Korkaklık

Bazen aileme kızıp kızmama arasında uzun süre geçiriyorum. Hayallerimin önüne set çekebildikleri için kızıyorum ama bir yandan da hayatta her istediğimi elde edemeyeceğimi en acımasızından öğretebildikleri için de minnet mi duysam diyorum! Beni fazla gözetlediklerini düşünüp kızmak istiyorum ama sorumluluğum altındaki kişilere karşı nasıl tutucu olduğumu görünce kızamıyorum. Ve en çok da bu yüzden anne olmak istemiyorum. Zira biliyorum ki ben babama benzeyeceğim ve çocuğuma devamlı bir sınır çizeceğim. O da soracak bana, bu kadar kısıtlamak istiyordun da neden beni dünyaya getirmek için uğraştın? Bu yüzden yemin edeceğim neredeyse anne olmamam lazım diye, çünkü güvenmiyorum kendime. Çünkü ben bir yandan özgürlük isterken bunu çocuklarımdan esirgeyecek birisine dönüşmek istemiyorum. Çünkü kimseye tahakküm etmek istemiyorum. Bu yüzden bir gün uzlete çekileceğim hatta.

Aileme kızıyorum belki ama esas sorun bende diye kızamıyorum da. Belki de her şey gibi bu da bir bahanemdir işte, belki de aslında bende var olan şey korkaklıktır?

27 Responses to “Korkaklık”

  1. ragnor

    Tamamen özgür bırakmak değil ki doğru olan. Ama dengeyi doğru kurmak en önemlisi.

  2. aynaimarzi

    O dengeyi tutturmak çok zor sanırım. Ben onu gördüm :)

  3. Sir Aenas

    Ragnor’a katılıyorum. Önemli olan denge. Bir de dengeyi tutturmanı zor olduğunu denemeden bilemezsin ki? Ayrıca senden belki de iyi bir anne olacak? Her çocuğa sınır çizişinde baban aklına gelecek ve seni acımasızlıktan kurtaracak? Yasak koymanın alternatifini düşüneceksin ve belki de çocuğuna neden yasak koyduğunu ince bir dille, narin sözlerle açıklayacaksın? Belki çocuğun seni dinleyecek, sana kulak verecek. Seni anlamaya çalışacak?

  4. aynaimarzi

    Etrafımdan gördüğümü söylüyorum tabi, denge tutturabildiklerini göremedim ben :/

    Babamı örnek alıyorum zira çok benziyorum ona. Özellikle sevdiğim ve korumam altındaki kimselere karşı tutuculaşmam çok benziyor. Bu huyum da korkutuyor beni. Çünkü kendimi dengelemeye çalışırken mutsuzlaşabilirim.

  5. aynaimarzi

    Bugün haberleri gördüm de, ülkemizde zaten çocuk dünyaya getirmek delilik. Şuna baksanıza 3 yaşındaki çocuğa tecavüz ediliyor, hem de başka çocuklar tarafından! Bence ülkedeki tüm kadınlar birleşip bu tecavüz vakaları durana kadar çocuk yapmamaları gerekir :S

    Siirtlileri koruyan ve üç çocuk yapın diyen başkanımıza böyle karşı koyabiliriz ancak.

  6. Çağlayan

    Valla ben ailemin hatalarına bakarak aynı hataları kendi çocuğumda işlememeyi düşünüyordum ki şu tecavüz haberlerine denk geldim. Haklısın cancağızım, uzak durmalı çocuk yapmaktan, dünyanın çivisi çıkmış cidden.

  7. Bir Garip Vampir

    Bu ülkede özellikle kız çocuklarının ebeveynleri ile olan ilişkilerinin haddinden fazla sorunlu olduğu herkesin malûmu. Elbette tek tek ebeveynleri konuşmak bir noktadan sonra mânâsız, zîrâ onların tutumlarını belirleyen pek çok yerleşik toplumsal kod mevcut bu bağlamda. Fakat artık etrafımda böylesi sorunları görmekten, dinlemekten çok yorulduğumu da söylemeliyim. Özellikle bu coğrafyada kadınların durumunu izlemek sık sık çileden çıkarıyor insanı. Buldukları her fırsatta, dinlerinin kız çocuklarını diri diri gömülmekten nasıl kurtardığını anlatmaya devam etsinler bakalım! Evet, parmağın işaret ettiği yere bakmak yerine, o parmağı emmeye devam…

     

    Tabiî teoride herkesin kendi hayatının sınırlarını belirlemede inisiyatifi kendi elinde bulundurmasının devredilemez bir hak olduğu temelinden yola çıkarak, bu tür tutumlara karşı mümkün olduğunca direnmek gerektiğini öne sürebiliriz kolaylıkla, fakat insanın en hassas ilişki kurduğu kişiler ebeveynleri olunca bunun söylenmesi ile yapılması arasındaki gerilim çok daha anlaşılır bir hâle bürünüyor.

     

    Öte yandan, bu tür durumlarda sıklıkla bir iletişim sorunu olduğunu gözlemlemek mümkün. İnsanlar uygun bir iletişim ortamında genel olarak ikna edilmeye oldukça açıktır. Bunu deneyip de başarısız olduysanız eğer, – Beckett kıvamında söyleyelim – yine deneyin, yine yenilin, daha iyi yenilin, ama vazgeçmeyin. Elbette ebeveynlerin tecrübesi göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir, fakat aynı tecrübenin fazlasıyla tutucu olabileceğini unutmamak gerekiyor. Kendi adıma konuşursam, geriye dönüp baktığımda bugüne kadar aldığım önemli kararları benim yerime örneğin babam vermiş olsaydı, sonuçların beni şu ândan daha memnun kılmayacağını kestirebiliyorum. Üstelik insanın kendi eliyle yaptığı yanlışların ayrı bir kıymeti vardır (iyi edebiyatın yolu da bunlardan geçer!…) Neticede mülayimliğinizin de bir sınırı olmalı. Her geçen gün daha net bir şekilde farkına varacağınız üzere, yaşam hızla akıp gidiyor ve ertelemelere tahammülü çok az.

     

    “Bu berbat dünyaya çocuk getirmeme,” meselesine gelince, medyanın gazına fazla gelmeyin. Ne tecavüz, ne sübyancılık, ne de bunların çocuklar eliyle yapılması yeni olgulardır. İnsanın olduğu hemen her ân ve mekânda, azalıp artan oranlarda mevcut oldular şimdiye kadar. Çocuk yapmayarak bunlardan kurtulmak mümkün olmasa gerek! Gerçi insanlığın soyunu sürdürme güdüsüne bayıldığım falan yok, dolayısıyla “Children of Men” kıvamında bir dünya görece kısa bir zaman dilimi için bütün sorunlarımızı bizimle beraber toptan rafa kaldırabilirdi.

     

    Her neyse, çocuk yapma kararı kadınların tek başlarına verdikleri bir karar değil bildiğiniz üzere(başbakanların saçma sapan önerileri ile de olmuyor elbette) İlgili tarafların hayatın ne getireceği bilinmez akışı içinde ve işler düzgün yürüdüğünde birçok motivasyon doğrultusunda uzlaşı ile almaları gereken gerçekten önemli bir karar bu. Öte yandan mantıken iyi bir anne olup olamayacağı konusunda dertlenenlerin, iyi bir anne olma potansiyeli diğerlerine nazaran daha yüksek olmalı. Yine, “ben bu konuda babam gibiyim,” diyorsanız ve bunun kötü bir huy olduğu kanaatindeyseniz, bu durumu değiştirmek için çaba sarf etmeniz gerektiğini de biliyorsunuz demektir. Kimse için kader değil bunlar.

  8. aynaimarzi

    Sorun belki de mülayimliğimden ziyade inanç eksikliği. Çünkü zamanında inandığım bir şey için tüm aileme kafa tutabilmiştim ama sonrasında bir şekilde onların haklı çıkması (görece tabi, tam yönüyle değil) bende korku oluşturdu. Çünkü bizimki gibi bir toplum yapısında ailenizi karşınıza almak cidden çok yorucu, hele de 16-17 gibi gençlik zamanlarında. Bu yoruculuk beni çok etkilemezdi belki, sonrasında kendim haklı çıkabilseydim. Ancak şimdi ya o gücü bulamıyorum kendimde, ya da o gücü bulabilecek denli bir şeye inanmıyorum. Yani şu anda ailemi karşıma almayı gerektirecek denli yoğun sevgi ve inanç duyduğum bir şey yok.

     

    Ailemin hayallerimi gerçekleştirebilmeme set çekmesi biraz da beni yetiştiriş şekilleriyle alakalı. Her ne kadar toplumsal konuda herkesin iyiliği için olacak bir yolu aramaya çalışıyor olsam da bireysel olarak vereceğim kararlarda her zaman bir din-dünya ayrımı oluyor. Dindar olarak yetiştirildiğinizde “bu benim isteğim ama Allah’ın isteğine uyuyor mu?” şeklinde bir ayrımla karşılaşıyorsunuz ki evliliğe ve çocuğa kadar yansıyacak bir şey (ki kendi isteklerimi bu yüzden gerçekleştirmediğim çok oluyor. Çocuğumu da toplumdaki bir kişi gibi değil de kendim gibi kabul etmekten korkuyorum aslında).

     

    İşte ben daha hayatımda bunların hiç birini oturtamayan birisiyim, haliyle bir şeyin doğruluğundan emin olamıyorum (bu kadar kararsızlık halinde bir de yeni bir yaşam kurup yeni bir yaşam meydana getirme fikri bile korkunç geliyor).

     

    Bu berbat dünyadan kasıt sadece tecavüz değil aslında. Çevre sorunları, yaşam koşulları. Biz ileri neslimiz için güzel bir ortam oluşturamadıktan sonra onların var olmalarını neden isteyelim, bunu anlayamıyorum. Anne ve baba olma isteği (aniden anne ve baba olmak bunun dışında tabi) çok egoistçe geliyor. Resmen oyuncak bebek yapmak gibi bir şey, bir oyun gibi kabul ediyor etrafımdakiler, buna dayanamıyorum açıkçası. Ama hadi yapmayalım demekle de ortadan kalkmayacağını zaten biliyorum :)

  9. Bir Garip Vampir

    Önce şunu vurgulamış olayım; belli bir perspektiften bakıldığında her şey bencilce bir kararın neticesi olarak görülebilir. Böyle bir varsayım akla yatkındır elbette, ama bu denli mutlak bir bencilliğin varsayıldığı bir bağlamda da bencillik kavramı özel olarak negatif anlamlar yüklenecek bir gösteren olmaktan çıkmış demektir.

     

    Yaşam koşulları ve çocuk yapma meselesine dönersek, sanıyor musunuz ki, insanlar tarihin büyük bir kısmında gelecekten umutluydular da bu yüzden yeni nesiller doğurmaktan hiç bıkmadılar. Bu kararı verirken biyolojik güdüler dışında, pek çok başka motivasyon devreye girecektir. Kaldı ki, diyelim siz çok umutlusunuz, cennetvari bir gelecek görüyorsunuz önünüzde. Bu durumda çocuk doğurmak kabul edilir bir karar mı oluyor? Dünyanın sizin umudunuzu ciddiye alacağını, size bu konuda garanti vereceğini düşünebilir misiniz? Bir ân sonrası için bile hiçbir garantiniz olmadığını herkes kadar bilirsiniz hâlbûki. Dolayısıyla, aslında yaptığınız şey her zaman, ama her zaman kestirilemez bir gelecek için risk almaktır.

     

    Elbette meseleyi daha temelden ele alabiliriz, yani koşullardan bağımsız olarak bir insanın başka bir insana yaşam verme hakkını kökten problematize edebiliriz. Bence bu gâyet meşru bir tartışmadır, ama çoğunuzun böyle bir tartışmaya birçok nedenle hiç rıza göstermeyeceğine adım gibi eminim. Böyle bir hakkınızın olduğunu kabul ettiğiniz ândan itibaren de mevcut koşulların ne olduğu ancak ikincil, üçüncül bir unsur olarak devreye girecektir.

  10. aynaimarzi

    Umutlu olmak değil, güzel bir zaman ve mekan diliminde yaşayabilmek, cennetvari bir geleceği görmek değil de onun içinde yaşamak. Ama tabi sorduğunuz gibi bu doğurma hakkını veriyor mu yine de bize? Bunu tartışabiliriz çünkü değişmeyecek sabit fikirlerim yok bu konuda.

     

    Benim bu konuda şu anki görüşüm şu, çocuk dünyaya getirmek hiç bir zaman ona yaşam verecek bir sebep için (kadın ve erkek bedenleri) bir hak değildir (bu hakkı görmediğim için istemiyorum. O çocuk var olduğunda ise fikirlerim değişip onun üzerinde benim malımmış gibi hak kurabilme iddiasına da girişebilmem olası). Yaşama gelecek çocuk açısından düşündüğümde, kötü koşullarda buna kalkışmak, iyi ve daha güzel koşullara göre daha mantıksız geliyor. Elbette dünyanın bir garantisi yok ve her halukarda risk almış oluyorsunuz ama içinde yaşadığınız hal ve yakın geleceğe bakıp tahmin yürütebilmek olası. Yine de bu çocuk açısından tatmin edici olmayabilir, en iyi koşullarda bile mutsuz olup onu var etmiş olan sebeplere kızabilir ve beni var etmeye sebep olma hakkını nereden buldunuz? diye sorguya çekebilir.

  11. Bir Garip Vampir

    Gerçi gereğinden çok yazdım ve sıkıyorumdur seni büyük ihtimalle; fakat doğum demişken, ister istemez Cioran’ı da hatırlamış oldum şimdi, ki anmadan geçemeyeceğim, “doğmuş olmaktan dolayı kendimi bağışlayamıyorum,” diyecek ve aforizmalarla dolu bir kitap kaleme alacak kadar dertliydi bu konuda. Onlardan birinde şöyle yazıyordu:

     

    “Doğuş ve zincir eş anlamlıdırlar: Güneşi görmek, kelepçeleri görmek…”

  12. aynaimarzi

    Estağfirullah, aksine pek kötü yazıma böyle yorumların gelmesi sevindirdi beni :)

    Cioran’la ilgili Doğu Batı dergisinde bir makale okumuştum. Zaman zaman katılıyorum kendisine. Her zaman değil ama, bazen dünyada olmayı seviyorum, hoşuma giden bir şey olabiliyor. Ama bazen cidden varlığım bir zincir oluşturuyor gibi hissediyorum ben de.

  13. aynaimarzi

    Aslında var oluşla ilgili bu sıkıntı tasavvufta da mühim bir yer işgal ediyor. Özellikle yok olan ademin bedene sıkışmışlığı ve bu sıkışmışlığını varlığa olan aşkı ve varlıkta fena olması; tek vücut haline gelmesi şeklinde yalan yanlış özetleyebileceğim bir düşünce. Varlıkla bir olduğunda geçiyormuş diyorlar bu sıkıntı ama ben hiç o kadar aşık olamadım.

  14. Bir Garip Vampir

    Yazdığınız yazı biçimsel olarak oturmamış olabilir belki, ama önemsiz bir meseleye temas ettiği söylenemez.

     

    Ve evet, tasavvuftaki hikmetin varoluş meselesi ile esâstan bir ilgisi olduğu, dahası bütünüyle bu mesele üzerine oturduğu açık ve metinlerde sık sık tasaya, derde, çileye vurgu yapıldığını epey yüzeysel bir okumayla bile görmek mümkündür. Kaldı ki, benzer ontolojik kaygılar ve düşünceler sadece İslâm tasavvufu ile ilgili değil, doğudan batıya neredeyse bütün mistik söylemlerin çekirdeğini oluşturmakta.

     

    Bu öğretiler ontolojik kaygıları iddia edildiği gibi nihâî bir bağlamda giderebiliyor mu ya da onların hakikat söylemine ne kadar güvenebiliriz sorusuna bir cevap vermek, en azından benim durduğum konumdan mümkün görünmüyor(tabiî konumumun kendisi kişisel bir cevap değilse), zîrâ genellikle kişiden belirli bir arkaplan ve inisiyasyon isteyen, tecrübeye dayalı öğretiler bunlar ve dolayısıyla dışarıdan rasyonel bir yargıda bulunmak pek kolay değil. Bu durum aslında sadece bu tür öğretilere özgü bir problem de değildir. Aynı şey iman meselesinde de belli ölçülerde geçerlidir.

     

    Ayrıca Cioran da, özellikle uzak doğu dinleri ile epeyce ilgilenmiştir ve metinlerinde bunların etkilerini görmek mümkün. Yine Bogomiller gibi Avrupa’daki “heterodoks” inançlardan da sık sık ilham aldığını görebiliriz. Bir yerde muzipçe şöyle seslenir bize: “Eğer dünyadan tiksinti kutsallığı tek başına sağlıyorsa, ermişliğimi ilân etmekten kendimi nasıl alıkoyacağımı bilemiyorum.”

  15. aynaimarzi

    Ben de tecrübe edemedim, bunun sebebi olarak içimdeki dünya sevgisi önüme konuyor genelde. Ama etrafımda bu tecrübeyi yaşadığını gösteren kişiler var, yüzlerine, davranışlarına, tevazularına, her hareketine sinmiş sanki bu hal ve kesinlikle yapmacık değil. Bu artık nefsi terbiye ede ede oluşan bir hal mi, yoksa nefsi terbiye etme yollarını kullanırken dünyayı ve içindekileri takmama haline gelinmesi mi bilmiyorum. Yürüdükleri yoldan son derece emin olma hali de var ki kıskandığım bir haslet bu (gerçi bu her fikirde çıkabilecek bir hal ama karşıdaki bunu davranışlarına kadar götürünce bir farklı oluyor).

     

    Dinlerin aksine mistik söylemlerin tüm dünyada benzeşmeleri bunun daha bir hal ve tecrübeyle alakalı olduğunu düşündürtüyor bana. Din daha çok çıktığı topluma etki ederken mistizm her kesime her zamanda hitap edebiliyor. Belki bunun sebebi kurallar bütünü olmaktan ziyade basit bir yapısı olmasına bağlıdır.

  16. Bir Garip Vampir

    Mistik geleneklerin (tabiî burada dinlerle aralarında gerçek bir sınır olduğu söylenemez; böyle bir sınır kısmen İbrahimî dinler için çizilebilir belki. Bu da aslında dinler tarihi açısından epey verimli bir meseleye götürür bizi. Uzak Doğu dinleri ile İbrahimî geleneğin birbirlerinden ayrıldığı noktalar, tasavvuf gibi öğretiler yoluyla yeniden yakınlaşmıştır denebilir) benzerlikleri basitliklerinden ziyade, ya yapısal olarak ya da hermenötik açıdan doğrudan birbirlerinden etkilenmeleri ya da kolektif hafızaya yerleşmiş, arketipsel denilebilecek imgelere başvuruyor olmaları dolayısıyla açıklanabilir.

  17. aynaimarzi

    Dinler derken İbrahimi dinleri kastetmiştim, orayı düzelteyim. Esasında belki sınır çok yok, yani en azından amaç ve doğmaları bakımından. Din dünyaya bir derece daha önem veriyor gibi, yani yapısı itibariyle daha siyasi ve toplumsal. Bireyle birlikte toplumu da değiştirme amacında. Tasavvufsa kişilerin kendileriyle alakalı özünde ama neticeye baktığımızda din gibi, hatta bazen daha çok topluma etkisi söz konusu. Bu yüzden aslında bir iki cümleyle ikisinin de sınırını çizebilmek son derece yanlış olacak. Sonuçta binbir çeşidi var bunların kendi aralarında da.

  18. Bir Garip Vampir

    Bu son söylediklerinizi, özellikle tasavvufun pratik/amelî bağlamları düşünüldüğünde doğrulamak gâyet mümkün. Nitekim bir çok sosyal yapı doğurmuştur bu hareketler. Fakat işin bir de çoğul yorum bilgisi dâhilinde karmaşık metafizik soyutlamalardan mürekkep teorik bir boyutu var ki, pratikle zorunlu bir bağlantısını kurmak ille de gerekmediği gibi, sık sık geleneksel din odakları tarafından epeyce tehlikeli fikirler, edebiyat kuramındaki bir tartışmaya gönderme yaparsak “aşırı yorumlar” olarak yaftalandıklarını ve zaman zaman kör bir şiddete varacak denli tepkilerle yüzleşmek zorunda kaldıklarını iyi biliyoruz. Bu durum biraz Gazâlî ve İbn Rüşd tartışmaları sonrası felsefenin içine düştüğü polemiklerle yakınlık taşır.

    Doğrusu aslında bu teorik yapılar, Yunan ve İslâm felsefe geleneğinin farklı bir uzantısı olarak okunmalı. Gerçi oryantalistlere bakıldığında bu durumu bir kopuş olarak görmeyi tercih ediyorlardı, ama yakın dönemdeki çalışmalar bir devamlılık olduğuna daha fazla işaret ediyor.

  19. aynaimarzi

    Burada tasavvufu teorik anlamda yazan kişilerin rumuzla konuşması da devreye giriyor. Özellikle ulemanın dilinden ve baskısından kurtulabilmek için bir nevi şifrelenerek yazılmış ibareler. Ve bu teorilerin felsefeyi de içerdiğine katılıyorum. Mesela vahdet-i vücut teorisiyle ilgili İbn-i Arabi kaç cilt yazmış, aynı şekilde temeli bakımından dine daha yakın bir konumda olan nakşiliğin düzenleyicisi kabul edilen Ahmet Sirhindi namı diğer İmam-ı Rabbani’nin mektuplarında da alem, varlık ilişkisi ele alınıyor. Sonuncusu epey ilginç aslında, bir zamanlar vahdet-i vücutçuluğu savunmuş ve sonrasında daha katı bir anlayışı seçerek İmam Gazali ekolünü tercih etmiş, hatta felsefecilere pek çok kızdığı mektuplar ele almıştır. Ama yine de alem ve varlık ilişkisinde klasik dini öğretiden farklı şeyler savunmuştur (seyirle ilgili çeşitli meseleler, varlık aleminin derecelenmesi mesela).

     

    Gazali ve İbn Rüşd’ün polemikleriyle ilgili kitaplarım var da hala okumaya başlayabilmiş değilim, bir de utanmadan geçenlerde Fahreddin Razi’nin İbn-i Sinaya karşı eleştirileri ile ilgili bir kitap aldım, baştan okumaya başlamam gerek :/

     

    http://www.ilknokta.com/urun/104709/Fahreddin-er-Razinin-Ibn-Sina-Yorumu-ve-Elestirisi.html

  20. Bir Garip Vampir

    Okumaktan utanmayalım, merak ediyorsanız bir yerinden başlayacaksınız netice itibariyle. Bu arada şunu muhakkak belirtmiş olayım: Elbette felsefeyle haşır neşir olan herkesin bu tarihe de ilgi göstermesi gerekiyor, ama artık özellikle ilahiyat fakültelerinde sürekli yapılan sırf betimleyici çalışmalar ve aktarmalarla da bir yere varılamaz. Bu metinleri en az altı-yedi yüzyıllık tartışmaların kısıtlı kapsamından kurtarmak gibi bir uğraş da edinmeliler. Güncele kayda değer şekilde referans verebiliyorlar mı, günümüzün problemleri ve hakim düşünsel söylemleri bağlamında nasıl yeniden kritik edilebilirler, bunlara bakmak çok daha ilgi çekici ve elzem olacaktır. Çok özel olarak ilgilenmiyorum, ama nüfuz edebildiğim kadarıyla bu konuda ciddi bir literatür birikmiş değil. Üstelik bu anlamda geçmişten örnek alınacak Cemil Meriç, Muhammed İkbal gibi isimler de var.

  21. aynaimarzi

    İlahiyat’ın genelde kabullü bir duruşu var haliyle, zamana tıkılmışlık hissi var. İlahiyat’ın yapısı gereği dediğiniz şeye kalkışabilirler mi ona da tam emin değilim ama ben de konuya tam hakim olamadığım için beylik laflar etmiş olmayayım.

  22. Bir Garip Vampir

    İlahiyat eğitiminin yapısal sorunlarını bu konudaki analizler ve diğer kişisel tecrübelerden takip etmek mümkün. Bahsetmeye çalıştığım tam da bu iç işleyişin, katı kabuğun, alışkanlıkların kırılması meselesidir zaten. Yakın geçmişe kıyasla bir mesafe kat ettikleri de görülebiliyor. Dört-beş sene evvel bir televizyon programında bir profesörün, çokça yapıldığı gibi fıkıh dağıtmak ve vaaz vermek yerine, biz bugüne kadar Nietzsche’yi yeterince anlayamadık itirafında bulunduğuna ve yanındakilerin de bunu sessizce onayladığına şâhit olmuştum. İlginç bir manzaraydı. Bugün neyse ki, arada bir Derrida üzerine, postmodern sinema gibi meseleler üzerine dikkat çekici metinler kaleme alabiliyor ilahiyat kökenli isimler.

  23. aynaimarzi

    Bireysel olarak ilahiyat okumuş kişilerden farklı düşünceler çıkıyor zaten. Ancak toplu halde veya sistematik bir şekilde olmuyor bu. Zaten ilahiyatın devlete bağlı bir kurum olması problemi de varlığını koruyor. Bir de bu kurum halkın dinine karışıyor, onu yönlendiriyorsa o kabuğun kırılması daha zor bir hale geliyor. Çünkü kendisini sorumlu hissettiği için yeniye açıklık korkutacaktır. Bu benim yukarıda geçen korkuma paralel bir korku da olabilir. İlahiyat okumuş kişiler birey olarak farklı düşüncelere ve okumalar üzerine yazacaktır ama söz konusu toplumu dönüştürmek olduğunda tavırları nasıl olacak? Ki ben böyle diyorum ama muhafazakar kesim, ilahiyatı şu anki haliyle bile tekfir etme noktasında. Bu tepki de onları kabuğuna daha fazla çekebilir.

  24. Bir Garip Vampir

    Uzmanlardan toplumu değiştirme misyonu değil(ki bu mevcudun onaylanması olurdu yalnızca), toplumun hareket edeceği bilgi altyapısına katkıda bulunmaları beklenebilir ancak. Gerçek bir akademik yapılanmada aranan öncelikli sistematik tavır, açık bir zihne ve özgür çalışmalara imkân verecek ve gerektiğinde kendi kendisini dönüştürebilecek şekilde inşa edilmiş olmasıdır. Bugüne kadar sürekliliğini koruyan şikâyetlerimizin özünde yatan da bu şartların yeterince sağlanamaması olmuştur hep. İlahiyatlar özelinde ifade edersek, ideal olan bunların diyanet işlerine eleman yetiştiren yüksek okullar olarak konumlanması değil, öncelikle ve esâs olarak, teoloji alanında araştırmaların yürütüldüğü akademik yapılar olarak yeniden düzenlenmesidir. Burada yapısal olarak dinden, dinin devlet aygıtı ile olan ilişkilerinden ve yaygın dinsel hassasiyetlerden kaynaklanan âşikâr zorluklar elbette var.

     
    (kahrolsun boşluk kodu!)

    Son bir itirazım daha olsun sana, bu ülkede küçük cemaatler hâriç, muhafazakâr diye tarif edilen büyük kitlelerin herhangi bir netice karşısında kabuğuna çekilmesi açık ve örtük olan pek çok nedenle akla yatkın bir varsayım olarak gözükmüyor. Aksine bunun tam tersini beklemenizi salık veririm.

  25. aynaimarzi

    Evet, akademi olarak ayrılması gerekir ama en azından yakın gelecekte olmayacak gibi (buna dair şu anda pek umudum yok ne yazık ki). Özellikle ilahiyata İmam Hatip okullarından geçiş yapılıyor olması bir etken diye düşünüyorum ki halkı dönüştürme çalışması da buradan geliyor.

     

    Muhafazakar diyince etrafımdakileri anladığım için öyle bir genelleme yapmış oldum, haklısınız. Esasında çevrem tam da o küçük cemaatleşmeye örnek olduğu için kaynaklandı bu biraz da.

     

    Boşluk kodunu bir de bana sorsanız! Kaç defa mesajımı sildim yanlış yazdığım için o kodu. Ama ayda yılda bir yazdığım blogun temasıyla uğraşamayacağım daha fazla. O yüzden verdiğim rahatsızlık için özür dilerim :)

  26. Bir Garip Vampir

    Umut başka bir şey elbette. Onun menbaından değil bu konularda hiçbir konuda heybeme fazla bir şey düşmedi şimdiye dek, ama o kadarı bile yetmiş olmalı, aksi hâlde susmuş olurdum. Yeri gelmişken Alphonso Lingis’i de hatırlayalım bir kez daha: “Umut her zaman kanıta karşı umuttur.”

     

    Ve boşuna boşluk kodu yerine yerinme!

  27. aynaimarzi

    Umut çeşitli bence, kör umut, gerçekleşmesi zor umut, imkansız olan umut vs. Ama mühim olan bence bir umudun arkasından gidebilmek, onun için çabalayabilmek. Öteki türlü zaten umut kırılmıyor, son anına kadar zorlayınca ve olmayınca o şeyden ümidimizi kesebiliyoruz. Mesela hattat olma umudum o kadar uzak ki ama çabaladığım için karınca kararınca yaklaştığımı hissedebiliyorum. Fotoğrafçılığımı da ilerletebilmeyi umut ediyordum şartlar gereği daha uzak bir umut. Tek başıma bir eve çıkabilmeyi umuyorum mesela ki bu imkansız bir umut (ama hala umut etmekten vazgeçmiyorum).

    Belki yaşla da alakalı bir durum var, yaş ilerleyip umutlar gerçekleşmedikçe insan daha temkinleşiyor, bunu hissedebiliyorum kendimde. Ki toplumsal konularda da gençlerin hep daha ateşli, yaşlılarınsa daha bir heyecansız olmasını buna bağlıyorum.

Leave a Reply