Bir Mim denemesi

Her insanda var mı bilemiyorum ama ben bazı eşyalarımla özel bir bağ kuruyorum, eşya gibi değil de, cidden sevdiğim bir bireymiş gibi oluyorlar benim için. Bu yüzden blogumda paylaşmak istedim, ardından bunu bir mim formatında yapabileceğimiz aklıma geldi. Herkes cidden sevdiği bir eşyayı (mümkünse fotoğraflarıyla birlikte) paylaşacak, biraz da tanıtacak tabi. Evvela yoldaş hırkamla başlayayım:

Yoldaş Hırka

Bu hırkayı cidden çok seviyorum. Çok hırka gördüm ama bunun gibi güzel ve dayanıklısını görmedim. Sekiz yıldan beri kullandığım yoldaş hırkam için sözlükte şöyle bir tanım yapmıştım (ayar da vermişti biri):

“üşüdüğünde, sancısı olduğunda yanında olandır yoldaş hırka, benim pembe, çiçek motifli, örgülü yoldaş hırkam gibi. 6-7 yıldır hiç bir hırka yoldaş hırkamın yerini tutmadı. hangi seyehate gitsem ilk yoldaş hırkamı alırım, yoldaş hırkamla aynadaki yansımam hep daha güzeldir. başka hırkaları da kıskanmaz hem, onun gönlünüzdeki yerinin farklı olduğunu bilir. bir eşya değildir yoldaş hırka, tıpkı kitaplar gibi önemlidir, ihtiyacınız olduğunda hep hazırdır, sitem etmez, sabırlıdır. yoldaş hırkası olmalı her insanın, en kötü ve soğuk günlerinde içini ısıtan, onu sarıp sarmalayan.”

Maşuk tesbih

Bu iki tesbihi annem ile babam aldı bana. Ortadaki kuka, dıştaki ise gül ağacından yapılmış. Çektikçe parlıyor bunlar, bir de gül ağacından yapılmış olanı güzel kokuyor cidden. Ana-baba yadigarı yani, yanımdan ayırmam kesinlikle, çantamda dururlar her daim :)


Dostane Kitaplar

Dostane kitaplarım. Esasında kitapları okumak çok çok sarsa da, kütüphanemde dizilişlerini ve görüntülerini de çok seviyorum ben. Akşamları bir durup seyrederim, bazı günler elime alıp yeniden incelerim, okurken zaten bir insan kadar canlı olurlar. Bir de çoğunu seviyorum ben kitaplarımın, dostlarım gibi. Aralarını ayırmak pek mümkün olmuyor açıkçası :)

Gelelim kimleri mimleyeceğime. Evvela, bana güzel bir fikir gibi geldi ama saçma da olabilir tabi bu mim işi. Herkes serbest, zincirleme gitmek zorunda değiliz (yani bu mim hoşunuza gittiyse siz de mimlisiniz). Ama ben yine bir kaç isim vereceğim, dilerlerse katılırlar, teklif var ısrar yok:

Yoldaş Anıl, Anubis, Roselyn, ragnor; cancağızım, Aranel, Echo69, Erengy, Gord10, Kabraxis, Lord_Duxus, Sophia, Swordwolf, Sir Aenas, Vampir, Yahuda.

Vav Gibi Olmak.

Vav by ~Ayni-Marzi on deviantART

Vav gibi olmak pek zor bir meşakket aslında.

Dik durabilmek, ama mağrur olmadan; mütevazi olmak, ama boyun eğmeden; aynı Vav’ın başı gibi. Sınırları konusunda tavizsiz olmak, lakin bu katılığı sert bir şekilde değil, tüm yumuşaklığıyla beraber sindirebilmek; tıpkı Vav’ın gövdesi gibi. Sabit fikirli olup, tek yöne doğru ilerlememek, ama aslından sapıp kararsız; başıboş da kalmamak; Vav’ın kuyruğu gibi.

Sert bir harf gibi durur Vav, ancak incelendiğinde farkına varılan narin yumuşaklığına rağmen. Amacına doğrudan ulaşabilmek için kolay yola sapmak varken yapmaz bunu Vav. Bulunduğu yöne; aslına da dönecek olsa dolanarak; düşünerek; gerekirse durup bekleyerek yapar bunu.

Mütevazidir Vav, ama ne mütevazilik! Sahte bir yalakalık, gösterişçi bir boyun eğme değildir onun mütevaziliği; edebi çağrıştırır. Tüm gösterişlerden soyunmuş bir halde özüyle ne olduğunu gösterir görebilenlere.

Mükemmel, simetrik, sabit değildir Vav. Değişken, kıvrımlıdır; duramaz yerinde. Yine de kaçış diyemeyiz buna, ne olduğunu, nerede olduğunu herkesten daha iyi bilir Vav. Bireysel değildir hiç bir zaman. Gerektiği yerde yoldaşına anlam katabilmek için kendinden, okunuluşundan feragat eder. Yoldaşına anlam katar, onunla tek bütün olmuşcasına.

Velhasıl saymakla bitmez Vav’ın özellikleri; güzellikleri. Ama biliriz ki zordur Vav gibi olmak. Vav gibi mütevazi olmak, keskin; ama yumuşak, dik fakat kibirli olmamak. İmkansızdır belki de.

Yalan üzerine (2)

Yalan üzerine bir iki kelam daha edesim var, hoş bunun üzerine yeni bir şeyler söyleyebilecek miyim, tam emin değilim. Madem bu blog benim, düşüncelerimi ne olursa olsun paylaşma hakkım da var diyorum ve başlıyorum uzatmadan.

Daha evvelki yazıda üstünde durduğum nokta, bize yalan söylenilmesi olasılığının bizde oluşturduğu etkiydi, bugünse daha çok kendimize söylediğimiz yalanı irdelemek istiyorum. Buna kendimizi kandırmak, yahut ikiyüzlülüğümüz de denebilir. Acıların, ölümlerin, felaketlerin karşısında takındığımız maske sadece dışarıya yönelik değildir, hatta dışarıya abartarak yansıtırız ki içimizden kendimiz de yalanımıza inanalım. Bir süre sonra da oluşturduğumuz bu yalana kaptırarak cidden üzüldüğümüzü düşünebiliriz pekala, ancak kendimizi ele vermemiz de çok yakın olduğu için kısa süren bir inançtır bu; zira takındığımız o maske sadece o an için kalır, biz aynı olduğumuz gibi devam ederiz, hiç bir değişiklik olmamışcasına.

Müslüman bir kişiyi öne alalım bir de. Sorsanız ibadetleri niçin yapıyorsun, alacağınız cevap genelde “Allah rızası için” olacaktır. Oysa gerçek biraz daha karışık. Bu kişi bir cennetin ve cehennemin varlığına inanmaktadır ve ancak bu ibadetlerin kendisini istediği yere yükseltebileceğini, yoksa “cehennemi boylayacağını” düşünürek yapabilir bu ibadetleri. Veya aslında tam da inanç eksikliği yüzünden daha fazla ibadet etmektedir, aslında nasıl da inançlı olduğunu, kendisine kabul ettirmesi bakımından.

İslam’daki tasavvuf da tam bu noktada devreye giriyor diyebiliriz. Zira tasavvufta en çok üzerinde durulan konudur “nefis”. Kişi nefsini “mutmainne” makamına ulaştırmadıkça yaptığı tüm ibadetler ancak kendisi içindir. Mutmainne olmamış nefis imanın suretindedir aslında, tüm işlediği hayırlara kadar her şeyinde; sevdiğinde; kaçınmasında nefsinin bir isteği, bir çıkarı vardır. Hatta İmam- Rabbanî (k.s.) tüm Peygamberlerin gönderilmesinin gerçek sebebinin nefsi terbiye etmek üzere kurulduğundan bahseder ve Allah’ın niçin dünyaya önem vermeyip sevmediğini, kullarının da aynı şekilde dünyayı sevmemelerini beklemesinin sebebi olarak da, nefsin tüm isteğinin bu dünyada olduğunu ekler. Bu tanıma göre aile; çocuk sevgisi, mutmainne olmamış nefsin yapmış olduğu ibadetlerin hepsinde nefsin payı vardır ve çâre, nefsi terbiye etmektir. Tabi bu noktada nefs-i mutmainne makamına erişmenin farklı farklı yolları olduğu da eklenmeli, tasavvuftaki görüş farklılıkları da bu nefsin mutmainne makamına erişmesinden doğmaktadır asıl itibarıyla.

Şimdi şöyle baktığımda kendim de dahil nasıl da zavallı durumdayız müslümanlar olarak. Başkasına söylemeyi bıraktım, kendimize söylediğimiz yalanların boyutlarını ve bizden götürdüklerinin ne kadar farkındayız acaba? Yalanlar içinde boğularak inandığımızı söylüyoruz ve inandığımız için bir şeyler yaptığımızı. Gittikçe daha da göz boyama haline geliyor sanki bu durum. Acaba diyorum devam eder de insan yaşamı, daha değişik şeylerin olduğu bir günde, müslümanlar, içinde bulunduğumuz çağı Hristiyanlıktaki ortaçağ gibi görebilir mi müslümanlık açısından? Belki de daha da kötüye gidecektir durum, bilemiyorum.

Müslüman olmayan için nasıl ortaya çıkar bu durum? Onun da kendisini adadığı değerlerde söz konusu olabilir yalan söyleme durumu. Bu noktada müslümanların üzerinde daha çok durmamın sebebi, sanırım kendimizi inançlı olmayanlara göre daha fazla kandırdığımızdandır diyebilirim. Belki de sadece inandığımıza inanıyoruzdur?

Yalan üzerine

Çınarcık için interneti bağlattığımda, tüm ayarlara rağmen bağlantı problemi yaşayınca aramıştım müşteri hizmetlerini ve sorunun modemden kaynaklandığını söylemişlerdi, hatta santraldeki bir kadın tarafından teknik bilgimin olmamasına rağmen bilgiççe konuşuyorum diye azarlandım. Haklı olduklarına kanaat getirip modemi teknik servise gönderecekken dayım geldi ve kesinlikle modemde problem olmadığını belirtti bana. Santraldeki kadın yine modemden kaynaklandığını söyleyince dayım direk, “hanımefendi ben modemi teknik servisçiye götürdüm, bir çok testten geçirdiler ve çatır çatır çalıştı” dedi ve kadın bunun üzerine bir ekip gönderdi ve akşama internetim açıldı.

O gün hayret içinde yalanın gücüne tanık oldum, şüphesiz çok defalar şahit olmuşluğuma rağmen bu kadar basitçe sorunu çözebileceğini görmemiştim evvelce. Hatta dayıma böyle bir yalan söylememesini, belki cidden modemden kaynaklandığını söylediğimde, “yiğenim ben bunları tanıyorum, inan bana. Teknik servise götürdüm demedikçe modeme suçu atarlar” diyip susmamı sağladı (ki haklı çıktı).

Söyleyen için kestirme yoldan kolayca çözüme götürmesidir yalanı cazip kılan. Peki kendisine yalan söylenilen? Ya da şöyle diyeyim, muhatabımızın yalan söyleyebilme ihtimalinin bizi korkutup tedirgin etmesinin sebebi; sadece, bizi güvenip güvenmemek; inanıp inanmamak arasında bırakmasıdır diyebilir miyiz? Belki de sebep kontrol altına alma isteğimizle alakalıdır. Tıpkı sağı solu belli olmayan doğadan tedirgin olarak onu kontrol altına alabilmek için pek çok yol bulmaya çalışmamız gibi. Belirsiz, istem dışı olan şeyleri kontrol altına almak isteriz, zira kendimize yeterince inanmayız. “Deprem olursa hayatım ne olacak, muhatabım yalan söylüyorsa ona nasıl güveneceğim?”

Güvenme isteği… Doğaya, hayata, insanlara güvenme isteğimize ket vurarak bu tedirginlikten kurtulabilir miyiz? İhtiyacımız olmadığını fark ettiğimizde karşıdaki insanın yalan söyleme ihtimali korkutup tedirgin etmeyecektir bizi. Zira yalan söylenmeden evvelsindeki benle sonrasındaki ben aynıyımdır, değişen veya artık değiştiğini düşündüğümüz kişi ise muhatabımız olur.

Güvenme isteği sosyalleşmeye olan meylimizden kaynaklandığına göre bu isteği kesmek belki de bizi insan ilişkilerinde daha mesafeli olmaya zorlar. Güvenmeyi istiyorduk, çünkü muhatabımızda kendimizden bir parça buluyorduk ve tam da bu yüzden (yani belli ölçüde onu öteki olarak görmememizden) gelen bir önem atfetmemiz söz konusuydu. Şimdi ise onun söyleyeceği sözlerin, aslında bizim ona bakış açımız yüzünden önemli olduğunu fark etmiş ve buna ihtiyacımız olmadığını düşünerek muhatabımızdaki benliğimizi söküp almışızdır. Artık o sadece karşımızdaki bir kimsedir ve yalan söyleyip söylememesi bizde bir değişikliğe yol açmaz; severiz ama sadece öteki olarak. Sonuçta tüm ilişkilerimizde bu yöntemi uygulamaya başlarız ve her zaman muhatabımız ile belli bir mesafemiz olur, kendimizden bir parça bulamadığımız ötekiler yığını oluşur hayatımızda. Neticede yine kontrol altına alırız; ama bu sefer öteki, bizden olmayanı baz alarak değil, direk kendimizden başlayarak yapmış oluruz bunu.

İnsanlara karışmak #3



Ertesi sabah kendisini uyandıran şey, ne uykusundan yeni uyanmış, tüm üşengeçliğiyle bir nebzesini insanlara lütfetme inceliğinde bulunan güneşin camdan yansıyarak süzülen ışık zerrecikleri, ne de kulaklarını tırmalayan insan bağırtılarıydı.

Duyduğu ses, en lirik şiirleri bile kıskandıracak bir coşkunluk içinde sırasını sabırla bekleyen, sanki işini en güzel şekilde yapabilmek için bir sanatçı edasıyla yoğunlaşan düzinelerce damlalardı. Güzelliğini betimlemekte zorlandığı bu sesi daha net duyabilmek için çevirmişti pencerenin kolunu.

Pencerenin açılmasıyla birlikte dolmuştu içeriye, aktığı yerleri tüm kirlenmişliğinden arındırmak için var gücüyle direnen yağmurun, direncini kaybetmemesi sonucunda kirlerinden tam arınamamış şehirle birlikte buram buram tüten karmaşık kokusu. İşitmesi bile her zerresine kadar zevk duymasına sebep olan yağmurun, içini ısıtan güneş parıltılarını örten bulutlarla kurduğu sıkı fıkı dostluksa bir kasvet çöktürmüştü üzerine.

Güneşi engelleyen bulutlara karşı her yerine yayılan bir ateş hissetti. Öyle bir ateşti ki bu, elinden gelse tüm o sıkıcı bulutları parçalayacak, doyamayıp devam edecekti parçalamaya. Ta ki içinden yükselen ateş sönsün. Kendisini ele geçiren ateşle cebelleşirken, parlak yüzlü çocuğu hatırlayıverdi. Sahi güneş yoktu; ama o çocuğu görmesi bile içindeki ruh halinden kurtulmak için yeterliydi. O heyecanla kendisini dışarı attığında yağan yağmur, içindeki ateşi söndürmüştü. Islanmak o kadar hoşuna gitmişti ki, “keşke” diye düşündü, “keşke yağmur, bulutla olan bu samimiyetini güneşle kursa”.

Parka vardığında ne parlak yüzlü çocuk ne de bir başkasına rastladı. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Çocuğu görünce bulutların sebep olduğu sıkıntının geçeceğini düşünerek heyecanlanmıştı. Oysa şimdi o heyecandan eser kalmadığı gibi umut ettiği şeyin gerçekleşmemesinden dolayı beklenmedik bir hüzün de çökmüştü üzerine. Bugün başka bir duygu öğrenme isteği de kalmamıştı artık. Gerisin geri dönerken birden dün geceden beri bakmayı unuttuğu yavru kedi geldi aklına. İçinde bulunduğu hüzünlü halden çıkıp tekrar heyecanlandı, koşar adımlarla yürüyerek dönerken eve.

“Ruhlar için hızlandırılmış insan olma” kursunun hocası olan ruhu, özellikle ellerini daha bir kararmış halde buldu.

-”Yavru kedi nerede?”
Karşısındaki ruhu başta kenara iterek atlatmayı düşünürken, aklına gelen bu soruyla olduğu yerde kalmıştı.

-”Yavru kedi… Dün geceden beri bakmayı unutmuşsun. Acıkınca yiyecek bulma umuduyla dışarı çıkan yavruyu aç sokak köpekleri yemiş, işte orada öylece cansız uzanıyor zavallı.”

Umutlarının tek tek yok olması, sevdiği bir şeyi kaybetmek… Kalbinin bulunduğu taraf acıyordu. Öyle bir acıydı ki bu, içine sığmadığı için, taşacak tek münasip yer olan gözlerine hücum ederek yaşlar halinde boşalmıştı.

-”Sana her gününün mutlu, güzel geçmeyeceğini, zorluklarla karşılaşabileceğini söylemiştim. İnsanlar tıpkı bugün yaşadığın gibi kötü günler de yaşar, dün yaşadığın gibi iyi günler de. Hatta bazen iyi ile kötü arasında anlık geçişler bile olur.

Sabah kalktığında bulutları gördün. Bulutlar hoşlandığın şeyleri hep örtüyordu, bu yüzden kızdın onlara. Hatta bu kızgınlık öfke ve nefrete dönüştü. İçinde bir ateş yanmaya başladı ki kızgınlık denilen şeye sebebiyet veren bu ateştir. Çocuğu hatırlayınca heyecanladın ve öfkeni unutarak umuda tutundun. Fakat, çocuğu bulamamak, kendini daha kötü bir halde hissetmene sebebiyet vermişti. Zira umudunu kaybettiğin için hayal kırıklığına uğramıştın.

Kedi aklına geldi, yeni tutunacağın bir umudun vardı, ancak talihsizsin bugün, onu da kaybettin. Halbuki sahiplenmiştin onu ve sevmiştin. Daha evvel tecrüben olmadığı için elinden gideceğini bir an olsun düşünüp korkmadın ve tedbirsiz davrandın, ancak geri döndüremezsin zamanı. Şimdi sevdiğin bir şeyi kaybettin ve çaresizsin. Öfke, hayal kırıklığı ve ölüme şahid olup çaresiz kalmak. Ölüm tüm çabalara rağmen engelleyemeceğin bir şeydir ve insanlar çok korkarlar ölümden. Çünkü yok olup unutulmak zor gelir hepsine. Nasıl ki sen insanlara karışmak istedin, onlarla iletişim kurup onların hayatlarında da var olabilmekti hayalin, işte en büyük korkularındandır insanların, tüm bunların ellerinden alınması.

-”İnsanlar tüm bunlara nasıl katlanıp yaşamayı seçiyorlar o halde? Nasıl unutuyorlar da devam edebiliyorlar?

-”Kabullenerek. Yaşamaları için tüm duyguları kabul etmeleri lazım, ayırt etmeden. Sevinç, üzüntü, kızgınlık, mutluluk, hayal kırıklığı. Hepsini yaşamayı öğreniyorlar, kimisi hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz olmayı tercih ederken, kimisi de bu duyguyu mutluluk gibi olağan karşılamakta. Yaşamayı öğrenemeyen insanlar; acı, öfke gibi duygulardan kötülükle bahsederler. Oysa bilinmez ki tüm duygular yaşandığında ancak insan olursun. Bir hayal kırıklığı, bir üzüntü; sevinç ve mutluluktan daha kötü bir duygu değildir.

“Bazıları, hayal kırıklığına uğramamak için beklentisiz bir şekilde yaşamaya çalışarak tüm hayatın renk ve heyecanından yoksun kalırlar. Oysa yapmaları gereken tek şey, kabullenmek; ama her zaman beklentisiz olmamak. Çünkü beklentisiz bir insan, hayatın tün heyecanlarından da yoksun insandır aynı zamanda. Şimdi izin verirsen sana bir şey göstermek istiyorum.”

Yeni yetme ruhun elinden tutarak onu son derece aydınlık olan yandaki odaya götürdü ve bir nesnenin karşısına getirdi. Yansımasını gören yeni yetme ruh, tüm duygularının birikimi neticesinde bu görüntüye dayanamayarak feryad etti. Zira aksi aynı garabet ruh gibi yer yer kararmaya başlamıştı ve eskisi gibi güzel değildi artık, kirlenmişti.

-”Tüm duyguları yaşayarak ilk halime dönmek istiyorum. Ancak bu çok zaman alacağa benziyor. Tüm duyguları olağanca çıplaklığıyla bana yaşatacak tek bir duygu yok mudur acaba?”

-”Aslında var, ancak tüm ruhlar ve insanların yaşamaktan kaçındıkları bir duygudur ve istediğin her zaman bulamazsın, bir defa olur ömründe sadece. Denilir ki o duyguyu bulan başka hiç bir şeyden zevk almamaya başlar, öylesine tatlı, aynı zamanda bir o kadar acıdır.”

O tek duyguyu yaşamak istiyordu, o duyguda kaybolmak, her şeyiyle hissetmek. “Nasıl bir duygudur acaba?” diye düşündü, yatağına uzanıp uykuya dalarken…

İnsanlara Karışmak #2

Yeryüzüne indiğinde hissedip betimlemek istediği duyguları öğrenmek için ne yapacağına karar verememenin verdiği bir huzursuzlukla düşünmeye başladı, “Acaba ‘Ruhlar İçin Hızlandırılmış İnsan Olma’ kursuna mı gitsem?” diye düşünürken, seçeneklerin sınırsızlığından hangisini seçeceğine dair bir korku düştü içine.”İstediği her şeyi yapabilecekken tek bir yolu seçebilmek… Hangisinin doğru olacağının belirsiz olması karşısında tüm belirsizliği ile beraber birisini seçmek zorunda kalmak ve başaramamak, kararsızlık denilen şey.”
Söz konusu kurs hakkında bir takım duyumlar almıştı; duyguları kısa yoldan tanımayı öğretiyordu anlaşılan.

“Kararsızlık halinden kurtulup netice elde edebilmek için, belirsizlikler arasından en azından tek yönüyle belirli olabilmiş bir karara varmak. Ardından gelen ne olursa olsun ‘kaybedilen bir şey yoksa korkmaya gerek de yok’ hâletiruhiyesi içinde yoluna devam etmek…”

Verdiği kararı sonunda korkusu sükunete ermiş, kararsızlığın sebep olduğu gerilmiş sinirlerinin gevşemesi, yorgunlukla karışık bir rahatlama hissettirmişti. Dar sokaklardan geçerek ulaşmış olduğu, izbe bir yerde bulunan kapıyı açarken ürperdiğini hissetti. Aradığı cevapları bulabileceği düşüncesi yetmişti bu duyguyu hissetmeye. Karşısında gördüğü şey ufak çapta bir şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Ruh olduğunu düşündüğü şey hiç de kendisi ve daha evvel karşılaştığı ruhlara benzemiyordu. Kendisi gibi parlak bir hüzme değil, başta elleri, ayakları ve kalbi olmak üzere yer yer karanlıklarla kaplıydı.

-”Ooo, tertemiz, meraklarla dolu ve beni görünce şaşkına dönmüş bir ruh. Belli ki merakın yüzünden kirlenmeyi bile göze almışsın. Fikrini değiştirmeyeceğini bilsem de, meraklı ruhların, bu dünyaya ait duyguları öğrendikçe bende olduğu gibi yer yer kararıp neticede seçtiği yollar sebebiyle kapkaranlık bir hale dönüştüğünü belirteyim.”

“Bir ruh, ancak insana ait tüm duyguları tattığında ilk meydana geldiği zamanki o parlak hüzmeye geri dönebilir. Tabi bahsedildiği kadar kolay değil söz konusu mevzu. Çünkü, ruh neyi niçin aradığını unutur hale gelir ve dünya zevklerine dalar. Ben sana tüm bildiklerimi öğreteceğim; ama kainat kurulalı hala mevcut olan ‘her şeyin bir bedeli vardır’ kuralı gereğince karşılığını da alacağım.”

-”Karşılığı neyse vermeye hazırım, yeter ki bana bildiğin her şeyi öğretip merakımı dindir!”

“İstediğim bedel öyle kolay ödenebilir cinsten değil, tüm duyguları tattığında içlerinde en çok beğendiğini bana vereceksin. Senin gibi cahil ruhlardan topladığım duygular, sonunda ilk halime dönmeme sebep olacak. Kadim zamanımda olduğu gibi gözleri kamaştıracak bir huzmeye dönüşeceğim. Ah zavallı ruh, bir bilsen çıktığın yolu… Neyse şimdi şu kapıdan çık, ilgini çeken şeyleri incele ve onlarla iletişim kur.”

Parmağı, üzerinde tanımlanamayan şekillerin bulunduğu ağır tokmaklı kapıyı işaret ediyordu. Yeniyetme ruh, işaret edilen kapıdan geçerek uzayan bir yola çıktı. İlerlemeye devam ederken sağ tarafta bulunan yeşil arazi çekmişti dikkatini. Garip şekillerde kocaman aletler vardı arazide. Şu çocuk, oturduğu yerden bir ileri bir geri giderken niye çığlık çığlığa bağırıyordu acaba? Dikkatini ona yöneltmişken bir adım mesafesindeki başka bir çocuğa çevrildi gözleri. Yüzü geldiği yerdeki doğan güneş kadar parlak olan bu çocuk, elleriyle kuma bir takım şekiller vermeye çalıştığı için fark edememişti ruhu. Ruh onu izledikçe geldiği yerleri hatırladı. Yaşadığı yerleri hatırlatması mıydı, yoksa güneşe benzer yüzü müydü şu anda hissettiği duyguya sebep? Çocuğu taklit ederek bir takım şekiller meydana getirdi o da. Zaten istediği şey çocuğun yanında vakit geçirmekti sadece, zira kendisini yabancı hissetmiyordu. Yeryüzüne ineli beri bu duyguyu hissetmemişti.

Çocuk işi bitince aniden kalktı, sebebini soran ruha da:
-”Annem hava kararmadan eve dönmemi istemişti, gitmezsem babama şikayet edeceğine dair bir sürü dırdır eder. İstersen yarın da aynı saatlerde gel buraya, beraber kumdan kale yaparız.”
şeklinde cevap vermişti.

Çocuk doğuya doğru giderken, ruh da yeni şeyler keşfetmek için batıya yöneldi. Bir bankın yanına geldiğinde, batan güneşin, günün yorgunluğundan olsa gerek sönmesi gibi, yaşadığı uzun hayatı boyunca karşılaştığı onca şey adeta sırtına binmiş, geçtiği yolların neticesi yüzündeki kırışıklardan anlaşılan birisine rastlamıştı.

-”Hay Allah, nereye düşer ki bu gözlük? Bir bu eksikti, vay başıma gelenler.”

Ruh, çalılıkların arasında gri bir şeye tutunan iki camı fark etti. Belki ahlayan kişinin aradığı şeydi bu. Uzattığında doğru düşündüğünü şu sözlerle anlamıştı:
-”Allah razı olsun evladım, Allah tuttuğunu altın eylesin, helal süt emmiş hayırlı kısmetler çıkarsın karşına.”
Yaşlının dediklerinin anlamını bilmiyordu ama, kaybettiği şeyi bulan birisinin yüzündeki o tatlı gülümseme ile gözlerindeki parıltıya sebep olduğunu düşünmüştü ve bu büyük bir haz vermişti kendisine.

Geri dönüp gördüklerini tuhaf ruha anlatmaya karar verdi. Tam kapıyı açıp içeri girecekti ki bir şeyin ayağına dolandığını fark etti. Dönüp baktığında içini ısıtan bir sevimliliğe sahip ufacık bir yaratık gördü; gözlerini kısmış, ayaklarını yalamaya çalışıyordu. Daha fazla dayanamayıp kucağına aldı ve garabet ruhun yanına gitti. Yeniyetmeliği yavaş yavaş geçen ruh başından geçenleri tek tek anlattı, bir yandan da kucağındaki kediyi okşuyordu; ama yavrucağın başka bir derdi vardı ki inler gibi miyavlıyordu.

-”Acıktığı için miyavlıyordur, süt vereyim bari. Gününe gelirsek… Güneş yüzlü çocuk sana eskiyi anımsattı ve sevdin onu, kendine benzettin çünkü. Senden ayrılırken üzülsen de yarın tekrar geleceğini söylemesi, unutturdu bu duyguyu sana. Yaşlı kimsenin de bir şeyi kaybettiğini görünce yardım ettin ona ve insanın kaybettiği şeyi bulduğundaki haline şahit oldun. Buna sebep olmaksa seni gururlandırdı ve değerli birisi olduğunu düşündürdü. İnsanların bu duyguyu çok sevdiklerini ve bununla da övündüklerini belirttikten sonra kediye gelelim. Kedinin sevimliliği sende şefkat duygusu uyandırdı ve çaresizlikle ayağına dolanmasına kayıtsız kalamayıp sahiplendin; ama ona bağlanmanın bedelini ödeyebilirsin. Neticede mutlu bir gün geçirdiğini anlıyorum tüm anlattıklarından.”

-”Mutluluk nedir ki?”

-”Mutluluğun tek bir tanımı olamaz. Kediyi okşarken hissettiğin duygu da olabilir, yaşlıya yardım ettiğin zamanki duygu da. Kimi zavallılar para ile ulaşabileceklerini düşünürler bu duyguya, kimisi de vurdumduymazlığa vererek.”

-”Benim anlamadığım bir şey var, yeryüzüne inmeye karar verdiğimden beri insanlığın kötü bir şey olduğu söylenildi; ama tüm bu zaman boyunca kötü bir şeyle karşılaşmadım. Hem sen de bana yeni duyguları öğrendikçe yer yer kararacağımı söylemiştin, ancak hiçbir değişikliğe uğramadım?”

-”Tüm duyguları yaşamadan acele karar veriyorsun. Yeni yeni şeyler öğrendikçe anlayabilirsin dediklerimi, şimdi dinlen ve bugün yaşamış olup en sevdiğin duyguyu diğerlerinden ayırt etmeye çalış!”

En sevdiği duygu hangisi olabilirdi ki? Kendisini yabancı hissetmemek miydi, yoksa başkalarının gözündeki parıltıya sebep mi olmaktı? Ya ayağına dolanan yavruyu kucağına aldığındaki duygu? İçlerinden birisini seçebilecek halde değildi şu an, yeni şeyler öğrendikçe bir karara varabilirdi, kim bilir?

İnsanlara Karışmak

Bulutların üzerinde yaşıyordu. Güneşin doğuşu ve batışının kelimelere döküldüğünde anlamını yitirecek denli olağanüstü, başka hiçbir mekanda rastlanamayacak denli berrak olduğu bulutların üzerindeydi yaşamı. Bir bedenmişçesine birbirine kenetlenmiş bulutların kırılıp ayrılmalarını hasretle beklediği oluyordu. Merak ettiği, hayranı olduğu insanların yaşantılarına dair ipuçları yakalayıp merakını bir nebze olsun giderebiliyordu böylece.

Ancak belli bir zaman sonra sadece izlemek yetmemeye başlamıştı. Hayranı olduğu insanların hayatlarında yer edinme isteğine karşı gelemiyordu. Bunun mümkün olabilmesinin tek yolu, bulutlar üzerinden inip insanlara karışmaktı.
“İsteklerini anlıyorum; ama bilmen gereken şeyler var. Hiçbir şey uzaktan göründüğü kadar kusursuz değildir. Yakınlaştıkça dikenler batmaya; kanatmaya başlar. Görüyorum ki kararından seni hiçbir şey vazgeçiremeyecek. Unutma ki insanlara karışıyorsun, zannetme ki bedeli olmayacak çıktığın yolun.”

“Nedir ki o bedel?” Gözlerini devirerek sormuştu bu soruyu; kesin karar verdiğinde kendisini uyaran kişilere karşı takındığı umursamaz, çok da sinir bozucu olan bir tavırla. Uyarıları dinlemeyi sevmiyordu, hata da olsa, acı da çekse seçtiği yolda, kendi tecrübe etmeliydi tüm bunları.

“Niye söyleyeyim ki? Nasıl olsa umursamaz tavrın devam edecek. Yaşayınca öğrenirsin. Sadece beni kimse uyarmamıştı bahanesini bulamaman içindi tüm söylediklerim. Seçtiğin yoldan pişmanlık duymaman dileğiyle. Unutmadan, bu yoldan geri dönüş yok. Gittiğin yerin, karıştığın insanların bulaştırdıkları kiri kaldıramaz buralar. Arkanı dönmeden gitmelisin bu yüzden.”

Tüm bunları zaten biliyordu, göze alarak seçmişti bu yolu, zira hayrandı insanlara. Sevgi için neler yaptıklarını görmüştü; içlerinden birisi öldüğü vakitte nasıl ağladıklarını, yeni birisi doğduğunda nasıl sevindiklerini.

Tüm duyguları merak ediyordu. Sevgi, acı, aşk, hüzün, umut, hayal kırıklığı… Neler olduklarını, ne hissettirdiklerini bilmiyordu bu duygu denilen şeylerin. İşte o an gelmişti, güneşin o harika olan batışı. Değişik bir şey hissetmeye başlamıştı, o anı belki bir daha yaşayamayacağını bildiği içindi hissettiği.

“Hüzün dedikleri bu olabilir mi acaba? Hüzün nasıl tanımlanır ki? Kesin olarak karar verilen bir şeye bedel olarak diğerinin yitirilmesinin ardından, yüreğin çaresizce kabullenişi midir hüzün dedikleri şey? “

Galiba yeni şeyler öğreniyordu artık.. Güneşin batışıyla birlikte artık zamanın geldiğini anlamıştı…

Vefa

“Bana kendini anlatabilir misin? Seni tanımak, sana sahip olmak istiyorum.”

“Ah siz insanoğulları… Beni, bir iki kavramın arkasına sığınarak hapsettiğiniz yetmiyormuş gibi bir de kendimi tanıtmamı isteyerek adeta azap çektiriyorsunuz bana.

Ben, öyle bir şeyim ki bana sahip olmak isteyen kişi sevmeyi, anlayışı, fedakârlığı, yargılamadan hoş görülü davranmayı, karşılık görmemeyi, beklentisizliği, kendinden vazgeçmeyi ve yeri geldiği vakitte gururunu düşünmeden bir kenara bırakmayı göze alması gerekir. Bana sahip olmak istemenin ise bir sebebi yoktur.”

“Ben, sana sahip olmak istiyorum. Çünkü sana sahip olursam, vefasız insanlara vefayı gösteririm ve onlara vefayı öğreterek daha fazla vefalı insan kazanmış olurum.”

” Dur, dur yanlış anladın beni. Sana yargılamamak dedim oysa sen başkalarına vefasız diyerek bunu ihlal ettin. Anlayış ve beklentisizlik dedim, sen ise senin gibi olmalarını isteyerek beklentiye girdin. Bana sahip olmak için başka sebebin yok mu?”

“Aslında var. Sana sahip olursam vefamdan dolayı karşımdaki kişinin gözünde oluşan bir parıltı bile yeterlidir bana.”

“Maalesef, yine anlayamamışsın beni. Beklentiye girmişsin yine, bana sahip olmak istediğinde bırakman gerekirdi bunu. Karşıdakinin gözünde oluşan parıltı dediğin, ya minnet duyduğu için olur ki başkasından karşılık beklediğin manasına geliyor bu. Ya da o kişi öyle bencildir ki senin ona gösterdiğin vefayı kendisi ile alakalı zanneder, karşıdakini bu derece vefalı birisi yaptığı için gurur duyar tüm bencilliği ile ve seni hiçe sayar. Görüyorsun ya bu ışıltıyı görebilmen demek gurursuz olman da demek aynı zamanda.

Bana sahip olmak demek, acıya, unutulmuşluğa, yalnızlığa, hayal kırıklığına alışmak; onları yaşayarak mutlu olabilmek demektir aynı zamanda. Unutmaman gereken başka bir nokta ise; sadece insanlara karşı değil aynı zamanda seçtiğin yolda da beni içine sindirmen gerekir eğer bana sahip olmak istiyorsan…”

Hiçbir getirisi olmayan bu yolda ilerlemeli miyim, yoksa hiçe sayarak gittikçe bencilleşmeli miyim diye düşünceye dalmıştım, tüm bu açıklamalardan sonra vefa dönüp giderken.

Bir an durdu arkasına bakmadan, “En önemlisini söylemedim; hiçbir zaman beni seçtiğinden dolayı pişmanlığa düşüp tereddüt de kalmamalısın. İşte o zaman bana sahip olmuşsun demektir.” dedi ve yoluna devam etti…

Hayvan çiftliği

Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar, diğerlerinden daha eşittir.

Bu kitabı okuyunca zaten mevcut olan kafa karışıklılığım iyice fazlalaştı ve öfkelendim. Yoldaşlarına, davasına ihanet edip, mevcut olan düzeni çıkarlarına göre kullanan ve kişilerin temiz duygularını istismar eden bir karaktere öfkelendim ve okudukça iğrendim.

Ölüm gösterilip sıtmaya razı edilen, özgürlük kılıfı altında başka bir köleliğe itilen halka üzüldüm. Sonra kendi durumumu düşündüm. Çok fazla çalışmasına rağmen emeğinin hakkını alamayan zümreden olmadığım ortada ( burada kastettiğim fiziksel çalışmadır). Ezilen taraftan değilsem ezen ve sömüren, dolayısıyla iğrendiğim tarafta mı oluyorum?

Kitapta domuzların savunması, “bizim aklımız daha iyi çalışıyor, tüm bunları planlamak için ise bazı olanaklardan faydalanmamız gerekir.” şeklinde oluyor. Eğer bu savunma geçerli ise, o zaman sadece doğuştan gelen bir faklılıktan dolayı “daha fazla düşünebilen, okuyabilen bir zümre, daha fazla olasılıklardan faydalanabilir tabi ki” demek de normal oluyor. Doğru değilse bunun çözümü nedir?

Elimde kahve, laptopun karşısında böyle şeyler düşünmem çelişki olmuyor mu? Karnım tok gözüm pek iken, icabında boğaz tokluğuna çalışan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemeyen zümreyi “Halk da aptal yahu, hiç ilerisini göremiyor” diye yargılamam ne kadar doğru?

Kaç kişi, mevcut durumuna alın teriyle kazanarak gelmiştir? Şu halde en fazla pay almayı hak eden, çalışan sınıf olması gerekirken niye tam tersi oluyor? “İşte herkese eşitlik lazım” denilerek işin içinden kolayca çıkılabilinir mi?

Peki ben bu durumda neredeyim? Galiba cevabını vermekten korkuyorum, zira bunun cevabını verme ihtimalim bile kendimden iğrenmeme sebep oluyor.

Karışık, kötü ve dağınık bir yazı oldu, aklım çok karışık çünkü ve hiç bir cevaba ulaşamıyorum.

Ölüm

-“Hiç bu kadar acı verip, zorlayacağını düşünmemiştim.” dedim. İçimi tarif edilemeyecek bir acı ve hüzün kaplamıştı.

-“ Sana defalarca bildirilmişti.” diye bir ses işittim arkamdan. Bu kadar deheşete düşüren bir ses işitmemiştim hayatımda. Ruhumun derinliklerine ulaşan bir korku duymaya başladım ve son derece aciz hissettim kendimi.

-“Ne oldu? Ölüm her hatırlatıldığında sen değilmiydin, mağrur ve kibirli bir şekilde:

‘ Ölüm dediğin nedir ki? Sadece insanların gözünde büyüttüğü saçmalık.’ diyen? Şu anda ne kadar da aciz ve zavallı olduğunu görmüyor musun?” diye devam ettirdi konuşmasını ve önüme doğru gelmeye başladı.

Yaklaştıkça gözlerim kararmaya başladı ve kendimden geçercesine yere yığıldım. Karşımdaki varlığın ne olduğunu tüm dehşetiyle birlikte anlamıştım. Derken hayatım bir film şeridi gibi geçmeye başladı gözlerimin önünden. Pişmanlıklarım, cesaret edip yapamadıklarım…

Şu dünya için çabaladığım herşeyin ne kadar da boş olduğunu kavrayışım daha fazla acıtmıştı yüreğimi. Sevdiklerimin yüzleri geldi gözlerimin önüne. Annem, babam, dostlarım ve o. Onların benim için üzülmemelerini diledim.

-“Merak etme, onlar ancak kendileri için üzülecekler. Sana değil sensiz ne yapacaklarına. İnsan kelimesinin ‘nisyan’ (unutmak) tan geldiğini hatırlamalısın dedi ürkütücü sesiyle.

-“Ölünce ne olacak bana?” diye sordum, korku ve merakla.

-“Bunu sana söylemeyeceğim ki belirsizlik içinde ölmek sana daha fazla acı versin. Çünkü ölümü hafife almakla sen bunu hakettin.”

-“O zaman senden son olarak, benden akan kanla şu dediklerimi yazmanı ve bu yazının ebediyyen silinmemesini sağlamanı dileyeceğim:

“Ey insanoğlu! Benim şu halimden ibret al da ölümü benim gibi hafife alma. Pişmanlıkların verdiği acıları sindirmek çok zormuş…”

Son sözlerimi söylerken belirsizlikle birleşen pişmanlığım ve acımla gözlerim kararmaya başladı.

Ve Azrail dedi ki:

-“Bebaht fena o reft nâçiz şod, felek goft handan ki in nîz şod.”