Tel kadayıfımsı şey veya cevizli kadayıf hödösü*

Malzemeler:

1-) 600 gr. tel kadayıf.
2-) 100 gr. Antep fıstığı.
3-) 120 gr. ceviz (dövülmüş).
4-)375 gr. tereyağı.

Şerbeti için:

1-) 5 su bardağı şeker.
2-) 4 su bardağı su.
3-) 1-2 damla limon.

Hazırlanışı:
İlk başta yağı tavaya koyup eritiyorsunuz. Sonra yufkacıdan almış olduğunuz tel kadayıfı ellerinizle açıyorsunuz. Biraz yapışmış olarak geliyorlar size, her ne kadar taze olsalar da. Siz de böyle tutam tutam elinize alıp onları birbirinden ayırmaya çalışıyorsunuz.

Daha sonra eritilmiş yağı içine katıp kadayıfın her yerine ulaşana kadar elinizle açıp yoğuruyorsunuz. İşiniz bittiğinde kadayıfın kuru bir yerinin kalmaması gerekiyor. Şimdi genişliği 35, uzunluğu ise 45 cm olan bir tepsiyi yağlıyorsunuz. Üzerlerine Antep fıstıklarını yayıyorsunuz.

Sonra yağlamış olduğunuz tel kadayıftan azar azar alarak tepsinin üzerine eşit gelecek şekilde diziyorsunuz. Yarısını bu şekilde yaydıktan sonra elinizle düzeltiyorsunuz. Hiçbir yeri engebeli kalmasın. Dövmüş olduğunuz cevizleri her tarafına yayıp ve kadayıfın kalan yarısını da düzgün bir şekilde tepsiye koyduktan sonra elinizle bastıra bastıra iyice eziyorsunuz. Eğer gücünüz yoksa üzerine bu tepsi boyutlarında ki bir tepsi koyabilirsiniz. Gazete serip üstüne çıkın ve ezin (çokta ezmeyin, fıstıklar kırılmasın).

Bunu 190-200 derece 5 dk. evvel ısıtılmış fırına atıp 45 50 dk. kadar altı üstü kızarana kadar pişiriyorsunuz.(1)

Şimdi kadayıfın pişmesine yakın şerbeti hazırlıyorsunuz. Yani hemen hemen kadayıfı fırına attıktan 35-40 dakika sonra. Suyla şekeri küçük bir tencerenin içine koyup kaynatıyorsunuz. Kaynayınca içine iki damla limon sıkıp kısık ateşte 15 dk. daha pişiriyorsunuz. Ve ılıtıp hafif soğutmuş olduğunuz kadayıfın üzerine gezdire gezdire döküyorsunuz.

Püf noktası ise şerbet ve kadayıf ılık olacak, şerbeti o zaman koyacaksınız. Yani kesinlikle sıcak olmayacak. Bazıları şerbet sıcak, tatlı soğuk şeklinde yapsa da onun tutmama ihtimali var.

(1) Halam ve annem şu şekilde pişiriyor: yarım saat kadar pişirdikten sonra kadayıfı fırından çıkarıp bir tepsi vasıtasıyla ters çeviriyor, üst kısmı da kızarana kadar pişiriyor. Bu şekilde çift taraflı pişirme diyorlar ve daha bir leziz oluyor bunu yapınca.

Ben de bu tarifimi başta bu tatlıyı süper yapan halam ve anneme, hikayelerini pek bir sevdiğim ve buraları yalnız bırakmayan Dauril‘e, tarifleri bir gün yapacağını söyleyen Night Eagle‘a, bana çeşitli linkler vererek araştırmama vesile olan Anıl‘a, Tekelime son verme girişiminde bulunan Judas‘a, bu konuda Judas’a destek veren Erengy‘e, her ne kadar okumasalar da #level kanalındakilere ithaf ediyorum. Ne kadar uzatmışım ben de :D

* Başlığı ve ithaf kısmını çalıntı yaptığımı kim söylemiş?

Dur, kendine gel!

Hayatta en çok istediğim iki şey vardır:

1-) Başarılı olabilmek (sadece bir işte değil, hayatımın tümünde başarılı olabilmek.).
2-) Güzel ahlak sahibi olmak. Güzel ahlakın tanımı bana göre şöyledir:

Dürüst olmak, yalan söylememek, çıkarcı olmamak, kimsenin arkasından konuşmamak, insanlara karşı sabırlı olup yardımcı olmak, karşılıksız iyilik yapabilmek, hiçbir şekilde haddini aşmamak, anne- babaya öf bile demeyecek şekilde saygılı davranmak; asi olmamak, kişinin düşüncelerine saygılı olabilmek, kalp kırmamak.

Peki, bu ahlaka sahip miyim? Kesinlikle hayır! Anneme- babama kayıtsız şartsız itaat etmiyorum, itiraz edecek bir şey buluyorum hep. Hele ki yaşlı annesine su getirip, annesinin uyuduğunu görünce suyla birlikte, annesi uyanana kadar ayakta duran insanın ahlakı nerede benimki nerede?

Özellikle bu aralar arkadan konuşuyorum. Kendi başıma kaldığım vakitte bunu düşünüp kendimden iğreniyorum yani aslında yaptığım gerçekten mide bulandırıcı bir şey; ama o an düşünmüyorum bunu. Bir anlık gaflet sonucu oluyor, sonra da niye yaptım bunu diye hayıflanıyorum. Oysaki düşünerek hareket etsem önüne geçebileceğim bir şey bu. Galiba etrafımdaki insanlardan çabuk etkilenmemle alakası var; ama bu bir mazeret olamaz.

Bu yazıyı yazmamın amacı kesinlikle kendimi suçluluk duygusundan temize çıkarmak değil. Aksine bu yazıyı okudukça yaptığım hataları tekrarlamayıp bundan bir ders almak ve haddimi aşmamak. Kısacası kendime diyorum:

Dur, kendine gel! Ahlak sahibi olmadan başarılı olamazsın. Sakın ama sakın haddini aşma, kendini bil. Düşüncesizlik yüzünden kendinden iğreneceğin hataları yapma. Eğer haddini aşarsan elindeki tüm nimetlerden olursun. Sars kendini, ne yaptığını sanıyorsun? İki saniyelik eğlence için arkadan konuşmanın ne kadar zavallıca bir şey olduğunu görmüyor musun? Annene babana asi olarak mutlu olabileceğini mi düşünüyorsun? Hayatında çizdiğin sınırları aşarsan nasıl kendine saygı duyacaksın? Eğer başarılı olmak istiyorsan, silkin ve kendine gel!

Holly Dolly

Bir kaç fotoğraf

Evvelce çektiğim bir kaç fotoğrafı ekleyeyim dedim, orjinal veya öyle hoş değiller ama canım istedi koymak. Resimlere bakarken siyah beyaz resimlere daha merak olduğumu gördüm, ben de siyah beyaz çekmiş olduğum bir kaç resimi koydum:


Fener rum lisesi:

Rus salatası

Bazı yerlerde ismi Amerikan salatası diye geçmektedir.Zaten ikisinin arasındaki farkı anlayamamıştım, biraz araştırınca birkaç sonuca vardım:

En çok söylenen ve üzerinde ittifak olan görüşe göre aslında ikisinin arasında bir fark yok. Türkiye’de komünist korkusunun fazla olduğu zamanlarda büfeciler tarafından amerikan salatası olarak değiştirilmiş ismi.

İkinci görüşe göre Rus salatasına pancar girermiş. Amerikan salatasına ise girmezmiş.

Üçüncü görüşe göre Amerikan salatasına salam veya sosis girermiş. Bana göre ise bir fark yok aralarında, şöyle düşüncede çok komik geliyor:

Eğer Amerikan salatası dersem emperyalist, Rus salatası dersem komünistim. İşi abartıp Arap salatası da dersem gerici olurum muhtemelen. İsimden geçip tarife başlayayım :)

Malzemeler:
1-) 5 orta boy patates.
2-) 1 havuç (arzuya göre ikide olabilir).
3-) 2 kaşık mısır.
4-) 100 gr. haşlanmış veya konserve bezelye.
5-) 7- 8 tane kornişon turşu.
6-) ¼ limonun suyu.
7-) 3 kaşık mayonez.
8-) 1.5 kaşık yoğurt.
9-) tuz.
10-) İsteğe göre pancar, salam veya sosis ilave edilebilir.

Hazırlanışı:
Patatesleri ve havuçları ufak ve küp küp doğruyorsunuz(1). Patatesleri bir tencereye koyup, üstlerine yarım tatlı kaşığı kadar tuz ekliyorsunuz ve üzerini iki parmak aşacak kadar normal su (kaynar olmayan) ilave ediyorsunuz. Havuçları da küçük bir tencereye koyup üstlerine su ilave ediyorsunuz. Her ikisinde de suyun kaynayıp fokurdamasını bekliyorsunuz. Su kaynadıktan sonra yaklaşık 10- 15 dk. kadar daha pişirmeniz gerekecek(2). Kornişon turşularını da küp küp doğruyorsunuz. Bezelyeleri de isterseniz konserve kullanın, isterseniz haşlayın (pişirmeyip çiğ koyarsanız tadı feci oluyor). Patatesleri, havucu, mısırları, bezelyeleri ve kornişon turşularını derin bir kaba koyun. Üstlerine yarım tatlı kaşığı (eğer tuzlu seviyorsanız 1 tatlı kaşığı) tuz, limon suyu koyup karıştırıyorsunuz.

Şimdi bir kaseye mayonez ve yoğurdu koyup iyice karıştırıyorsunuz ve karışıma ekliyorsunuz. Son olarak iyice karıştırıyorsunuz ve isterseniz dolaba koyuyorsunuz, isterseniz afiyetle yiyorsunuz.

(1)Patatesler şöyle doğranıyor: Patatesi uzunlamasına 3- 4 halka olacak şekilde kesiyorsunuz ilk. O halkaları ekmek tahtasının üzerlerinde ilk başta uzunlamasına sonrada enlemesine kesiyorsunuz. Havuçları da hemen hemen aynı şekilde doğruyorsunuz. Genellikle anneler ekmek tahtasında kesmeyi acemi işi olarak görseler de, bence göze çok daha fazla hitap ediyor; böyle hiç durmadan tık tık (o nasıl ses efektiyse!) diye kesiyorlar ya. Çok hoş…

(2)Pişip pişmediğini çatal ile kontrol ederek anlayabilirsiniz veya tadarak. Sakın kontrol etmeden kapatmayın altını.

Kelile Ve Dimne

Yazarı: Beydebâ – İbnü’l Mukaffa ( Çevirmen/yazar )
Türkçeye çeviren: Selahattin Hacıoğlu
Yayın evi: Bordo siyah
Sayfa sayısı: 319
Tür: Hikaye
Fiyatı: 5,00 YTL

2 bin yıl önce Kral debşelîm tarafından Beydebâ’ya yazdırılan bu kitap yüzyıllar sonra İbnü’l mukaffa tarafından çevrilip, yeniden yorumlanmış. Kitap hayvanların dilinde yazılmış olup, siyaset, ahlak, ihanet, sadakat gibi konuları hikaye şeklinde işliyor.

Beydebâ’nın bu şekilde hayvanlar dilinde hikaye şeklinde yazması eski hint bilginlerine mahsus bir şeymiş. Böylece akıllı kişi kitabı okuduğu vakitte sadece eğlenmekle kalmayıp içindeki mevzuları da derinlemesine düşünür. Kitabı düşünmeyip sadece okumakla kalan kimse ise eğlenmek dışında bir fayda sağlamamış olur.

Gerçekten kitap çok hoş bir şekilde yazılmış. Okurken devamlı misaller içinde misaller şeklinde ilerliyor. Beydebâ’nın yazdığı kısım 95. sayfadan itibaren başlıyor. İlk 22 sayfa İbnü’l mukaffa hakkında, sonraki 65 sayfa ise sırasıyla giriş, Berzeveyh’in hint diyarına gönderilmesi, İbnü’l Mukaffa’nın takdimi ve Berzeveyh faslı şeklinde geniş bir açıklama içeriyor.

Hangi tarz kitabı severseniz sevin muhakkak bu klasiği okuyun derim; zira derin mevzuları bir kenara okurken de sıkılacağınızı hiç zannetmiyorum. Ayrıca yayınevinin de güzel açıklama yapması sebebiyle ilk 95 sayfa da çok önemli bilgiler mevcut. Son olarak kitaptaki bir hikaye:

Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi Kral debşelim:
“ Şimdi bana işinde aceleci davranıp neticesini hiç düşünmeksizin gözü kapalı hareket eden adamın hikayesini anlat.”
Filozof:
“Böyle yapan kişi samuru sevdiği halde öldüren zahidin akıbetine uğrar. Rivayete göre Cürcan semtinde bir zahit yaşarmış. Güzel bir de karısı varmış onun. Uzun zaman geçtiği halde bir çocukları olmamış bunların. Tam ümit kestikleri bir anda kadın hamile kalmış.
Kadında zahitte çok sevinmişler bu işe. Zahit şöyle demiş karısına:
“Gözün aydın olsun! Bize bereket ve mutluluk getirecek bir oğlan doğuracağını ümit ediyorum. Ona en güzel ismi vereceğim ve dadılar tutacağım küçük oğlum için!”
Kadın cevap vermiş:

“Olup olmayacağını bilmediğin bir şey hakkında seni böyle konuşturan nedir be adam? Kuşkusuz böyle yapan kimse, kafasına yağ ve bal dökülen zahidin uğradığı belaya duçar olur.

Zahit sormuş:
“Nasıl olmuş bu dediğin olay?

Kadın anlatmış:
“Rivayete göre, her gün kendisine bir tüccar adamın evinden rızk olarak yağ ve bal gönderilen bir zahit varmış. Zahit, ihtiyaç duyduğu kadarını yer; kalanını da bir çömleğe koyarak evin bir köşesindeki kazığa asarmış. Derken bir gün bizim zahit elinde değnek, başının hemen üzerinde asılı çömlek, sırtüstü yatarken yağ ve bal fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu hakkında düşünceler dalmış!
Kendi kendisine şöyle fikir yürütmüş:

“Şu çömleğin içindekileri bir altına satsam, o parayla on keçi satın alsam diyorum. Bunlar süt verir, her beş ayda bir yavrular, bunlar da yavrulayınca koca bir sürüye sahip olurum.”

Böyle hayallerle epey kafa yoran zahit, sürünün çoğalma devresiyle ilgili olarak da birkaç yılın hesabını yapar ve dört yüzü aşan bir keçi sürüsü çıkar neticede. Artık iyice heyecanlanan zahit, şöyle der kendi kendine:

“Bu sürüyü yüz sığır karşılığında satarım; her dört keçiye bir boğa ya da inek satın alabilirim sanırım. Sonra da sıra büyük bir arazi ve tohum almaya gelir. Rençberler(1) çalıştırırım, boğaları çift sürme işinde kullanırım, ineklerin sütünü sağar, buzağılarımdan da faydalanırım. Bu gidişle beş yıl geçmeden ziraattan büyük bir servet kazanmak işten bile değil.
Derken lüks bir köşk yaptırırım kendime, en iyisinden hizmetçiler ve uşaklar alırım. Güzel ve asil bir kadın ile evlenirim. Ondan soylu bir oğlum olur ve ona en güzel ismi seçerim. Büyüyünce ona iyi bir eğitim veririm. Bu konuda asla tavizkâr davranmam. Söz dinlerse ne âlâ; yok, eğer dinlemezse bu değneği indiririm alimallah!”

Zahit, nasıl davranacağını göstermek için o heyecanla elindeki değneği kaldırınca asılı duran çömlek kırılmış ve içindekiler yüzüne dökülmüş.”

Zahit, eşinin anlattığı kıssadan dersini almış. Daha sonra kadın, sevimli bir oğlan doğurmuş, buna çok sevinmiş babası. Ve birkaç gün sonra kadın temizlenmek için hamama gitmeye karar vererek kocasına demiş ki:

“Sen çocuğun yanında otur. Ben hamama gidiyorum; yıkanıp da geri dönünceye kadar bekle başucunda!”

Kadın hamama gidince çocukla yalnız kalmışlar. Bu sırada kraldan bir elçi gelmiş ve ona kralın kendisini çağırdığını bildirmiş. Zahit başka çare bulamayınca, küçük bir yavru iken alıp beslediği samura emanet etmiş çocuğunu ve elçiyle birlikte gitmiş. Samur çok akıllı bir hayvanmış. Zahit evi kilitleyip çıktıktan kısa bir süre sonra taşların arasından kara bir yılan görülmüş. Yılan çocuğa yaklaşmış ve son anda samur onu fark ederek üzerine atlayıp öldürmüş. Sonra da yılanı parçalamış ve ağzına bulaşmış yılanın kanı. Daha sonra zahit geri dönmüş.

Kapıyı açan samur, yılanı öldürdüğünden dolay sevinçle karşılamış zahidi. Zahit onu kanlar içerisinde görünce oğlunu öldürdüğünü sanarak korku ve panik halinde aklı başından gitmiş. Hiç düşünmeden, durumu inceleyip araştırmadan birden hayvancağıza saldırıp elindeki sopayla kafasına vurmuş ve samur oracıkta ölmüş. İçeri girince çocuğun sağ salim, hayatta olduğunu görmüş; yanı başında da parçalanmış bir yılan!

Olayın iç yüzünü anlayıp da aceleyle yaptığı kötü fiil ortaya çıkınca başını yumruklamaya başlamış; ve kendi kendine söylenmiş:
“Ah keşke bu çocuğum olmasaydı da ben bu zalimliği etmeseydim!”

Bu kıssa, dikkatle durumunu değerlendirmeden, süratli davranıp çabucak istediğini yapan kimseye bir misaldir!”

En sevdiğim hikaye aslında kelile ve dinme. Ancak hikayelerin içerisinde en kısa olan zahit ve samur olduğu için bu hikayeyi aktardım.

1) Tarla, bağ, bahçe, yapı ve toprak işlerinde ağır işleri gören gündelikçi, ırgat.
Çiftçi.