
Ertesi sabah kendisini uyandıran şey, ne uykusundan yeni uyanmış, tüm üşengeçliğiyle bir nebzesini insanlara lütfetme inceliğinde bulunan güneşin camdan yansıyarak süzülen ışık zerrecikleri, ne de kulaklarını tırmalayan insan bağırtılarıydı.
Duyduğu ses, en lirik şiirleri bile kıskandıracak bir coşkunluk içinde sırasını sabırla bekleyen, sanki işini en güzel şekilde yapabilmek için bir sanatçı edasıyla yoğunlaşan düzinelerce damlalardı. Güzelliğini betimlemekte zorlandığı bu sesi daha net duyabilmek için çevirmişti pencerenin kolunu.
Pencerenin açılmasıyla birlikte dolmuştu içeriye, aktığı yerleri tüm kirlenmişliğinden arındırmak için var gücüyle direnen yağmurun, direncini kaybetmemesi sonucunda kirlerinden tam arınamamış şehirle birlikte buram buram tüten karmaşık kokusu. İşitmesi bile her zerresine kadar zevk duymasına sebep olan yağmurun, içini ısıtan güneş parıltılarını örten bulutlarla kurduğu sıkı fıkı dostluksa bir kasvet çöktürmüştü üzerine.
Güneşi engelleyen bulutlara karşı her yerine yayılan bir ateş hissetti. Öyle bir ateşti ki bu, elinden gelse tüm o sıkıcı bulutları parçalayacak, doyamayıp devam edecekti parçalamaya. Ta ki içinden yükselen ateş sönsün. Kendisini ele geçiren ateşle cebelleşirken, parlak yüzlü çocuğu hatırlayıverdi. Sahi güneş yoktu; ama o çocuğu görmesi bile içindeki ruh halinden kurtulmak için yeterliydi. O heyecanla kendisini dışarı attığında yağan yağmur, içindeki ateşi söndürmüştü. Islanmak o kadar hoşuna gitmişti ki, “keşke” diye düşündü, “keşke yağmur, bulutla olan bu samimiyetini güneşle kursa”.
Parka vardığında ne parlak yüzlü çocuk ne de bir başkasına rastladı. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Çocuğu görünce bulutların sebep olduğu sıkıntının geçeceğini düşünerek heyecanlanmıştı. Oysa şimdi o heyecandan eser kalmadığı gibi umut ettiği şeyin gerçekleşmemesinden dolayı beklenmedik bir hüzün de çökmüştü üzerine. Bugün başka bir duygu öğrenme isteği de kalmamıştı artık. Gerisin geri dönerken birden dün geceden beri bakmayı unuttuğu yavru kedi geldi aklına. İçinde bulunduğu hüzünlü halden çıkıp tekrar heyecanlandı, koşar adımlarla yürüyerek dönerken eve.
“Ruhlar için hızlandırılmış insan olma” kursunun hocası olan ruhu, özellikle ellerini daha bir kararmış halde buldu.
-”Yavru kedi nerede?”
Karşısındaki ruhu başta kenara iterek atlatmayı düşünürken, aklına gelen bu soruyla olduğu yerde kalmıştı.
-”Yavru kedi… Dün geceden beri bakmayı unutmuşsun. Acıkınca yiyecek bulma umuduyla dışarı çıkan yavruyu aç sokak köpekleri yemiş, işte orada öylece cansız uzanıyor zavallı.”
Umutlarının tek tek yok olması, sevdiği bir şeyi kaybetmek… Kalbinin bulunduğu taraf acıyordu. Öyle bir acıydı ki bu, içine sığmadığı için, taşacak tek münasip yer olan gözlerine hücum ederek yaşlar halinde boşalmıştı.
-”Sana her gününün mutlu, güzel geçmeyeceğini, zorluklarla karşılaşabileceğini söylemiştim. İnsanlar tıpkı bugün yaşadığın gibi kötü günler de yaşar, dün yaşadığın gibi iyi günler de. Hatta bazen iyi ile kötü arasında anlık geçişler bile olur.
Sabah kalktığında bulutları gördün. Bulutlar hoşlandığın şeyleri hep örtüyordu, bu yüzden kızdın onlara. Hatta bu kızgınlık öfke ve nefrete dönüştü. İçinde bir ateş yanmaya başladı ki kızgınlık denilen şeye sebebiyet veren bu ateştir. Çocuğu hatırlayınca heyecanladın ve öfkeni unutarak umuda tutundun. Fakat, çocuğu bulamamak, kendini daha kötü bir halde hissetmene sebebiyet vermişti. Zira umudunu kaybettiğin için hayal kırıklığına uğramıştın.
Kedi aklına geldi, yeni tutunacağın bir umudun vardı, ancak talihsizsin bugün, onu da kaybettin. Halbuki sahiplenmiştin onu ve sevmiştin. Daha evvel tecrüben olmadığı için elinden gideceğini bir an olsun düşünüp korkmadın ve tedbirsiz davrandın, ancak geri döndüremezsin zamanı. Şimdi sevdiğin bir şeyi kaybettin ve çaresizsin. Öfke, hayal kırıklığı ve ölüme şahid olup çaresiz kalmak. Ölüm tüm çabalara rağmen engelleyemeceğin bir şeydir ve insanlar çok korkarlar ölümden. Çünkü yok olup unutulmak zor gelir hepsine. Nasıl ki sen insanlara karışmak istedin, onlarla iletişim kurup onların hayatlarında da var olabilmekti hayalin, işte en büyük korkularındandır insanların, tüm bunların ellerinden alınması.
-”İnsanlar tüm bunlara nasıl katlanıp yaşamayı seçiyorlar o halde? Nasıl unutuyorlar da devam edebiliyorlar?
-”Kabullenerek. Yaşamaları için tüm duyguları kabul etmeleri lazım, ayırt etmeden. Sevinç, üzüntü, kızgınlık, mutluluk, hayal kırıklığı. Hepsini yaşamayı öğreniyorlar, kimisi hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz olmayı tercih ederken, kimisi de bu duyguyu mutluluk gibi olağan karşılamakta. Yaşamayı öğrenemeyen insanlar; acı, öfke gibi duygulardan kötülükle bahsederler. Oysa bilinmez ki tüm duygular yaşandığında ancak insan olursun. Bir hayal kırıklığı, bir üzüntü; sevinç ve mutluluktan daha kötü bir duygu değildir.
“Bazıları, hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz bir şekilde yaşamaya çalışarak tüm hayatın renk ve heyecanından yoksun kalırlar. Oysa yapmaları gereken tek şey, kabullenmek; ama her zaman beklentisiz olmamak. Çünkü beklentisiz bir insan, hayatın tün heyecanlarından da yoksun insandır aynı zamanda. Şimdi izin verirsen sana bir şey göstermek istiyorum.”
Yeni yetme ruhun elinden tutarak onu son derece aydınlık olan yandaki odaya götürdü ve bir nesnenin karşısına getirdi. Yansımasını gören yeni yetme ruh, tüm duygularının birikimi neticesinde bu görüntüye dayanamayarak feryad etti. Zira aksi aynı garabet ruh gibi yer yer kararmaya başlamıştı ve eskisi gibi güzel değildi artık, kirlenmişti.
-”Tüm duyguları yaşayarak ilk halime dönmek istiyorum. Ancak bu çok zaman alacağa benziyor. Tüm duyguları olağanca çıplaklığıyla bana yaşatacak tek bir duygu yok mudur acaba?”
-”Aslında var, ancak tüm ruhlar ve insanların yaşamaktan kaçındıkları bir duygudur ve istediğin her zaman bulamazsın, bir defa olur ömründe sadece. Denilir ki o duyguyu bulan başka hiç bir şeyden zevk almamaya başlar, öylesine tatlı, aynı zamanda bir o kadar acıdır.”
O tek duyguyu yaşamak istiyordu, o duyguda kaybolmak, her şeyiyle hissetmek. “Nasıl bir duygudur acaba?” diye düşündü, yatağına uzanıp uykuya dalarken…