Farkındalık
Bazen farkına varıyorum da, aslında ne kadar da yalnızız. Ne kadar “sosyal”, ne kadar arkadaş canlısı olursak olalım, etrafımızı çevrelediklerini düşündüğümüz insanların hepsi bizden hep çok uzakta. Arkadaşlığın temelinde bulunan bağ olan “karşılıklı çıkar ilişkisi”nden ibaret her şey. Bir arkadaşlık için hayati olan bu ilişki bittiği anda arkadaşlık da ölüyor. Bu gerçeğin farkına yeni varmış değilim: Uzun zaman önce çeşitli yollarla öğretilmişti bana bu. Ancak artık daha rahat görebiliyorum. Sanırım bazı şeyler daha belirtili ya da ben daha iyi algılıyorum, kim bilir?
Dün farkettim: Aslında koskoca dünyada tek başıma, ufacık bir insanım ben. Ufacık olduğumun zaten farkındaydım fakat tek başınalığın bu kadar baş döndürücü derecede olduğunu daha önce görememiştim. Ailem, dostlarım, arkadaşlarım… Hepsi nedense bana çok uzak geliyor artık. Bilemiyorum, ailem sanki ailem değilmiş gibi, arkadaşlarım sanki arkadaşlarım değilmiş gibi…
Kendimle baş başa romantik bir akşam geçirirken garip bir duygu yaşadım bugün. Nedense bir anlığına son sekiz seneyi hızlıca gözümün önünden geçirme ihtiyacı duydum.Tüm yaşadıklarımı, çeşitli acıların o kalıcı eğitimlerini, düşüncelerimi, uğraşlarımı… Ardından da aldığım “yol” gözümün önüne çok net serildi. O kadar net ve ilginçti ki… Çünkü bir oyun oynuyormuşçasına gördüm kendimi: Her şey bir anda anlamsızlaştı ve komikleşti. Hani oyun oynarken genelde saçma sapan hareketler yaparsınız ya; örneğin yürüye yürüye gitmek yerine zıplaya zıplaya gidersiniz bir yere. Ya da durmadan koşturursunuz, ne bileyim, normal olmayan hareketler yaparsınız. Bu da onun gibi bir şeydi işte, sanki son derece ciddi olarak oynadığınız bir oyundaki karakterinizin sizin ciddi oynayışınızın farkına varması gibi diyebiliriz. Hemen ardından düşündüğüm şey ise “oyunun ortasına yaklaştığım” oldu. Bu da bana birkaç saniyeliğine tarifi olmayan, rahatsız edici bir duygu yaşattı. Bu duyguyu tanımlamak için “garip”, “ürkütücü”, “ilginç” ve “özgürlük hissi” sözlerini bir arada kullanabilirim sanırım.
Bu aralar bilgisayar oynamıyorum da, işin ilginç tarafı. Hani çok oynayınca bir süre sonra gökyüzüne bakıp, “Vay be, yüksek çözünürlüklü kaplamalara bak!” dersiniz ya; o durum benim için oldukça geçmişte kaldı diyebilirim. Artık doğru düzgün oyun oynayamıyorum, çünkü rahatsız oluyorum. Bilmediğim bir şey beni rahatsız ediyor ve kafamı dağıtabilmek için sarıldığım tek şeyi de elimden alıyor.
Bazı zamanlar hayatı daha derinden algılıyorum ben. Uykusuzluk, can sıkan olaylar, matematik üçlüsü birleşince galiba ortaya bunun gibi şeyler çıkıyor. Bilmiyorum size de oluyor mu bu durum, ancak oldukça garip düşünceleri akla getirdiği kesin. Çoğunu kendime saklıyorum ve bir yere yazmadığım için unutup gidiyorum genelde. Buradan ayrı, kendime ait bir günlük tutmaya da üşeniyorum. Çünkü her seferinde bir bilgisayar temizliği sırasında farkında olmadan uçurmuş oluyorum o günlüğü. Bu günlük de açık bir yer olduğu için çok da samimi olamıyorum ne yazık ki. Her ne kadar kimsenin okumaya zahmet etmeyeceğini bilsem de, yine de “kimsenin bakmadığı bir sahne” düşüncesiyle yazıyorum buraya.
“Farkındalık hisleri” diye tanımladığım hislerden biri olan bu “tek başınalık” hissine gelince; bunun hakkında ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece zamana bırakıp yine uyuşmayı bekleyeceğim herhalde. Akıntıda giderken kafanızı çıkarıp sağa sola baktığınızda -ne yazık ki ve aynı zamanda ne mutlu ki- bu durum fazla uzun sürmüyor ve bir süre sonra yine dalmış oluyorsunuz. “Bunun neresi güzel?” diyor olabilirsiniz. Bu “farkındalık” ya da bu “özgörü” diye nitelendirebileceğim şey sürdüğü zaman, her şey gözünüzün önünde çok yapay hale geliyor. Söylediğiniz her hecenin, yaptığınız her davranışın, düşündüğünüz her şeyin ve hatta karşınızdakinin her mimiğinin farkında oluyorsunuz. Yaptığınız esprilerin deneyimle ezberlenerek kusursuza yakınsamış bir deseni izlediğini görüyor, konuşmaların ve sosyal davranışların tüm örüntüsünü kafanızda canlandırabiliyorsunuz. Durum böyle olunca konuşmak çok güçleşiyor. Çünkü beyniniz bir yandan kafanızda örebildiğiniz konuşma desenlerini canlandırırken bir yandan da kendi-farkındalığınızı ve karşınızdakinin hareketlerini yorumluyor. Böyle olunca, bu kadar veriyi işleyebilmek için bir anda hızlanıyorsunuz ve kelimeleri yutmaya başlıyorsunuz. Sanırım dışarıdan bu durum “aniden heyecanlanma” olarak görülüyor. Acayip görünmemek için de sakinleşmeye çabalıyorsunuz. Bu anların uzun sürmemesi işte bu yüzden iyi. Ancak eğer düşüncelerinizi tek başınızayken susturmaya çalışıp o hissi yakalamayı başarırsanız, ellerinizi kaldırıp onlara baktığınızda çok daha başka şeyler görüyor ve hissediyorsunuz.
Neyse, neyse. Burasının açık bir günlük olduğunu unutmamak lazım dediğim gibi. Özetle, kendimi yalnız hissettiğimi düşünebilirsiniz. O da ayrı bir yazının konusu.
Bu da başı sonu belli olmayan bir yazı oldu. Böyle kalsın madem.