Ölüm
Son bir haftadır evdeyim. Okula gitmeyi bıraktım ve dış dünyadan kendimi tamamen soyutladım.
Raporlar, ödevler… Birkaçının teslim tarihi çoktan geçti. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, oyun bile oynamak istemiyorum. STALKER’ın ortasında oyunu sildim, Fallout 3 bulmuştum bir yerlerden. O da yarısında kaldı. Telefonları açmadım, mesajlara ve e-postalara cevap vermedim. Uyku düzenimi vampirlerle aynı kulvara koydum. Yemek yemeyi bıraktım ve iskelet gibi oldum. Sadece bilgisayar başındaydım ve rüzgar nereye götürürse oraya gittim İnternet’te. Anonim kimlikle onlarca kişiye e-posta attım. Başka kıtalardan tanımadığım insanların hayatlarını inceledim, gözüme kestirdiklerimi Google’dan takip edip nasıl insanlar olduklarını ve neler ile uğraştıklarını gördüm. Forumlarda insanların hiç ilgimin ve bilgimin olmadığı konular hakkında yaptıkları tartışmaları okudum: Pearl Jam versus Nirvana, Bush versus Obama, etoburluk versus otoburluk…
Acayip acayip şeyleri okumaktan gözlerim kanlandı. Tabula Rasa isimli MMO’nun kapatılışı, gölge insanlar isimli paranormal olduğu iddia edilen olaylara getirilen bilimsel açıklamalar, Carl Jung, farkında olunan rüyalar, Gaius Julius Caesar’ın hayatı, Netstorm isimli eski bir oyun, kara enerji, üreme psikolojisi…
Bugün aniden her türlü pisliğe dalış yapma kararı aldım ve hemen altında “Welcome to the Internet” mesajı olan ünlü pisliklerin dışında, onlarca insan ve hayvan cesedine, intihar bombacılarının ve intihar edenlerin kalıntılarına baktım. Kopmuş bacaklar, çıkmış gözler, kan, revan. Birtakım gerizekalıların bir kediyi öldürüşü ve cesedini parçalamaları ile ilgili resimlere göz attım.
Yazının gittikçe kötü bir hal aldığını biliyorum. Daha fazlasından söz etmeyeceğim, endişelenmeyin; istemiyorum zaten.
Sonra oturup düşündüm.
Birkaç yıl sonra basacağım bir mayın muhtemelen o bacaksız vücutlar içeren ceset resimlerinden birini bana ait yapacak. Genelde pek fotojenik olmamamın dışında, hiçbir endişe duymuyorum. Kan kaybından bembeyaz olan, şoktan titreyen ellerime bakarken muhtemelen “Ölüyorum.” cümlesinden başka bir şey geçmeyecek aklımdan. Belki de “Oo, leziz vahşet!” bile diyebilirim o anda, bilemiyorum.
Gecenin karanlığında, ekrandan dağılan kırmızı ve ten rengi ışıkların aydınlattığı odamda ellerimle başımı tutuyorum ve bir paralelkenarı andıran kafatasımı yokluyorum. Avuçlarımın altında inatla çarpan kalbimin yarattığı periyodik basıncı hissediyorum ve “Yaşıyorum.” diyorum. Bu, omurgamın ortasından ve fare tutan sağ elimden gelen uyarı niteliğindeki ince sızı ile de destekleniyor.
Sonra başka şeylere kayıyor düşüncelerim. Artık çoğu şeyi hatırlamadığımı farkediyorum. Çocukluktaki doğum günlerimi hatırlamıyorum. Aslında çocukluğumla ilgili birkaç şey hariç hemen hemen her şeyi unuttuğumu anlıyorum. Gri bir sis var sanki tüm geçmişle ilgili. Ailem, öz ailemmiş gibi gelmiyor. Bir ailem varmış gibi bile gelmiyor. Doğmuşum gibi gelmiyor. Yaşlanıyormuşum gibi de gelmiyor, işin komiği. Zaman olduğu yerde duruyor ve çoğumuzun sandığının aksine, akmıyor gibi.
Uyumak istiyorum. Daha çok uyumak ve hep uyumak. Günde 12 saatten aşağı uyumuyorum. Rüyalarımın o uçuk, serin havasından ebeveynlerimin kızgın bağırışları bile kopartamıyor beni. Kocaman rüya “kürelerinin” içinde gezip duruyorum ki bunun ne olduğunu size anlatabilmem mümkün değil. İsimsiz canavarlarla savaşıp kendimi feda ederek dünyayı kurtarıyorum. Hiç bilinmedik gezegenlerde, uzayın derinliklerinde, farklı ve sürreal gerçekliklerde dolaşıyorum. Gerçekte var olmayan ama birçok kereler gittiğim yollardan yeniden geçiyorum ve “Geçen sefer buradan gittiğimde yol uzamıştı, şurası daha kestirme sanki.” diyorum. Eski ve var olmayan arkadaşları görüyorum, onlarla özlem gideriyorum ve eski günlerden konuşuyoruz. Bir iki tanesine vücutsuz kafaların bizi kovaladığı o korkunç şatodan nasıl kaçtığımızı hatırlatıyorum. “Ne günlerdi!” diyoruz. Adını bile bilmediğim, yüzleri habire değişen ve bazen de yüzleri hiç olmayan fakat gayet iyi tanıdığım yoldaşlarımla kara kalem dünyalarda garip yolculuklara çıkıyorum. Hiç konuşmayan ve belki de dilsiz olan, yüzü her gördüğümde değişen ama her bir yüzü en az bir önceki kadar güzel olan sevgilimin gözlerimin içine bakarak benzerini dünyada görmediğim bir biçimde gülümsemesi güç veriyor bana.
Yanından ayrılmadan önce son bir kez elini tutuyorum. Manzara değişiyor ve kafamda sağ tarafından bir anten çıkan motorsiklet şapkamla Road Runner’ı yakalaması için Coyote’a planlarında yardım ediyorum. ACME marka kara tahtaya yazdığı denklemlerin doğruluğunu onaylamam için bana bakıyor ve ben de “g’yi neden 9.81 aldın? Sanırım yanlış yazdın, g 17 olacak!” diyorum ve elini başına vurup düzeltiyor. O sırada Wernher Von Braun geliyor ve üzerinde yıldız şeklinde şekerlerin olduğu bir “tören keki” getiriyor. Flaşlar patlıyor ve kameralara el sallıyorum. O sırada Road Runner yanında yeni müttefiği Nikola Tesla ile çıkageliyor ve çekişme başlıyor. Coyote ile beraber uçurum başında tuzak olarak koyduğumuz kaya ile beklerken bir anda aşağı atlamak geçiyor içimden ve atlıyorum. Yere çarpınca yer esniyor ve bir tramplen gibi beni yukarı atıyor. Ayaklarımın üstüne düşüyorum ve kendimi uçsuz bucaksız bir çölde buluyorum. Evimdeymişim gibi hissediyorum. Uzaktan bir at arabasının geldiğini görüyorum. At arabası yaklaşınca beyaz, periye benzer kıyafetleri ile Kraliçe iniyor arabadan. Yerinin ormanlık bir ülke olduğunu hatırlıyorum ve onu uzun zamandır tanıyorum. Bana gülümsüyor. “Unutma, tüm dünyanın imparatoru sadece ve sadece sensin. Yıldızı hatırla.” dediğini anlıyorum gülümsemesiyle. Elinde Külkedisi masallarından kalma, ucu yıldızlı bir değnek taşıyor. Birlikte saatler, belki de asırlar boyunca yürüyoruz ve hiç konuşmuyoruz. Yağmur yağıyor ve rahatlatan bir meltem okşuyor yüzümü. Bir sürü şey düşünüyorum. Onlarca şey… Bir süre sonra kendimizi yürümeye başladığımız yerde buluyoruz ve Kraliçe bana gülümseme ile veda ediyor. Araba yavaş yavaş uzaklaşırken kafamdaki motorsiklet kaskını çıkarıp önüme koyuyorum ve içine saçlarımı kesiyorum.
Bu kuru, renksiz ve çirkin dünyaya dönüyorum sonra. Gözümü açıyorum ve binalar arasındaki ufacık bir aralıktan batmakta olan güneşin kızıl ışıklarının boyadığı gökyüzünü görüyorum. Soluk geliyor her şey. Havasız, uyku kokan odamı havalandırmak için pencereyi açıyorum. Yüzümün şişmiş olduğunu farketmem için aynaya bakmam gerekmiyor, ki bakmayı da pek sevmiyorum; ne kadar çirkinleştiğimi görmek beni üzüyor. Evin içinden bir sürü televizyon sesi geliyor. Birisi birisinin yemeğini beğenmiyor, birisi bir sürü saçma sapan mucizeyle karşılaşıp materyalist felsefeyi bırakıyor ve hidayete eriyor, bir başka salak da işitme engellilere hitap ediyormuşçasına bağıra bağıra politikalarının doğruluğunu savunuyor. Telefonum titreyip duruyor ama bakmıyorum. Bir süre sonra susuyor telefon, ve arayan kişi kendi işini kendisinin görmesi gerektiğini anlıyor.
Bir düşünce yolunun oluşturduğu başka bir küre çağırıyor beni, ama bu sefer reddediyorum. Çünkü biliyorum ki, o küreye gidersem belki de günler boyu uyuyacağım.
Bilgisayarın başına oturuyorum. Gelen e-postalara şöyle bir göz atıyorum. “Öldün mü?”ler, bilgisayar kullanmayı bilmeyen gerizekalılar yüzünden aldığım “Merhaba aradığın aşkı burada bulacaksın”lar, bir iki saçma yazı, seminer duyuruları, TÜBİTAK’tan (hiç de hak etmediğim) staj için gelen yönergeler, şu bu.
Başımı tutuyorum sonra. Kafatasımı yokluyorum. Ellerimin altındaki periyodik basıncı hissediyorum. “Yaşıyorum.” diyorum.
Hala.