Yalan üzerine

Çınarcık için interneti bağlattığımda, tüm ayarlara rağmen bağlantı problemi yaşayınca aramıştım müşteri hizmetlerini ve sorunun modemden kaynaklandığını söylemişlerdi, hatta santraldeki bir kadın tarafından teknik bilgimin olmamasına rağmen bilgiççe konuşuyorum diye azarlandım. Haklı olduklarına kanaat getirip modemi teknik servise gönderecekken dayım geldi ve kesinlikle modemde problem olmadığını belirtti bana. Santraldeki kadın yine modemden kaynaklandığını söyleyince dayım direk, “hanımefendi ben modemi teknik servisçiye götürdüm, bir çok testten geçirdiler ve çatır çatır çalıştı” dedi ve kadın bunun üzerine bir ekip gönderdi ve akşama internetim açıldı.

O gün hayret içinde yalanın gücüne tanık oldum, şüphesiz çok defalar şahit olmuşluğuma rağmen bu kadar basitçe sorunu çözebileceğini görmemiştim evvelce. Hatta dayıma böyle bir yalan söylememesini, belki cidden modemden kaynaklandığını söylediğimde, “yiğenim ben bunları tanıyorum, inan bana. Teknik servise götürdüm demedikçe modeme suçu atarlar” diyip susmamı sağladı (ki haklı çıktı).

Söyleyen için kestirme yoldan kolayca çözüme götürmesidir yalanı cazip kılan. Peki kendisine yalan söylenilen? Ya da şöyle diyeyim, muhatabımızın yalan söyleyebilme ihtimalinin bizi korkutup tedirgin etmesinin sebebi; sadece, bizi güvenip güvenmemek; inanıp inanmamak arasında bırakmasıdır diyebilir miyiz? Belki de sebep kontrol altına alma isteğimizle alakalıdır. Tıpkı sağı solu belli olmayan doğadan tedirgin olarak onu kontrol altına alabilmek için pek çok yol bulmaya çalışmamız gibi. Belirsiz, istem dışı olan şeyleri kontrol altına almak isteriz, zira kendimize yeterince inanmayız. “Deprem olursa hayatım ne olacak, muhatabım yalan söylüyorsa ona nasıl güveneceğim?”

Güvenme isteği… Doğaya, hayata, insanlara güvenme isteğimize ket vurarak bu tedirginlikten kurtulabilir miyiz? İhtiyacımız olmadığını fark ettiğimizde karşıdaki insanın yalan söyleme ihtimali korkutup tedirgin etmeyecektir bizi. Zira yalan söylenmeden evvelsindeki benle sonrasındaki ben aynıyımdır, değişen veya artık değiştiğini düşündüğümüz kişi ise muhatabımız olur.

Güvenme isteği sosyalleşmeye olan meylimizden kaynaklandığına göre bu isteği kesmek belki de bizi insan ilişkilerinde daha mesafeli olmaya zorlar. Güvenmeyi istiyorduk, çünkü muhatabımızda kendimizden bir parça buluyorduk ve tam da bu yüzden (yani belli ölçüde onu öteki olarak görmememizden) gelen bir önem atfetmemiz söz konusuydu. Şimdi ise onun söyleyeceği sözlerin, aslında bizim ona bakış açımız yüzünden önemli olduğunu fark etmiş ve buna ihtiyacımız olmadığını düşünerek muhatabımızdaki benliğimizi söküp almışızdır. Artık o sadece karşımızdaki bir kimsedir ve yalan söyleyip söylememesi bizde bir değişikliğe yol açmaz; severiz ama sadece öteki olarak. Sonuçta tüm ilişkilerimizde bu yöntemi uygulamaya başlarız ve her zaman muhatabımız ile belli bir mesafemiz olur, kendimizden bir parça bulamadığımız ötekiler yığını oluşur hayatımızda. Neticede yine kontrol altına alırız; ama bu sefer öteki, bizden olmayanı baz alarak değil, direk kendimizden başlayarak yapmış oluruz bunu.

Yeni adresime hoş geldiniz

Son zamanlarda blogtaki yazılarım iyice içeriksiz hale geldi. Zaten öyle ahım şahım yazmıyorum, nisbeten elle tutulur olanları da BtG için saklıyorum.  Anubis Frmén diğer zombilere olduğu gibi bana da blog açınca, iki blogu götürebilmem mümkün olmayacağı için, böylece buraya taşınmış oldum. Fazla değişiklik de yapmak istemedim, ama yine de tasarım değişti (tasarımın orjinal adı washme, ben biraz genişletip değişiklikler yaptım üstünde). Bir de Chatbox’u eklersem pek bir eksiği kalmayacak sanırım :)

İsterseniz bloglarınızdaki adresi değiştirmeyebilirsiniz, zira buraya aktarılıyor. Dilerseniz aynaimarzi.beneaththeground.org olarak da değiştirebilirsiniz. WordPress’in içe aktarma özelliğini de çok tadir ettiğimi belirteyim. Blogger’den epey farklıymış WordPress, ama buna da alıştım sayılır. Bu arada bir de Mecelle-i Fürahnek adında kültür blogu açtık zombilerle, izlediğimiz film, okuduğumuz kitap, dinlediğimiz müzikle ilgili yazılar mevcut, tabi daha çok yeni.

Evet, bundan sonra buradan devam ediyorum, hoş geldiniz hepiniz yeniden :)

Kız çocuğu

Gözlerinizdeki masumiyete, bakışlarınızdaki samimiyete  her bakışımda düşünmeden edemiyorum, hayatınızın akışında nelerle karşılacağınızı, neler yapabileceğinizi.  Kendi seçimlerinizi yapabilecek misiniz, karşınızda ailenizden, topluma; devlete kadar varan engeller çıkarken? Kullanılabilir bir nesne, baskı uygulanmazsa yoldan çıkabilecek bir “şey” yerine koyan zihniyete tüm gücünüzle karşı koyabilecek misiniz? Kendi oluşturduğu mükemmellikler içerisinde size de “bunu olmak zorundasın” kalıbının sunulmasını kabullenebilecek misiniz?

Ruhunuzun bunaldığı, kimsenin sesinizi duymadığı bir seher vakti yüreğinizin tüm sıkışmışlığıyla isyanınızı yaratana kadar götürüp “ne olaydı bu cinste yaratmasaydın beni, hatta hiç varolmasaydım” şeklinde haykırışlarınız olacak mı? Varoluşunuzdaki tüm sorunları cinsiyetinize bağlayıp kaçış mı arayacaksınız, yoksa mücadele etmeniz gerektiğini düşünerek, aslında hiç de olmadığınız halde kendiniz dahil herkese karşı “güçlü” olduğunu gösteren makyajınızı mı takınacaksınız, inandırma kabiliyetinizin olup olmadığını önemsemeden.  Ailesindeki bir erkek tarafından tecavüze uğradıktan sonra “namus” gitti bahanesiyle öldürülen ve tüm iğrençliğiyle birlikte intihar süsü verilen cinayetlerin işlendiği doğu bölgesinde doğmadınız diye sevinmeli miyim, orada kurbanlara ne olduğunu önemsemeden? Utanmalı mıyım kendimden, şanssızlıklarımı öne çıkarıp şanslılığımı geriye atmamdan mütevellit bakış açısından dolayı?  Var olabilmenizi salt bedensel güzelliğinize indirgeyen ve bir yandan da sizi savunduğunu tüm yüzsüzlüğü ile belirtenlere onların anlayacağı dilden var olduğunuzu kanıtlayabilecek güçte olacak mısınız; bunu isteyecek misiniz?

“Onları ters giyiyorsun, doğrusu öyle değil” bastırmalarını kabullenip düzeltecek misiniz terliklerinizi, doğruluna olan tüm inancınızla giymişken? En son hepsinden yüz çevirip, “istemiyorum! her şeyiniz size kalsın, mevkiiniz de, bilginiz de, şefkatiniz de, sevginiz de” sözleri eşliğinde alıp başınızı gidecek misiniz, kendinizden kaçamadıktan sonra hiç bir şeye yaramadığını bilerek?  Daha da önemlisi tüm bu çürümüşlüğün içinde kalarak hala daha tavırlarınızdaki masumiyeti, saflığı koruyup gözlerinizdeki berraklıkla bakabilecek misiniz, bir akşamüstü veya gündoğumunda, sizi çekmek isteyen fotoğraf makineli garip kişiye?