WHYSOGLUMCHUMWHYSOGLUMCHUMWHYSOGLUMCHUMWHYSOGLUMCHUMWHYSOGLUMCHUM

rezerve

 

Karar

Ee, ne yapacaksın bakalım, böcek?

Kaçtığın şeyler istediğin şeylerin tam da ortasından sana bakıp pis pis sırıtırken yürümeye devam edecek misin? Oyun oynayan yaşlı amcaların şen kahkahalarını ürpermeden dinleyebilecek misin? Sahtelik akan toplantılarda içtenlikle gülümseyebilecek misin?

Biri daha sökülüyor sayılı kancalarının; sığ bir görüşle alınmış, sonuçlara düşünmeden atlanmış kararlarına hala bağlı mısın?

Yoksa daha önceden açılmış yollara mı sapacak, sana hevesle kucak açmış o uyuşturucu dişlilerin arasına mı girecek, senin için dikilen kıyafeti mi giyeceksin?

Hiçbiri mi? Yaşamına nasıl devam edebileceksin peki? Hayatta kalabilmek için yapılan o mücadeleden sağ çıkabilecek misin?

Ne yapacaksın, böcek?

 

Bir Stockholm Sabahı

Bir dünya sabahı: Zeka, yapayından; ruh, aynılıktan; beden, uykusuzluktan yorgun. Sağda anne, solda baba; genetik mirastan öte dahili ikiliğin daimi hatırlatıcısı.

Grilikler içinde bir renk, renkler içinde bir grilik.

 

Night Birds

Bazen düşünüyorum da, çocukken ne kadar berrak bir akla sahipmişim. Salonun ortasında oturup camdan giren güneş ışınlarının koltuklar üzerinden yavaşça kayışını saatler boyunca izlediğimi hatırlıyorum. Farkındalığım ne kadar da yüksekmiş; saniyelerin geçişini, zamanın ilerleyişini nereden geldiğini anlayamadığım bir huzur ve küçük bir Buda edası ile izleyebiliyormuşum.

Şimdi ise sadece baktığım yeri görebiliyor, sadece ilgilendiğim şeyi algılayabiliyorum. O kadar bulanık ki aklım! Hayvansal dürtüler, hormonlar bir yandan bastırıyor; öbür yandan durmadan bir geçmişi değerlendirmece oyunu meşgul ediyor kafamı: “Ya böyle deseydim, ya öyle olsaydı, ya şöyle yapsaydım?” Benden bir benzetme yapılması istense söyleyeceğim ilk şey “su basmış bir çöp biriktiren teyze evi” olurdu.

Şu bedenden kurtulabilsem ne güzel olurdu aslında, az da olsa açılırdı zihnim. Şu çatışmadan kurtulsam o bile yeter. Biri sanki beynime damlalıkla bir şeyler damlatıyor bazen, düşüncelerle hissedilen o kadar çatışıyor ki… Hoş, artık düşündüğüm gibi hissetmeye başladığım için biraz daha rahatladım denilebilir.

Evet, gidebilir bu vücut. Önemli fonksiyonlarından en az birine ihtiyacım yok ne de olsa, bunu anladım yakın bir zaman önce.

Buraya artık fazla yazı yazamıyorum, farkındayım. Özlediğim griliğe dönemiyorum artık, çünkü o grilik beni öldürüyor. Bir şeyler değişti ama şu an çizgiselleştirebileceğimi ve anlatabileceğimi sanmıyorum. Belki de içselleşti, kim bilir?

Çamurlu bir su birikintisiyim sanırım ben, tüm çamurlu su birikintileri gibi bir taş atılınca bulanırım ve her şey geri çöktüğünde artık aynı çamurlu su birikintisi olmam; fakat hala çamurlu bir su birikintisiyimdir. Taş atılmış bir çamurlu su birikintisiyim ben de.

Bir kere daha çamurlu su birikintisi dersem anlamını yitirecek sanırım.

Bugün bir sivrisinek öldürdüm. Önce ölmedi, bacaklarını hareket ettiriyordu. Bacaklarına dokununca hızlıca hareket ederek elime yapıştı, ben de parmağımla hafifçe vurdum. Bu sefer iç organları kalıcı olarak hasar gördü diye düşünüyorum, çünkü hareketleri giderek yavaşladı. Parmağımla dokunmama rağmen tepki vermeyince masanın üstüne, görebileceğim bir yere koydum. Saatler geçmesine rağmen hala aynı şekilde duruyor.

Bu beni bir katil yapıyor galiba. Belki de on bininci kere hem de… Nispeten temiz bir işti bu; en son sefer parmağımda beyaz bir sıvı kalmıştı; ve de sıvıdan sarkan başka bir ceset.

Onun yaşamı beynimdeki nöronlar varlığımı rahatsız ettiği kararına vardığı için sona erdi; benim yaşamım ise şimdilik devam ediyor. Kendine bir eş bulup onlarca sivrisinekcik meydana getirecekti, onlar da başka sivrisinekcikler… Gen havuzundan keyfi olarak bir canlı çıkarttım. Koskoca bir sülalenin yaşamına engel oldum! Bunu yapabildim, çünkü sırf ondan daha iri ve güçlüydüm. Hareket etmesini sağlayan şeylere zarar verdim, öldü. Bir iradesi olduysa, artık yok.

Ne önemi var, değil mi? Aynı bizler gibi. Ölüm doğal bir şey.

Ne de uzun bacakları varmış!

Yazının başlığına da dinlediğim şarkının adını koydum. Cümlelerimi de boşluklu üç tane noktayla bitirirsem tamamdır . . .

 

7 Adımda Gerizekalı Kız Blogu Oluşturma Rehberi

Henüz ölmedim. Sitenin başka bir sunucuya taşınması sırasında blogun çalışmaması nedeniyle kısa bir süre yazmaktan soğumuştum; bu yüzden bir süredir herhangi bir yazı yazmam mümkün olmadı. Hemen sevinmeyin yani.

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Bu yazı için aklımda başka bir plan vardı. Her zamanki üslubumdan farklı bir yazı yazmamın sebebi, eleştirdiğim şeyin benzerini yapmak istemememdi. O yüzden eleştirmek istediğim şeyi “adım adım yapma rehberi” şeklinde, güldürücü bir yazı ile anlatmakta karar kıldım.

İnternet’te dolaşırken denk geldiğim bir blog tipi var. Genellikle on beşinci saniyeden sonra tırnaklarımı hafiften kendi suratıma geçirmeye başladığım, beynimi öldüren bir blog tipi bu. Ne mi? “Gerizekalı kız blogu” diye tanımlayabiliriz bunu.

Engin gözlemlerim sonucu 7 adımda “gerizekalı kız blogu” yaratmanın yolunu buldum.

Hemen inceleyelim.

1. Öncelikle karanlık arka planlı bir tema seçilir. Etrafında kıvrılan dallar, otlar varsa etkisi iyice artar. Genellikle köşeli temalardan kaçınılır. Bir kıza ait olduğu belli olsun diye çeşitli simgeler içeren temalar tercih edilebilir. Örneğin siyah arka plan üzerine yer yer koyu kırmızı kalpler gibi.

2. Arka plan seçildikten sonra okunması zor olan, arka plana benzer bir renkte yazı tipi seçilir. Özellikle düşük karşıtlıklı renkler bunun için ideal. Koyu kırmızı veya koyu mor rengini örnek verebiliriz.

3. Blog genellikle blogger.com gibi halka açık bir sitede açılacağı için bu bloga bir isim vermek gerekecektir. Var olan bir kelimenin üzerinde yapılan (genellikle aptalca) oynamalar iş görecektir. Örneğin “Artemis” isimli tanrıçanın ismini mi beğendiniz? “Arte-miss” yapın, blog isminiz hazır! Ya da “kedi” kelimesini “cady” gibi saçma sapan bir hale dönüştürebilirsiniz. Kedilerle ilgili başka bir konuya birazdan değineceğim.

4. İsim seçme işi de tamamlandıktan sonra bir başlık seçmelisiniz. Olabildiğince ağlak, ezik ve gereksiz betimler kullanmaya özen gösterin. “Kalbimin Gözyaşları”, “Masum Kızın Naif Hayalleri” gibi betimlemeler idare edebilir.

Sizin daha iyilerini üretebileceğinizden eminim. Benim elimden ancak bu kadar geliyor.

5. Blogumuzun genel tasarımı tamamlandı. Şimdi sıra geldi yazıları yazmaya. Yazılarda unutmamanız gereken şey, her yazının başında veya sonunda bir resim olması şartıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu konum için herhangi bir resim kullanamayacağınız. Nasıl başlık ve tema için bir kural varsa, bu resimler için de bir kural var.

Seçtiğimiz resmin blogun genel teması olan “gerizekalılık” kıstasına uyması gerek. Birkaç alternatifiniz var. Şıpsevdi sakızlarından çıkan resimlere benzer resimler kullanabilirsiniz. Bankta oturan, yanındaki kızı öpen küçük oğlan klişesi; parkta oturarak önündeki topa bakan ağlayan çocuk tiplemesi oldukça güzel bir seçim olabilir. Bu resimler için kediler de bulunmaz bir fırsat. Özellikle aptal, masum yavru kedi resimleri bu iş için özellikle tasarlanmış gibidir.

Farklı bir yaklaşım uygulayıp “gotik” diye nitelendirilebilecek resimler de kullanabilirsiniz. Solan güller, yıkılan evler, vesaire.

Ayrıca her yazının sonuna o yazıyı yazarken dinlediğiniz bir şarkıyı yazmanız durumunda yazınızın şiddeti artacaktır.

6. Resmimizi de seçtikten sonra yazımızı yazmaya başlayabiliriz.

Yazılarımız için seçeceğimiz genel konular aşağı yukarı belirli temaları işler. En önde erkekler, terk eden sevgili olguları gelir. Hayatla ilgili berbat analizleriniz ikinci sıradadır. Dikkat etmeniz gereken şeylerden biri, yazıya biyolojik saatinizin tıkır tıkır işlediği havasını vermeyi unutmamanızdır. Unutmayın, bilinçaltınızdaki en önemli konulardan biri acilen kendinize uygun bir eş bulup dışarı çocuk pompalamak.

Yazının şekli ise genellikle, aynı başlıktaki gibi, gereksiz betimlemeleri içerir. Çok sözle olabildiğince az şey anlatmayı denemelisiniz. Yazıda yer yer renk fark renkleri, kalın ve/veya italik yazı tipini kullanmanız gerizekalılık faktörüne olumlu etki yapar.

7. Tüm işlemleri bitirdikten ve elle tutulur üç beş girdiye sahip olduktan sonra sıra berbat blogumuzu arkadaşlarımızla paylaşmaya geldi. Berbat yazılarınızı neden kendinize saklayasınız, öyle değil mi? Dünya yazılarınızın ne kadar berbat olduğunu yüzünüze söylemeye cesaret edemeyen beyaz atlı şövalyelerle dolu.

Bu adımın oldukça kolay olduğu söylenebilir. Birkaç arkadaşınıza blogunuzun bağlantısını e-posta aracılığı ile yollayabilirsiniz. Ara sıra onların bloglarına da yorum yapın ki akıllarına gelin; böylece onlar da sizin blogunuza anlayış fışkıran yorumlar yapsınlar.

Bu kadar anlattıktan sonra bir örnek vermemek de olmazdı tabii. Sizin için bir adet blog açtım. Buradan bakabilirsiniz. Her ne kadar uğraşsam da orijinalleri gibi olmayacağı çok açık. O yüzden etrafınızdaki şüphelilere blog tutup tutmadıklarını sorarak daha gerçekçi örneklerini görebilirsiniz.

Sevgilerle.

 

Ölüm

Son bir haftadır evdeyim. Okula gitmeyi bıraktım ve dış dünyadan kendimi tamamen soyutladım.
Raporlar, ödevler… Birkaçının teslim tarihi çoktan geçti. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, oyun bile oynamak istemiyorum. STALKER’ın ortasında oyunu sildim, Fallout 3 bulmuştum bir yerlerden. O da yarısında kaldı. Telefonları açmadım, mesajlara ve e-postalara cevap vermedim. Uyku düzenimi vampirlerle aynı kulvara koydum. Yemek yemeyi bıraktım ve iskelet gibi oldum. Sadece bilgisayar başındaydım ve rüzgar nereye götürürse oraya gittim İnternet’te. Anonim kimlikle onlarca kişiye e-posta attım. Başka kıtalardan tanımadığım insanların hayatlarını inceledim, gözüme kestirdiklerimi Google’dan takip edip nasıl insanlar olduklarını ve neler ile uğraştıklarını gördüm. Forumlarda insanların hiç ilgimin ve bilgimin olmadığı konular hakkında yaptıkları tartışmaları okudum: Pearl Jam versus Nirvana, Bush versus Obama, etoburluk versus otoburluk…

Acayip acayip şeyleri okumaktan gözlerim kanlandı. Tabula Rasa isimli MMO’nun kapatılışı, gölge insanlar isimli paranormal olduğu iddia edilen olaylara getirilen bilimsel açıklamalar, Carl Jung, farkında olunan rüyalar, Gaius Julius Caesar’ın hayatı, Netstorm isimli eski bir oyun, kara enerji, üreme psikolojisi…

Bugün aniden her türlü pisliğe dalış yapma kararı aldım ve hemen altında “Welcome to the Internet” mesajı olan ünlü pisliklerin dışında, onlarca insan ve hayvan cesedine, intihar bombacılarının ve intihar edenlerin kalıntılarına baktım. Kopmuş bacaklar, çıkmış gözler, kan, revan. Birtakım gerizekalıların bir kediyi öldürüşü ve cesedini parçalamaları ile ilgili resimlere göz attım.

Yazının gittikçe kötü bir hal aldığını biliyorum. Daha fazlasından söz etmeyeceğim, endişelenmeyin; istemiyorum zaten.

Sonra oturup düşündüm.

Birkaç yıl sonra basacağım bir mayın muhtemelen o bacaksız vücutlar içeren ceset resimlerinden birini bana ait yapacak. Genelde pek fotojenik olmamamın dışında, hiçbir endişe duymuyorum. Kan kaybından bembeyaz olan, şoktan titreyen ellerime bakarken muhtemelen “Ölüyorum.” cümlesinden başka bir şey geçmeyecek aklımdan. Belki de “Oo, leziz vahşet!” bile diyebilirim o anda, bilemiyorum.

Gecenin karanlığında, ekrandan dağılan kırmızı ve ten rengi ışıkların aydınlattığı odamda ellerimle başımı tutuyorum ve bir paralelkenarı andıran kafatasımı yokluyorum. Avuçlarımın altında inatla çarpan kalbimin yarattığı periyodik basıncı hissediyorum ve “Yaşıyorum.” diyorum. Bu, omurgamın ortasından ve fare tutan sağ elimden gelen uyarı niteliğindeki ince sızı ile de destekleniyor.

Sonra başka şeylere kayıyor düşüncelerim. Artık çoğu şeyi hatırlamadığımı farkediyorum. Çocukluktaki doğum günlerimi hatırlamıyorum. Aslında çocukluğumla ilgili birkaç şey hariç hemen hemen her şeyi unuttuğumu anlıyorum. Gri bir sis var sanki tüm geçmişle ilgili. Ailem, öz ailemmiş gibi gelmiyor. Bir ailem varmış gibi bile gelmiyor. Doğmuşum gibi gelmiyor. Yaşlanıyormuşum gibi de gelmiyor, işin komiği. Zaman olduğu yerde duruyor ve çoğumuzun sandığının aksine, akmıyor gibi.

Uyumak istiyorum. Daha çok uyumak ve hep uyumak. Günde 12 saatten aşağı uyumuyorum. Rüyalarımın o uçuk, serin havasından ebeveynlerimin kızgın bağırışları bile kopartamıyor beni. Kocaman rüya “kürelerinin” içinde gezip duruyorum ki bunun ne olduğunu size anlatabilmem mümkün değil. İsimsiz canavarlarla savaşıp kendimi feda ederek dünyayı kurtarıyorum. Hiç bilinmedik gezegenlerde, uzayın derinliklerinde, farklı ve sürreal gerçekliklerde dolaşıyorum. Gerçekte var olmayan ama birçok kereler gittiğim yollardan yeniden geçiyorum ve “Geçen sefer buradan gittiğimde yol uzamıştı, şurası daha kestirme sanki.” diyorum. Eski ve var olmayan arkadaşları görüyorum, onlarla özlem gideriyorum ve eski günlerden konuşuyoruz. Bir iki tanesine vücutsuz kafaların bizi kovaladığı o korkunç şatodan nasıl kaçtığımızı hatırlatıyorum. “Ne günlerdi!” diyoruz. Adını bile bilmediğim, yüzleri habire değişen ve bazen de yüzleri hiç olmayan fakat gayet iyi tanıdığım yoldaşlarımla kara kalem dünyalarda garip yolculuklara çıkıyorum. Hiç konuşmayan ve belki de dilsiz olan, yüzü her gördüğümde değişen ama her bir yüzü en az bir önceki kadar güzel olan sevgilimin gözlerimin içine bakarak benzerini dünyada görmediğim bir biçimde gülümsemesi güç veriyor bana.

Yanından ayrılmadan önce son bir kez elini tutuyorum. Manzara değişiyor ve kafamda sağ tarafından bir anten çıkan motorsiklet şapkamla Road Runner’ı yakalaması için Coyote’a planlarında yardım ediyorum. ACME marka kara tahtaya yazdığı denklemlerin doğruluğunu onaylamam için bana bakıyor ve ben de “g’yi neden 9.81 aldın? Sanırım yanlış yazdın, g 17 olacak!” diyorum ve elini başına vurup düzeltiyor. O sırada Wernher Von Braun geliyor ve üzerinde yıldız şeklinde şekerlerin olduğu bir “tören keki” getiriyor. Flaşlar patlıyor ve kameralara el sallıyorum. O sırada Road Runner yanında yeni müttefiği Nikola Tesla ile çıkageliyor ve çekişme başlıyor. Coyote ile beraber uçurum başında tuzak olarak koyduğumuz kaya ile beklerken bir anda aşağı atlamak geçiyor içimden ve atlıyorum. Yere çarpınca yer esniyor ve bir tramplen gibi beni yukarı atıyor. Ayaklarımın üstüne düşüyorum ve kendimi uçsuz bucaksız bir çölde buluyorum. Evimdeymişim gibi hissediyorum. Uzaktan bir at arabasının geldiğini görüyorum. At arabası yaklaşınca beyaz, periye benzer kıyafetleri ile Kraliçe iniyor arabadan. Yerinin ormanlık bir ülke olduğunu hatırlıyorum ve onu uzun zamandır tanıyorum. Bana gülümsüyor. “Unutma, tüm dünyanın imparatoru sadece ve sadece sensin. Yıldızı hatırla.” dediğini anlıyorum gülümsemesiyle. Elinde Külkedisi masallarından kalma, ucu yıldızlı bir değnek taşıyor. Birlikte saatler, belki de asırlar boyunca yürüyoruz ve hiç konuşmuyoruz. Yağmur yağıyor ve rahatlatan bir meltem okşuyor yüzümü. Bir sürü şey düşünüyorum. Onlarca şey… Bir süre sonra kendimizi yürümeye başladığımız yerde buluyoruz ve Kraliçe bana gülümseme ile veda ediyor. Araba yavaş yavaş uzaklaşırken kafamdaki motorsiklet kaskını çıkarıp önüme koyuyorum ve içine saçlarımı kesiyorum.

Bu kuru, renksiz ve çirkin dünyaya dönüyorum sonra. Gözümü açıyorum ve binalar arasındaki ufacık bir aralıktan batmakta olan güneşin kızıl ışıklarının boyadığı gökyüzünü görüyorum. Soluk geliyor her şey. Havasız, uyku kokan odamı havalandırmak için pencereyi açıyorum. Yüzümün şişmiş olduğunu farketmem için aynaya bakmam gerekmiyor, ki bakmayı da pek sevmiyorum; ne kadar çirkinleştiğimi görmek beni üzüyor. Evin içinden bir sürü televizyon sesi geliyor. Birisi birisinin yemeğini beğenmiyor, birisi bir sürü saçma sapan mucizeyle karşılaşıp materyalist felsefeyi bırakıyor ve hidayete eriyor, bir başka salak da işitme engellilere hitap ediyormuşçasına bağıra bağıra politikalarının doğruluğunu savunuyor. Telefonum titreyip duruyor ama bakmıyorum. Bir süre sonra susuyor telefon, ve arayan kişi kendi işini kendisinin görmesi gerektiğini anlıyor.

Bir düşünce yolunun oluşturduğu başka bir küre çağırıyor beni, ama bu sefer reddediyorum. Çünkü biliyorum ki, o küreye gidersem belki de günler boyu uyuyacağım.

Bilgisayarın başına oturuyorum. Gelen e-postalara şöyle bir göz atıyorum. “Öldün mü?”ler, bilgisayar kullanmayı bilmeyen gerizekalılar yüzünden aldığım “Merhaba aradığın aşkı burada bulacaksın”lar, bir iki saçma yazı, seminer duyuruları, TÜBİTAK’tan (hiç de hak etmediğim) staj için gelen yönergeler, şu bu.

Başımı tutuyorum sonra. Kafatasımı yokluyorum. Ellerimin altındaki periyodik basıncı hissediyorum. “Yaşıyorum.” diyorum.

Hala.

 

Aciz #2

Son zamanlarda gecikmiş ergenlik sendromu içerisinde olduğumu düşünüyordum. Ara sıra herkesin durup düşünmesi gerek, benim bile; çünkü bir kişinin izlediği yolun doğru yol olduğunu bilmesinin aslında pek bir mümkünatı yok. Haliyle, doğru yolda olduğumuzdan emin olduğumuz anda aslında en büyük hatalarımızdan birini yapıyoruzdur, çünkü her sapakta düşünmeyi bırakırız artık ve yalnızca yürürüz; nereye gittiğimizi aslında bilmeden. Durum böyle olunca, insanların davranışlarının bu kadar midemi bulandırmasının belki de benim hatam olabileceğini düşündüm. “Düşüncelerimin ne kadarı tamamen mantıksal bir temelden hareket ediyor?” Zihnimi karartan duygular ve damarlarımda dolaşan hormonlar olduğu sürece bunu tam olarak bilebilmemin mümkünatı yok.

İşte bunu düşünüyordum ben de ve de gecikmiş ergenlik sendromunu. Yıllar önce yaşadığım bunalımdaki delirtici solipsist düşüncelerin yine aklıma sızmaya başladığını farkettim. Üstelik aklıma sızan yalnızca bunlar da değildi, eskiden aklımda ağırlıklı olarak bulunan çeşitli düşünce desenlerini tekrar oluşturmaya başladığımı da gördüm. Mide bulantılarının sıklığının da arttığını hissettim.

Acaba, dedim, son derece ucuz yazılar ve bir gerizekalının bile düşünebileceği şeylerle farkında olmadan ilgi çekmeye mi çalışıyorum? Acaba içeride olan, gerçek olan tek şey “Bakın ben ne kadar farklıyım, misantropist ‘takılıyorum’!” mu? Gözden çıkardığım insanları, yani tanıdığım tüm insanları kendimden tamamen uzaklaştırdığımda elde ettiğim sonuç, gerçekten istediğim sonuç mu olacak? Gerçekten doğru yolda mıyım, yoksa zihnimi bulandıran çeşitli duyguların etkisiyle mi böyle davranıyorum?

Rachmaninoff üstadımın leziz piyano konçertolarını dinlerken bunları düşünüyordum son birkaç gündür.

Derken, aslında o kadar da haksız olmadığımı ve insanların gerçekten gerizekalı ve zavallı canlılar olduğunu ispatlayan bir olay, sorularımın birkaçını cevapladı.

Ne mi? Kendilerine kötü davrandığımdan yakınan üç beş önemsiz dişi insanla düşüncelerimi paylaşmam ve onlara karşı anlamsızca iyi bir tavır içerisine girmem, “Yaa kendine bir kız arkadaş bulsa da rahatlasa yeaaa, sıradan herkese yazıyor…” gibi bir düşünce doğurmuş, etki-tepki olgusunun sonucu olarak.

Hani insanın acımak ile kahkaha atmak arasında kaldığı, akıldan onlarca şey geçmesi sebebiyle hiçbir şey söylenemeyen anlar vardır… Ya da o kadar şaşırırsınız ki, ne diyeceğinizi bilemezsiniz, yalnızca şaşkın şaşkın bakabilirsiniz. Yaşamasının pek bir anlamı olmadığının farkında olan ve bu sebepten dolayı hayatını “Tamam mı, devam mı?” gelgitlerinde sürdüren küçük bir insanın tüm varlığının amacını sperm aktarımına indirgemek insanın içinde tarifsiz duygular uyandırıyor ve bu duygulardan bir tanesi de ayırt edilebilecek derecede öne çıkıyor: Mide bulantısı.

Ah be aciz varlık… Benim, senin zekanın ve derinliğinin sınırlarını yarım saatlik bir konuşmanın sonunda algıladığımı bilebilsen, acaba ne düşünürdün?

Daha önce de demiştim:

“…Hele o davranışlarınız; o anlamsız derecede kendine güvenen, zavallılığınızdan habersiz davranışlarınız… Kendi varoluşunun acizliğinin, önemsizliğinin ve anlamsızlığının tümüyle farkında olan bir kişi önünde ne kadar küçük ve komik göründüğünüzü keşke bilebilseydiniz.

…”

Keşke bilebilseydiniz.

Düzenleme: Kalitesiz bir yazı olmuş. Yeterince iyi yazamamışım, yazı olay tabanlı gibi gözüküyor ama değil. Başka bir yazıda açıklarım bunu.

 

21

Ölüyorum.

 

Farkındalık #2

Ablamın evliliği nedeniyle Balıkesir’e doğru yol alıyordum. Annem ve babam benden günler önce gittikleri için eniştemlerin arabasındaydım. Arka koltukta oturmuş, yüzüme gelen fotonların cildimi ısırmasının tadını çıkarıyor ve kimsenin seyretmeye tenezzül etmediği, her biri mütevazi bir sanat eseri olan bulutları seyrediyordum.

Yolumuzun bitmesine çok kalmamıştı. Yanlarından geçtiğimiz tanıdık binalar, gittiğimiz yere oldukça yaklaştığımızı gösteriyordu.

Eniştem telefonunu cebinden çıkardı ve bir yandan yolu kontrol ederken öbür yandan da bir numarayı bulmaya uğraştı. Sessizce izledim. Bir dakikalık bir uğraştan sonra telefonda aradığı numarayı bularak arama düğmesine bastı. Ardından telefonun sesini dışarı gelecek şekilde ayarladı; böylece hem konuşulanları biz de duyabilecektik hem de arabayı bir elini meşgul etmeden kullanabilecekti.

Telefon çalma sesini dinledik birkaç saniye boyunca. Ardından bir kadın sesi geldi telefonun hoparlöründen. Eniştemin adını söyledi. Annemdi yanıtlayan.

Eniştem ile evin nerede olduğu konusunda konuşmaya başladılar. Annemin adres tarif etmedeki özürünün sonucu olarak telefon babama teslim edildi. Telefonda bir erkek sesi vardı şimdi.

“Babam…” dedim. Telefondaki ses babamın sesiydi ancak bana çok yabancıydı. Annemin sesi de öyle, eniştemin sesi de… Yabancılık hissinden başka hiçbir his uyandırmıyordu bende bu insan sesleri. Garipsedim ve yine o durumlardan birinde olduğumu farkettim: Hani şu her şeyin size inanılmaz sahte geldiği durumlar.

“Bunlar benim ailem.” diye düşündüm. Çok uzak geldi bu düşünce. Söyleyen ses de oldukça cılızdı zaten, kendisi bile inanmadı diyebilirim. “Ailem bunlar benim.” diye tekrarladı kelimelerin yerlerini değiştirerek. Hiçbir ikna ediciliği yoktu. Kendimi herkesten o kadar bağımsız hissediyordum ki. Adeta birisi beni bir oyun oynamak için bir başkasının derisinin altına yerleştirmiş gibi. Sanki karmaşık bir oyunda başka birinin savegame”inden devam ediyormuşsunuz gibi.

Bir süre sonra elimde valizlerle eve girdim. Birkaç gündür görmemiş olduğundan dolayı özlemiş olan annem “Hoşgeldin oğlum!” diye karşıladı beni ve gülümseyerek sarıldı. Sarılmadan önce birkaç saniye tereddüt ettim ve kollarımı dolarken hiçbir şey hissetmedim. Ardından hayatımda görece olarak en yakınım diyebileceğim ablam geldi koridordan. İşe gitmemişti, evlilik nedeniyle izinliydi. Ona da sarıldım. Ve yine hiçbir şey hissetmedim. Evde diğer teyzem de vardı. Belki de bir tek down sendromlu olan zararsız kuzenime sarılırken bir şeyler hissettim, ondan da emin değilim.

Sonrası telaş zaten.

Ertesi geceyi geçiyorum. İnsanların bakteri dışkıları içerek birbirlerine bitki leşleri fırlattığı, giydiğim şık takım elbisenin etkisiyle etkilenen yaşıt dişi insanların kurdukları beni içeren hayaller ve beni dikkatli dikkatli süzerek ilgimi çekme çabaları, bahsettiğim bakteri dışkılarından aşırı doz alanların evrim teorisini ispatlayacak derecede maymunlaşmaları vesaire. Ya da uzun zamandır görülmeyen ancak bir mikrogram bile özlenmeyen akrabalara karşı samimi olmayan sevgi gösterilerinden, yaptıkları hareketlerin müziksiz -çalan şeye müzik denilebilirse tabii- ne kadar anlamsızlaşacağını farkedemeyecek kadar aciz olan zavallı insancıklardan, gizliden gizliye yürütülen bir etnik köken rekabetinden, ağzına burnuna yeni şekil verme isteğimi güçlükle durdurduğum yavşak şarkıcı müsveddesinden de bahsedebilirdim, ama istemiyorum. Kulaklarımın ne yazık ki defalarca uyarmamıza rağmen azaltılmayan ses şiddetinden (ya da çalan o şeyden) dolayı zarar görmesini engelleyemedim. Genelde eşcinselliğe yakın pansiyon şarkıcılarının yaptığı o salak esprilerden yapan o gerizekalı da kendince çok beğenildiğini düşünmüş olacak ki, geceden sonra da kaldığımız otelin restoranında nöronlarımı öldüren şarkılarını söylemeye devam etti. Neyse ki bakteri bokunu aşırı kaçırmış babamın elinden kurtulabildim ve yukarıda, yatağımda kendimi Vivaldi’nin o eşsiz eserlerinin hemşireliğine bırakabildim. Gece annemin yanıma yatmasıyla bir anlık uyandığımı sanıyorum.

Ertesi gün babam alkol zehirlenmesinden dolayı yüzü şişmiş, beyni pişmiş bir halde yatağında yatıyordu ve hafif hafif inliyordu. Kalktım ve vakit öldürmek üzere aşağı indim. Arada sırada babamın yanına uğruyor, ölüp ölmediğini kontrol ediyordum. Biraz ayıldıktan sonra içecek bir şeyler istedi. Tecrübeli olan ben, her zamanki menüsünü almak üzere markete yollandım: Maden suyu, çiğneyip yuttuktan beş dakika sonra yarı sindirilmiş bir şekilde dışarı çıkartacağı çubuk krakerler ve büyük bir şişe su.

Odaya döndüğümde, temiz hava nedeni ile kaldığım ortamdaki kokuyu unutmuş olan burnum keskin bir anasonla karışık alkol kokusu aldı. İçeri girdim ve torbayı yere bıraktım. Babama baktım. Yüzü sararmış, seyrelmiş saçları birbirine karışmış ve çarşafını örtü yapmıştı. “Köpek.” diye geçirdim aklımdan. Torbadan altılık şişe grubunu aldım ve elimdeki oda anahtarı ile bir arada durmalarını sağlayan naylon kabı kesmeye koyuldum. Bayılmış derecede uyuyor olacak ki, çıkan sese hiçbir tepki vermedi. Yaptığım şeyi bitirince şişelerden birini elime aldım ve odaya göz gezdirdim.

“Kalorifer borusu… Çok yuvarlak. Şifonyer? Ahşap, iz kalır. Sana ne kalırsa? Olsun ya, kalmasın. Kapının tepesi? Olabilir bak ama orada da iz kalır. Öbür şişeyle açayım o halde?”

Şişelerden bir tane daha aldım ve iki şişenin kapaklarını birbirini açacak hale getirerek güç uyguladım. Birisinin kapağı biraz gevşedi, tısladı ve içindekileri biraz üstüme başıma boşalttı.  Tekrar denedim. Şişelerden biri kayarak elime çarptı. Elime baktım. Tahmin ettiğim gibi metal kapağı derimi yüzmüştü. İki saniye kadar sonra kalkmış beyaz derinin altından yaşam suyu belirdi. Mikrop kapmaması için yaladım.

Tıslama sesine uyanmış olan babam, kapının kilidinin geçtiği delikte açmamı söyledi inleyerek. Bir daha “Köpek. İt.” dedim içimden ve dediğini yapmak üzere banyoya ilerledim.

Yaklaşık iki saat sonra tekrar yoldaydım ve eniştemin arabasındaydım. Evime dönüyordum. Arkadaki üçlüden birisi olmamak için ön koltuğa oturmuştum ve can sıkıcı sohbetlerine katılmamak için kulaklığımı takmış, kendimi Rachmaninoff’un parmaklarına vermiş, yavaş yavaş batmaya başlamış olan güneşin önüne geçmiş altın renkli bulutları seyrediyordum.

İç dünyama huzur ve sessizlik hakimdi. Bu şekilde saatlerce, belki de günlerce oturabileceğimi düşündüm. “Belki de hayatta tek huzurlu olduğum anlar bulutları seyrettiğim anlardır.” dedim fısıldayarak. Bunun üzerinde biraz daha düşündüm, önceki anılarımı araştırdım ve en karanlık anlarımda bile bu tür seyirler sırasında huzurun kucağında olduğumu gördüm. Haklıydım. Bu bana daha önce buraya yazmayı planladığım ancak yarım bıraktığım için yazmadığım bir yazımda geçen bir sözümü hatırlattı: “Bu gezegenin oğlu olmaktan çok mutluyum, ama insan olmaktan hiç mutlu değilim.” “Ne olmak istersin?” diye sorarsanız vereceğim pek bir cevabım da yok açıkçası. Belki de rüzgar olmak isterdim; bulutları şekillendiren, çiçekleri kımıldatan ve güneşi kovalayan bir rüzgar… Bir de, diğer rüzgarların yapmadıklarını yapan bir rüzgar olurdum sanırım. Bulutları seyreden güvensiz oğlanların yüzüne gülümseme getiren ılık, taze taze kokan bir rüzgar olurdum. Ya da, platonik aşıkların kendilerine fısıldadıkları sevgi sözcüklerini sevdiklerine taşırdım mesela, çekecekleri acıyı çabuklaştırmak için.

Neşemi arttıran, bir grup yuvarlak bulutun gelmesi oldu. Ancak ne yazık ki rüzgarla uzaklaşıyorlardı ve yerlerini iki üç tane şekilsiz, yanlışlıkla koyulmuş gibi duran bulutların olduğu boş bir gökyüzüne bırakıyorlardı. Olanla yetinmeye alışkındım.

Acı konusunu açmışken, kendimde çok kısa zamanda çok büyük değişiklikler yaptığımı farkettim bir an. Farklılaşmıştım; kendimi daha çok beğeniyordum ve uzun zamandır taklit etmeye çalıştığım nitelikler, “ben” olgusunun doğasına yerleşmişti artık. Ne harika bir şeydir şu acı, bilir misiniz? Belli bir eşiği aşmadığı sürece hayatta yaşanabilecek tüm duygulardan daha güzel, daha önemlidir. Saçma sapan kişisel gelişim kitapları ile değişimi başarısızca taklit etmeye çalışırsınız ve hüsranınızı hep yeteneksizliğinize yorarsınız. Oysa ki gerçek değişimi getiren tek şey, akıl bulandıracak derecede bir acıdır. Bu durum aynı çizgi filmlerdekine benzer: Üç dört kişi bir anda kavgaya tutuşurlar ve ortalık toz duman olur. Ardından ayakta sadece bir kişi vardır ve bu kişi ellerini temizlemek için çırpmaktadır. Kalanlar ise yerdedir. Başlangıç durumu belli, sonuç durumu belli ancak arada olanlar sizin bilginizin dışındadır. Ya da daha güzel bir örnek vermem gerekirse; bir taş yığınına aynı toz-duman efektiyle girişen bir heykeltraşı düşünün. Bir süre sonra heykeltraş kenara çekilir ve toz dağıldığında karşınızda bir sanat eseri durmakta olduğunu görürsünüz. Acının sizi değiştirmesi de aynı bu şekildedir. Başlangıç dingindir, ardından acı gelir ve aklınızı bulandırır. Sonunda ise, toz ve duman dağıldığında, bambaşka bir ben bulursunuz kendinizin yerinde.

Sonra düşüncelerim Vivaldi’nin viyolinlerinin o gümüşi sesleri ile dağıldı ve gözlerimi bir süredir bakmakta olduğum güneşten aldım. Her yeri yeşil ve mor renkte görmeye başlamıştım. Staccati viyolinler harika bir crescendo ile titreşirken aklıma bir dilek geldi: Keşke Rachmaninoff kadar iyi piyano, Paganini kadar iyi keman çalabilseydim; Leonardo usta kadar zarafet sahibi olabilse ve onun gibi düşünebilseydim; keşke Tesla kadar azimli olabilseydim!

Bulutlar çoktan gitmişti. Gökyüzünün kızıllığı, dünyanın dönmesiyle yerini pornografik mora çalan bir alacakaranlık mavisine bırakıyordu.

Müziği kapattım. Tekerlerin ezdiği taşların takırtısı vardı arabada sadece. Beş kişi sessizce yol alıyorduk. İç organları dışarı fırlamış bir kedi leşinden son anda kaçtık.

Eniştemin arabasındaydım. Evime dönüyordum. Arkadaki üçlüden birisi olmamak için ön koltuğa oturmuştum.

Yine bendim.

 

Yorgun

Bugün mikrokontrolör almak için babam ile dışarı çıktım. Hem zaman daha hızlı geçer hem dışarı çok odaklanmadan işimi halledebilirim hem de babamın pazarlık yeteneğinden yararlanırım diye gittik babamla. Dışarı çıkmayı pek sevmiyorum, çünkü görmek istemediğim şeyleri görüyorum ve bu da beni çok yoruyor.

Gerçi göreceğimi yine gördüm ve yeterince midem bulandı. Hiçbir şey farketmedi.

Bir şey almak için bir yerde dikildiğimiz sırada bankta oturan bir adam gördüm. Başını öne eğmiş ve kambur bir biçimde oturduğunu gördüm. Gözlerimi odaklayarak daha dikkatli baktığımda elinde içinde sarımsı bir madde olan bir torba olduğunu, bu torbayı ise yüzüne ağzını ve burnunu kapatacak şekilde tuttuğunu gördüm. Derin derin soluyordu. Görüntünün ne olduğunu anladığımda içimde kabaran karışık duygulardan dolayı başımı çevirdim ve önüme baktım. Kısa bir süre sonra oradan ayrılırken bir daha döndüm ve banktaki kişiyle göz göze geldik. Artık torbadaki maddeyi solumuyordu. Esmer yüzü inanılmaz derecede kızardığından koyu kırmızı bir renk almıştı. Faltaşı gibi açılmış, ifadesiz ya da benim bilmediğim bir şeyi ifade eden kahverengi bakışlarla bana bakıyordu ama beni görüp algılamış olduğundan o kadar da emin değilim. Öne doğru garip bir şekilde eğilmişti: Hani çizgi filmlerde güzel yemeğin kokusunu alan karakterler burunlarını öne uzatıp kokuyu takip etmeye, ardından da o kokunun etkisiyle uçmaya başlarlar ya, aynı onun gibi bir duruştu bu da. Biraz uzamış sakalları, otuza dayanan yaşı nedeniyle oturmuş yüzünü çevrelemişti.

İki saniyeden uzun bir bakışmanın başıma bela açacağını bildiğimden midir, yoksa artık daha fazla dayanamamdan mıdır bilmem, başımı çevirdim ve yürümeye başladım.

Az ötede karşıdan üç tane türbanlı kadın geliyordu. Kabaran bir kedi gibi omuzlarını yukarı çekmişlerdi ve etrafı kötü bakışlarla süzüyorlardı. Bir tanesiyle kısa bir süreliğine göz göze geldik.

Yürürken yanımdan geçen insanların yüzlerindeki ifadelere baktım. Hemen hemen hiçbirinin yüzünde bir anlam yoktu ve yüzlerinde anlam olan azınlığın çoğunda da kötü bir ifade vardı. Yanımdan üç tane genç küfürlü futbol muhabbeti yaparak geçtiler. Babam bir şey anlatıyordu ama dinlemedim hiç.

Metroya gittik. O zamana kadar gülüyor olan ben, kısa süre içerisinde gördüklerim ve algıladıklarımla bir anda farklı bir ruh haline girdim.

Tren geldiğinde yanımdan bir adam sanki zorlamazsa onu almayacaklarmış gibi bana sürüne sürüne, beni ite ite geçti kapıdan. Yüzüne pis pis baktım ama o bakmadı. Ardından beyaz, uzun saçlı, top sakallı, zayıf ve yaşını tam olarak kestiremediğim entel bozması bir adam bindi trene. İki kolunun altında da birer ergen kız vardı, sanıyorum ki en çok on sekiz yaşındalardı. Gözlemlemeye ve aralarındaki ilişkinin ne gibi bir şey olduğunu çözmeye çalıştım. Yakın akraba değillerdi, birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Konuşma tarzları da birbirlerine benzemiyordu ve aralarındaki konuşma konuları da pek akrabalar arasında olabilecek türden değildi. Gözlemimi biraz daha dikkatli yapınca adamın kızlara olan uzun fiziksel teması ve bu fiziksel temasın olduğu noktalar aklıma çok daha kötü ve mide bulandırıcı şeyler getirmeye başladı. Daha ne kadar dayanabileceğimi düşünürken ineceğimiz istasyona geldik ve trenden atladım.

Şu an kendimi yorgun hissediyorum ve bu yazıyı da kafamı önümdeki müzik klavyesine koyarak yazıyorum.

Ya çok para kazanıp bir köşkte tek başına yaşayan, hakkında vampir dedikoduları çıkarılan eski kontlar gibi olacağım ya da Mars görevine gönüllü astronot olacağım. Fiziksel testlerden geçebileceğimi bilsem, düşünürüm gerçekten.

Bir alternatif daha var tabii.