Yalan üzerine (2)
Yalan üzerine bir iki kelam daha edesim var, hoş bunun üzerine yeni bir şeyler söyleyebilecek miyim, tam emin değilim. Madem bu blog benim, düşüncelerimi ne olursa olsun paylaşma hakkım da var diyorum ve başlıyorum uzatmadan.
Daha evvelki yazıda üstünde durduğum nokta, bize yalan söylenilmesi olasılığının bizde oluşturduğu etkiydi, bugünse daha çok kendimize söylediğimiz yalanı irdelemek istiyorum. Buna kendimizi kandırmak, yahut ikiyüzlülüğümüz de denebilir. Acıların, ölümlerin, felaketlerin karşısında takındığımız maske sadece dışarıya yönelik değildir, hatta dışarıya abartarak yansıtırız ki içimizden kendimiz de yalanımıza inanalım. Bir süre sonra da oluşturduğumuz bu yalana kaptırarak cidden üzüldüğümüzü düşünebiliriz pekala, ancak kendimizi ele vermemiz de çok yakın olduğu için kısa süren bir inançtır bu; zira takındığımız o maske sadece o an için kalır, biz aynı olduğumuz gibi devam ederiz, hiç bir değişiklik olmamışcasına.
Müslüman bir kişiyi öne alalım bir de. Sorsanız ibadetleri niçin yapıyorsun, alacağınız cevap genelde “Allah rızası için” olacaktır. Oysa gerçek biraz daha karışık. Bu kişi bir cennetin ve cehennemin varlığına inanmaktadır ve ancak bu ibadetlerin kendisini istediği yere yükseltebileceğini, yoksa “cehennemi boylayacağını” düşünürek yapabilir bu ibadetleri. Veya aslında tam da inanç eksikliği yüzünden daha fazla ibadet etmektedir, aslında nasıl da inançlı olduğunu, kendisine kabul ettirmesi bakımından.
İslam’daki tasavvuf da tam bu noktada devreye giriyor diyebiliriz. Zira tasavvufta en çok üzerinde durulan konudur “nefis”. Kişi nefsini “mutmainne” makamına ulaştırmadıkça yaptığı tüm ibadetler ancak kendisi içindir. Mutmainne olmamış nefis imanın suretindedir aslında, tüm işlediği hayırlara kadar her şeyinde; sevdiğinde; kaçınmasında nefsinin bir isteği, bir çıkarı vardır. Hatta İmam- Rabbanî (k.s.) tüm Peygamberlerin gönderilmesinin gerçek sebebinin nefsi terbiye etmek üzere kurulduğundan bahseder ve Allah’ın niçin dünyaya önem vermeyip sevmediğini, kullarının da aynı şekilde dünyayı sevmemelerini beklemesinin sebebi olarak da, nefsin tüm isteğinin bu dünyada olduğunu ekler. Bu tanıma göre aile; çocuk sevgisi, mutmainne olmamış nefsin yapmış olduğu ibadetlerin hepsinde nefsin payı vardır ve çâre, nefsi terbiye etmektir. Tabi bu noktada nefs-i mutmainne makamına erişmenin farklı farklı yolları olduğu da eklenmeli, tasavvuftaki görüş farklılıkları da bu nefsin mutmainne makamına erişmesinden doğmaktadır asıl itibarıyla.
Şimdi şöyle baktığımda kendim de dahil nasıl da zavallı durumdayız müslümanlar olarak. Başkasına söylemeyi bıraktım, kendimize söylediğimiz yalanların boyutlarını ve bizden götürdüklerinin ne kadar farkındayız acaba? Yalanlar içinde boğularak inandığımızı söylüyoruz ve inandığımız için bir şeyler yaptığımızı. Gittikçe daha da göz boyama haline geliyor sanki bu durum. Acaba diyorum devam eder de insan yaşamı, daha değişik şeylerin olduğu bir günde, müslümanlar, içinde bulunduğumuz çağı Hristiyanlıktaki ortaçağ gibi görebilir mi müslümanlık açısından? Belki de daha da kötüye gidecektir durum, bilemiyorum.
Müslüman olmayan için nasıl ortaya çıkar bu durum? Onun da kendisini adadığı değerlerde söz konusu olabilir yalan söyleme durumu. Bu noktada müslümanların üzerinde daha çok durmamın sebebi, sanırım kendimizi inançlı olmayanlara göre daha fazla kandırdığımızdandır diyebilirim. Belki de sadece inandığımıza inanıyoruzdur?
September 20th, 2008 at 7:19 am
İbadet ve düzenin bize, yaşantımıza kazandırdıklarından çok “sevap puanımıza” kazandırdıklarına odaklanıyoruz ayrıca. Bu ibadetler, inancımız sadece diğer tarafı değil, bulunduğumuz dünyayı da etkiliyor. Siyaset gibi konular dışında kullanıldığında din, çok olumlu bir etkendir insan doğası için.
Bende yukarıda bahsedilenden çok “Allah’a dua edecek yüzüm olsun.” mantığıyla bir ibadet anlayışı var. İyi mi kötü mü, karar veremiyorum ancak birisinden bir şey isteyeceksem, ondan bunu isteyecek hatrım olmalı. Biliyorum, işlediğim günahlar ve yapmadığım ibadetler yüzünden trilyonda birine yetecek kadar hatrım yok ama umut işte. Allah’a sığınıyoruz, kabul edeceğini ancak umut ederek…
September 21st, 2008 at 12:57 pm
Yazıda bahsettiğim son derece yüzeysel bir genelleme; farklılıklar olacaktır elbette. Benim en çok kastettiğim kişilerse müslüman olunca işin bittiğini zanneden kişiler. Herkeste şöyle bir kanı var, müslüman olmak çok kolay. Sadece inan gitsin, kafanı yormana gerek yok. Oysa değil böyle, müslüman olmanın çok büyük sorumlulukları da var. Bir yaşam kabul ediyorsun sonuçta, bir şekil, bir teslimiyet var. İnandım, ibadetimi de ettim, sevapları kazandım ohh şeklinde olmuyor ki?
Zaten Allah’a sığınmasak işimiz hepten zor be Sword :)
Allah razı olduğu makama ulaşmayı nasip etsin hepimize; ama günümüzde pek bir zor sanki. İbadetin oluyor, ahlak sıfır, neye yarar? Zor işler zooor…
September 24th, 2008 at 12:48 pm
Şu anda Dünyadaki Müslümanların halinin bundan kötü olabileceğini tahmin etmiyorum. Bir yanda acı çekip zulme maruz kalanlar, biryanda keyif ve bolluk içinde yüzenler. Sorsan ikiside Müslüman. Bu uçurumun olduğu yerde, Müslümanlıkta daha kötüsü olamaz. Ha biz ne yapıyoruz? Evet, kendimizi kandırıyoruz tekrar tekrar. Ve bu hale gelmemizin sebebide başkalarına söylediğimzden ziyade kendimize söylediğimiz yalanlar. Güzel tespit etmişsin. Eline yüreğine sağlık.Teşekkür ederim.
September 25th, 2008 at 12:02 am
Keşke tespit etmekten öteye gidebilsem, gidebilsek. Müslümanlık olarak değil, kendimizi diğer tüm konularda da (tam anlamıyla) kandırmayı bıraktığımız vakitte belki bir yol almış oluruz. Ama işte sorun tam da bu noktada çıkıyor, bilerek devam etmek inadına sanki, daha feci bir halet-i ruhiyeye sokuyor insanı.
September 27th, 2008 at 12:08 am
“Allah rızası” dediğimiz “Cennete giriş bileti alabilecek yüzümüzün olması” demek değil midir zaten?
Allah’ın dünyaya önem vermeyip sevmediği lafı biraz kafamı karıştırdı. Tamam; burası bir imtihan mekanı, doğru. fakat
“Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.”[1] hadisi var, sahih olup olmadığını tam bilmiyorum, katibini altta belirteceğim. Son söz öbeğinin “tedbirli ol” olması, çalış derken kastedilenin takva ve islami hususlar olmadığını gösteriyor. Soru işareti bir.
Allah rızası; bu kaygı Resulullah’ta da vardı.
Düşünün, Allah sizinle iletişim kuruyor; söylediklerini iletmenizi, ona elçilik etmenizi istiyor, bunun karşılığında da sizin elinize direk Cennet’e Business Class biletinizi veriyor, Cennet Cehennem kaygısı yok, öldüğün an kralsın.
Çevren sana inanmıyor, sana acı çektiriyor, yeri geliyor sırtından vuruyor, Fakat sen yılmıyorsun, seni vatanından ayırıyorlar, hicret ediyorsun, hayvanlar senin canını kurtarmak için emrine amade oluyorlar, en sevdiklerini bu uğurda yitiriyorsun, sevdiklerine işkenceler yapıyorlar, fakat sen, tevazunun evini yıkıyorsun, yerin garanti olmasına rağmen ibadetlerini hayatın boyunca eksiksiz yerine getiriyorsun, ve yeri garanti senin kadar garanti olmayanlardan dua istiyorsun(bkz. Hz. Ömer)
Sonucu bilinen bir oyunun başrolünde oynuyorsun, kimlerin kaybedileceğini biliyorsun, fakat hiç bir zaman doğru olandan vazgeçmiyorsun, “Sonunda şer olduğunu bilseniz bile doğruyu söylemekten vazgeçmeyin”[2] diyorsun.
Sen üşenmezken, 2000′li yıllarda senin arkandan gelenler, Senin için 52 dakika harcamaktan üşeniyorlar-Evet hesapladım, gayri-müekked sünnetler dahil.-
Düşünün artık durumun vehametini.
Allah rızası, Cennet’e girebilmek ümididir, bir nevi bedeldir, Nasıl ki Türkiye’nin para birimi yetele, Ahiret’in de ibadet, bu.
[1] Câmiu’s-Sagîr, 2:12, Hadis No:1201
[2] Buhari olduğundan eminim, cildini numarasını falan hatırlamıyorum.
September 27th, 2008 at 7:36 am
Lakin Peygamberimiz (s.a.v.)’in pek dünya için çalıştığını görmüyoruz:
1- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Biz Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbnu Umeyr (radıyallâhu anh) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi:
“(Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kà’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?”
“O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.”
“Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.”
Tirmizi, Kıyamet 36, (2478).
2- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.”
Buhâri, Et’ime 23, Rikâk 17; Müslim, Zühd 20-27, (2970-2973); Tirmizi, Zühd 38, (2357, 2358), 35, (2473).
3-Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.
Konuyla ilgili ayetler de vardır,
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise sakınan kimseler için daha hayırlıdır, hala akıllanmıyor musunuz?” (En’am 32)
“Muhakkak ki dünya hayatının ancak, oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlatlarınız hususunda çoğalma (isteğiniz olduğunu) bilin. Tıpkı yağmur gibi, (o yağmurun) ot (bitirmesi) ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, sen onu sararmış halde görürsün, sonra da çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap ve Allah tarafından merhamet ve rıza vardır. Dünya hayatı ancak aldatıcı bir metadır.”
Şu bir gerçek ki (en azından bende öyle oluyor), hem dünya hem ahiret için çalışmak tam anlamıyla olmuyor. Birisini üstün tutmak gerekiyor ki, insan aldandığı için genelde bu dünya hayatı oluyor. Tabi ben burada daha çok kendimden yola çıkarak genelleme yaptım. Dünya ve ahireti beraber götürebilen kişiler vardır, bilemem.
—
Allah rızası kaygısını Resulullah bizim gibi kullanmıyordu işte? Orada eleştirdiğim nokta ibadetlerimizin Allah rızası için olmadığı, ama sözde öyle olduğunda idi. Peygamberimiz (s.a.v.) yaptığı ibadetleri Allah rızasını kazanmak için yapıyordu, sadece rıza için. Ben samimi olarak, sırf Allah rızası için ibadet ediyorum diyemem maalesef, bu sadece sözde kalmış olur zira benim için. Çünkü benim inancıma göre Allah rızası gözetilerek yapılabilmesi için bir ibadetin, kişinin nefs-i mutmainne makamında olması gerekir. Öteki türlü nefis ve şeytan o ibadete bir yönden karışır.
September 27th, 2008 at 11:11 pm
Resulullah hiçbirşeyi bizim gibi yapmıyordu yahu, Allah rızası kaygısı mı sadece? Neyimiz ondakiyle karşılaştırılabilir?
İbadet kısmında şunu demek istiyordum; İbadet bir bir gönül işi olmakla beraber, bir zorunluluk. Kalpten ibadet edemediğim için ibadetimin kabul olmadığı korkusu hep oldu içimde; fakat kabul olmama korkusuyla yapılan ibadeti, ibadet etmemekten daha doğru buldum.
“Herkes nafilelerle meşgul olurken sen farzlari ifa et.” diyor Resulullah Hz. Ali’ye. Burada söylemek istenilen nafile namaz kılmaktansa farzları Allah’ı görerek kılmanın daha kıymetli olduğu benim anladığıma göre. Fakat Allah katına nafile ibadet yapmakla yaklaşılır, bunu biliyorum.
Dünya ve Ahireti beraber götüren insanlar var, biliyorum evet. Doğuştan bir yeti ise Allah katında bu yüzden sorgulanmayacağımızı, fakat kazanılan bir yeti ise, ki sanırım öyle, bizim de götüremememizin bir nedeninin olmadığını düşünüyorum.
Çok sevdim ben burayı yahu^^
September 28th, 2008 at 12:04 am
Zaten ben de ibadet yapmayalım o zaman demedim, nerede durduğuma, durduğumuza dair bir fikirdi bu. Temel fikir, ibadetimi yaptım her şey bitti olmamalı. :)
Kazanılan bir yeti olabilir. İmam-ı Rabban’i (k.s.)’nun bir sözü vardır, iki zıt cem olmaz diye. Ahiret ve dünya hayatını iki zıt olarak görür. Etrafımdan, kendimden gördüğüm kadarıyla da böyle. Dünyada çalışmamak değil bu, ancak o ince çizgiyi nasıl ayarlayabileceğiz? Elbette ki mesele inzivaya çekilmek değil, halkın içinde hak ile beraber olmak. Yine de şu ahir zamanda bu çok çok zor, umut olabilir tabi :)
Yorumlarla yazı bir nebze anlam kazanabiliyor, ben de yorumları seviyorum bu yüzden^^