Anasayfa » Çalışmalar

Yabancı #30

[5 Ağu 2010 | Yazan: | Yorum Yapılmamış]

Özet: Gabtunun abisinin yaptığı yağmaya öfkelenen Equan lordu, Nisk obasına bir saldırı bölüğü yollar, Gabtu ile kaçan çocuklar hariç herkes öldürülür. Askerlikten pek de hoşlanmayan Rentus ceza sonucu kendini saldırı bölüğünde bulur, ardından eski Nisk obasının yerine dikilen Equan kalesinde çavuş olur. Orta Niskleri kendi buyruğunda birleştirmeyi başarmış olan Askold, Yelgüderlerin başına geleni Batı Nisklerini de saflarına katmak için bir fırsat olarak görüp gelir ve Yelgüder beylerini kanyoluna ikna eder. Kaleyi kuşattıkları sırada askerler onları fark eder ve Rentus kuşatmayı yararak Castrattaya ulaşır, durumu Lord Ferqusa bildirmek için saraya yollanır hiç durmadan. Askoldun öncülük ettiği saldırıda kale ele geçirilir ancak kendisi karnından oklanır. Gabtu ise Castrattadan gelen destek birliğinin önünden kaçarken yaralanır. Karşılıklı olarak bir süre durur iki ordu, hiç kimse saldırıyı başlatmamaktadır. Niskler arasında yağma kavgası çıkar, Gabtu ise Askoldun aldığı çekilme kararını hiç beğenmemektedir ancak elinden bir şey gelmez.

***

- Troban, gidiyoruz. Bu savaş bitti.
- Karar senin. Adamlarım seni takip edecektir, diğerleri olmadan da kazanırız.
- Kimler?
Troban başıyla işaret edince diğer Yelgüder beylerini gördü Askold, çekilmeye başlamışlardı bile. Equanlar arasındaki mutluluğu yarı karanlığa rağmen görebiliyordu.
- Sözüne bağlılığın asla unutulmayacak Troban. Şimdi çekilirsek bu Equanlar senin obana saldırır mı?
- Nisk topraklarının o kadar içine girmeye cesaret edemezler; ederlerse de kendimizi savunmaya gücümüz yeter, merak etme.
- Tamam.  İhtiyacın olursa haber vermen yeterli.
- Aynısı senin için de geçerli.
- Adamların tetikte olsun yol boyunca, peşimizden gelmeye kalkışırlarsa dönüp karşılık verebilmeliyiz.
- Her zaman tetikteler, rahat ol.

***

Güneşten geriye hiçbir şey kalmamıştı, evlerine doğru yoldaydılar. Onlar çekilirken Equan ordusu yerini korumuştu. En arkadan gelen arabalara yerleştirilmiş olan keskin gözlü okçular hep geriye doğru bakıyordu. Hiç meşale yakmamışlardı, geldikleri gibi gizlice dönüyorlardı ay ışığında. Askold ile Athis yan yana at sürüyordu;  Gabtu da onların yanındaydı ancak arada yaklaşık üç at genişliğinde mesafe bırakmış, sabit biçimde önüne bakarak ilerliyordu. Tek kelime konuşmuyordu koca ordu.
Askold’un karnındaki yara, atının her adımıyla sızlıyor, hafif hafif kan sızdırıyordu. Kendi canı yandıkça aklına Gabtu’nun yarası geliyor, ancak durumunu sormak için kızın yanına gidemiyordu.

***

Tam bir gün geçmişti ve hala yoldaydılar, yaralılar ve yorgunlardan oluşan güruhta kimsenin acelesi yoktu. Kesin bir zafer haberi taşımıyorlardı, savaş meydanından çekilmişlerdi ve bunu obada bekleyenlere nasıl açıklayacaklarını düşünüyordu hepsi. Adamların hayatta kaldıklarına sevinmiş olsalar da onun liderliğine dair şüphe tohumlarına sahip olmaya başladığını hissediyordu genç lider. Canını neyin daha çok yaktığından emin değildi. Boğazında bir düğüm, bir tıkanma vardı. Karnı acıkıyor, boşluktan ağrıyor fakat Athis’in ısrarı sonucu boğazından aşağı keyifsizce yuvarladıkları dışında hiçbir şey yemiyordu. Su içmeyi ihmal ettiği için boğazı kurumuştu. Bir yenilgi bile yaşamadan bu kadar sarsılmış olduğuna göre kötü giden bir savaşta yapabileceği en doğru şeyin o meydanda can vermek olduğunu anlayabiliyordu. Hatalarına her an üzülmekle meşgul yenik biri olarak yaşamak ona göre değildi.
Yolda verdikleri ilk duraklamada adamlarıyla konuştu, her zamanki gibi kendi ganimetlerini savaşa katılan herkesin arasında eşit bölüştürüp hayatını feda edenlerin paylarının da ailelerine verilmesini kararlaştırdılar. Bunu duyan Troban’ın adamları da fikirden hoşlanmıştı, sürübaşı da bunu oba olarak benimseyip geleneklerine kattıklarını açıkladı ve onaylama nidalarıyla karşılık buldu.
Tasarıları tamamen boşa çıkmıştı Askold’un. Troban’ın obası dışında Yelgüderlerden hiçbir olumlu karşılık almamıştı, aksine hepsine karşı bir intikam isteği filizleniyordu içinde. Ölen adamlarının hakkı olan malları alıp gitmişlerdi ve bunun hesabını sormayı o adamlara ve ailelerine borçluydu.
Aklı tüm bu kötü düşüncelerle paramparça halde, Equanların beklemeyi bırakıp arkalarından saldırmasını, kendisine haklı bir nedeni olan bir zafer hediye etmesini isteyerek ve böyle bir saldırının haberini alırsa kullanacağı taktikleri kurgulayarak geçirdi yolun kalanını. Kafasını tasarılarla yorması bile yetmiyordu sıkıntısını dağıtmaya.

***

Sinirden suratını kasmaktan artık genç kızın dudağını çevreleyen ince kaslar ağrımaya başlamıştı. Ölülerini gömmek için hiçbir fırsat geçmemişti eline. Equanların onlara ne yaptığını bilmiyordu, oysaki hepsi onurlu biçimde gömülmeyi hak etmişti.
Karnındaki yarayı unutmuştu bile. Onu üzen tek şey o yarayı açan kişinin hala sağ olmasıydı. Koca bir Nisk ordusu, karşısında duran Equanların önünden geri çekilmişti, hepsi de Askold’un miskinliği ve Athis’in korkaklığı yüzünden. Kendi farkında olmasa da, veda etmeye fırsat bulamayışının acısını da bu geri çekilmeye yüklemiş ve olduğu gibi hepsini Askold’un üzerine atmıştı. Kaledekiler öldürülmüş olduğundan geleneklere göre kanyolu tamamlanmış ve Gabtu da üzerine düşeni yapmıştı, hem de o öldüremediği için kuşatmayı yarıp giden asker onlara öldürecek daha fazla Equan gelmesini sağladığı için iyi hissediyordu kendini.
Geçmişinde ve geleceğinde hiçbir şey taşımayan kız yalnız başına sürüyordu atını gecenin içinde.

***

Yorulduklarında kısa molalar vererek ve bu duraklamalar boyunca ganimetin bölüştürülmesi işiyle uğraşarak ertesi gecenin sabaha kavuştuğu anda vardılar Troban’ın obasına. Obadan savaşa katılanların sayısını hesaplamaları biraz vakit aldıysa da son duraklamalarında herkesin payını teslim etmiş ve aralarında olamayanlarınkini de Trobana vermişlerdi. Obaya yaklaştıklarında Troban’ın adamları özellikle gürültü yapmaya başlamıştı ki geldikleri anlaşılsın, uygun biçimde karşılansınlar. Çabaları sonuç vermiş olacak ki, obanın meydanına ulaştıklarında kadınlar toplanmış onları bekliyor, savaşa kabul edilmeyecek yaştaki oğlanlar ise semiz bir danayı getirmeye uğraşıyordu. Savaşçıların hepsi meydana toplandığında inanılmaz bir kalabalık oldu ama bu durum oba ahalisini rahatsız etmemiş, tam aksine dostlarının güçleriyle gurur duymalarına neden olmuştu.
Troban, Askold, Athis ve Gabtu’yu karşılayan kişi; Troban’ın kadını Freydis oldu, erkeğinin yokluğunda obanın sorumluluğunu o taşımıştı. Meydanın diğer tarafında oğlanlar boğazladıkları danayı pişirilmesi için hazırlıyor, kadınlar ve yaşlılar ise yaralı askerlerle ilgileniyordu. Freydis, erkeğini öptükten sonra hepsini selamladı ve neşeli bir sesle konuştu:
- Buraya sağ salim döndüğünüze göre kanyolu tamamlandı diye düşündük ve hazırladık ziyafeti, yanılmış olamayız değil mi?
- Elbette yanılmadınız, Equanlar öldürüldü, kaleleri yıkıldı, malları yağmalandı. Kanyolumuz kutlanmıştır.
Askold bunları söylerken Gabtu ona öfkeli gözlerle bakmış, bir şey söylemek ister de kendini tutar gibi birkaç kez yutkunmuştu. Ancak daha o bir şey diyemeden Freydis devam etti:
- E kanyolu tamam da sizin yüzlerinizde neden böyle kısrağa güç yetirememiş aygırların utancı var?
- Tam da dediğin gibi oldu da ondan Freydis.
- Aa, Gabtu, tamam annen yerine koymuyorsun ama en azından bir teyze de olamaz mıyım sana, bana teyze de ve anlat bakalım neler oldu dediğim gibi?
- Onun yerine ben anlatayım kadınım. Tam kanyolunu tamamlamıştık ki…
Troban olayları eksiksiz biçimde, sadık bir dürüstlükle anlatırken iki genç kız gelerek Askold’u yere oturttu ve yarasını temizlemeye başladı, Gabtu ise onunla ilgilenmek için gelen eski obasından arkadaşlarına yarasının bu şekilde iyileşmeyeceğini söylemiş ve hal hatır sormaya girişmişti. Genç adamın kanaması durmuştu ancak yarasının çevresi kızarmış, şiş ve sertti; her dokunuluşunda yüzünde hafif bir kasılma oluyor ama acı duygusunu gururuna yediremediğinden bunu gizlemeye çalışıyordu. Kızlarla sevecen bir tonda konuşurken arada bir Askold’a dönüp acı bir bakış atmayı ihmal etmiyordu Gabtu. Askold ise Troban’ı dinliyor ve verdiği kararı sorguluyor, sürübaşının çekilmelerinin doğruluğunu kanıtlamaya çabalayan her lafında utancından alt dudağının içini kemiriyordu.
Troban’ın anlattıkları bittiğinde Freydis onu bir daha öptü, birkaç günde adamı özlemiş olmalıydı. Hepsine dönerek neşesi hala yüksek bir sesle konuştu:
- En doğrusunu yapmışsınız ya, biz de üzülüyorduk bize öldürecek Equan bırakmaz bu herifler diye! Gabtu kızımla ben gelecek sefere tüm kadınları toplayıp gidelim de savaşa, siz anlayın bakayım burada sıkıntıyla beklemek, sevdiğin yürüyerek mi yoksa yatarak mı dönecek diye merak etmek nasıl oluyor, o zaman anlarsınız savaşçıların eve sağlam dönmesinin fazladan Equan öldürmekten daha değerli olduğunu!
Konuşmanın başında kadının onlara laf vurdurmaya çalıştığını düşünüp hiddetlenen Askold, devamında bu görmüş geçirmiş kadının da Gabtu’nun içindekileri anlayıp onu yatıştırmak için konuştuğunu anladı ve sesini çıkarmadı, göz göze geldikleri Athis’e de gözlerinin ufak bir hareketiyle sessiz kalmasını söyledi. Freydis ikisine döndü, meydanda dana ateşin üzerine konmuş çevriliyor, kokusu aç karınlara vaatkar biçimde eziyet ediyordu:
- Söyleyin bakalım yiğitler, ne kadar misafir edebileceğiz sizi? Bana kalsa hiç bırakmam ya, eminim vardır kavuşmak istediğiniz birileri.
Kadının gülümsemesine karşılık verdiler ancak ikisini de bekleyen hiç kimse yoktu. Askold yanıtladı:
- İlginiz için sağ olun, bugün dinlenir yarın sabah bu saatlerde yola çıkarız.
- Hiç olur mu öyle şey? Gelenekler bellidir, üç gün üç gece ziyafet verilir kanyolundan dönen yiğitlere. Hiçbir yere bırakmam sizi.
- Cömertliğiniz çok güzel ama dediğiniz gibi, adamlarımı bekleyen çok kişi var geride ve yalnız kaldıkları her gece endişeleniyorlardır ne halde geri dönecekler diye, onları bekletmek olmaz değil mi?
- Eh, haklı adama laf edilmez. Ama bilin ki kırdınız beni, affın tek yolu da işleri yoluna koyduktan sonra tüm obayı toplayıp şenliğe gelmek buraya!
- Tamam, söz. Bir yurdumuza varalım, hasretleri sonlandıralım, obalarımızın dostluğunu kutlayacağız birlikte.
- Oldu o zaman. Kızlar siz de yeterince yordunuz Gabtu’yu, çekilin! Zaten hep burada değil mi artık, sonra eğleşirsiniz. Hele bir iyileşsin kızcağız!
Şaşkın gözlerle bakan Athis kendini tutamayarak araya girdi:
- Hep burada mı? Gabtu buraya mı yerleşiyor?
- Ya ne yapacaktı? Savaşçıların peşine takıldı, obasının kanını aldı tamam; artık bir dursun dinlensin benim güzel kızım. Değil mi?
Son sözcüklerini Gabtu’ya doğru söylemişti, kız ise kararsız biçimde bakıyordu kadına. Başını hafifçe sağa eğerek kararsızlığını gösterdi vücut diliyle. Arkadaşları ise kalması için ısrar ediyor, obada her şeyin ne kadar güzel olduğunu anlatıyordu. Gabtu kendisinin de her şeyin güzel olduğunu bildiğini söyleyerek yanıtladı onları. Freydis ısrar etti:
- Her şey güzelse sen neyi beğenmiyorsun da kalmıyorsun be kızım? Genç erkeklerden bunaldıysan merak etme ben ne yapar eder seni rahatsız etmemelerini sağlarım. Gerçi kolay olmayacak ama teyzen neye güç yetiremedi bugüne kadar? Gözlerini oyar, dillerini koparırım da sen farkına bile varmazsın, huzurun bozulmaz!
- Peki teyze, düşüneceğim.
Gabtu gülümserken Askold’un içinden kopan bir inleme diş etleriyle dudakları arasında kaldı. Yardım dilenen bir ifadeyle ona bakan Athis, yüzündeki acı ifadesini yarasının ağrısına yordu.

***

Ertesi sabah, karınları tıka basa dolu, yaraları sarılmış, vücutları dinlenmiş ve neşeleri yerine gelmiş biçimde yola koyuldular Orta Nisk çayırlarına doğru. Yan yana at süren Askold ve Athis tek kelime konuşmuyordu. Troban ve Freydis’e, ardından da tüm oba halkına misafirperverlikleri için teşekkür etmişler; ancak Gabtu’yu hiçbir yerde görememişlerdi. İki adam da bu konuda diğerine herhangi bir şey söylemekten çekiniyordu. Hızla yaklaşan bir atın sesini duydular, aynı anda heyecanla çevirdiler başlarını. Gabtu ikisine selam verdi, onlar da kıza.
- Fazladan bir yay ve adamları zinde tutacak öfkeli bir sese ihtiyacınız var mı?
Athis şakayı anlamamış olsa da mutluluktan gülümsedi, Askold ise kahkaha atmamak için kendiyle mücadele etti.

***

Yola çıkalı pek olmamıştı, konuşmadan ilerliyorlardı. Arabalardan birinde aksaklık olduğu haberini alan Athis durumla ilgilenmek için çevirdi atını. Kızla barışmış olmanın rahatlığı ve hafif şımarıklığıyla ona olan kırgınlığını hissedebilir hale gelen Askold atını Gabtu’nun yanına yaklaştırdı:
- Bir daha beni aşağılama.
- Bir daha korkaklık yapma.
- Şu gördüğün adamların yarısı ölmüş olsaydı daha mı mutlu olacaktın?
- Equanları ölü görünce mutlu olacaktım.
- Ölen herkesin ailesine ise ben haber verecektim sen değil.
Gabtu sesini çıkarmadı, zihnindeki dünyayı daha çok seviyordu. Konuşmadığı zamanlarda karnının ağrısını daha çok hisseden Askold uzun süredir düşündüğü şeyi sordu:
- Karnın nasıl?
- İyi sayılır. Senin?
- Daha iyi. Seni üzen başka bir şey var mı peki?
- Yani, bilmiyorum, var gibi. Tüm bu değişim, fazla hızlı oluyor her şey sanki, ben daha olanları kavrayıp istediğimi yapamadan başka bir şey oluyor, öyle işte.
- Anlıyorum seni, ama unutma ki değişim iyidir. Atalarımız nasıl söylemişti, hmm, dur bakalım, hah: Bir şey hiç değişmiyorsa çoktan ölmüş demektir.

***

Bir süre sonra Athis döndüğünde ikisi de gülümsüyordu. Havadaki barış kokusuna kendisinin de dahil olduğunu hisseden genç adam da gülümsedi ve durumu açıkladı:

- İki adamımız eksikmiş, onun için çıkmış olaylar. Tam soruşturmaya başlamıştım ki dörtnala bir atlı yetişti bize. Troban göndermiş onu, anlattığına göre bizden iki genç kendilerini Yelgüder kızlarının güzelliğine kaptırıp obada kalmış, Troban da durumu yeni fark etmiş; onunla yan yana savaşmış adamları obasından kovamayacağı için de sana onların yerine bu haberciyi yollamış, isterse gelsin adamlarını alsın, isterse ona başka iki adam vereyim diyormuş. Yanıtın nedir?
- Eh, sevenleri ayırmak olmaz. O ikisini bekleyen kimse yok muymuş?
- Hayır, kimseleri yokmuş.
- Peki o zaman, yanıtım şudur: O iki genç ve kadınları obalarımız arasındaki dostluğun canlı simgeleri olarak Troban’la kalsın, ondan istediğim tek şey ise dostluğu. Hepsine iyi dileklerimizi iletmesini söyle haberciye.

***

Gece dinlendikten sonra günün ilk ışıklarıyla yeniden yola çıkmışlardı, öğlene yakın geçtiler sınır taşlarını.
- Eh, artık senin topraklarındayız. Burası hakkında çok az şey biliyorum. Anlatsana biraz. Kimsiniz, sen kimlerdensin tam olarak, Athis kardeşin mi?
- Zamanla öğrenirsin her şeyi. Emrimin altında üç kavim var. Kuzeyde, doğduğum topraklarda, kavmim Yerbeşerler dolaşır; güneyde ise Athis’in kavmi Yerdöverler. Doğuda ise diğer serdarım Olgest’in kavmi Yergöçerler var. Savaşlara ya Athis gelir benimle ya da o. Biri her zaman geride kalır iç sorunlar çıkması ihtimaline karşı.
- Athis kardeşin değil o zaman.
- Tabii. Ama kardeşim kadar yakındır ikisi de bana. Her kavimden bir kişinin yönetimde olması birliği de daha sağlam tutuyor.
- Ayrı ayrı obalarda mı yaşıyorsunuz?
- Hayır. Dört ortak oba kurduk, her biri sınırlardan birine yakın. Ne tarafta ilgilenilmesi gereken bir durum varsa orada toplanıp yaşıyor ve görev dağılımı yapıyoruz. Zaten kavimlerimiz de iyice birbirine karışmış durumda. Bu gece Yerbeşerlerin güneydeki bir obasında konaklayacağız muhtemelen, yarın gece ise en kuzeydeki Yerdöver obasında. Sonraki akşam da birliğin batı obasındayız işte.

Bir süre sustular, Gabtu aldığı bilgileri yineledi zihninde. Sonra Askold’a dönerek sordu:

- Şu iç sorunlar nasıl şeyler?
- Hala birlikten kopmak isteyenler olabiliyor ama oldukça azaldılar, sürübaşlarının halledemediği günlük meseleleri de çözüyor burada kalan kişi ama temel görevi herkese birliğin varlığını anımsatmak aslında.
- Peki neden hiç kadın yok? Bizde kadınla erkek hep eşit olmuştur ve herkes bilir ki her liderin öğüt alacağı bir de kadına ihtiyacı vardır.
- Bizde de eşit elbette. Ayrıca kadın yok diyorsun ama sen varsın ya işte.
- Ama ben yeni geldim, benden önce yoktu kimse.
- Demek ki seni bekliyormuşuz.
Gülümseyen Gabtu, bunu saklamak için önüne döndü; Askold da aynısını yaptı. Yükselen güneş gözlerini kamaştırırken sürdüler atlarını.

***

İki gecenin ardından, akşam vakti ulaştılar batı obasına. Ortalık çok tenhaydı. Yaşlı Brok, ona doğru kendini çok zorlayan bir hızla geldi:
- Askold, haberleri duydun mu?
Genç liderin yüzündeki soru ifadesini görünce devam etti telaşlı adam:
- Yerdöverlerden Fronils ve Guthrils’in obaları birliğe karşı ayaklanmış ve diğer obalara saldırmışlar. Güney Niskleri de ortaklaşıp katılmış onlara.
Askold’un surat ifadesi öfkeye dönüştü birden, ancak asıl çılgına dönen kendi insanlarının saldırıya uğradığı haberini duyan Athis’ti. Askold ondan atik davranarak sordu:
- Olgest nerede?
- Toplayabildiği her adamı yanına alıp karşı saldırıya gitti. Durumun aciliyeti yüzünden sana danışamadan gitmek zorunda kaldığını da sana söylememi istedi.
- Tabii, anlıyorum.
- Bir de şunu söylememi istedi, kuzeye de haber yollamış, Yerbeşerlerden savaşabilecek durumda kim kaldıysa hepsi yola çıksın diye. Bugün burada olurlar sanırım.
- İyi yapmış, güzel. Sağ olasın Brok, herkese de ferah olmalarını söyle, bunu halledeceğiz.
Yaşlı adam uzaklaşırken Athis’e döndü genç lider:
- Dostum, askerlerle konuş, gelemeyeceğini düşünen yaralılar seninle burada kalacak; diğerleri de hazırlansın, benimle güneye gelecekler. Yorgun olduklarını biliyorum ama vakit durma vakti değil.
- Sen nasıl istersen Askold ama bırak ben gideyim bu sefer. Dinlenmeye ihtiyacın var, yaran iyileşmedi.
- Önder durursa takipçileri onu geçer gider.
- Haklısın ama yaran kötüleşirse adamların morali bozulur.
- Bir yara mı alt edecek beni? Tanımıyormuş gibi konuşma! Anlıyorum seni, asıl derdin kendi obanın saldırı altında olması ama böyle düşünmeyi bırakmalısın. Bana güven, onları kurtarmayı senin kadar istiyorum. Sen geride kalmalısın.
- Yapma Askold, dinlen biraz. Bu basit bir ok yarası değil, gördüğün gibi iltihaplanmış. Dinlenmen gerekiyor.
Askold’un gözleri karardı aniden. Çadırının önüne varmışlardı. Atından indi, yere hafif bastığını hissediyordu. Çadırına yürümeye çalışırken aklı hala Athis’teydi. Onu gerçekten anlayamıyor muydu? Equanların önünden çekilerek adamlarının inancını hali hazırda sarsmıştı, bir de şimdi gidemezse liderliğine nasıl tutunabilirdi ki?
- Off, çocuk bakmak istesem Freydis’le kalırdım!
Söylenerek atından inen Gabtu’nun sesini dağların ötesindeymişçesine duyan Askold çadırına girmeyi başardı yalpalayarak. Karnı yanıyor, sızlıyor, çırpınıyordu. Dik durmayı beceremiyordu. Şiltesine doğru yürüdü zorla. Acaba Athis’in onun yerinde gözü mü vardı?  Gözden düşmesini mi istiyordu? Belki de Olgest’le çok önceden planlamışlardı bunu, o yüzdendi gitme isteği. Hem Equanların önünden çekilmesini de o söylemişti.
Şiltesinin üzerine yığıldı koca adam. Örtü kanıyla lekelenirken yitirdi bilincini tamamen.

***

Sarayın bahçesine girişi koruyan iki nöbetçi, sıcağa rağmen heykel gibi duruyordu. Tam iki gün boyunca hiç durmadan yol almış olan Rentus, beklenenden de erken varmıştı başkente. Vakit öğleni biraz geçiyordu, altındaki at artık her adımı nazla atıyor, binicisine direniyordu. Nöbetçilerin önünde indi atından asker ve hemen yanına kulübesinden çıkan sorumlu çavuş geldi:
- Kimsin, ne istiyorsun?
Hırpani görünümünün farkında olmayan Rentus, ağrıyan kasıklarının da verdiği huysuzlukla adamın bu sert tavrına bozulmuştu. En aksi sesiyle yanıtladı:
- Ben çavuş Rentus, dört gündür aralıksız at sürüyorum. Bir an önce Lord Ferqus’a iletmem gereken bir haber var.
- Belgelerin?
- Belge hazırlayacak vaktimiz olmadı, sözlü olarak aktaracağım durumu. Saldırıya uğradık.
- Belgeleri olmayan geçemez.
Dönüp Rentus’un arkasına doğru sanki orada başkaları varmış gibi bağırdı sorumlu çavuş:
- Kapının önün boşaltalım!
Rentus, kendisi ile aynı rütbede olan adamın tavrını anlayamıyordu.
- Bak çavuş, içeri girmeliyim. Çok önemli, çok acil bir haber taşıyorum. Atım çatlamak üzere. Üzerimdeki tek silahım bu kılıç, onu da bak bırakıyorum yere. Şimdi kapıyı açıp beni saraya taşıyacak bir at vermenizi arz ederim.
- Asıl sen bak evlat, burası saray kapısı ve rütben burada geçmez! Şimdi çekil git şurdan, güvenlik nedeniyle kimseyi geçiremeyiz belge olmadan!
- Of be adam! Açım, susuzum, yorgunum, kuzeyde Equan askerleri tehdit altında ve sen burada beni oyalıyorsun. Hadi aç şu kapıyı!
- Son kez uyarıyorum, git ya da güç kullanacağız!
- Eğer kapıyı açmazsanız gecikmeden dolayı siz sorumlu olursunuz.
- Vay, bir de tehdit ha!
Üç asker de savunma duruşuna geçti, Rentus’un tek silahı ise ayaklarının dibinde yatıyordu.
- Haydi beyler, aynı ordudayız biz!
Sorumlu ve de sorunlu çavuş yine Rentus’un arkasındaki boşluğa doğru bağırdı:
- Kapının önünü boşaltın!
Saldırı duruşuna geçen askerler Rentus’un üzerine gelmeye başladı.

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>