Anasayfa » Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü, Yazılar

A Treatise of Human Nature #1 – David Hume

[19 Kas 2011 | Yazan: | Yorum Yapılmamış]

(A Treatise of Human Nature, David Hume’un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)

Evvela Treatise’in Folk Sayki’nin (folk psychology) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki’ye gonul veren Fodor’un Hume’e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (hume variations). Her ne kadar Folk Sayki’nin şu anki konumu tartışmalı olsa da (ki temel zihinsel durum kategorilerini sorgulamak için esasında mezkur tartışmanın töz-tabanlı kutuplarından biri olan Eliminative Materialism’e yelken açmaya da gerek yok), insan ruhuna cumburlob dalan Karamazov Kardeşler (Dosto) yahut şeytan (Talsto) kabilinden klasik edebiyat kurguları dışında, sanırım Etika’yla beraber en çok sivrilen (veya sivrilmesi gereken) kitap Treatise.

Hume zihinsel durumların tetkikini yaparken sağduyuya mesafeli duruyor ama ondan tamamen de kopmuyor (aynı kategorileri kullanma babında). İlk dikkatimi çeken de şu oldu: İnsana bir genel karakteristik atfedilecekse eğer, bunun ‘kaotik iyi’ (chaotic good) olması gerektiğini zımni olarak savunuyor gibi Treatise’deki yaklaşımıyla Hume, zira sokaktaki adama (ben, sen, o) sorsak alacağımız cevapları ve göreceğimiz önkabulleri azcık dışlayan bir yönü de yok değil. Mesela, gururun her zaman ‘kötü’ olması gerekmediği yönünde sinyaller veriyor, yarı-kaotik dizgesinde ‘bencilliği’ ima eden (ya da tamamen dışlamayan) duygulanış ilişkilerinden dem vuruyor, falan filan. Olan-olması gereken ayrımında çok debelenmediği için belki, biraz da fazla rahat. Bu budur-böyledir-sebepleri-de-kuvvetle-muhtemel-şunlardir kabilinden net bir hava hakim kitaba. Yargılayıcı, hele hele buyurgan bir tadı hiç yok. Ara sıra çıldıran şu “avam yanılıyor hacı” (vulgar) vurgusu dışında vaziyet neredeyse tamamen böyle. Ve evet, is-ought meselesini ilk gündeme getirenin de Hume olması şaşırtıcı değil.

Neyse, sağduyu diyordum. Sağduyu bir yana, işte misal ‘akıl-arzu ikilemi’ (reason-passion) kabilinden yaygın mülahazalara “yanlışınız var.” demeden edemiyor Hume. Ona göre çelişkiler, kararsızlıklar, akıl ve arzular arasında değil, ılık ve vahşi arzular arasında. Ilık arzu (warm passion) ile kastettiği insanın ‘vicdani’ yönü, yani toplumsallığı, böyle ne bileyim arada hislenip kenara çekilme isteği. Vahşi arzu ise genel anlamıyla yerleşmiş olan bildiğimiz arzu, cinsel istek mesela. Akıl-arzu ikiliğini reddeden David agabey, arzunun kendi içinde çatallamalara uğradığını, kararsızlıkların, ikilemlerin de bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu noktada, irade felsefesinde her ne kadar açık olarak dile getirmese de zımni bir alt-irade (animalistic will) | üst-irade (universal will) ayrımına giden Schopenhauer’i hatırlıyor, ve yolumuza devam ediyoruz. Hava güzel.

Gerçi Hume’e sorsak bi şekilde savunmasını yapar ama, avam da avam diye başımızı şişirirken biraz yalpaladığını düşünüyorum ben. Reason’la ilgili eleştirilerinden (akıl diye mi cevireyim idrak mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim) biri olan bu akıl-arzu meselesine dair verilebilecek en güzel örnek aslında din mevzuu. Zira ailesinden din eğitimi almış olmasına rağmen inancında tökezlemeler hisseden bir şahsın halet-i ruhiyesi neredeyse bir karşi-örnek gibi, ki genelde böyle şahislar kendilerini çevreleyen dinin tutarlılık analizi sonucunda verdiği çıktıya bakarak huzursuz oluyorlar. Dinden hadi-gidiyoruz-hoop bir çıkış veya tedrici ne-ki-şimdi-bu-hiç-anlam-veremedim-ben-buna eğilimi daha çok karakterdeki kökenlere işaret ederken, böyle bocalamalı sorgulamalı, e-neden-yani-ya tarzı bir çıkış mezkur ikilemi barındırmadan edemiyor. Hume’cu bir açıklama böyle bir durumda motivasyonların köklerinin hakkıyla aranmasından yana olur muhtemelen. Zira çatışmanın bilinçalti arzular sebebiyle hararet yapan bir akıl-da-akıl-tutarlılık-da-tutarlılık inadından kaynaklanabileceğini öne sürmek de mümkün. İlk-motiv konumu bir yana, yine de yüzeydeki çatismada akıl (reason) faktörünün etkin olmadığını iddia etmek biraz zor gözüküyor (biraz ama, çok değil).

Bir de, bu ‘avam’ imlemesi tuhaf aslında. Felsefe camiasi dışındaki ‘ortalama’ mı kastediliyor bu kelimeyle? ‘Sokaktaki adam’ mı? Sokaktaki adam o kadar bilgisiz mükaşefesiz değil ayrıca, konu eger insan ruhuysa. Veya ne bileyim, ‘felsefe dışındaki’ pratikler de o kadar boş degil: Sühreverdi tasavvufun esaslarında “kalp ve nefsin yakınlaşmasından” bahseder mesela (nefsin İslam’da ‘kötü’ olarak kurgulanişi ya da en azından bu sıfatla anılır hale gelmeye başlaması, yeri geldiğinde bilindik ayrımlarin dışına cıkılmasına engel değil). Yani. Öte taraftan, zihni sürekli arzular etrafından kurgulamak, tasvir etmeye çalişmak da sıkıntılı ve sınırlayıcı geliyor bana. Camdanatlayangillerin “arzuyu” klasik rasyonel-stoik tasavvurun imlediği negatif anlamdan kurtarma çabasi da bu kez fuzuli bir olumlamaya sırf inat olsun diye davetiye çıkarıyor gibi. Arzu her şey değildir. ‘Kökü akıl olan arzu’ bile her şey değildir.

Reason’dan devam edeyim. Aslında Hume bu genel insan zihni tetkikinden ziyade nedensellik eleştirisiyle ünlü. Kısaca diyor ki nedensellik ilkesini akılla (reason) açıklayamayız, bu daha çok izlenimlerden (impression) tevarus ettiğimiz tecrübe ve alışkanlıkla (custom) ilgili. Boş zamanı olduğunda “neden nedensellik?” (kendime not: ‘nedensellik’ de biraz şaibeli bi çeviri gibi. Sebep ve neden ayrımı mesela?) sorusunu soran her insan Hume’un derdinden anlar, anladı da. Şimdi meselenin genel ‘cözüm’ rotalarını, misal Kant’ı falan, anlatmaya çalışırsam iflahim ağlar (ki prolegomena’yi yeni bitirdim, hazmedilmesi var daha onun), o yüzden diyorum ki, en son gördüğüm açıklamayı masaya yatırayım. Oralardan düşüneyim. Masa güzel.

Paul Carcus Kant’s Prolegomena’da Hume’un sorununun ‘yanlış” formüle edilen bir sorudan kaynaklandığını iddia eder. Kullandığı uslamlama ise Hume’un nesneleri sebep ve sonuç diye etiketlemesindeki hataya işaret etmekle (ki burası doğru) beraber görece yeni fizik kanunlarına referans vererek konuyu daha iyi-tanimlanabilir hale getirmeyi ihtiva ediyor. Önceden olsa, “vauvaa, fiziiik!” diye gaza gelir ve kütlenin korunumundan hareket eden bu kabil bir nedensellik analizini hayranlıkla izlerdim. Ve fakat, those were the days, ve ben fevri olmamayı yavaş yavaş öğreniyorum (o ilk “vauv”dan sonra nefes almak ve konuyu yeniden düşünmek gerekiyor, hep böyle bu). Carcus’un açıklamasına göre nedenselliğin segmentasyonu nesnelerle değil nesnelerin başlangıç durumlarıyla yapılmalı. Yani (Hume’un favori örneğinden ilerlersek), a topu sebep, b topu sonuç değil: (a,b) top ikilisinin ilk halleri (initial state) sebep, (a’, b’) son hali (final state) ise sonuç. Bu noktada, nesneler değil nesnelerin oluşturduklari fiziksel düzenekler üzerinden konuşursak, meseleyi kütle-enerji kanunlarıyla, misal — ilk akla gelen — kütlenin korunumuyla, oradan da aşağı yukarı x=x özdeşliğiyle açıklayabiliriz, diyor Carcus. Hatta Hume azcık daha ugraşaydi fizikçi olurdu, mezkur kanunlara yakınsardı, diye ekliyor.

Şimdi, tam bu noktada, “ooo, fizik yine her şeyi çözdü!” diye gaza gelmeden önce bi oturup soluklanıyorum. Azcık düşününce de fark ediyorum ki bu işte, bu çözümde bi fevrilik var: meselenin nesnelerden nesnelerin ilk ve son hallerine haritalanması bu yeni alanda sıkıntısız yürüyebileceğimizi garanti altına almıyor ne yazık ki. Zira ilk halden son hale geçişin dinamiğini tanıdık ve nispeten iyi temellendirilmiş bir dille (matematiksel fizik) anlatmak, “o top ona vurduydu da öbürü öte yana gittiydi”nin yerine “momentum hacı”yı kullanmak başta tatmin edici gelse de recursive skeptiklige ket vuramıyor. Sebeple sonuç arasındaki muktezaliği ne kadar açıklayabiliyoruz momentum deyince? Fizik kanunlarının tasvir ettiği düzenliliğin akıldaki kökenleri hakkinda ne söylüyor bu bize? The question remains, and Hume wins.
(Ortayi açıyorum, vole janli’den gelsin: (eylemsizlik ilkesi/#351821)

Aslında benim epey konuşasım var bu verimli kitap hakkında ama şimdi nefsime hakim olmam gerekiyor (sonu gelmiyor lan yoksa (daha impression-idea meselesi vardi :/)). Treatise’i neden okumak lazim? Onu cevaplamaya çalışayım kendi çapımda: Evvela üslup güzel (bunu Kant bile teslim eder “böyle mühim konulara böyle temiz bir dille değinebilmek her yiğidin harcı değil.” diye). Yazar konuyu başta genel hatlarıyla anlatiyor (kuşbakışı), sonra detaylara iniyor (kuşdalışı). İndikçe iniyor (hepten dalış). Ama bunu yaparken kuşbakışı moda arada bir geçerek tabloyu hatırlatmayı da ihmal etmiyor (taklacı). Aşağı-yukarı sıfatlandırmasının yerçekimiyle ilişkisinden tut nedenselliğin eleştirisine kadar gidiyor. Sadece ‘yalıtılmış bireysel zihin’ anlayışıyla çevrili bir kazı da degil ha bu: yeri geliyor toplum hakkında da konuşuyor Hume, bireyle toplum arasındaki paralelliklerden, farklılıklardan bahsediyor mesela. Hülasa, zihin hakkında bir kitap yazmaya heveslensem Treatise’in netliğini ve verimliliğini örnek alırım kendime.

Evet, hava guzel: kızıla çalan mavi bir gökyüzü eşliğinde, böyleyken böyle. A Minor Treatise of Treatise of Human Nature. End of transmission.

Yorumunuz?

Aşağıdaki etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>