerine yağan çakıllar ve toz olduysa da konuşmak için zaman kazanmışlardı. Siandra en arkadakilere kadar haber ulaştırmalarını ve herkesin onu takip etmesini söyledi, geri kelimesini ağzına almaya bile çekinmişti. Cümlesi biter bitmez dönerek öne doğru koşmaya devam etti, toz yüzünden öksürüyor ama yine de Acrisias’ın sesini duyuyordu, ölüleri olduğunu söyleyen sesi.
***
Brigomaglos artık kahkahalar atıyordu her patlamada, herkes gibi onun da gözleri labirentin çıkışına kilitlenmişti. Elindeki naftayı atmak için hazır bekliyor, şehrine saldırmaya cüret eden Baravidleri öldürmek için yanıp tutuşuyordu. Herkese kesin olarak dört nafta vermişti. Labirentin ağzından çıkan Baravidlerin açıklıkta bekleyip toplanacağını hesaplamıştı, Baravidlerin yarısı labirentten çıktığında gözcüler işaret verecek ve saldırı başlayacaktı. Eş zamanlı dörder patlamadan sonra herkes hançerini çekip saldıracaktı korku dolu kalabalığa.
Labirentten çıkan ilk kişiyi görünce heyecanlandı yaşlı adam. Yorgun ve öfkeli görünen bir kadındı bu, hızla yürümeye devam ederken her hareketinden bitkinliği ve acısı hissediliyordu. Onu genç bir adam takip etti, durumu aynıydı. Bağırarak birbirleriyle konuşmaya başladılar, yakınlarında patlayan çok sayıda nafta sonucu kulakları zor işitiyor olmalıydı. Labirentten durumları daha bile kötü görünen, bazıları yaralı Baravidler çıkarken Brigomaglos ilk çıkan ikisini duyabiliyordu:
- Siandra, bekle! Şurada bir soluklanalım önce, baksana, çıkmayı başardık!
- Duramayız, yürüyün hadi, hızla!
- Durmalıyız Siandra, yaralılara bakmalıyız. Birçok ölü var, onlarla da ilgilenmek istiyor birçok kişi. Herkes bir araya gelsin önce! Bekle!
- Hayır, bu çok basit bir tuzak! Buralarda olmalılar, kayaların arkasında pusuda olmalılar, uzaklaşın!
Brigomaglos tepelere baktı, hala işaret gelmemişti. Halbuki açıklıktaki kalabalık neredeyse kendilerinin üç katıydı. Haberciler yaşlısıyla çocuğuyla herkesin geldiğini söylediğinde kalabalık bir düşmanla çarpışacağını anlamıştı ama Deros’un nüfusunun bu kadar olması ona hala mantıksız geliyordu. Ne yapıyordu bu uyuşuk beyinli Baravidler, ne zaman savaşçılığa soyunmuşlardı? İstekten çok zorunlulukla savurdu elindeki naftayı, gördüğü manzaradan kendisi bile ürkmüşken diğerlerinin halini tahmin edebiliyordu ve zafer gitmeden önce kafesi kapatmalıydı.
***
Üzerlerine gelen çömleği görünce Siandra’yı tüm gücüyle itti Acrisias. Kendini de geriye atmaya çalıştı ama nafta ayaklarının dibinde patladı. Ayakları tutuşurken geriye doğru fırlatıldığını hissetti Acrisias, sırtüstü yere indiğinde omurgasından gelen çatırtıyı kendi kulaklarından bile sakladı etraftaki patlamalar.
***
Acrisias’ın itmesiyle yere düşen Siandra, elinde ve dirseğinde oluşan yaralara bakmaya bile gerek duymadan en yakınındaki kayaya koştu. Kayanın arkasından çıkan Ranke’nin saplamaya çalıştığı hançer ona ulaşmadan adamın suratına fırlattı elindeki özüt şişesini. Sağ elindeki kırbacı kullanmaya hazırlandı, sol eline ise başka bir şişe almıştı. Hançeri hala belindeydi. Kayanın arkasına geçtiğinde orada başka kimse olmadığını gördü. Ona doğru gelen iki nafta görünce kayanın arkasına saklandı, yanından süzülen alevler cildini yaladı. Kırbacını havada sallıyor, diğer Baravidleri onun yanına gelmeye çağırıyordu. Ayağa kalktı, bir diğer kayaya saldıracaktı. Koşarken diğer Baravidlere de kayalara doğru saldırmaları için bağırdı.
***
Dört bir yandan ölüm yağıyordu üzerlerine, her taraf alevler içindeydi. Acrisias’ın kulağındaki gürültü bir çınlamaya dönüşüp sabitleşti, artık patlamaları yalnızca görebiliyordu. Korku içinde kaçışan Baravidlerden biri karnına basınca tüm nefesi boşaldı, midesi ağzına geldi. Yattığı yerde başını yana çevirmiş kusarken, alevlerin arasından koşarak saldıran, siyah deriler içerisindeki Rankeleri gördü. Çevresindeki birçok dostu katledilirken genç adamın elinden ölmekten başka bir şey gelmiyordu.
***
- Uyan bakalım!
Suratına çarpan soğuk suyla gözlerini açtı Patrobas, vücudunun her yanı sızlıyordu ama ölmemişti. Göz ucuyla kendine bakınca üstün körü tedavi edilmiş olduğunu gördü. Başucunda oldukça bakımlı bir adam oturuyordu, su kovası ise adamın yanındaydı. Buyurgan olmaya çalışan bir sesle konuştu sesinin tok çıkması için çabalayan orta yaşlı adam:
- Deroslu Patrobas, ne uykucuymuşsun yav!
Kısa bir kahkaha atıp yaşlı adama yaklaştırdı yüzünü:
- Arabacı yüksek öğretmen olduğunu söyledi, hatta ihtiyar meclisinden! Peki, de bakalım bana, hangi bölümdensin?
Her tarafı sızlayan Patrobas konuşmak zorunda olduğunu hissederek acılar içinde yanıtladı:
- Doğayı anlama.
Birden hiddetlenen adam var gücüyle bir tokat attı Patrobas’a; yaşlı adamın kulağındaki çınlama, haydutun kahkahasına karışıyordu.
- Bu nasıl doğayı anlamak böyle de durduk yere üç Baravid’i öldürdün bunak keçi? İnsan yaşamına değer vermek doğanın umrunda değil mi?
- Peki bu laflar bir haydut için fazla hümanist değil mi?
Dişlerini sıkıca birbirine bastırarak Patrobas’ın üzerine eğilen adam başparmağını yaşlı adamın çenesinin altına sertçe bastırarak hırlama ile karışık konuştu:
- Haydut dediğin bu adam, bir zamanlar çok beğenilen bir öğrenciydi efendi! Remnos’taki herkes bana gıpta ile bakıyordu. Sonra ne mi oldu? Büyüdüm. Artık kendi düşüncelerim, inançlarım, önyargılarım ve mantığım vardı; öğretmenlerin söylediklerini önce zihnimde değerlendiriyor, uygun bulursam öğreniyordum. Öğretmenlerin doğruluğunu tartışmasız kabul eden diğer öğrencilerin aksine bunu yapmamda en büyük etkenin aldığım övgüler sonucu oluşan kibir olduğunu şimdi anlıyorum. Aşağılık kompleksine şartlandırılmış diğerlerinin aksine ben kendimi öğretmenlerle bir, hatta bazen üstün görüyordum ve bu küçümseme derslerdeki başarımı ivedilikle mahvetti. Öğretmenlerin anlattıklarını yanlış bulunca elbette sınavlara da onların doğrularına göre değil kendiminkilere göre yanıt veriyordum, aldığım her düşük notta çevreye olan tepkim daha da büyüyordu. Herkes bu düşüşümde olmadık nedenleri suçluyor, bense tabulardan korkarak gerçekleri kimseye açıklayamıyordum. En azından okulu bitirene kadar dişimi sıkmaya, anlatılan şeyleri inanmadan bile olsa sınava kadar ezberlemeye uğraştım ve üstün zekam sayesinde durumu düzeltmeyi de başardım son sınıfta. Kendime bu saçmalığın bitmek üzere olduğunu söyleyerek avunuyor, gün sayarak sabrediyordum. Ta ki o adi Doğayı Anlama öğretmeni karşıma çıkana kadar! Aynı sana benziyordu, senin yaşlarındaydı, senin gibi konuşuyordu. Belki de sendin o ha, sendin!
Bir tokat daha yiyen Patrobas karşısındaki adamın ne kadar deli olduğunu yeni anlamıştı. Bedenen karşı koyacak durumda olmadığı aşikardı, o yüzden kendini aklıyla savunmalıydı. En tatlı sesiyle konuşmaya çalıştı:
- Bak genç adam, sakin ol, sakin… Belli ki sana büyük haksızlıklar yapılmış ama ben o öğretmen olamam ki, bak sen kaç yaşına gelmişsin, bu anlattığın zamanda ben de orta yaşlarımda olmalıyım daha. Hem ben çocukların dersine giriyorum, son sınıfların değil.
- Sebep? Yüksek öğretmenler üst sınıfların dersine girer, yalancı!
- Hayır, hayır. Ben çocuklarla vakit geçirmeyi seviyorum, zihinleri daha açık oluyor doğanın fısıltılarına.
- Şuna gençlerle boy ölçüşemeyeceğimi bildiğimden çocuklara hava atıyorum desene, sübyancı sapık!
Birden kan beynine sıçrayan Patrobas, acıyan omurgasına rağmen dikildi yattığı yerde, kendini tutamıyor, kanla karışık tükürükler saçarak bağırıyordu:
- İleri gitme bu kadar! Ben bu hakaretleri çekecek adam değilim, öldüreceksen öldür ama düzgün konuş serseri!
Ağzının üzerine bir tokat daha yiyen Patrobas kafasını şilteye çarptı sertçe. Omurgası iyice inliyordu artık.
- Serseri ha, o moruk da aynen böyle demişti! O pislik olmasa şu anda ders veriyordum ben be, ders! Belki tüm ülkeyi dolaşıp buluşlarımı anlatıyordum kitlelere. Ama o köpek ne yaptı, hayatımı savurup attı bir kürek gübreymişçesine!
Patrobas yarı baygın yatarken zihinsel yetilerini belki de onun kadar kaybetmiş olan haydut, anılarını yaşamaya devam ediyor, yaşlı adam ise yavaşça karanlığa gömülüyordu:
- Geldi derse bu soytarı, elinde küflü bir kitap, açıp okumaya başladı sesli biçimde! Sanki biz bilmiyoruz okuma yazma da, kendimiz okuyamayız açıp! Kitap da öyle eski ki içindeki bilgilerin çoğu ancak gülünecek fıkra olmuş artık yav, fıkra! Küflenmiş diyorum sana, bu eğitim sistemi küflenmiş!



Yorumunuz?