Değer

Bir insana sadece insan olduğu için değer vermek güzel bir şeydir; fakat karşıdaki kişi bunu yanlış algılayıp kendisine verilen değerin kendi kişisel sebepleri ile olduğunu düşünmesiyle değişir bu durum. Değer verilen kişi birden değişip karşıdaki kişiyi muhatap olarak görmemeye başlar.

Karşısındaki kişinin, sadece insan olduğu için ona değer verdiğini anlaması bu kişi için bu kadar zor mudur?
Böyle insanlarla karşılaştıkça, bir insana hak ettiği değerden fazlasını vermemek gerektiğini düşünüyorum; zira fazlasını kaldıramayabiliyorlar. Belki de bazı insanlar sadece beğendiği kimseler tarafından değer görmek istiyorlardır? Geride kalan kimselerin verdiği değer onları pek ilgilendirmiyor olsa gerek. Bu tarz insanları görünce aslında onlara kızmak yerine acıyorum; zavallılar dünyanın merkezi olarak görüyorlar kendilerini. Sonra birden irkiliyorum, ya bende böyle bir insansam? Acaba birisi bana değer verdiğinde gözümde değersizleşiyor mu? Başkalarını suçlamak kolay, ya kendin? Belki de bu da suçlamak gibi insanın genlerinde vardır. Sonuçta mağduru oynamak kolaydır hep.

Öte yandan sadece insanlara da mahsus olduğunu düşünmüyorum bunun. Mesela bir bilgisayarınız, mp3 playeriniz, el konsolunuz veya başka maddesel bir şeye çok değer verirsiniz muhakkak başına bir şey gelir; sakınılan göze çöp batar misali. Acaba onlarda mı verilen değeri anlayamıyorlar? Şöyle bir okudum da yazdıklarımı belki de benim kafam çok karışık? Evet evet suçu başkasına atmaya gerek yok.

Starcraft

Bu aralar canım hiç oyun oynamak istemiyordu. “İçimdeki çocuk ölüyor mu acaba?” diye üzülüyordum. Derken gerek #level kanalında gerekse de forumda vs. Starcraft 2 oyunuyla daha bir gündeme gelen Starcraft’ı oynamaya karar verdim.

Rpg tarzı oyunları abim oynar ben izlerdim. Benim oynadığım oyunlar genellikle aksiyon, yarış tarzı oyunlardı. Aslında böyle güzel oyunları oynamak istiyordum; fakat abim bir oyunda iki save olmasını istemiyordu (bilgisayarımız da ortaktı :). Bu yüzden Commandos, Baldur’s gate, Fallout, Command & conquer gibi güzel oyunları oynayamayıp izledim. Şimdi ise bu klasikleri oynamayı düşünüyorum. Zaten Starcraft’ı oynamakla birlikte oyun oynama isteğime tekrar kavuştum ve içimdeki çocuğun ölmemesinden dolayı da çok sevindim. Şimdi çok başındayım, ilerledikçe daha çok zevk alacağımı düşünüyorum ve noktayı koyup oyunuma geri dönüyorum.

Nükleer*

Bu ekonomik darboğazın en iyi yanı Nükleer Santral olayınından bahsedilmez olması. Ama elbet kriz aşılır ve birileri Nükleer Santral’dan bahsetmeye başlar yine. O gün hatırlamak için bu resmi zihninize kazıyın. Zamanında Çernobil halkının bir nükleer santrale ses çıkarmamasının maliyetini görün.


* Tuğbek abi, Ağustos/2001 tarihinde ki BtG’de yayınlamıştı. Gerçi zihninize kazıyın demiş; fakat geçmiş BtG’lere bakarken gördüm bunu ve koymaya karar verdim.

Suçlamak

İnsanoğlunun, sorumluluklarından kaçmak istediğinde veya hayatında yapamadığı bir şey olduğunda başvurduğu eylem…

“Eğer başıma şu şu gelmeseydi” veya “ X kişisi bana şöyle şöyle yapmasaydı” şeklinde uzayıp giden söylemler. Sadece bireysel olarak değil; devlet olarak ta (özellikle geri kalmış devletlerde) benimsenen bir tavır. Mesela “ Her şey Yahudi oyunu, bütün bunları Amerika yapıyor, eğer onlar olmasaydı biz aslında şöyle bir devlet olacaktık” şeklinde geri kalmışlığın suçunu karşıdakine atmak. Yazdığı şeyleri okumayı gerçekten sevdiğim bir arkadaşla msn’de bu konuyu konuştuk, o da şöyle yazmıştı:

“Aslında çok sağlıksız bir ruh halinin ürünü. Özellikle yönetim meselelerinde, uluslararası ilişkilerde vs. Hani suçu hep gizli loncalara, C.I.A’.ye, F.B.I.’ya atmalar vardır ya, onu kastederek söylüyorum. Çocukça bir şey hatta, “ben yapmadım, o yaptı!” demek. Hep mağdur psikolojisindeyiz… Kendimizde sorumluluk bulmayıp, hep başkalarını sorumlu göstererek, kadere sığınarak geldiğimiz nokta da ortada zaten.”

Bu bakış açısından kaynaklanan bir tembellik çıkıyor karşımıza bu sefer.
“Nasıl olsa/ ne yaparsam yapayım bu iş olmaz, çünkü benim şu şu engellerim var” gibi. Veya insanlar hep şöyle yapıyor, insanlar hep böyle şeklinde genelleme yapmak. Suçu kendinde hiç aramamak.
Nasıl olsa hep o suçlu, o zaman ne diye kendini yorasın ki?
Birde devamlı karşıdaki kişiyi değiştirmeye çalışmak gibi bir huy var. Karşındakini olduğu gibi kabul edemiyorsun. Muhakkak senin doğrularına göre hareket etmesi gerekiyor; zira tek doğru senin yaptıkların, başka doğru yok.

Bilmiyorum bana mı öyle geliyor yoksa çoğu insan bu şekilde mi? Kendime baktığım vakitte sanki doğuştan kodlanmış gibi bu huylar var; fakat bundan kurtulmak için çalışıyorum. Belki çoğu kişi bende böyle huylar yok diyecek; ama gerçekten öyle diyebilecek kişilerin sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.

Askerlik…

Askerlik denilince aklıma özlem, disiplin ve acı gelir. Abim, askere gidince özlem duygusunu çok yoğun olarak yaşadım/yaşıyorum.

Tek kardeş olmanın da bunda etkisi var galiba. Abim varken çoğu şeyimiz ortaktı; pc’mizi beraber upgrade yapardık, filmleri beraber izlerdik, (genellikle) o oyun oynardı ben izlerdim; beraber taktik geliştirirdik. Her gece kafamıza takılan sorulara 1-2 saat cevap arardık konuşarak. Level dergisiyle ilk abim vasıtasıyla tanışmıştım.Donanımla ilgili bir problem olduğunda hep abim hallederdi (şimdi de irc’de ki arkadaşlar çok yardımcı oluyorlar, teşekkür ediyorum buradan hepsine).

Yinede annem, abimin resimlerine baktığında, yüzünde beliren acı ve özlem duygusu… Anneliğin gerçekten çok farklı bir şey olduğunu düşündürüyor bana. Vatan sağolsun diyeceğim; fakat bunu diyecek kişinin ben olduğumu düşünmüyorum. Evet, abim askerde belki; fakat bir dağ komandosu olarak değil yazıcı olarak. Her gün terörün kucağında değil. Buradan o şanlı askerlere; ailelerine sabır ve kolaylık diliyorum. En kısa zamanda bu sorunumuzun da çözülmesini dilemekten başkada elimden bir şey gelmiyor. Neyse konuyu biraz dağıttım. Annemle babam Sivas’a gidip ben gidemediğimde abim çok üzülmüş. Bana da resimlerini göndermiş sağ olsun. Onlardan birkaçı:




Sivas’tan birkaç görüntü:




Haftasonu

Annemle babam Sivas’a abimi görmeye gittiklerinde, kalabileceğim yer hususunda seçeneklerden babaannemler de kalmayı seçtim. Zira evlerinde internet yoktu. Özbekistan turundakiler için düzenlemem gereken fotoğraflarda olduğundan rahat rahat hallederim işimi dedim; fakat tam olarak istediğimi yapamadım.

Her defasında da “Eee artık evdeki tek genç kız sensin. Bu yüzden hep ayakta durman gerekiyor (çay vs. doldurmak için).” tarzı sözlere muhatap oldum =). İkincisi de güya laptopu götürdüm ama benden çok 10 yaşında ki kuzenimin işine yaradı. Halamlar yeter ki yaramazlık yapmasın diye oturttular laptopun başına. Çocuk da ballı. Birde allem etti kallem etti telefon üzerinden de internete bağlandı. Ohh ne ala =). Dedim bende işimi gece hallederim. O da pek mümkün olmadı. Zira gece 23:00 da yatıyorlar. Evde de alarm sistemi var onu da kuruyorlar yatmadan. Adım atabilmen mümkün değil. Dün gece kaldığım odayı havalandırmak için camı açtım. Bir alarm sesi… Meğerse camlarda da alarm sistemi varmış. Herkesi uyandırmış oldum gece gece =).

Yine de kaldığımdan dolay babaannemin sevincini görmek her şeye bedeldi. Yaşlandıkça o kadar daha hassaslaşıyorlar ki. Bugün giderken babaannem: “Niye gündüz gidiyorsun? Akşam giderdin? Muhakkak her hafta gel demedim mi ben sana. Gelmiyorsun hiç” tarzı sitemlerde bulundu. Bundan sonra daha çok dikkat edeceğim inşallah.

Bu arada dedemden hiç bahsetmedim. O da yemeğe bir düşkün ki. Mesela saat 13.00 da yemeğinin hazır olması lazım. 5 dakika geçti diye babaanneme yapmadığını bırakmadı. Zavallı kadın 66 yaşına gelmiş, hala daha dedemin hizmetinde kusur yapmıyor, karşılığında da teşekkür değil aksine hakaretler işitiyor. “Eski zamanın kadınları ne acayipmiş” demekten alamıyor kendisini insan. Gerçi bu birazda karakter meselesi… Zira babaannemle aynı yaşta olan anneannem o kadar farklı ki. Bu seferde o dedeme hayran kalıyorum =).

Neyse karışık bir yazı oldu. Daldan dala geçmişim. Bu kaldığım iki gün zarfında da birkaç resim çektim ( evet hala daha vermedim fotoğraf makinesini dayıma). Buyrunuz resimler:

Dedemlere gelen bir misafirin kızı. Maşallah hem çok sevimli hemde çok sempatik bir kızdı. Dedemle sarmaş dolaş olmuşlar. “Bu benim gerçek dedem anne. Çok sevdim ben onu” diyordu devamlı. Resmini her çekmek istediğimde “Bende senin resmini çekeyim.” dedi. Daha 3 yaşında; ama çok bilmiş. Zaten resimlerde de belli:





Bu da obur kuzenim. Dedem 3 pide yediyse bu kuzenimde 3 yaşında olmasına rağmen 1 pide yedi. Sonu hayırlı olsun diyeyim. Bizim gözbebeğimizdir kendisi; fakat büyüdükçe yaramazlaştı:


Dedemlerde sabah namazından sonra manzara dikkatimi çekti ve hemen çekeyim dedim. Gerçi çok kaliteli olmadılar; ama neyse:



Makarna

Eveet nasılsınız ey yemek severler? Hımmm pek yemek sevmiyorsunuz galiba. Neyse efendim bir sözüm vardı onu da yerine getireyim sonra istek olursa yazarım tarif. Bugün makarna ve çeşitlerini görüyoruz. Bu makarna tarifini de Dauril’e ithaf ediyorum. Şimdiden afiyet olsun:

Malzemeler:
1-) 1 Paket makarna ( ne çeşit isterseniz. Fiyonk ile çubuk makarnayı severim ben).

2-) Yayvan bir tencere(1).

3-) 1- 2 çorba kaşığı sıvıyağ.

4-) 1 tatlı kaşığı tuz.5-) 2.5 litre su.

(1) Tencere: Kenarında iki tutma kulpu olan kapaklı kap. Teflonu daha rahattır (dibine tutmaması bakımından) ama daha az tat verir. Birkaç çeşidi vardır. Burada bize lazım olan pilav tenceresi denilen yayvan tenceredir.

Tava: Uzun ve tak saplı; kapağı olmayan kap. Gerçi sonradan kapaklıları da çıkmıştır; fakat onlar özentidir. Hakiki tavada kapak olmaz.

Hazırlanışı:

Tencereye suyu alıyorsunuz, kaynayınca içine yağ ve tuzu ekliyorsunuz. Sonra da makarnaları içine boca ediyorsunuz. Arada bir tahta kaşıkla karıştırarak 10- 15 dakika arası orta ateşte pişiriyorsunuz(1). Pişirdikten sonra büyük delikli süzgeçler var; onların içine makarnaları boşaltıyorsunuz ve hemen soğuk suyla iyice yıkıyorsunuz ( böyle döndüre döndüre ).

(1) Eğer İtalyan usulü yani diri seviyorsanız 10 dk. yeter. Eğer çok pişmiş seviyorsanız 15 dk. pişirin. Pişip pişmediğini nasıl anlıyoruz? En iyi sonuç tadına bakmak. Yok ama ben bakamam; uğraşamam diyorsanız o halde çatalı batırıp anlayabilirsiniz. Rahatça batıyorsa iyice pişmiş demektir. Batarken birazcık zorlanıyorsanız İtalyan usulü olmuş demektir.

Şimdiii bu makarna ile neler yapabiliriz:

a-) Sade makarna:

Biraz önce makarnaları pişirdiğiniz tencereyi şöyle bir suyla yıkayın ve ocağa alın. İçine 2 çorba kaşığı terayağ; 1 veya 2 çorba kaşığı da sıvıyağ koyun. Tereyağ eriyince makarnaları içine koyun ve güzelce karıştırın. 1- 2 dk. böyle karıştırın ve altını kapatın. Makarnanız hazır

b-) Salçalı makarna:

Aynı sade makarna da olduğu gibi yağı koyun ve eritin. İçine 1-2 kaşık salça koyun ve bunu yağla iyice karıştırın. Böyle sos kıvamına gelsin. Yine makarnaları içine ekleyip iyice karıştırın.

c-) Peynirli makarna:

Bir tabağa arzuya göre peynir koyun (ben yağlı peyniri tercih ediyorum). İyice ezin ve isterseniz içine, ince ince kıyılmış maydanoz koyun. Yine bu peynirli karışımın içine kaşar rendeleyin ve hepsini iyice karıştırın. Şimdi tencereye 4 kaşık tereyağını alın; eritin ve makarnaları içine koyun. Daha sonra peynirli karışımı ekleyip karışım eriyinceye kadar karıştıra karıştıra pişirin. Peynirler eriyince ateşten alın. Sakın kendi haline bırakmayın ama muhakkak karıştırın. Yoksa teflon bile olsa dibine tutmasından kurtulamazsınız =)

d-) Makarna salatası ( halka şeklinde ki makarna tercih edilir ):

2- 3 ( ufak olmasın ama) patatesi küp küp doğrayın ve yıkayıp temiz bir havlu yardımıyla iyice kurulayın. Fritöz veya kızartma tavasına sıvıyağı koyun ve yağın kızmasını bekleyin(1). Patatesleri içine atıp tuz ekleyin. İyice kızarttıktan sonra havlu peçete serilmiş bir tabağa patatesleri alın. Salam veya jambonu küçük küçük doğrayın. Büyük bir plastik kaba makarnaları, patatesleri, salamları ve konserve bezelyeyi (seviyorsanız çok; sevmiyorsanız az olacak şekilde) koyun. Bir kaseye 5 kaşık kadar yoğurt alın ve içine soyup yıkadığınız daha sonrada rendelediğiniz 2-3 diş sarımsağı koyun. İyice karıştırın. Makarnalı karışıma ekleyin(2). Daha sonra tadına bakın eğer tuzsuzsa tuz ekleyin ve afiyetle yiyin.

(1) Patatesin ucunu batırdığınızda baloncuklar ve sesler çıkıyorsa kızmış demektir.

(2) Eğer sarımsak sevmiyorsanız yoğurtlu/mayonezli karışımdan da yapabilirsiniz.

Not: Eğer makarnanız yağsız olduysa küçük bir tavada yağı eritip makarnayı ısıtırken içine ekleyebilirsiniz.

(Domatesli makarna vardı onu BtG de yayınlamıştım, bir de şekerli makarna var onu da daha denemedim. Deneyince buraya yazarım.) Afiyetle yiyiniz

Toka

Bugün eve gelirken bir kırtasiyenin camında gördüm paylaşmak istedim =)