Yolculuk

Bugün uzun bir aradan sonra sokağa çıktım. Saat 11 civarıydı herhalde. Kapıdan ilk çıktığımda, neredeyse geçici körlük yaşadım parlaklık yüzünden. Mağara yaşamının sonuçları…

Düşüncelerle dolu bir şekilde yürürken, toplu taşıma araçlarında yol alırken dikkatimi çekti. Bugün nedense sokakta çok fazla garip insan vardı. Metroda yanımda duran adam. Başını sağa eğerek, çenesinin sağ yanındaki kasları kasıyordu istemsiz olarak. İnsanların garipseyen bakışlarını inceledim.

Metrodan çıktım ve hep akan kalabalığın, yüzleri olmayan insanların arasına karıştım. Yanımdan Down sendromlu bir gencin yürüdüğünü farkettim sonra. İnsanların etrafında sanki cüzzamlıymış gibi nasıl gergince hareket ettiklerini, ondan adeta uzak durmak için kaçıştıklarını gördüm. O ise elinde torbasıyla titreye titreye yoluna devam ediyor, bilmediğim yerlere olan yolculuğunu sürdürüyordu. Koltuk değnekleriyle yürüyen bir adam gördüm, ardından. Topallaya topallaya zar zor ilerliyordu. Benden daha küçük olan bir genç gördüm, gergin gergin sağa sola bakıyordu. İnsanların bakışlarını gördüm.  Garipseyen, yadırgayan bakışlarını…

Bir şeyi daha farkettim ama. Sosyetede nasılsa, tırnaklarıyla herkes kendine bir yer açmış. Özürlü, sakat, hasta, deli, uyumsuz… Hepsi kendine bir yer bulabilmiş, kendimize bir yer açabilmişiz zor da olsa. Yaşama tutunuyoruz, insanların arasına karışıp yaşamın akışına bırakabiliyoruz kendimizi.

Otobüsün tümsek aynasında kendimi gördüm sonra. Bir anda ürktüm, sonra garipsedim. Sonra da kendi yüzüme baktım; bembeyaz yüzümde ilginç görünen gözlerimin altında yere paralel çizilmiş diyebileceğim çizgiler vardı; ve bu çizgilerin üstünde ise biraz yeşil renk. Uykusuzluğun insan üzerinde garip bir görünüş bıraktığını tekrar hatırladım o zaman. Garip ama hoş geldi bana aynadaki görüntüm. Sonra başımı çevirip etrafımda konserve olmuş insanlarla vıcık vıcık bedensel temasımı sürdürdüm.

Üçüncü vasıta olan dolmuşta ise İmbat FM ile garip bir hale dönüşmeye başlamış olan yalnızlığım bir nebze olsun azaldı. Bir sınıf arkadaşım oturdu yanıma. Onunla konuşurken nedense limon yemiş Max Payne karizması yapıyormuşum hissinden kurtulamadım. “Weary action-hero” diye tabir edilebilecek bir tavır içindeydim; nedense de değiştiremedim, kaldı öyle.

Boş sosyal iletişim desenlerini tekrarlayıp durdum habire. Hal ve hatır soruları bitince anket cümleleri kurdum birkaç tane. Yaptığım esprilere programlanmış gibi güldü. Kızlar garip.

Yol bitti sonra. Görmediğim arkadaşları gördüm. Aksilikler oldu, boşu boşuna gelmiş oldum ve eve yollandım. Dönüşte başka bir sınıf arkadaşım yanımdaydı. Dolmuşta koltuk olmayan bir yere sıkıştım. Sürücü beni götürüp götürmeme konusunda inanılmaz kararsız kaldı. Yüzünde sanki beni çok seviyormuş da kırmak istemiyormuş, dünyanın en çaresiz insanıymış gibi bir ifadeye eşlik eden salağımsı bir gülümseme ile bana uzun uzun baktı. Bir yola, bir bana dönüp bakıyordu Anlayamadım. “Vereyim mi vermeyeyim mi parayı?” dedim. Bir şey demedi. Yanımda oturan kızlar güldü.

Neyse sonra benim biraz üsteler gibi yapmamla aldı parayı. Bir süre arkadaşım ile (Gilraen) sohbet ettik. Sonra ben düşüncelere daldım. Polise yakalanmadan gelebildik.

Yine yollar, yine garipler ve yine normaller. Otobüsün sıkışıklığından bıkınca ani bir kararla bilmediğim bir yerde inip yürüdüm. Ve ilginçtir ki, metroyu içgüdüsel olarak buldum. Bir sürü hareketli merdivenle aşağı inip metroyu bekledim. Bindikten sonra, en köşedeki, her yeri görebilecek tekli koltuğa geçtim. Karşıma iki adet “genç” oturdu. Klasik şeylerden bahsetmeye, futbol maçlarında yaptıkları veya yapmayı düşündükleri holiganlıkları anlatmaya başladılar. Karşı tarafta bir teyze dedikodu yapıyor; uzaktaki siyah, düz saçlı kız ise beni gözetliyordu. İnsanları soyutlayarak belirli sınıflara sokmanın ne kadar kolay olduğunu gördüm. Kendileri için biçilmiş giysileri üstlerine giymişlerdi hepsi. Sıradanlardı; yapmaları gerekeni, onlara yapmaları öğretilen şeyleri yapıyorlardı. Diğerlerinden bir farkları yoktu. Düz saçlı kız, hormonlarının ona söylediğini yapıyor, benimle ilgili mutlu hayaller kuruyordu. Karşımda oturan gençler de hayal kuruyordu, aynı şekilde. Şiddet ve hareket meraklarının kimyadan geldiğinden habersiz, “birader”leşmeye devam ediyorlardı.

Dışarı baktım. Yıkık dökük fabrikalar, metal atölye çatıları kaplamıştı tüm görüntüyü.

Sonunda eve geldim ve kapıdan içeri girdim. Bunu yazmaya niyetlendim. Çok uykum vardı. Uyuyacağımı bile bile öyle olmayacağına dair kendimi kandırarak yatağa biraz uzandım…

 

One Response to “Yolculuk” (post new)

  1.  

    Uzun zamandır dışarı çıkmamış olduğundan dolayı normalden daha fazla şekilde gözlem yapmış olabilirsin. Herkesin kendine toplumda yer bulması konusunda söylenebilecek çok şey var ama özeti, insanın sosyal bir yaratık olduğu ve nefret etsen de, insanların seni onaylamasına bir şekilde ihtiyaç duyduğun.

    Futbol demişken, deplasmanda oynayan takımın oyuncuları ev sahibi takımın taraftarları nedeniyle bayağı ağır bir baskı altında kalıyorlar ve bu şekilde nasıl futbol oynuyorlar, anlayamıyorum. Gerçekten çevrendeki insanlar tarafından onaylanmadan yaşamaya örnek istersen bu önemli bir örnektir.

Leave a Reply