İnsanlara karışmak #3



Ertesi sabah kendisini uyandıran şey, ne uykusundan yeni uyanmış, tüm üşengeçliğiyle bir nebzesini insanlara lütfetme inceliğinde bulunan güneşin camdan yansıyarak süzülen ışık zerrecikleri, ne de kulaklarını tırmalayan insan bağırtılarıydı.

Duyduğu ses, en lirik şiirleri bile kıskandıracak bir coşkunluk içinde sırasını sabırla bekleyen, sanki işini en güzel şekilde yapabilmek için bir sanatçı edasıyla yoğunlaşan düzinelerce damlalardı. Güzelliğini betimlemekte zorlandığı bu sesi daha net duyabilmek için çevirmişti pencerenin kolunu.

Pencerenin açılmasıyla birlikte dolmuştu içeriye, aktığı yerleri tüm kirlenmişliğinden arındırmak için var gücüyle direnen yağmurun, direncini kaybetmemesi sonucunda kirlerinden tam arınamamış şehirle birlikte buram buram tüten karmaşık kokusu. İşitmesi bile her zerresine kadar zevk duymasına sebep olan yağmurun, içini ısıtan güneş parıltılarını örten bulutlarla kurduğu sıkı fıkı dostluksa bir kasvet çöktürmüştü üzerine.

Güneşi engelleyen bulutlara karşı her yerine yayılan bir ateş hissetti. Öyle bir ateşti ki bu, elinden gelse tüm o sıkıcı bulutları parçalayacak, doyamayıp devam edecekti parçalamaya. Ta ki içinden yükselen ateş sönsün. Kendisini ele geçiren ateşle cebelleşirken, parlak yüzlü çocuğu hatırlayıverdi. Sahi güneş yoktu; ama o çocuğu görmesi bile içindeki ruh halinden kurtulmak için yeterliydi. O heyecanla kendisini dışarı attığında yağan yağmur, içindeki ateşi söndürmüştü. Islanmak o kadar hoşuna gitmişti ki, “keşke” diye düşündü, “keşke yağmur, bulutla olan bu samimiyetini güneşle kursa”.

Parka vardığında ne parlak yüzlü çocuk ne de bir başkasına rastladı. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Çocuğu görünce bulutların sebep olduğu sıkıntının geçeceğini düşünerek heyecanlanmıştı. Oysa şimdi o heyecandan eser kalmadığı gibi umut ettiği şeyin gerçekleşmemesinden dolayı beklenmedik bir hüzün de çökmüştü üzerine. Bugün başka bir duygu öğrenme isteği de kalmamıştı artık. Gerisin geri dönerken birden dün geceden beri bakmayı unuttuğu yavru kedi geldi aklına. İçinde bulunduğu hüzünlü halden çıkıp tekrar heyecanlandı, koşar adımlarla yürüyerek dönerken eve.

“Ruhlar için hızlandırılmış insan olma” kursunun hocası olan ruhu, özellikle ellerini daha bir kararmış halde buldu.

-”Yavru kedi nerede?”
Karşısındaki ruhu başta kenara iterek atlatmayı düşünürken, aklına gelen bu soruyla olduğu yerde kalmıştı.

-”Yavru kedi… Dün geceden beri bakmayı unutmuşsun. Acıkınca yiyecek bulma umuduyla dışarı çıkan yavruyu aç sokak köpekleri yemiş, işte orada öylece cansız uzanıyor zavallı.”

Umutlarının tek tek yok olması, sevdiği bir şeyi kaybetmek… Kalbinin bulunduğu taraf acıyordu. Öyle bir acıydı ki bu, içine sığmadığı için, taşacak tek münasip yer olan gözlerine hücum ederek yaşlar halinde boşalmıştı.

-”Sana her gününün mutlu, güzel geçmeyeceğini, zorluklarla karşılaşabileceğini söylemiştim. İnsanlar tıpkı bugün yaşadığın gibi kötü günler de yaşar, dün yaşadığın gibi iyi günler de. Hatta bazen iyi ile kötü arasında anlık geçişler bile olur.

Sabah kalktığında bulutları gördün. Bulutlar hoşlandığın şeyleri hep örtüyordu, bu yüzden kızdın onlara. Hatta bu kızgınlık öfke ve nefrete dönüştü. İçinde bir ateş yanmaya başladı ki kızgınlık denilen şeye sebebiyet veren bu ateştir. Çocuğu hatırlayınca heyecanladın ve öfkeni unutarak umuda tutundun. Fakat, çocuğu bulamamak, kendini daha kötü bir halde hissetmene sebebiyet vermişti. Zira umudunu kaybettiğin için hayal kırıklığına uğramıştın.

Kedi aklına geldi, yeni tutunacağın bir umudun vardı, ancak talihsizsin bugün, onu da kaybettin. Halbuki sahiplenmiştin onu ve sevmiştin. Daha evvel tecrüben olmadığı için elinden gideceğini bir an olsun düşünüp korkmadın ve tedbirsiz davrandın, ancak geri döndüremezsin zamanı. Şimdi sevdiğin bir şeyi kaybettin ve çaresizsin. Öfke, hayal kırıklığı ve ölüme şahid olup çaresiz kalmak. Ölüm tüm çabalara rağmen engelleyemeceğin bir şeydir ve insanlar çok korkarlar ölümden. Çünkü yok olup unutulmak zor gelir hepsine. Nasıl ki sen insanlara karışmak istedin, onlarla iletişim kurup onların hayatlarında da var olabilmekti hayalin, işte en büyük korkularındandır insanların, tüm bunların ellerinden alınması.

-”İnsanlar tüm bunlara nasıl katlanıp yaşamayı seçiyorlar o halde? Nasıl unutuyorlar da devam edebiliyorlar?

-”Kabullenerek. Yaşamaları için tüm duyguları kabul etmeleri lazım, ayırt etmeden. Sevinç, üzüntü, kızgınlık, mutluluk, hayal kırıklığı. Hepsini yaşamayı öğreniyorlar, kimisi hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz olmayı tercih ederken, kimisi de bu duyguyu mutluluk gibi olağan karşılamakta. Yaşamayı öğrenemeyen insanlar; acı, öfke gibi duygulardan kötülükle bahsederler. Oysa bilinmez ki tüm duygular yaşandığında ancak insan olursun. Bir hayal kırıklığı, bir üzüntü; sevinç ve mutluluktan daha kötü bir duygu değildir.

“Bazıları, hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz bir şekilde yaşamaya çalışarak tüm hayatın renk ve heyecanından yoksun kalırlar. Oysa yapmaları gereken tek şey, kabullenmek; ama her zaman beklentisiz olmamak. Çünkü beklentisiz bir insan, hayatın tün heyecanlarından da yoksun insandır aynı zamanda. Şimdi izin verirsen sana bir şey göstermek istiyorum.”

Yeni yetme ruhun elinden tutarak onu son derece aydınlık olan yandaki odaya götürdü ve bir nesnenin karşısına getirdi. Yansımasını gören yeni yetme ruh, tüm duygularının birikimi neticesinde bu görüntüye dayanamayarak feryad etti. Zira aksi aynı garabet ruh gibi yer yer kararmaya başlamıştı ve eskisi gibi güzel değildi artık, kirlenmişti.

-”Tüm duyguları yaşayarak ilk halime dönmek istiyorum. Ancak bu çok zaman alacağa benziyor. Tüm duyguları olağanca çıplaklığıyla bana yaşatacak tek bir duygu yok mudur acaba?”

-”Aslında var, ancak tüm ruhlar ve insanların yaşamaktan kaçındıkları bir duygudur ve istediğin her zaman bulamazsın, bir defa olur ömründe sadece. Denilir ki o duyguyu bulan başka hiç bir şeyden zevk almamaya başlar, öylesine tatlı, aynı zamanda bir o kadar acıdır.”

O tek duyguyu yaşamak istiyordu, o duyguda kaybolmak, her şeyiyle hissetmek. “Nasıl bir duygudur acaba?” diye düşündü, yatağına uzanıp uykuya dalarken…

İnsanlara Karışmak #2

Yeryüzüne indiğinde hissedip betimlemek istediği duyguları öğrenmek için ne yapacağına karar verememenin verdiği bir huzursuzlukla düşünmeye başladı, “Acaba ‘Ruhlar İçin Hızlandırılmış İnsan Olma’ kursuna mı gitsem?” diye düşünürken, seçeneklerin sınırsızlığından hangisini seçeceğine dair bir korku düştü içine.”İstediği her şeyi yapabilecekken tek bir yolu seçebilmek… Hangisinin doğru olacağının belirsiz olması karşısında tüm belirsizliği ile beraber birisini seçmek zorunda kalmak ve başaramamak, kararsızlık denilen şey.”
Söz konusu kurs hakkında bir takım duyumlar almıştı; duyguları kısa yoldan tanımayı öğretiyordu anlaşılan.

“Kararsızlık halinden kurtulup netice elde edebilmek için, belirsizlikler arasından en azından tek yönüyle belirli olabilmiş bir karara varmak. Ardından gelen ne olursa olsun ‘kaybedilen bir şey yoksa korkmaya gerek de yok’ hâletiruhiyesi içinde yoluna devam etmek…”

Verdiği kararı sonunda korkusu sükunete ermiş, kararsızlığın sebep olduğu gerilmiş sinirlerinin gevşemesi, yorgunlukla karışık bir rahatlama hissettirmişti. Dar sokaklardan geçerek ulaşmış olduğu, izbe bir yerde bulunan kapıyı açarken ürperdiğini hissetti. Aradığı cevapları bulabileceği düşüncesi yetmişti bu duyguyu hissetmeye. Karşısında gördüğü şey ufak çapta bir şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Ruh olduğunu düşündüğü şey hiç de kendisi ve daha evvel karşılaştığı ruhlara benzemiyordu. Kendisi gibi parlak bir hüzme değil, başta elleri, ayakları ve kalbi olmak üzere yer yer karanlıklarla kaplıydı.

-”Ooo, tertemiz, meraklarla dolu ve beni görünce şaşkına dönmüş bir ruh. Belli ki merakın yüzünden kirlenmeyi bile göze almışsın. Fikrini değiştirmeyeceğini bilsem de, meraklı ruhların, bu dünyaya ait duyguları öğrendikçe bende olduğu gibi yer yer kararıp neticede seçtiği yollar sebebiyle kapkaranlık bir hale dönüştüğünü belirteyim.”

“Bir ruh, ancak insana ait tüm duyguları tattığında ilk meydana geldiği zamanki o parlak hüzmeye geri dönebilir. Tabi bahsedildiği kadar kolay değil söz konusu mevzu. Çünkü, ruh neyi niçin aradığını unutur hale gelir ve dünya zevklerine dalar. Ben sana tüm bildiklerimi öğreteceğim; ama kainat kurulalı hala mevcut olan ‘her şeyin bir bedeli vardır’ kuralı gereğince karşılığını da alacağım.”

-”Karşılığı neyse vermeye hazırım, yeter ki bana bildiğin her şeyi öğretip merakımı dindir!”

“İstediğim bedel öyle kolay ödenebilir cinsten değil, tüm duyguları tattığında içlerinde en çok beğendiğini bana vereceksin. Senin gibi cahil ruhlardan topladığım duygular, sonunda ilk halime dönmeme sebep olacak. Kadim zamanımda olduğu gibi gözleri kamaştıracak bir huzmeye dönüşeceğim. Ah zavallı ruh, bir bilsen çıktığın yolu… Neyse şimdi şu kapıdan çık, ilgini çeken şeyleri incele ve onlarla iletişim kur.”

Parmağı, üzerinde tanımlanamayan şekillerin bulunduğu ağır tokmaklı kapıyı işaret ediyordu. Yeniyetme ruh, işaret edilen kapıdan geçerek uzayan bir yola çıktı. İlerlemeye devam ederken sağ tarafta bulunan yeşil arazi çekmişti dikkatini. Garip şekillerde kocaman aletler vardı arazide. Şu çocuk, oturduğu yerden bir ileri bir geri giderken niye çığlık çığlığa bağırıyordu acaba? Dikkatini ona yöneltmişken bir adım mesafesindeki başka bir çocuğa çevrildi gözleri. Yüzü geldiği yerdeki doğan güneş kadar parlak olan bu çocuk, elleriyle kuma bir takım şekiller vermeye çalıştığı için fark edememişti ruhu. Ruh onu izledikçe geldiği yerleri hatırladı. Yaşadığı yerleri hatırlatması mıydı, yoksa güneşe benzer yüzü müydü şu anda hissettiği duyguya sebep? Çocuğu taklit ederek bir takım şekiller meydana getirdi o da. Zaten istediği şey çocuğun yanında vakit geçirmekti sadece, zira kendisini yabancı hissetmiyordu. Yeryüzüne ineli beri bu duyguyu hissetmemişti.

Çocuk işi bitince aniden kalktı, sebebini soran ruha da:
-”Annem hava kararmadan eve dönmemi istemişti, gitmezsem babama şikayet edeceğine dair bir sürü dırdır eder. İstersen yarın da aynı saatlerde gel buraya, beraber kumdan kale yaparız.”
şeklinde cevap vermişti.

Çocuk doğuya doğru giderken, ruh da yeni şeyler keşfetmek için batıya yöneldi. Bir bankın yanına geldiğinde, batan güneşin, günün yorgunluğundan olsa gerek sönmesi gibi, yaşadığı uzun hayatı boyunca karşılaştığı onca şey adeta sırtına binmiş, geçtiği yolların neticesi yüzündeki kırışıklardan anlaşılan birisine rastlamıştı.

-”Hay Allah, nereye düşer ki bu gözlük? Bir bu eksikti, vay başıma gelenler.”

Ruh, çalılıkların arasında gri bir şeye tutunan iki camı fark etti. Belki ahlayan kişinin aradığı şeydi bu. Uzattığında doğru düşündüğünü şu sözlerle anlamıştı:
-”Allah razı olsun evladım, Allah tuttuğunu altın eylesin, helal süt emmiş hayırlı kısmetler çıkarsın karşına.”
Yaşlının dediklerinin anlamını bilmiyordu ama, kaybettiği şeyi bulan birisinin yüzündeki o tatlı gülümseme ile gözlerindeki parıltıya sebep olduğunu düşünmüştü ve bu büyük bir haz vermişti kendisine.

Geri dönüp gördüklerini tuhaf ruha anlatmaya karar verdi. Tam kapıyı açıp içeri girecekti ki bir şeyin ayağına dolandığını fark etti. Dönüp baktığında içini ısıtan bir sevimliliğe sahip ufacık bir yaratık gördü; gözlerini kısmış, ayaklarını yalamaya çalışıyordu. Daha fazla dayanamayıp kucağına aldı ve garabet ruhun yanına gitti. Yeniyetmeliği yavaş yavaş geçen ruh başından geçenleri tek tek anlattı, bir yandan da kucağındaki kediyi okşuyordu; ama yavrucağın başka bir derdi vardı ki inler gibi miyavlıyordu.

-”Acıktığı için miyavlıyordur, süt vereyim bari. Gününe gelirsek… Güneş yüzlü çocuk sana eskiyi anımsattı ve sevdin onu, kendine benzettin çünkü. Senden ayrılırken üzülsen de yarın tekrar geleceğini söylemesi, unutturdu bu duyguyu sana. Yaşlı kimsenin de bir şeyi kaybettiğini görünce yardım ettin ona ve insanın kaybettiği şeyi bulduğundaki haline şahit oldun. Buna sebep olmaksa seni gururlandırdı ve değerli birisi olduğunu düşündürdü. İnsanların bu duyguyu çok sevdiklerini ve bununla da övündüklerini belirttikten sonra kediye gelelim. Kedinin sevimliliği sende şefkat duygusu uyandırdı ve çaresizlikle ayağına dolanmasına kayıtsız kalamayıp sahiplendin; ama ona bağlanmanın bedelini ödeyebilirsin. Neticede mutlu bir gün geçirdiğini anlıyorum tüm anlattıklarından.”

-”Mutluluk nedir ki?”

-”Mutluluğun tek bir tanımı olamaz. Kediyi okşarken hissettiğin duygu da olabilir, yaşlıya yardım ettiğin zamanki duygu da. Kimi zavallılar para ile ulaşabileceklerini düşünürler bu duyguya, kimisi de vurdumduymazlığa vererek.”

-”Benim anlamadığım bir şey var, yeryüzüne inmeye karar verdiğimden beri insanlığın kötü bir şey olduğu söylenildi; ama tüm bu zaman boyunca kötü bir şeyle karşılaşmadım. Hem sen de bana yeni duyguları öğrendikçe yer yer kararacağımı söylemiştin, ancak hiçbir değişikliğe uğramadım?”

-”Tüm duyguları yaşamadan acele karar veriyorsun. Yeni yeni şeyler öğrendikçe anlayabilirsin dediklerimi, şimdi dinlen ve bugün yaşamış olup en sevdiğin duyguyu diğerlerinden ayırt etmeye çalış!”

En sevdiği duygu hangisi olabilirdi ki? Kendisini yabancı hissetmemek miydi, yoksa başkalarının gözündeki parıltıya sebep mi olmaktı? Ya ayağına dolanan yavruyu kucağına aldığındaki duygu? İçlerinden birisini seçebilecek halde değildi şu an, yeni şeyler öğrendikçe bir karara varabilirdi, kim bilir?

İnsanlara Karışmak

Bulutların üzerinde yaşıyordu. Güneşin doğuşu ve batışının kelimelere döküldüğünde anlamını yitirecek denli olağanüstü, başka hiçbir mekanda rastlanamayacak denli berrak olduğu bulutların üzerindeydi yaşamı. Bir bedenmişçesine birbirine kenetlenmiş bulutların kırılıp ayrılmalarını hasretle beklediği oluyordu. Merak ettiği, hayranı olduğu insanların yaşantılarına dair ipuçları yakalayıp merakını bir nebze olsun giderebiliyordu böylece.

Ancak belli bir zaman sonra sadece izlemek yetmemeye başlamıştı. Hayranı olduğu insanların hayatlarında yer edinme isteğine karşı gelemiyordu. Bunun mümkün olabilmesinin tek yolu, bulutlar üzerinden inip insanlara karışmaktı.
“İsteklerini anlıyorum; ama bilmen gereken şeyler var. Hiçbir şey uzaktan göründüğü kadar kusursuz değildir. Yakınlaştıkça dikenler batmaya; kanatmaya başlar. Görüyorum ki kararından seni hiçbir şey vazgeçiremeyecek. Unutma ki insanlara karışıyorsun, zannetme ki bedeli olmayacak çıktığın yolun.”

“Nedir ki o bedel?” Gözlerini devirerek sormuştu bu soruyu; kesin karar verdiğinde kendisini uyaran kişilere karşı takındığı umursamaz, çok da sinir bozucu olan bir tavırla. Uyarıları dinlemeyi sevmiyordu, hata da olsa, acı da çekse seçtiği yolda, kendi tecrübe etmeliydi tüm bunları.

“Niye söyleyeyim ki? Nasıl olsa umursamaz tavrın devam edecek. Yaşayınca öğrenirsin. Sadece beni kimse uyarmamıştı bahanesini bulamaman içindi tüm söylediklerim. Seçtiğin yoldan pişmanlık duymaman dileğiyle. Unutmadan, bu yoldan geri dönüş yok. Gittiğin yerin, karıştığın insanların bulaştırdıkları kiri kaldıramaz buralar. Arkanı dönmeden gitmelisin bu yüzden.”

Tüm bunları zaten biliyordu, göze alarak seçmişti bu yolu, zira hayrandı insanlara. Sevgi için neler yaptıklarını görmüştü; içlerinden birisi öldüğü vakitte nasıl ağladıklarını, yeni birisi doğduğunda nasıl sevindiklerini.

Tüm duyguları merak ediyordu. Sevgi, acı, aşk, hüzün, umut, hayal kırıklığı… Neler olduklarını, ne hissettirdiklerini bilmiyordu bu duygu denilen şeylerin. İşte o an gelmişti, güneşin o harika olan batışı. Değişik bir şey hissetmeye başlamıştı, o anı belki bir daha yaşayamayacağını bildiği içindi hissettiği.

“Hüzün dedikleri bu olabilir mi acaba? Hüzün nasıl tanımlanır ki? Kesin olarak karar verilen bir şeye bedel olarak diğerinin yitirilmesinin ardından, yüreğin çaresizce kabullenişi midir hüzün dedikleri şey? “

Galiba yeni şeyler öğreniyordu artık.. Güneşin batışıyla birlikte artık zamanın geldiğini anlamıştı…

Sivas-Konya 2

Bol üşümeli, birazcık olaylı, özlem giderilen, değişik duyguların yaşanmış olduğu, beklenmedik bir şekilde nihayetlenen bir gezi oldu.

Cumartesi günü İstanbul’dan Sivas’a uçtuk. Sivas’a abimden dolayı gitmiştik ve normalde abimi babam askeriyeden alacaktı; ama havalimanına indikten 5-10 dakika sonra abim çıkageldi, annem sevinçle karışık bir şaşırma nöbeti geçirdikten sonra otele geçtik. Daha sonra bilet almak için otogara gitti abim; ama hiç bir otobüste yer yoktu. Bunun yerine dolmuş tarzı Konya’ya giden bir minübüs için bilet aldı, araba güzelmiş, iyiymiş, sorun olmaz (!) dedi (niye ünlem işareti koyduğumun sebebini yazacağım altta).

Sivas, merkezi fazla büyük olmayan ve caddelerini genellikle üniversite talebelerinin doldurduğu bir şehir. Abim fotoğraf makinemi alıp, “gündüz ben çekeyim Sivas’ı, gece sen çekersin” dedi. Sivas’taki fotoğrafların gündüz çekimleri ona ait (cansu hariç, onu ben çektim.) Bayram olması hasebiyle Sivas’ın meşhur mis kebabcısı kapalıydı, Sivas köftesi yapıyormuş çok güzel; ama yiyemedik. Yalnız Sivas’taki kebapçılar, fiyatlarına göre bol bol koyuyorlar. Leziz bir şekilde karnı doyurmak pek pahalı değil. Mesela Konya’da okuyan Sivas’lı bir iki kızla konuştum, Konya’daki yemek yerlerinin cimriliğinden yakındılar hep.

Abimle ben gece 4′e kadar konuştuk, bol bol asker anısı dinledim. Özellikle bir komutanı canını sıkıyormuş; ama az kaldı diye avutuyor kendisini. Pazar sabahı 12′de ayrıldık abimle ve Konya’ya doğru yola çıktık. Normalde 6 saat sürecek denilmişti; ama Nevşehir’in ortasına geldiğimizde minübüs birden durdu ve çalışmadı. Teknik servisi çağırdı şoför ve minübüsü çektirdi. 3 saat Nevşehir’de kaldık. En sonunda gece 11′de vardık Konya’ya.

Konya dümdüz ve son derece soğuk bir yer. Gerçi bu soğukluk Sivas için de geçerliydi. Eh İstanbullu olunca alışamadığımız için de baya soğuk geldi bize. Merkezi gelişmiş Konya’nın; ama arabaya önem vermemişler pek. Mesela gördüğüm taksilerin yarısı anadoldu. O gece kalıp, sabahleyin Mevlana’ya gittik. Mevlana’ın türbesini ayrı, müzesini ayrı yapmaktansa hepsini bir yapmışlar. Bir kere dışarı çıkınca girmek için tekrar bilet almak gerekiyor. Kabrinin olduğu yerde ney sesi eşlik ediyor size. Girmenizden itibaren değişik bir hava solumaya başlıyorsunuz. Ney sesi, hat sanatı örnekleri, Selçuklu mimarisi ile yapılmış duvarlar, kabirler. Sadece Mevlana yok ayrıca, diğer evliyaların da kabri şerifleri var. Hasar veriyor diye fotoğraf çekilmesini de yasaklamışlar. Bu yüzden çekemedim içini. Mesela Mevlana’nın kabrinden hemen sonra Mevlana’ın elbiseleri, bir çok yazmalar, tesbihler, çeşit çeşit ney, kudüm, ud ve sazlar bekliyor sizi. Hayranlıkla geziyorsunuz. Keşke çekebilseydim; ama olmadı işte. Aslında flaşsız çekilse zarar vermez; ama görevliye kabul ettiremedim :(

Şeb-i aruz’a yetişemedik, şeb-i aruz bitince de haftada bir sema gösterimi oluyormuş, o da cumartesi günleri sadece. Bu yüzden sema’yı izleyemedik; ama Mevlana yetti, gerek de duymadım ben. Yine de annem çok istiyor görmek, bir daha gidebiliriz bu yüzden, ilerleyen zamanlarda.

Konya’nın en güzel etli ekmeğini havzan yapıyormuş. Taksici Ramazan amca öyle dedi, biz de orada yedik. Daha evvel yememiştim hiç, biraz lahmacuna benziyor. Kürekle masa uzunluğunda ama ince bir şekilde getiriliyor.

Konya’dan hatıra olarak annem bana el işi seccade aldı, satıcı amca da hediye olarak bir el işi çanta verdi. Çanta da tam fotoğraf makinemin içine sığacağı büyüklükte olduğu için çok işime yaradı. Teşekkür ediyorum hem anneme hem o amcaya (ismini sormayı unuttuk maalesef).

Evet her şey bitmiş, salı sabah saat 10′da gitmek üzere otelden ayrılmıştık. Annemle ben terkar Mevlana’yı ziyarete gidelim diye ısrar ettik, babamsa uçağı kaçırırız diye kabul etmek istemedi; ama en sonunda kabul ettirdik ve tekrar ziyaret ettik. Havalimanına gittiğimizde uçağın iki saat rötar yapacağını öğrendik! Babama gitmeden evvel havalimanını arayalım demiştim; ama gerek yok demişti. Bu yüzden “arasaydık hiç değilse Mevlana’da daha fazla dururduk” diye mızmızlandım devamlı. Uçak rötar yapa yapa saat 10′da kalkması gerekirken 16,00 ‘da kalktı. Çilemiz bitti sanıyorduk ama hayıır. İstanbul havalimanına indiğimizde otoparka arabayı almak için gittik, bulduk da. Ama otoparka girildiğinde bir bilet veriliyormuş ve babam kaybetmiş bunu. Bir yarım saat onu aradık, bulamayınca 75 lira ceza ödeyerek çıkabildik havalimanından.

Zaten yaptığım hiç bir seyehat sorunsuz olmuyor, alıştım ben de artık. Belki de böylesi daha eğlencelidir. Mesela Konya’ya giderken minübüs arıza yaptığında, yemek yemeye gitmiştik ve yolculardan bilgisayar mühendisi bir kızla tanışmıştım, fotoğrafını çektim, msn adresini verdi fotoğrafı göndermem için. İstanbul’a gelirkense o uzun bekleyişte bir abla ile tanıştım. Çizgifilm animasyonluğuymuş işi; ama Türkiye’de sektör olmadığı için wep tasarımcısı olarak devam ediyormuş şimdi. Sonuçta eğlendiğim, yorulduğum, gezdiğim, yeni şeyler öğrendiğim bir gezi oldu. Tabi bolca üşüdüğümü de eklemeliyim, İstanbul baya sıcak geldi bu yolculuğun üstüne :)

Sivas fotoğrafları
Konya fotoğrafları

Slideshow olarak 1
Slideshow olarak 2

Facebook’a da yükledim, dilerseniz oradan da bakabilirsiniz.

Not: Photobucket’i tavsiye eden Night Eagle’a sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum, süper bir şeymiş :O

Sivas-Konya

Evet abimi ziyarete gidiyoruz sabah 9′da. Daha sonra da Konya’ya geçeceğiz, Mevlana’ya.
Salıya kadar yokum, bir çok şey yazmak istiyordum ama kalsın şu an. Sanırım yolculuk iyi gelecek. O değil de bavulu hazırlamadım ben daha püü bana.
Görüşmek üzere :)