Vav Gibi Olmak.

Vav by ~Ayni-Marzi on deviantART

Vav gibi olmak pek zor bir meşakket aslında.

Dik durabilmek, ama mağrur olmadan; mütevazi olmak, ama boyun eğmeden; aynı Vav’ın başı gibi. Sınırları konusunda tavizsiz olmak, lakin bu katılığı sert bir şekilde değil, tüm yumuşaklığıyla beraber sindirebilmek; tıpkı Vav’ın gövdesi gibi. Sabit fikirli olup, tek yöne doğru ilerlememek, ama aslından sapıp kararsız; başıboş da kalmamak; Vav’ın kuyruğu gibi.

Sert bir harf gibi durur Vav, ancak incelendiğinde farkına varılan narin yumuşaklığına rağmen. Amacına doğrudan ulaşabilmek için kolay yola sapmak varken yapmaz bunu Vav. Bulunduğu yöne; aslına da dönecek olsa dolanarak; düşünerek; gerekirse durup bekleyerek yapar bunu.

Mütevazidir Vav, ama ne mütevazilik! Sahte bir yalakalık, gösterişçi bir boyun eğme değildir onun mütevaziliği; edebi çağrıştırır. Tüm gösterişlerden soyunmuş bir halde özüyle ne olduğunu gösterir görebilenlere.

Mükemmel, simetrik, sabit değildir Vav. Değişken, kıvrımlıdır; duramaz yerinde. Yine de kaçış diyemeyiz buna, ne olduğunu, nerede olduğunu herkesten daha iyi bilir Vav. Bireysel değildir hiç bir zaman. Gerektiği yerde yoldaşına anlam katabilmek için kendinden, okunuluşundan feragat eder. Yoldaşına anlam katar, onunla tek bütün olmuşcasına.

Velhasıl saymakla bitmez Vav’ın özellikleri; güzellikleri. Ama biliriz ki zordur Vav gibi olmak. Vav gibi mütevazi olmak, keskin; ama yumuşak, dik fakat kibirli olmamak. İmkansızdır belki de.

Yalan üzerine (2)

Yalan üzerine bir iki kelam daha edesim var, hoş bunun üzerine yeni bir şeyler söyleyebilecek miyim, tam emin değilim. Madem bu blog benim, düşüncelerimi ne olursa olsun paylaşma hakkım da var diyorum ve başlıyorum uzatmadan.

Daha evvelki yazıda üstünde durduğum nokta, bize yalan söylenilmesi olasılığının bizde oluşturduğu etkiydi, bugünse daha çok kendimize söylediğimiz yalanı irdelemek istiyorum. Buna kendimizi kandırmak, yahut ikiyüzlülüğümüz de denebilir. Acıların, ölümlerin, felaketlerin karşısında takındığımız maske sadece dışarıya yönelik değildir, hatta dışarıya abartarak yansıtırız ki içimizden kendimiz de yalanımıza inanalım. Bir süre sonra da oluşturduğumuz bu yalana kaptırarak cidden üzüldüğümüzü düşünebiliriz pekala, ancak kendimizi ele vermemiz de çok yakın olduğu için kısa süren bir inançtır bu; zira takındığımız o maske sadece o an için kalır, biz aynı olduğumuz gibi devam ederiz, hiç bir değişiklik olmamışcasına.

Müslüman bir kişiyi öne alalım bir de. Sorsanız ibadetleri niçin yapıyorsun, alacağınız cevap genelde “Allah rızası için” olacaktır. Oysa gerçek biraz daha karışık. Bu kişi bir cennetin ve cehennemin varlığına inanmaktadır ve ancak bu ibadetlerin kendisini istediği yere yükseltebileceğini, yoksa “cehennemi boylayacağını” düşünürek yapabilir bu ibadetleri. Veya aslında tam da inanç eksikliği yüzünden daha fazla ibadet etmektedir, aslında nasıl da inançlı olduğunu, kendisine kabul ettirmesi bakımından.

İslam’daki tasavvuf da tam bu noktada devreye giriyor diyebiliriz. Zira tasavvufta en çok üzerinde durulan konudur “nefis”. Kişi nefsini “mutmainne” makamına ulaştırmadıkça yaptığı tüm ibadetler ancak kendisi içindir. Mutmainne olmamış nefis imanın suretindedir aslında, tüm işlediği hayırlara kadar her şeyinde; sevdiğinde; kaçınmasında nefsinin bir isteği, bir çıkarı vardır. Hatta İmam- Rabbanî (k.s.) tüm Peygamberlerin gönderilmesinin gerçek sebebinin nefsi terbiye etmek üzere kurulduğundan bahseder ve Allah’ın niçin dünyaya önem vermeyip sevmediğini, kullarının da aynı şekilde dünyayı sevmemelerini beklemesinin sebebi olarak da, nefsin tüm isteğinin bu dünyada olduğunu ekler. Bu tanıma göre aile; çocuk sevgisi, mutmainne olmamış nefsin yapmış olduğu ibadetlerin hepsinde nefsin payı vardır ve çâre, nefsi terbiye etmektir. Tabi bu noktada nefs-i mutmainne makamına erişmenin farklı farklı yolları olduğu da eklenmeli, tasavvuftaki görüş farklılıkları da bu nefsin mutmainne makamına erişmesinden doğmaktadır asıl itibarıyla.

Şimdi şöyle baktığımda kendim de dahil nasıl da zavallı durumdayız müslümanlar olarak. Başkasına söylemeyi bıraktım, kendimize söylediğimiz yalanların boyutlarını ve bizden götürdüklerinin ne kadar farkındayız acaba? Yalanlar içinde boğularak inandığımızı söylüyoruz ve inandığımız için bir şeyler yaptığımızı. Gittikçe daha da göz boyama haline geliyor sanki bu durum. Acaba diyorum devam eder de insan yaşamı, daha değişik şeylerin olduğu bir günde, müslümanlar, içinde bulunduğumuz çağı Hristiyanlıktaki ortaçağ gibi görebilir mi müslümanlık açısından? Belki de daha da kötüye gidecektir durum, bilemiyorum.

Müslüman olmayan için nasıl ortaya çıkar bu durum? Onun da kendisini adadığı değerlerde söz konusu olabilir yalan söyleme durumu. Bu noktada müslümanların üzerinde daha çok durmamın sebebi, sanırım kendimizi inançlı olmayanlara göre daha fazla kandırdığımızdandır diyebilirim. Belki de sadece inandığımıza inanıyoruzdur?