Farkındalık #2
Ablamın evliliği nedeniyle Balıkesir’e doğru yol alıyordum. Annem ve babam benden günler önce gittikleri için eniştemlerin arabasındaydım. Arka koltukta oturmuş, yüzüme gelen fotonların cildimi ısırmasının tadını çıkarıyor ve kimsenin seyretmeye tenezzül etmediği, her biri mütevazi bir sanat eseri olan bulutları seyrediyordum.
Yolumuzun bitmesine çok kalmamıştı. Yanlarından geçtiğimiz tanıdık binalar, gittiğimiz yere oldukça yaklaştığımızı gösteriyordu.
Eniştem telefonunu cebinden çıkardı ve bir yandan yolu kontrol ederken öbür yandan da bir numarayı bulmaya uğraştı. Sessizce izledim. Bir dakikalık bir uğraştan sonra telefonda aradığı numarayı bularak arama düğmesine bastı. Ardından telefonun sesini dışarı gelecek şekilde ayarladı; böylece hem konuşulanları biz de duyabilecektik hem de arabayı bir elini meşgul etmeden kullanabilecekti.
Telefon çalma sesini dinledik birkaç saniye boyunca. Ardından bir kadın sesi geldi telefonun hoparlöründen. Eniştemin adını söyledi. Annemdi yanıtlayan.
Eniştem ile evin nerede olduğu konusunda konuşmaya başladılar. Annemin adres tarif etmedeki özürünün sonucu olarak telefon babama teslim edildi. Telefonda bir erkek sesi vardı şimdi.
“Babam…” dedim. Telefondaki ses babamın sesiydi ancak bana çok yabancıydı. Annemin sesi de öyle, eniştemin sesi de… Yabancılık hissinden başka hiçbir his uyandırmıyordu bende bu insan sesleri. Garipsedim ve yine o durumlardan birinde olduğumu farkettim: Hani şu her şeyin size inanılmaz sahte geldiği durumlar.
“Bunlar benim ailem.” diye düşündüm. Çok uzak geldi bu düşünce. Söyleyen ses de oldukça cılızdı zaten, kendisi bile inanmadı diyebilirim. “Ailem bunlar benim.” diye tekrarladı kelimelerin yerlerini değiştirerek. Hiçbir ikna ediciliği yoktu. Kendimi herkesten o kadar bağımsız hissediyordum ki. Adeta birisi beni bir oyun oynamak için bir başkasının derisinin altına yerleştirmiş gibi. Sanki karmaşık bir oyunda başka birinin savegame”inden devam ediyormuşsunuz gibi.
Bir süre sonra elimde valizlerle eve girdim. Birkaç gündür görmemiş olduğundan dolayı özlemiş olan annem “Hoşgeldin oğlum!” diye karşıladı beni ve gülümseyerek sarıldı. Sarılmadan önce birkaç saniye tereddüt ettim ve kollarımı dolarken hiçbir şey hissetmedim. Ardından hayatımda görece olarak en yakınım diyebileceğim ablam geldi koridordan. İşe gitmemişti, evlilik nedeniyle izinliydi. Ona da sarıldım. Ve yine hiçbir şey hissetmedim. Evde diğer teyzem de vardı. Belki de bir tek down sendromlu olan zararsız kuzenime sarılırken bir şeyler hissettim, ondan da emin değilim.
Sonrası telaş zaten.
Ertesi geceyi geçiyorum. İnsanların bakteri dışkıları içerek birbirlerine bitki leşleri fırlattığı, giydiğim şık takım elbisenin etkisiyle etkilenen yaşıt dişi insanların kurdukları beni içeren hayaller ve beni dikkatli dikkatli süzerek ilgimi çekme çabaları, bahsettiğim bakteri dışkılarından aşırı doz alanların evrim teorisini ispatlayacak derecede maymunlaşmaları vesaire. Ya da uzun zamandır görülmeyen ancak bir mikrogram bile özlenmeyen akrabalara karşı samimi olmayan sevgi gösterilerinden, yaptıkları hareketlerin müziksiz -çalan şeye müzik denilebilirse tabii- ne kadar anlamsızlaşacağını farkedemeyecek kadar aciz olan zavallı insancıklardan, gizliden gizliye yürütülen bir etnik köken rekabetinden, ağzına burnuna yeni şekil verme isteğimi güçlükle durdurduğum yavşak şarkıcı müsveddesinden de bahsedebilirdim, ama istemiyorum. Kulaklarımın ne yazık ki defalarca uyarmamıza rağmen azaltılmayan ses şiddetinden (ya da çalan o şeyden) dolayı zarar görmesini engelleyemedim. Genelde eşcinselliğe yakın pansiyon şarkıcılarının yaptığı o salak esprilerden yapan o gerizekalı da kendince çok beğenildiğini düşünmüş olacak ki, geceden sonra da kaldığımız otelin restoranında nöronlarımı öldüren şarkılarını söylemeye devam etti. Neyse ki bakteri bokunu aşırı kaçırmış babamın elinden kurtulabildim ve yukarıda, yatağımda kendimi Vivaldi’nin o eşsiz eserlerinin hemşireliğine bırakabildim. Gece annemin yanıma yatmasıyla bir anlık uyandığımı sanıyorum.
Ertesi gün babam alkol zehirlenmesinden dolayı yüzü şişmiş, beyni pişmiş bir halde yatağında yatıyordu ve hafif hafif inliyordu. Kalktım ve vakit öldürmek üzere aşağı indim. Arada sırada babamın yanına uğruyor, ölüp ölmediğini kontrol ediyordum. Biraz ayıldıktan sonra içecek bir şeyler istedi. Tecrübeli olan ben, her zamanki menüsünü almak üzere markete yollandım: Maden suyu, çiğneyip yuttuktan beş dakika sonra yarı sindirilmiş bir şekilde dışarı çıkartacağı çubuk krakerler ve büyük bir şişe su.
Odaya döndüğümde, temiz hava nedeni ile kaldığım ortamdaki kokuyu unutmuş olan burnum keskin bir anasonla karışık alkol kokusu aldı. İçeri girdim ve torbayı yere bıraktım. Babama baktım. Yüzü sararmış, seyrelmiş saçları birbirine karışmış ve çarşafını örtü yapmıştı. “Köpek.” diye geçirdim aklımdan. Torbadan altılık şişe grubunu aldım ve elimdeki oda anahtarı ile bir arada durmalarını sağlayan naylon kabı kesmeye koyuldum. Bayılmış derecede uyuyor olacak ki, çıkan sese hiçbir tepki vermedi. Yaptığım şeyi bitirince şişelerden birini elime aldım ve odaya göz gezdirdim.
“Kalorifer borusu… Çok yuvarlak. Şifonyer? Ahşap, iz kalır. Sana ne kalırsa? Olsun ya, kalmasın. Kapının tepesi? Olabilir bak ama orada da iz kalır. Öbür şişeyle açayım o halde?”
Şişelerden bir tane daha aldım ve iki şişenin kapaklarını birbirini açacak hale getirerek güç uyguladım. Birisinin kapağı biraz gevşedi, tısladı ve içindekileri biraz üstüme başıma boşalttı. Tekrar denedim. Şişelerden biri kayarak elime çarptı. Elime baktım. Tahmin ettiğim gibi metal kapağı derimi yüzmüştü. İki saniye kadar sonra kalkmış beyaz derinin altından yaşam suyu belirdi. Mikrop kapmaması için yaladım.
Tıslama sesine uyanmış olan babam, kapının kilidinin geçtiği delikte açmamı söyledi inleyerek. Bir daha “Köpek. İt.” dedim içimden ve dediğini yapmak üzere banyoya ilerledim.
Yaklaşık iki saat sonra tekrar yoldaydım ve eniştemin arabasındaydım. Evime dönüyordum. Arkadaki üçlüden birisi olmamak için ön koltuğa oturmuştum ve can sıkıcı sohbetlerine katılmamak için kulaklığımı takmış, kendimi Rachmaninoff’un parmaklarına vermiş, yavaş yavaş batmaya başlamış olan güneşin önüne geçmiş altın renkli bulutları seyrediyordum.
İç dünyama huzur ve sessizlik hakimdi. Bu şekilde saatlerce, belki de günlerce oturabileceğimi düşündüm. “Belki de hayatta tek huzurlu olduğum anlar bulutları seyrettiğim anlardır.” dedim fısıldayarak. Bunun üzerinde biraz daha düşündüm, önceki anılarımı araştırdım ve en karanlık anlarımda bile bu tür seyirler sırasında huzurun kucağında olduğumu gördüm. Haklıydım. Bu bana daha önce buraya yazmayı planladığım ancak yarım bıraktığım için yazmadığım bir yazımda geçen bir sözümü hatırlattı: “Bu gezegenin oğlu olmaktan çok mutluyum, ama insan olmaktan hiç mutlu değilim.” “Ne olmak istersin?” diye sorarsanız vereceğim pek bir cevabım da yok açıkçası. Belki de rüzgar olmak isterdim; bulutları şekillendiren, çiçekleri kımıldatan ve güneşi kovalayan bir rüzgar… Bir de, diğer rüzgarların yapmadıklarını yapan bir rüzgar olurdum sanırım. Bulutları seyreden güvensiz oğlanların yüzüne gülümseme getiren ılık, taze taze kokan bir rüzgar olurdum. Ya da, platonik aşıkların kendilerine fısıldadıkları sevgi sözcüklerini sevdiklerine taşırdım mesela, çekecekleri acıyı çabuklaştırmak için.
Neşemi arttıran, bir grup yuvarlak bulutun gelmesi oldu. Ancak ne yazık ki rüzgarla uzaklaşıyorlardı ve yerlerini iki üç tane şekilsiz, yanlışlıkla koyulmuş gibi duran bulutların olduğu boş bir gökyüzüne bırakıyorlardı. Olanla yetinmeye alışkındım.
Acı konusunu açmışken, kendimde çok kısa zamanda çok büyük değişiklikler yaptığımı farkettim bir an. Farklılaşmıştım; kendimi daha çok beğeniyordum ve uzun zamandır taklit etmeye çalıştığım nitelikler, “ben” olgusunun doğasına yerleşmişti artık. Ne harika bir şeydir şu acı, bilir misiniz? Belli bir eşiği aşmadığı sürece hayatta yaşanabilecek tüm duygulardan daha güzel, daha önemlidir. Saçma sapan kişisel gelişim kitapları ile değişimi başarısızca taklit etmeye çalışırsınız ve hüsranınızı hep yeteneksizliğinize yorarsınız. Oysa ki gerçek değişimi getiren tek şey, akıl bulandıracak derecede bir acıdır. Bu durum aynı çizgi filmlerdekine benzer: Üç dört kişi bir anda kavgaya tutuşurlar ve ortalık toz duman olur. Ardından ayakta sadece bir kişi vardır ve bu kişi ellerini temizlemek için çırpmaktadır. Kalanlar ise yerdedir. Başlangıç durumu belli, sonuç durumu belli ancak arada olanlar sizin bilginizin dışındadır. Ya da daha güzel bir örnek vermem gerekirse; bir taş yığınına aynı toz-duman efektiyle girişen bir heykeltraşı düşünün. Bir süre sonra heykeltraş kenara çekilir ve toz dağıldığında karşınızda bir sanat eseri durmakta olduğunu görürsünüz. Acının sizi değiştirmesi de aynı bu şekildedir. Başlangıç dingindir, ardından acı gelir ve aklınızı bulandırır. Sonunda ise, toz ve duman dağıldığında, bambaşka bir ben bulursunuz kendinizin yerinde.
Sonra düşüncelerim Vivaldi’nin viyolinlerinin o gümüşi sesleri ile dağıldı ve gözlerimi bir süredir bakmakta olduğum güneşten aldım. Her yeri yeşil ve mor renkte görmeye başlamıştım. Staccati viyolinler harika bir crescendo ile titreşirken aklıma bir dilek geldi: Keşke Rachmaninoff kadar iyi piyano, Paganini kadar iyi keman çalabilseydim; Leonardo usta kadar zarafet sahibi olabilse ve onun gibi düşünebilseydim; keşke Tesla kadar azimli olabilseydim!
Bulutlar çoktan gitmişti. Gökyüzünün kızıllığı, dünyanın dönmesiyle yerini pornografik mora çalan bir alacakaranlık mavisine bırakıyordu.
Müziği kapattım. Tekerlerin ezdiği taşların takırtısı vardı arabada sadece. Beş kişi sessizce yol alıyorduk. İç organları dışarı fırlamış bir kedi leşinden son anda kaçtık.
Eniştemin arabasındaydım. Evime dönüyordum. Arkadaki üçlüden birisi olmamak için ön koltuğa oturmuştum.
Yine bendim.