Sabır

En zayıf olduğum konulardan birisidir sabır. Aceleci bir yapım da olduğu için, yapmak istediğim bir şeyi hemen başarabilmeyi istiyorum. Yapamayınca kızıyorum kendime, iç çatışmalarım oluyor. Oysa sabredip çalışmak gerekiyor. Serinkanlı düşünemediğim için karışıyor her şey, bozuyorum düzenimi. Eğer başarılı olmak istiyorsam sabretmeyi de öğrenmeliyim; ama insanın huyunu değiştirmesi zor oluyor çok. Şimdi neler oldu:

Birincisi html bilgim sadece blog temalarının bir iki kodunu değiştirmekle sınırlı olduğu için istediğim blog tasarımını yapamıyorum. Uzun zamandır uğraşmama rağmen yapamadım ve bunu becerememek moralimi bozuyor çokça. Bu sabah, namaza kaldırırken annem beni, uyku sarhoşluğuyla başlamışım ona anlatmaya:
” Bak, başlık var bir tane, işte onu sola kaydırmam gerekiyor, biraz da yukarı almam lazım” (elimle gösteriyormuşum bir de). Hatırlıyorum da şimdi, annem de:
“Onun (bilgisayar demiyor nedense) başında çok duruyorsun, dediklerine bak sabah, sabah.” demişti, şaşırmış bir yüz ifadesiyle.
Eğer bir şeyler yapmak istiyorsam, html’yi iyice öğrenmem gerekiyor. Photoshopla birlikte yoğunlaşmam gereken nokta bu sanırım.

İkincisi Dvd’im bozuldu. Nedenini bilmiyorum gerçi şüphelendiğim bir şey var; fakat kesin değil. Zaten yazmıyordu; ama şimdi okumuyor da. Dün buna da çok sinirlendim. Aslında zaten alacağım harici Dvd writer’ı daha çabuk almam gerekti şimdi. Yine de laptop olduğu için harici bir Dvd’ye bağlı kalmam gerekiyor artık.

Kotayı aşmışım bir de, 5 GB olmuş. Bir kaç ay evvelsine kadar ’3 GB’ı nasıl doldururum ki ben?’ diye düşünüyordum. Babamla konuştum ‘kotasıza geçeyim, farkı ben öderim’ diye.
“Limitsiz demek pc’nin karşısında daha fazla durman demek, yeter sana bu kadar” diye karşılık verdi; ama mantıksız da gelmedi, tavırlarından anladığım kadarıyla. Şimdilik bir söyledim; çok üstünde durmama gerek yok, bir iki gün sonra derim tekrar. Abim de izine gelince geçebilirim diye düşünüyorum, inşallah bir aksilik çıkmaz.

Derslerimse iyi, aslında önemli olan da bu. Bu aralar pc’ye ve internete gereğinden fazla değer veriyorum. Benim istediğim sanal ve gerçeği dengede tutabilen birisi olmak. Galiba başarmak zor bunu, nedense pc daha cazip geliyor.

Özetlemem gerekirse aslında bunların hiç biri ufak bir üzüntüye değecek kadar bile sorun sayılmaz; ama insanın başında büyük sorunlar olmasa bile mızmızlanması eksik olmuyor. Zaten mızmız birisi oldum, hiç sevmediğim bir şeydir oysa, düzeltmem lazım.
İşe sabırlı olmayı öğrenerek başlamalıyım, başarısız ola ola başarılı olabilmeyi, yeri geldiği zaman başarısızlığı kabul edebilmeyi ve başarabilmek için sakince düşünüp alternatif üretebilmeyi…

Son olarak bu aralar iftarı sabırsızlıkla beklememi sağlayan bir tatdan bahsetmek istiyorum:
Arap kahvesi… Çok farklı ve hoş bir tadı var. İftarı bu kahve ve hurmayla açıyorum, hem fazla yememi engelliyor (doyuyor insan), hem de zindelik veriyor. Bizdeki toz şeklinde, bir fincan için 1 tatlı kaşığı kadar dolu dolu bu tozdan koyuyorum ve üstüne bir fincan su ekliyorum, iyice kaynayınca süzgeçle süzüyorum. Farklı tatları seviyorsanız ve hep aynı tarz kahve içmekten sıkıldıysanız bir bakın derim (Kahve deniyor; ama içinde kafein var mı bilmiyorum, daha çok bitkisel toz gibi).

Vefa

“Bana kendini anlatabilir misin? Seni tanımak, sana sahip olmak istiyorum.”

“Ah siz insanoğulları… Beni, bir iki kavramın arkasına sığınarak hapsettiğiniz yetmiyormuş gibi bir de kendimi tanıtmamı isteyerek adeta azap çektiriyorsunuz bana.

Ben, öyle bir şeyim ki bana sahip olmak isteyen kişi sevmeyi, anlayışı, fedakârlığı, yargılamadan hoş görülü davranmayı, karşılık görmemeyi, beklentisizliği, kendinden vazgeçmeyi ve yeri geldiği vakitte gururunu düşünmeden bir kenara bırakmayı göze alması gerekir. Bana sahip olmak istemenin ise bir sebebi yoktur.”

“Ben, sana sahip olmak istiyorum. Çünkü sana sahip olursam, vefasız insanlara vefayı gösteririm ve onlara vefayı öğreterek daha fazla vefalı insan kazanmış olurum.”

” Dur, dur yanlış anladın beni. Sana yargılamamak dedim oysa sen başkalarına vefasız diyerek bunu ihlal ettin. Anlayış ve beklentisizlik dedim, sen ise senin gibi olmalarını isteyerek beklentiye girdin. Bana sahip olmak için başka sebebin yok mu?”

“Aslında var. Sana sahip olursam vefamdan dolayı karşımdaki kişinin gözünde oluşan bir parıltı bile yeterlidir bana.”

“Maalesef, yine anlayamamışsın beni. Beklentiye girmişsin yine, bana sahip olmak istediğinde bırakman gerekirdi bunu. Karşıdakinin gözünde oluşan parıltı dediğin, ya minnet duyduğu için olur ki başkasından karşılık beklediğin manasına geliyor bu. Ya da o kişi öyle bencildir ki senin ona gösterdiğin vefayı kendisi ile alakalı zanneder, karşıdakini bu derece vefalı birisi yaptığı için gurur duyar tüm bencilliği ile ve seni hiçe sayar. Görüyorsun ya bu ışıltıyı görebilmen demek gurursuz olman da demek aynı zamanda.

Bana sahip olmak demek, acıya, unutulmuşluğa, yalnızlığa, hayal kırıklığına alışmak; onları yaşayarak mutlu olabilmek demektir aynı zamanda. Unutmaman gereken başka bir nokta ise; sadece insanlara karşı değil aynı zamanda seçtiğin yolda da beni içine sindirmen gerekir eğer bana sahip olmak istiyorsan…”

Hiçbir getirisi olmayan bu yolda ilerlemeli miyim, yoksa hiçe sayarak gittikçe bencilleşmeli miyim diye düşünceye dalmıştım, tüm bu açıklamalardan sonra vefa dönüp giderken.

Bir an durdu arkasına bakmadan, “En önemlisini söylemedim; hiçbir zaman beni seçtiğinden dolayı pişmanlığa düşüp tereddüt de kalmamalısın. İşte o zaman bana sahip olmuşsun demektir.” dedi ve yoluna devam etti…

Yeni

Bir ders vardı kabul edilmeyi beklediğim. Kabul edilmişim, yarından itibaren başlıyorum. Allah muvaffak etsin, cidden istediğim bir dersti. Düzgün bir şeyler yazamıyorum bu ara, aklımda var ama toparlayamıyorum zihnimi. Bu arada bazı sebeplerle birlikte Tuana nickini değiştirdim (her ne kadar level forumlarında değiştiremesem de), bundan sonra Ayna-i Marzî nickim, resmen duyurmuş olayım :)

Css

IRC #level kanalına çok giriyorum, bari boş durmayayım, css ile kendime özel arkaplan, renk vs. yapayım dedim. Çok da zevkli oldu, hem boş boş durmamış oluyorum, hem de eğleniyorum.

Şimdi, “Ne bu cesaret? İnsanlar neler başarıyor da öyle koymuyor bloglarına, iyi ki bir iki kodla uğraşmışsın!” derseniz haklısınız tabi ki diye cevap veririm. Ama geceden şu ana kadar uğraştığım bir şeyi paylaşırsam çok mutlu olurum :)

Şu an kendimi, çok mutlu hissediyorum. Bir şey başardığıma inanıyorum zira, kötü olması hiç farketmez. Kafein, çay ve bilumum rulokat tarzı aburcuburlar ile ettim sabahı. Gerçi son günlerde hep böyleyim, gecem gündüzüm karışmış. Sadece bu aralar aşırı derecede üşüyorum. Hiç üşümezdim normalde; ama son iki gündür ellerim titriyor, ayaklarım buz gibi, çok garip :)

Öhm, size dahiyane (!) Chatzilla’mın ekran görüntüsünü sunarım:

Yazmadan evvelki başlıksız görüntü:


Yazmadan evvelki başlıklı görüntü:

Yazınca çıkan görüntü:

Annemler bir iki gün içinde geliyorlar, tüm saltanatım bitiyor demek oluyor bu :)

Hayvan çiftliği

Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar, diğerlerinden daha eşittir.

Bu kitabı okuyunca zaten mevcut olan kafa karışıklılığım iyice fazlalaştı ve öfkelendim. Yoldaşlarına, davasına ihanet edip, mevcut olan düzeni çıkarlarına göre kullanan ve kişilerin temiz duygularını istismar eden bir karaktere öfkelendim ve okudukça iğrendim.

Ölüm gösterilip sıtmaya razı edilen, özgürlük kılıfı altında başka bir köleliğe itilen halka üzüldüm. Sonra kendi durumumu düşündüm. Çok fazla çalışmasına rağmen emeğinin hakkını alamayan zümreden olmadığım ortada ( burada kastettiğim fiziksel çalışmadır). Ezilen taraftan değilsem ezen ve sömüren, dolayısıyla iğrendiğim tarafta mı oluyorum?

Kitapta domuzların savunması, “bizim aklımız daha iyi çalışıyor, tüm bunları planlamak için ise bazı olanaklardan faydalanmamız gerekir.” şeklinde oluyor. Eğer bu savunma geçerli ise, o zaman sadece doğuştan gelen bir faklılıktan dolayı “daha fazla düşünebilen, okuyabilen bir zümre, daha fazla olasılıklardan faydalanabilir tabi ki” demek de normal oluyor. Doğru değilse bunun çözümü nedir?

Elimde kahve, laptopun karşısında böyle şeyler düşünmem çelişki olmuyor mu? Karnım tok gözüm pek iken, icabında boğaz tokluğuna çalışan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemeyen zümreyi “Halk da aptal yahu, hiç ilerisini göremiyor” diye yargılamam ne kadar doğru?

Kaç kişi, mevcut durumuna alın teriyle kazanarak gelmiştir? Şu halde en fazla pay almayı hak eden, çalışan sınıf olması gerekirken niye tam tersi oluyor? “İşte herkese eşitlik lazım” denilerek işin içinden kolayca çıkılabilinir mi?

Peki ben bu durumda neredeyim? Galiba cevabını vermekten korkuyorum, zira bunun cevabını verme ihtimalim bile kendimden iğrenmeme sebep oluyor.

Karışık, kötü ve dağınık bir yazı oldu, aklım çok karışık çünkü ve hiç bir cevaba ulaşamıyorum.

Yalnız yaşamak

Anne ve babamın, yurtdışına gitmeleri sebebiyle 15 günlüğüne Çınarcıktaki evde yalnız yaşıyorum. Gerçi anneannemler üst katta; ama günde bir defa o da ziyaret maksadıyla çıkıyorum yanlarına.

Hoşuma gitti yalnız yaşamak. Karışan kimse yok; istersem sabah 6’da yatıyorum, istersem yemek yemiyorum; koca bir eve tek başıma yayılıyorum. Belki yalnız yaşamanın, sadece 15 günlüğüne olacağını bilmesem bu kadar hoşlanmazdım; belki de hoşlanırdım bilemiyorum.

İnsanlardan nefret etmem, severim hatta; fakat bir kişiye ihtiyaç da duymam. Eskiden daha farklıydım; özlediğim kişiler olurdu. Büyüdükçe sanki duygusuzlaştım. Hiçbir şey eskisi gibi etkilemiyor beni. Hani derler ya taş kalpli, öyle bir şey sanırım. Niye böyle olduğumu bilmiyorum; bu durumdan hem memnunum hem rahatsız.

Sanırım asosyal oldum; ama farkında değilim. Bundan rahatsızlık duyuyorum; fakat bulunduğum durumdan da tuhaf bir şekilde memnunum. Acaba bilgisayar bağımlısı mı oldum? Bu her şeyi açıklar mı? Galiba sebeplerini bulamayacağım :)