Anasayfa » Çalışmalar

Yabancı #29

[28 Haz 2010 | Yazan: | Yorum Yapılmamış]

Özet: Her şeyini kaybeden bir adam, kral babasından duyduğu son söz olan görevine odaklanıp batıdaki Aşılmaz Dağları geçer. Ölmek üzereyken Pulchraquanın eski baştüccarı Targolien tarafından bulunur Yeni baştüccar Welien ona dil hocası olarak aynı ülkeden küçükken kaçırılmış olan Mannelig adlı tayfayı tutar. Pulchraquada başlayan Baravid-Ranke tartışması sonucunda şehir yıkılmanın eşiğine gelir, herkesin aksine onlardan korkmayan Yabancı şehri kurtarır. Dokuz Madras genci gelip ondan kendilerini eğitmesini ister, karşılık olarak da hizmetlerini sunar. Dibractesın kızı Diove, çocukluk arkadaşı ve müstakbel kocası Welienle tanışmak için şehre gelmiştir ama Welien meclistedir. Yabancı ve Madraslar, ücret karşılığında kıza Valen meclisine kadar eşlik etmeyi kabul ederler. Yolda Baravid haydutları tarafından saldırıya uğrarlar ancak onları alt etmeyi başarırlar.

***

Uyandım.
Günün ilk ışıkları pencereden içeri kirlenerek süzülüyordu. Odayı paylaştığım yaralı adam – sanırım adı Sudno’ydu – gürültülü uykusunu sürdürüyordu, yorgunluğumun etkisiyle gece boyunca ona rağmen uyumayı başarmıştım.
Dün gece, ormanın içindeki dar patika daha gevşek bir bitki örtüsü içerisindeki genişçe bir yola dönüştüğünde lacivert göğün altında ilerliyorduk yıldızların gözetiminde. Asconen eliyle yanına gitmemi işaret etmişti biraz yavaşlayarak. Arabamı onunkinin soluna getirdim, yan yana gidebileceğimiz kadar genişti yol artık. Bana döndü:
- Artık Valen topraklarındayız, tehlikeyi atlattık. Az ileride bir han var, orada konaklayıp dinlenelim. Güvenilir bir yerdir. Gece yarısı merkeze ulaşmanın anlamı yok.
- Güvenilir diyorsan tamam.
Arabayı tekrar onunkinin arkasına çektikten kısa bir süre sonra han dediği bu yere varmıştık. Büyük bir binaydı, arabaların park etmesi için bir yeri, atların konduğu bir ahırı vardı ve asıl binanın da alt katında yemek servis edilirken üst katlardaki odalar uyumak isteyenlere kiralanıyordu. Bu ülkenin insanları yolculuk ederken bile rahatlarını düşünüyordu, halbuki ben ve artık olmayan halkım yorulduğumuzda yolun kenarına çöker, haşeratı uzak tutmaktan başka işlevi olmayan ufacık bir çadırda uyurduk.
Bir süre yatakta oyalandım, bedenimin dağlardan kalma dinlenme ihtiyacı hala sürüyordu. Girdiğim kavgalar ise bedenimi yormuş olmasına rağmen zihnimin coşkusunu tazelemişti, kendimi güçlü ve mutlu hissediyordum. İnsanlığımı unuttuğum o yalnız ve çaresiz günler, kötü bir rüyaya dönüşüyordu zamanla ama hayır, onları unutmak niyetinde değildim. Her zorluk beni kendim yapan, rahat içinde ömrünü geçirenlerden üstün kılan benzersiz bir dersti ve hepsini hatırlamalı, onların deneyimiyle yeni zorlukları aşmalıydım.
Gürültücü ve yaralı adam uyanınca düşüncelerim dağıldı, nasıl olduğunu sordum ve yaralarına bir göz attım, Diove’nin merhemi çok işe yaramıştı. Kahvaltıya indik.
Kahvaltı salonunda Diove’nin iki yanında oturan Welien ve yaşlıca bir adamı gördüğümde, dünkü araba olayından beri hep ters hareketler yapan Asconen’i özellikle dikkat etmem gereken insanlar listesine ekledim. Dağlardayken bir gece aç kalarak öğrenmiştim ki, ne bir ayının cüssesi ne de bir kurdun çevikliği, sansarın beklenmezliği kadar tehlikeli ve yemek çalıcı olabiliyor.

***

Yabancının masaya geldiğini görünce hepsi sevinçle selamladı onu. Welien, Dibractes’le Yabancıyı tanıştırdı. Kızına kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşayan yaşlı adam, keyifle konuştu:
- Seni tanımak çok güzel genç adam, zaten hep söylemişimdir Madraslardan karaya adam çıktı mı öyle gözü pek olur ki, Niskler bile utanır kendilerinden! Seninle iş yapmak çok güzeldi, umarım gelecekte de birlikte çalışabiliriz.
Welien araya girdi:
- Aslında Dibractes, ben de bu konuda seninle konuşmak istiyordum ama çekiniyordum.
- Çekinme artık, aileyiz biz.
- Nasıl ki tüm bu koruma olayı meclistekilerin kulağına gitmediyse bu tasarımın da gitmemesi lazım aynı nedenlerle.
- “Bir Valen asla askeri güç sahibi olmamalıdır.” saçmalığından bahsediyorsun sanırım.
- Evet. Gördüğün gibi, Pulchraqua’da her ihtimale karşı tuttuğum iki koruma sonuçta ne kadar faydalı oldu. Şimdi de kuzeye gidiyoruz, Nisklerle komşu olacağız. Güvenli olduğu konusunda sana elbette inanıyorum ama bir zamanlar ben de Pulchraqua’nın güvenli olduğunu düşünüyordum. Bu adamların koruma konusundaki başarısı ortada, onları gerisin geri Pulchraqua’ya göndermek yerine kuzeyde de Diove’yi korumaya devam etmeleri için kalıcı bir iş teklifi yapsak iyi olacağını düşündüm, ne dersin?
- Ne diyeyim evlat, çok güzel düşünmüşsün. İyi ki evleniyorsun kızımla.
Konuşmaya ilgisiz biçimde kahvaltı eden Diove birden başını kaldırdı:
- Hey, ben daha evet demedim ki. Pulchraqua’ya Welien’i tanımak ve kararımı vermek için gitmiştim, hatırladın mı?
- Tabii kızım ama sence de ideal bir koca adayı değil mi Welien?
Welien de kıza soran bakışlarla bakıyor ve bir yandan da onun beklediğinden daha az şımarık olmasına şaşırıyordu, kız ise elini onun omzuna koyarak konuştu:
- Welien hala çocukluğundaki kadar hayranlık uyandırıcı elbette ve ben de hayır demeyeceğim kesinlikle; ancak evet dediğimde bu benim evetim olacak baba. Hemen evlenirsek herkes senin zorunla evlendiğimi söyleyecek, emrivaki gibi. Kabul edemeyeceğim şey bu, Welien’le evlenmek değil. Birkaç gün gezelim, ortalıkta birlikte görünelim; herkes bu evliliğin senin değil de benim ve Welien’in fikri olduğunu düşündüğü zaman evleniriz.
- Aslını istersen Diove, bu zaten benim fikrimdi; babana ben açtım konuyu ve sana evlenme teklif etmek için iznini istedim.
- Ama ben o sırada zaten Pulchraqua’ya yolundaydım! Daha doğrusu hazırlanıyordum yola çıkmak için.
- Haklısın ama…
- Tamam Welien, bırak kızım nasıl istiyorsa öyle düşünsün. Bu adamlara gelince, yeterliliklerinden şüphem yok. Ne kadar para istiyorlar, onu konuşalım.
Welien Yabancıya dönmüş onunla konuşacaktı ki öne eğilen Yabancı Dibractes’e hitap etti doğrudan:
- Teşekkürler, tanıştırılmadık ama Diove’nin babası olduğunuzu anlıyorum.
- Evet, Dibractes diyebilirsin. Ayrıca, tebrik ederim. Hem kızımın hem de Asconen’in söylediğine göre çok kalabalık bir çeteyi yalnızca iki kayıp vererek yok etmişsiniz.
- Aslında Dibractes, kızınız olmasaydı iki değil beş kayıp verecektik, önce onu tebrik etmelisiniz.
İki yanında oturan biri yaşlı biri genç iki adam da kıza döndü, o ise herkesi şaşırtan bir utangaçlıkla bakışlarını tabağına yönlendirmişti.
- Önemli bişey değil ya, şu Baravidlerin merhemini sürdüm yaralarına o kadar. Yalnız ellerim hala kokuyor biraz, parfümlerim işe yaramadı. Daha iyi parfümler istiyorum baba!
- Merkezden en iyilerini alırız kızım, merak etme.
Dibractes kızının omzunu okşarken, Welien ne düşüneceğini bile bilmiyordu; başından beri karamsarlıkla yaklaştığı bu yolculuk sonucunda hem Diove yanına gelmiş, hem kendine ait küçük bir birliğe sahip olmuş, hem de Diove hiç beklenmedik biçimde olgunlaşmıştı. Bundan daha iyisi başına gelemezdi herhalde, hayatının zirvesinde olmalıydı. Yabancıya dönüp başıyla selam verdi, gülümsemeyle karşılık buldu. Ona doğru eğildi:
- O zaman teklifi yapıyorum: ben kuzey sınırında sürdüreceğim baştüccarlık görevimi, Diove ile birlikte konakta yaşayacağız. Korumaya ihtiyacımız olabilir, ayrıca talim yapacağınız bolca alan da var, ne dersiniz?

***

Welien teklifi doğrudan bana yapmıştı ve tüm adamlar da bana bakıyordu zaten, beni takip etmeye hazırdılar. Hepsinin doğru seçimi yapacağına emin olduğumdan bu sefer seçim hakkını onlara verecektim ki özgürlüklerinden fazla uzak kalıp da yakınmaya başlamasınlar. Karar verme yetkimi onların yanlış yapacağını düşündüğüm zamanlara saklayacaktım:
- Ben elbette gelirim, sana hala can borcum var. Diğer adamları ise evlerinden bu kadar uzak kalmaya zorlamak istemiyorum, herkes kendi kararını versin.
- Can borcu mu?
Bunu soran Dibractes’ti, dikkatli bir adamdı. Bense Targolien’in uyarılarına rağmen önemli bir hata yapmıştım, utançla başımı öne eğmişken Welien konuştu:
- Ya şeyden bahsediyor, hadi dostum boş ver artık o olayı, lafını bile etmeye devam etmez.
- Merak ettim aslında.
- Hmm. Ya gemisinde bir sorun yaşıyordu, çok ciddi bir sorun; ben araya girerek gemiden ayrılma parasını ödedim, onlar da peşini bıraktılar. Bana olan maddi borcunu zaten parasından kesiyorum yavaş yavaş ama o olaya hayatı açısından yaklaşıyor.
Dibractes hala düşünceli gözüküyordu ki Mannelig konuştu:
- Ben de evet demek isterim teklifinize, para ne kadar olacak?
- Kalacak yer, iyi yemekler ve her mevsim için gemilerde bir yolculuktan aldığınız para.
- İki mevsim için gemideki üç yolculuk parası yapsanız şunu herkes mutlu olur bence.
Bunu diyen adamlardan biriydi, o sırada Mannelig beni dürtmüştü. Kendime geldim, sürdürmem gereken bir yalan vardı:
- Doğru, evet. İki mevsime üç para.  Pulchraqua’yı özleyen yok sanırım aranızda?
Bunu adamlara doğru söylemiştim, hepsi güldü. Tekliften memnun olmalıydılar. Welien ve Diove de gülmüştü. Düşüncelerini benim geçmişim yerine para hesaplarına yöneltmiş olan Dibractes ise bu süre boyunca tavana baktı, gülüşmelerimiz bitince Welien yerine yanıtladı:
- Kabul diyelim sizin hatırınız için. Kızım için hayatınızı ortaya koydunuz ve de koymaya devam edeceksiniz sonuçta. O zaman şöyle yapacağız, sizi Astenum’a götürürsek yöneltilen soruları yanıtlamakla fazla yorulur Welien, onun yerine siz doğrudan çiftliğe gidin Asconen’le, hem orası da biraz toparlanmış olur. Welien ve Diove de evlendikten sonra gelirler, zaten çok uzatmayacaklarını umuyorum. Tabii önce bir gün dinlenebilirsiniz burada, ne yazık ki daha fazla değil. Etrafta dolaşan dokuz Madras fazla dikkat çeker, gidince dinlenirsiniz.
- Peki Dibractes, anlaştığımıza sevindim.

Kaşlarını çatıp dudaklarını bükmüş biçimde babasına dönen Diove araya girmişti:

- Ya sen baba, sen nerede olacaksın?
- Ben Silvos’a dönmek zorundayım kızım, işi çok boşladım. Mesleki konumumu tehlikeye atmak istemem. Hem senin de istediğin olmayacak mı işte? Ben yakınlarda bile olmayınca kimse bu evliliği benim istediğime inanmaz. Evleneceğiniz zaman beni çağırın, hemen atlar yetişirim.

Konu böylece kapanmıştı, karnımızı doyurmaya odaklanıp haydutları nasıl alt ettiğimizden ve Pulchraqua’da olanlardan bahsettik.

***

Avluda oturmuş ahırı seyrediyordum, atlar ayakta dinleniyorlardı. İnsanların niye dinlenmek için oturmak veya uzanmak ihtiyacı hissettiğini düşünürken sıkıntılı suratıyla Mannelig geldi yanıma. Hiçbir şey demeden oturdu. Bir süre boyunca beslenip temizlenen iki atı izledik. Sonunda ben dayanamadım bu sessizliğe:

- Nasılsın dostum, keyfin yerinde değil gibi?
- Düşünceliyim. Tüm bu olanlar… belki de denizi ve gemileri özledim ya, denizcilere olur hep bu.
- Hadi ya, geri dönmek mi istiyorsun? Seni hiçbir şeye zorlamayacağımı bil.
- Geri dönmek değil de, bilmiyorum. Gemide olmak, denizin ortasında, yalnızca ufuk çizgisiyle çevrili… Apayrı bir his, nasıl desem, özgürlük işte. Şimdi ise kalkıp tüccarların hizmetine giriyoruz. Paramızı verecekler çalışacağız. Onlardan emir alacağız.
- Onlardan değil Mannelig, benden emir alacaksınız.
- Senden emir almak farklı, senin sözlerini doğru olduğu için dinliyoruz, onların ise paradan başka nitelikleri yok. Gemiyi terk etmemin nedeni kendi hayatımı kurmaktı, karaya yerleşmek, bir düzene sahip olmak… Şimdi ise hiç bilmediğim bir yere gidiyoruz, yine başkalarının emrinde. Onlar nereye giderse oraya gideceğiz. Bilmiyorum dostum, hep senin yanındayım, bundan sakın şüphe duyma, yalnızca kendimi ikna edemiyorum. Esaretin fikri bile beni korkutuyor, küçükken çok acı çektim.
- Bak Mannelig, tüm olanları yanlış anlamışsın, biz kimseye bağlı değiliz. Kafamızı bozarlarsa kalkar gideriz, ne de olsa güçlü adamlarız. Ama şu anda, tüm şartlar iyiyken neden terk edelim ki onları? Adamların eğitimi daha bitmedi, almamız gereken çok yol var ve bu iş bize bu fırsatı sunacak. Hepimizin yararı için, geleceğimiz için kabul ettim bu işi.
- Peki dostum, haklısın.

Yeniden sustuk. Mannelig’in özgürlük kaygısı aklımı kurcalıyordu. Haksız olduğunu söyleyemiyordum ama haklı olmakla güçlü ve hayatta olmak apayrı yıldızlardan parlayan ışıklardı. Bana bu ülkenin dilini öğreten adama mantığın dilini öğretmem gerekiyordu. Sıkıntılı ve savunmada değil, aksine neşeli bir sesle konuşup arkadaşça ikna etmeliydim onu; kendimi daha rahat ifade edebilmek için anadilimiz kullandım:
- Şu ata bak Mannelig, kayışlarla bağlanmış. Şimdi gidip o kayışları kessem ne olur? Ona özgürlüğünü versem?
- Koşar gider herhalde.
- Önüne ne çıkarsa yıkar da gider, dosdoğru koşar da seni beni ezer gider, ahırı yıkar gider. Nereye gider? Bilir mi ki önüne koyulan arpadan başka ne yenir şu hayatta, bilir mi nasıl kaçacak avcılardan? Ya açlıktan ölür, ya öldürülür, en yüksek ihtimalle de başkası onu bulup geçiriverir kayışları.
- Eh, mümkün.
- Ne oldu peki sonuç olarak, kendini de yaktı, bizi de. Barınacak ev verdik; acıkınca aş, kızışınca eş verdik. Neden kaçıyor ki bizden?
- Özgür değil, onu esir etmişiz.
- Özgür bıraksak da ölüp gidiyor! Ne anlar ki at özgürlükten. Özgürlük nedir bilmeyen, herkesi bitirir de durmayı bilemez!
- Özgür olmasın mı yani?
- Olsun tabii ya, özgürlükten güzel ne var ki hayatta? Peki özgür kim bakalım? Gökte uçan yaban kuşları mı? Sırf gökte uçabiliyorlar diye basit bir hayranlık bu yalnızca. Kuşlar da her sabah uyanacak, uçmaya koyulacak, av bulacak, birazını yiyecek, birazını yuvasına taşıyacak. Uçmayı da keyiften değil ha, mahkumiyetten yapıyor! Bir gün olsun diyemez ki ben bıktım göklerden, ineyim biraz koşayım çayırlarda, bir ağacın gölgesine yaslanayım oturayım! Elleri bile yok zavallının, göklerde hapis, bize göre özgürlüğe hapis!
- O da özgür değil yani, sana göre.
- Ona göre, buna göre. Sana göre kim özgür ki?
- Dedim ya, gemilerde, ufukla sarmalanmış biçimde…
- Ne yapıyordun gemide? Sabah uyanıyordun, biraz besleniyordun, işini yapıyordun… Vardı değil mi bir işin?
- Elbette, güverteyi süpür, yelkenleri indir kaldır, iş biter mi gemide?
- Tamam işte, çalışıyordun, sonra yemek vakti, sonra da yatıp uyuyordun. Şu at ne yapıyor peki? Uyanıyor, arpasını yiyor, arabayı çekiyor, arpasını yiyor uyuyor, hadi anlat bana farkınızı!
- At mıyım yani ben?
- Hayda! Böyle mi anladın şimdi bu lafımı? Hepimiz böyleyiz dostum. Ben bunu dağlardayken anladım. Dışarıdaki sağanağı küflü bir kovuktan seyrederken topladığım böcekleri yutmaya uğraşmaktaydım. Dedim kendi kendime: ne peşindeyim ben? Herkes sanır ki uzaklaşınca özgür olursun, kaçıp gidince. Özgürlüğüne engel olanın ailen olduğunu, mesleğin olduğunu sanırsın. Ama işte, hepsinden ayrı kalsan da özgürlük ne mümkün! Her sabah uyanıyordum, karnımı doyuracak bir şeyler aranıyordum, görevimi izleyerek batıya ilerliyordum, yorulunca karnımı kandırmaya uğraşıp uyuyordum! Kaçış yok ki kendinden!
- Anladığım şu ki özgürlük yok diyorsun sen. Özgür olmak isteyen karnını doyurmasın diyorsun ama…
- Karnını doyurmamak bir yana, nefes bile almayacak! Bunların hepsi bağımlılık, hepsi zincir, hepsi özgürlük düşmanı! Gereksinimler ve hisler, mantık ve mantıksızlık… Ama bu zincirleri atarsak ne olur?
- Ölürüz. Yani özgür olmak mümkün değil, özgür olmayı istemek yanlış diyorsun!
- Hiç olur mu öyle şey! Özgürlük insanın tek gücü, tek iradesi, tek varlığı! Özgür olmak bir seçim değil, bir anlayış değil! Özgür olmayı kimse öğretmiyor bize, özgürlük her canlının önlenemez isteği! Şu at da özgür olacağım diye canından vazgeçiyor, mutluluğundan vazgeçiyor, evinden aşından vazgeçiyor! Özgürlük bilinçsiz bir davranışımız, soluk almak gibi!
- E hem böyle diyorsun, sonra da özgür değiliz diyorsun, bir karar ver!
- Ya, aç bir insan tokluğu övemez mi? Tokluğa ulaşmak için uğraşamaz mı? Tam tersi asıl o yapar bunları! Biz de özgürlüğün peşinden bu yüzden koşuyoruz ömrümüz boyunca, özgür olmadığımız için. Zaten özgür olsak oturup özgürlük hakkında konuşamazdık ki, farkında bile olmazdık özgür olduğumuzun!
- Sonuç olarak? Ne yapmalıyız yani, nedir önerin?
- Önerim mi! Ah be dostum, bir önerim olsa bu kadar konuşur muyduk ki boş yere, bir sonuç olsa herkese söylemekten alıkoyabilir miydim kendimi! Düşünmek böyle bir şey işte, düşünüyorsun, düşünüyorsun… bir sonuç falan yok! Herkes o vakitte bir iş yapmış, birilerine bir faydası dokunmuş, sen tüm gün oturmuş kafanda şu şöyle, bu böyle! Bir düşünceni ispat etmek için yola çıkıyor, kendini tam aksini savunurken buluyorsun; tam da diğer fikrin doğru olduğunu kabul etmeye yeltendiğin vakit ise bir düşünmeye başlıyorsun ki ilk düşüncene geri dönmüşsün. Sonuç: Yok!  Düşünmek en çıkarsız iş şu hayatta, tek getirisi mutsuzluk ve baş ağrısı.
- Düşünmemek lazım diyorsun o zaman, gerçi özgürlük yok diyen adamın lafını işitmek bile yanlış ama!
- Hoppala! Düşünmeden olur mu hiç, düşünmek özgürlüktür şu hayatta, özgürlük de düşünebilmektir! Yere mahpus insanın göklere bakıp da kendini orada düşünmesinden daha büyük özgürlük mü var? Düşünmemek ise olabilecek şey değil, düşünmeyen adam başlı başına hiçtir, yazık edilmiş emektir!

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>