Kufi

Hat dersimin ilk meyvesi diyebilirim bu yeni çalışmam için. Daha doğrusu çalışmadan ziyade kopyalama, hatta kamışla değil fırçayla kopyalama. Yapılışıyla beraber:

http://beneaththeground.org/2010/02/05/kufi-hat-denemesi/

Tabi öğrenimini gördüğüm sülüs hattı ile bir şeyler yapabilmem için hala 3-4 yıl geçmesi gerekir sanırım. Ama öte yandan bu senenin sonunda Osmanlı el yazması olan Rik’a ile beyitler yazıp tablolayabilirim. İnşallah bir şeyleri becerebilirim en sonunda :)

Onun haricinde açıköğretime başvurdum, daha ilköğretimdeyim. Matematik, İngilizce ve Türkçe zevkli ama diğerleri fena. Çok sıkılıyorum açıkçası. İleride yurtdışı hayalim olduğu için katlanacağım artık. Bu aralar var olanlar yetmiyormuş gibi yeni meraklar edindim bir de. Stencil (1) ve Lomo (2). Birincisini yakında yapacağım zaten, ikincisi içinse biraz para biriktirmem, bir de fotoğraflara banyo yaptırmayı öğrenmem lazım. O daha uzun iş, o yüzden acelem yok.

BtG’de bir şeyler güzel gidiyor gibi, insanlarla iletişim kurabilmek, eğlenebilmek, öğrenmek gibi şeyleri yapabildiğimize daha çok inanmaya başladım. Cuma akşamları mesela irc’de toplanıp muhabbet ediyor, ardından da isketch oynuyoruz (sorunsuz farklı oyunlar oynanabiliyorsa çoklu olarak, tavsiye bekleriz). Bu satırları okuyan herkesi de bekleriz, lütfen muhabbetimize gelin, renk katın :)

Bu arada kişiselleşecek olursam biraz, sevdiğim bir arkadaşım değiştiğimi ve bu değişmenin iyi yönde olmadığını vurgulayarak uyardı beni. Esasında en korktuğum şey zaten kötü yönde değişmek, uyarı üzerine kendime bir çeki düzen vermem gerektiğini gördüm. Bu yüzden uyarmaktan çekinmeyin. Çünkü eğer hayatta iyi bir insan olmayı hedeflediysem bu o kadar kolay olmayacak. Tökezlediğimde yardım edecek insanlara ihtiyacım var :)

(1) Bununla ilgili Kabraxis bir video hazırlayacak, o zamana kadar internetten de bakabilirsiniz tabi. Eğlenceli hem çok.

(2) Analog fotoğraf makinesi ama Ruslar tarafından üretilmiş, mercekleri bozuk olduğu için çektiğiniz şeyler birbirini tutmuyor. Bir nevi sürpriz çıkıyor. Aslında Rusya’da filan çok ucuzmuş ama şu an moda diye fiyatlarını pahalandırmış kurnaz pazarlamacılar. O yüzden de çekincem var biraz :)

Biraz fotoğraf

Bir sürü şey yazmak, sadece yazmak istiyorum aslında. Beynimdekileri çıkarıp ortaya koymak; ama vazgeçiyorum her seferinde. Şimdi de vazgeçtim yazmaktan, boş boş, anlamsız şeyler olacak diye korkuyorum sanırım yazdıklarımın. Cesaret gelmesi lazım belki de, neyse işte. Yazmaktansa fotoğraf koyayım dedim bugün. Çoğuna yorum bile yazmak istemiyorum aslında ya, zorlayayım ama :)

Soldan sağa birinci satır:
1-Benim çekmeyi hep sevdiğim yapıtlardan, Rum lisesi. Kırmızılığı hoşuma gidiyor zira. Bu sefer cami minaresiyle birlikte çektim ama gözükmüyor ikisi de tam olarak, ama son fotoğraf bir fikir verebilir size :)

2- cCc ( Kınalı=Kabraxis tigin han’a selamlar)

3-  Çınarcığa gidişte çektim bu fotoğrafı, kuşların sürü halinde denizin üstünde süzülmeleri harikaydı.

İkinci satır:
4- Yorumluk bir şey yok, masa süslerinden işte, ama renkleri güzel :)

5 & 6- Bursa’da Osman Gazi türbesinin orada çekmiştim bu iki fotoğrafı.

Üçüncü satır:
7, 8 & 9- Yine Bursa’da rastladık mehter takımına. İşlerinden bezmiş bir mehter gösterisiydi tabi, özellikle 9. fotoğrafta da olduğu gibi sadece işimi bitirip de gideyim havasında olan bir işçi havaları vardı sanki (gerçi bir önceki amca çok ciddi ve işini önemsiyor gibi gözüküyor). Bu fotoğrafları çektiğimde aklıma Osmanlı zamanında da savaşan yeniçeriler geldi. Yani tarih kitaplarında hep cesur, savaşmak için can atan askerler olarak okuyoruz ya, aslında yeniçeriler de böyleydi bence, hem de önemli bir bölümü.

Dördüncü satır:
10- Sabah güneş doğarken bizim evin hemen karşısındaki daruşşafaka okulu. Tabi artık harabe, kışları camları ötüyor, korku evine döndürüyor bizim evi mübarek yer :)

11- Rum lisesi yine.

Böyle işte, yarın da bir şeyler yazarım inşallah. İyice saldım blogu da. Bu arada yengem de okuyormuş blogu, ifşa oldum anlaşılan. Aslında bu ifşa biraz daha rahat yazmamı engelleyebilir bile, neyse. Selamlar yengecim (teyzemden aldım haberi) ;).

Kız çocuğu

Gözlerinizdeki masumiyete, bakışlarınızdaki samimiyete  her bakışımda düşünmeden edemiyorum, hayatınızın akışında nelerle karşılacağınızı, neler yapabileceğinizi.  Kendi seçimlerinizi yapabilecek misiniz, karşınızda ailenizden, topluma; devlete kadar varan engeller çıkarken? Kullanılabilir bir nesne, baskı uygulanmazsa yoldan çıkabilecek bir “şey” yerine koyan zihniyete tüm gücünüzle karşı koyabilecek misiniz? Kendi oluşturduğu mükemmellikler içerisinde size de “bunu olmak zorundasın” kalıbının sunulmasını kabullenebilecek misiniz?

Ruhunuzun bunaldığı, kimsenin sesinizi duymadığı bir seher vakti yüreğinizin tüm sıkışmışlığıyla isyanınızı yaratana kadar götürüp “ne olaydı bu cinste yaratmasaydın beni, hatta hiç varolmasaydım” şeklinde haykırışlarınız olacak mı? Varoluşunuzdaki tüm sorunları cinsiyetinize bağlayıp kaçış mı arayacaksınız, yoksa mücadele etmeniz gerektiğini düşünerek, aslında hiç de olmadığınız halde kendiniz dahil herkese karşı “güçlü” olduğunu gösteren makyajınızı mı takınacaksınız, inandırma kabiliyetinizin olup olmadığını önemsemeden.  Ailesindeki bir erkek tarafından tecavüze uğradıktan sonra “namus” gitti bahanesiyle öldürülen ve tüm iğrençliğiyle birlikte intihar süsü verilen cinayetlerin işlendiği doğu bölgesinde doğmadınız diye sevinmeli miyim, orada kurbanlara ne olduğunu önemsemeden? Utanmalı mıyım kendimden, şanssızlıklarımı öne çıkarıp şanslılığımı geriye atmamdan mütevellit bakış açısından dolayı?  Var olabilmenizi salt bedensel güzelliğinize indirgeyen ve bir yandan da sizi savunduğunu tüm yüzsüzlüğü ile belirtenlere onların anlayacağı dilden var olduğunuzu kanıtlayabilecek güçte olacak mısınız; bunu isteyecek misiniz?

“Onları ters giyiyorsun, doğrusu öyle değil” bastırmalarını kabullenip düzeltecek misiniz terliklerinizi, doğruluna olan tüm inancınızla giymişken? En son hepsinden yüz çevirip, “istemiyorum! her şeyiniz size kalsın, mevkiiniz de, bilginiz de, şefkatiniz de, sevginiz de” sözleri eşliğinde alıp başınızı gidecek misiniz, kendinizden kaçamadıktan sonra hiç bir şeye yaramadığını bilerek?  Daha da önemlisi tüm bu çürümüşlüğün içinde kalarak hala daha tavırlarınızdaki masumiyeti, saflığı koruyup gözlerinizdeki berraklıkla bakabilecek misiniz, bir akşamüstü veya gündoğumunda, sizi çekmek isteyen fotoğraf makineli garip kişiye?


Kar…


Aslında uzun süredir yazmak istediğim bir konu vardı; ama yazamadım yine. Bugünümden bahsetmek istiyor canım, öteki yazı başka zamana kalsın, beklesin biraz daha. Nasıl olsa beklemeye alışan bir şey biraz daha sabredebilir.

Okullar tatil oldu kar sebebiyle; ama benim derslerim olmadı. Mecbur kalktım yola koyuldum. İki senenin üstüne kar yağmış, bari fotoğraf çekeyim biraz diyerek fotoğraf makinemi de aldım yanıma. Yağmurlu havalardan dolayı uzun zamandır yapmıyordum çekim, özlemişim :)

Botlarımı giyecektim; ama bana ağırlık yapıyorlar, zaten fotoğraf makinem de var dedim (pek ufak tefek bir makine değil de), günlük ayakkabılarımla yürümeye karar verdim. Tabi bu ayakkabılarımın altı botlarım gibi değil, kayıyor devamlı. Artık düşmeyeyim diye 5 saniyede bir adım atmaya başladım. Öyle ki, 15 dakikaya gittiğim yolu 45 dakikaya tamamlayabildim (tabi durup durup fotoğraf çekmemin de payını inkar edemem). Aslında düşmeyi bekliyordum; zira hep karda düşerim; ama bugün düşmedim, düşer gibi oldum yine de dengemi koruyabildim. Asıl korkum düşersem fotoğraf makineme bir şey olmasıydı, sanırım bu yüzden daha dikkatli yürüdüm. Evet, karda düşmeyerek kendi çapımda bir ilk gerçekleştirmiş oluyorum!

En çok da çocuklar eğlendi bugün. Bütün yokuşları parsellemişler, kayıyorlar. Canım çok çekti onlar gibi kaymayı; ama diyemedim “Bir karton da bana verir misiniz çocuklar, kaymak istiyorum ben de.” diye. Utandığım için değil de, ne bileyim diyemedim işte. Ama çok özendim onların eğlenmesine, kahkahalarına. Başkalarının güldüğünü, eğlendiğini görmek tuhaf bir şekilde beni de eğlendiriyor. Çocukları bir yandan izlerken bir yandan da fotoğraflarını çektim.


Bu ikisi ise elimde fotoğraf makinemi görünce abla bizi çeker misin dediler. Zaten çekmeye yer arayan ben hemen atılarak tabi tabi geçin şöyle diye cevap verdim. Sonra da gösterdim çektiğimi, ooo eminem gibi çıkmışsın dedi siyah bereli, beyaz bereli çocuğa. Ardından kartopu savaşına girdiler :)




Bu fotoğrafsa hoşuma gitti çok, kız çok tatlı bir şekilde kayıyor. Elleri, yüzü, harika! Keşke yüzünü daha net çekebilseydim; ama öyle el çabukluğu ile çekince bu kadar oluyor.

Annem hep bana ters bir kızsın derdi, kabul etmezdim. Bugün dediğinin haklı olduğunu kabul ettim. O kadar günüm varken gitmediğim hattatçıya bugün gideceğim tuttu, her yer kar, caddeler çamur. Başka gün kalmadı sanki, hani yakın da değil öyle. Ama kafama koydum ya, yapacağım illaki. Neyse gittim hattat Ceyhun’a, ortadaki iki kamışı aldım. Böylece boy boy kamışlarım oldu.

Soldan sağa boyutları şöyle:
2 mm.lik,
2,5 mm.lik,
3 mm.lik,
4 mm.lik uçlu. Bu sonuncusu ile çok büyük oluyor harfler, en ideali şu an için soldan ikinci gibi gözüküyor.


Çarşamba günü göstereceğim dersimin bugünlük bitmiş hali. Hatta kuralların bir tanesi de, sıkıldığında bırakmaktır. Zira sıkılırsan kendini veremezsin ve boşboşuna yazarsın. Nitekim son harflerde sıkılmışım ve kötü harfler çıkmış. Muhtemelen kırmızı mürekkeple düzeltecek hocam hep hatalarımı :)

Bu da dersime geçirmeden evvel çalıştığım kağıdım. Burada harfleri oturtmaya çalışıyorum, sonunda ders kağıdıma yazıyorum. Ama tutmuyor çoğu zaman. Yavaş yavaş artık.

Bir de ne zamandır almak istiyordum, taraf gazetesini. Aldım bugün, gayet hoş bir gazete. İdeolojisini bulaştırmamaya özen gösteriyorlar, farklı görüşte bir çok insan var. Yalnız 1 lira, her gün alamam bu yüzden. Başta haftalık zannediyordum ben, meğer günlük gazeteymiş. Ara ara alırım artık.

Evet güzel bir gün geçirdim, eğlendim çocukların eğlenmesine. Bu güzel günlerimin sonuna geliyorum, korktuğum sona belki de. Hani kar yağar, çok güzel olur her yer, beyaza bürünür. Ama erimeye başlamasından itibaren bir çürümüşlük sarar her yanı. Şehrin o kirlenmişliği daha bir çıplak gözle serilir etrafa, istemezsin karlar tam erirken oluşan o çamurlaşmayı. İşte öyle bir durum benimki de, istemiyorum o sona gelmeyi, düşünmemeye çalışıyorum.

Korkuyorum, bir hatamın geri dönüşü olmayan bir yola beni sokmasından. Hayatımda yaptığım bir hatanın bedelini ağır bir şekilde ödemiştim, aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Bu yüzden dikkatli olmalıyım, inşallah korkularım yersizdir.

Fotoğraf (2)

Bugün dersim yoktu, fotoğraf makinemi alıp dışarı çıktım. Fotoğraf çekince mutlu olduğumu öğrenmiş oldum bu arada. Akşsm eve geldiğimde çok neşeli olduğumu görünce babam, “bugün çok mutlusun, hayrola?” diye sordu. İlk başta bilmiyorum diyecektim; ama biraz düşününce fotoğraf çekmenin bana huzur verdiğini anladım. Fotoğraf çekerken zamanın nasıl geçtiğini hissetmiyorum bile, belki bu bir anlık hevestir, gelip geçer, bilemiyorum. Sanırım önemli olan şu an nasıl hissettiğim.

Yoluma balat ile başladım, bir ara sokak vardı dikkatimi çekti, girdim ben de hemen. Bu arada ailem bilmiyor balata gittiğimi, bilen arkadaşlarım da hep kızıyor bana. Balat çok tehlikeli bir yer, başına bir şey gelecek diye. Ama seviyorum ben Balat’ı, binaları çok hoşuma gidiyor. Yalnız fotoğraf hatalı, iso ayarını yüksek tutup (farkında olmadan) pozlamasını kısmışım. Neticede özellikle yakınlaşınca belirginleşen kumlanma meydana gelmiş.

Balat’ta çekmiş olduğum bir kedinin fotoğrafı. Baktığı yer açık bir pencere, sanırım oradan yemek veriyorlar hep; zira oraya bakıp miyavlıyordu.

Şimdi bu fotoğraf anlamsız gelebilir size. Yalnız kedinin tam kafasını gizlediği yerde bir tuğla parçası var, işte o parça bana kedinin gözleriymiş gibi geldi. Hatta burnu bile var, yan yan bakmış bir de :S

Daha sonra işlerimi halledip akşam dönerken Fatih Camisine uğradım. Yolumun üstünde de pazar vardı, normalde sevmem pazarları; çok kalabalık oldukları için. Ama belki güzel bir an yakalarım diye girdim bugün, girmişken bir de eldiven aldım kendime. Yalnız eldivenler yarım eldiven şeklinde, parmak uçları açık. Zira tam eldiven ile rahat edemiyorum, hele fotoğraf hiç çekemem sanırım :)


Fatih Camisinin avlusunda abdest almak için kullanılan musluklardan. Suyun aktığı yerler paslanmış; ama fotoğrafta sanki kan akıyormuş gibi çıktı (yakından bakınca pas olduğu çok bariz de).

Fatih camisinde çektiğim kedilerin fotoğrafı, özellikle gözleri çok farklı. Tek tek fotoğrafları da var; onları picasa’ya koyacağım. Bu fotoğrafta ise pozlama ayarı yüksek olmuş sanırım biraz.

Bu kedinin tek gözü yok, sanırım diğer kediler ile kavga ederken çıkmış. Ama çok mağrur bir kedi, diğerlerinin fotoğrafını çekerken onlar kaçmıştı. Bu ise hiç korkmayıp böyle cesurca baktı bana.

Fatih Sultan Mehmet’in türbesi.

Avluda bir ağacın gövdesini siper ederek çektiğim bir fotoğraf. Diyafram öncelikli kipte diyafram ayarını en düşüğe ayarlayarak odak noktasının haricindeki alanı bulanıklaştırmış oldum.

Bugün sanırım çektiğim en güzel fotoğraftı bu, teyze ile hiç konuşmadık. Ben makinemi gösterdim o da başını sallayarak onayladı. Giderken minnettar bakışlarıma gülümseyerek cevap verdi…

Fotoğraf

Dayımın fotoğraf makinesi bende olduğu zamanlar çekmiş olduğum fotoğraflara bakıyordum. Buraya uzun zamandır fotoğraf koymadığımı da görünce koyayım dedim. Her ne kadar fotoğraf makinesi alıp bu konuda kendimi biraz daha geliştirdiğimde “püü bunları fotoğraftan sayıp bloguma mı koymuşum” deme ihtimalim olsa da bunu göze alarak koyuyorum. Hoş şu anda beğendiğim için değil de ne bileyim canım istedi koymak.

Fethiye müzesi. Bizans döneminde kilise olarak yaptırılmış, daha sonra (1574-1595) III. Murat tarafından camiye dönüştürülüp fethiye adı verilmiş. Kuzey bölümü cami olarak kullanılırken fotoğrafta gözüken yer ise müze olarak kullanılıyor. Bu müze aynı zamanda turistlerin fatihe gelmesinde önemli bir etken.




Bir kaç fotoğraf

Evvelce çektiğim bir kaç fotoğrafı ekleyeyim dedim, orjinal veya öyle hoş değiller ama canım istedi koymak. Resimlere bakarken siyah beyaz resimlere daha merak olduğumu gördüm, ben de siyah beyaz çekmiş olduğum bir kaç resimi koydum:


Fener rum lisesi:

Haftasonu

Annemle babam Sivas’a abimi görmeye gittiklerinde, kalabileceğim yer hususunda seçeneklerden babaannemler de kalmayı seçtim. Zira evlerinde internet yoktu. Özbekistan turundakiler için düzenlemem gereken fotoğraflarda olduğundan rahat rahat hallederim işimi dedim; fakat tam olarak istediğimi yapamadım.

Her defasında da “Eee artık evdeki tek genç kız sensin. Bu yüzden hep ayakta durman gerekiyor (çay vs. doldurmak için).” tarzı sözlere muhatap oldum =). İkincisi de güya laptopu götürdüm ama benden çok 10 yaşında ki kuzenimin işine yaradı. Halamlar yeter ki yaramazlık yapmasın diye oturttular laptopun başına. Çocuk da ballı. Birde allem etti kallem etti telefon üzerinden de internete bağlandı. Ohh ne ala =). Dedim bende işimi gece hallederim. O da pek mümkün olmadı. Zira gece 23:00 da yatıyorlar. Evde de alarm sistemi var onu da kuruyorlar yatmadan. Adım atabilmen mümkün değil. Dün gece kaldığım odayı havalandırmak için camı açtım. Bir alarm sesi… Meğerse camlarda da alarm sistemi varmış. Herkesi uyandırmış oldum gece gece =).

Yine de kaldığımdan dolay babaannemin sevincini görmek her şeye bedeldi. Yaşlandıkça o kadar daha hassaslaşıyorlar ki. Bugün giderken babaannem: “Niye gündüz gidiyorsun? Akşam giderdin? Muhakkak her hafta gel demedim mi ben sana. Gelmiyorsun hiç” tarzı sitemlerde bulundu. Bundan sonra daha çok dikkat edeceğim inşallah.

Bu arada dedemden hiç bahsetmedim. O da yemeğe bir düşkün ki. Mesela saat 13.00 da yemeğinin hazır olması lazım. 5 dakika geçti diye babaanneme yapmadığını bırakmadı. Zavallı kadın 66 yaşına gelmiş, hala daha dedemin hizmetinde kusur yapmıyor, karşılığında da teşekkür değil aksine hakaretler işitiyor. “Eski zamanın kadınları ne acayipmiş” demekten alamıyor kendisini insan. Gerçi bu birazda karakter meselesi… Zira babaannemle aynı yaşta olan anneannem o kadar farklı ki. Bu seferde o dedeme hayran kalıyorum =).

Neyse karışık bir yazı oldu. Daldan dala geçmişim. Bu kaldığım iki gün zarfında da birkaç resim çektim ( evet hala daha vermedim fotoğraf makinesini dayıma). Buyrunuz resimler:

Dedemlere gelen bir misafirin kızı. Maşallah hem çok sevimli hemde çok sempatik bir kızdı. Dedemle sarmaş dolaş olmuşlar. “Bu benim gerçek dedem anne. Çok sevdim ben onu” diyordu devamlı. Resmini her çekmek istediğimde “Bende senin resmini çekeyim.” dedi. Daha 3 yaşında; ama çok bilmiş. Zaten resimlerde de belli:





Bu da obur kuzenim. Dedem 3 pide yediyse bu kuzenimde 3 yaşında olmasına rağmen 1 pide yedi. Sonu hayırlı olsun diyeyim. Bizim gözbebeğimizdir kendisi; fakat büyüdükçe yaramazlaştı:


Dedemlerde sabah namazından sonra manzara dikkatimi çekti ve hemen çekeyim dedim. Gerçi çok kaliteli olmadılar; ama neyse:



Özbekistan



Özbekistan. Bir zamanlar ilmin beşiği olmuş şimdilerde ise insanların açlıkla boğuşturulduğu tarihi, manevi ve sevimli yer. Giderken bu kadar seveceğimi düşünmemiştim. Özellikle Semerkant ve Buhara’yı. Varış saati uçakla 4 saat.

Genel olarak yorucu, bilgilendirici bir gezi oldu. Gece 4 civarında yola çıkıyoruz. Öğlen bir otele gelip yemek molası veriliyor. Tekrar yola çıkılıp akşam sekiz veya on civarlarında otele geliniyor. Artık otobüs ikinci yuvamız oldu. 2 saalik uykuya o kadar alıştım ki 5 saat uyuyunca “Ne kadar uyudum ya ben” diyorum :)

Turumuz kötüydü. Çok acemiydiler. Verdiğimiz para miktarına göre ne ayarladıkları otelden, nede hizmetinden memnun kaldık. Ama zaten oraya dinlendirici bir seyahat olsun diye gitmediğimiz için bu çokta problem olmadı. Sadece aşağıda da yazacağım nedenlerden dolayı Tirmiz’e gidemedik. İşte asıl üzüldüğümüz nokta bu oldu.

Sovyetlerden ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiğinde ilk tanıyan ülke Türkiye olmuş. Bu yüzden Türkler çok seviliyor. Özellikle Turgut Özal’a çok dua ediyorlar. Türk işadamları aylık işçi maaşlarının düşük olması hasebiyle özellikle tekstilde çok yatırım yapıyorlarmış (aylık işçi maaşı 120 dolar).

Esas gelir kaynağı: Altın, petrol, doğalgaz, pamuk ve turistler. Esas gelir kaynağı olmasına rağmen başkanları geçen sene doğalgazı kesmiş halkından. Soğuktan donmuşlar. Dağlık alanlarında özel bir bitkileri varmış iyi ısıtıyormuş fakat buda azmış.

Rusya’nın baskısı çok olmuş burada. 1950 senelerinde yurtdışında okuyan öğrencileri ülkeye davet ediyorlar, sonra halkı “Bunlar vatan hainidir” diye kandırarak bu öğrencileri sürgün ediyorlar. 7000’ini öldürüyorlar. 62 milyon olan Özbekistan’ın nüfusu 1940 surlarında katliam sebebiyle 4 milyona iniyor; çoğalmayı çok seven bir ülke oldukları için 2007 yılına kadar 20 milyona ulaştırmışlar nüfuslarını.

%78’i Müslüman, kalanları Hristiyan ve Yahudi. Ermeni ve yahudiler Stalin zamanında göç ettirilmişler bu topraklara.

Dilleri Özbekçe. Rusça da biliyorlar; fakat İngilizce bilenlerin sayısı çok az. Bu yüzden Özbekçe ile anlaşmaya çalıştık; ama özellikle halkın dilini anlamak çok zor. Türkçe kelimeler baya az. Sayılarımızın okunuşu aynı, bu konuda sorun çıkmadı hiç. Bir, iki üç diye sayıyorlar :)

Havası; Semerkant ve Buhara gündüzleri aşırı sıcak geceleri normal, Taşkent ise İstanbuldan biraz daha sıcak.

  • Hoşuma giden özellikleri:

İnsanları çok sıcakkanlı; sanki anlaşmışlar gibi otobüsü her gördüklerinde bize el sallıyorlar biz gözden kaybolana dek. Fotoğraflarını çekmek istediğinizde hemen izin veriyorlar. Şeker ve tespihi çok seviyorlar. Türbeleri ve tarihi mekanları bol. Özellikle Semerkant ve Buhara’nın. Arazisi düz, yeşilliği ve ağacı bol bir ülke. Çarpık yapılaşması hiç yok, binalar aynı seviyede hep.

  • Beğenmediğim özellikleri:

Havayolları. Hiç önem verilmemiş. Havalimanı, uçakları berbat; 100 kişilik bir grup gelmiş. Pasaportlarımızla sadece iki kişi ilgileniyor. Normalde Taşkent’e oradan da aktarma ile Tirmiz şehrine gidecektik. Fakat uçak o kadar eski ki daha kalkarken her yeri sallanmaya başladı. Derken geri döndük Taşkent’e uçakta bir arıza var dediler. 3 saat sonra tekrar bindik seviniyoruz gideceğiz diye sevinirken tekrar geri döndük. Havalının da uzun bir bekleyişten sonra Tirmiz’e gidilmekten vazgeçildi otele gittik. Neticede turumuzun da çok becerikli (!) olması sebebiyle Tirmiz’e gidemedik.

Ayrıca bakkallarında iki üç çikolatadan başka ne bir ekmek nede peynir tarzı bir şey var. Güzel büyük marketleri de yok. Taşkent biraz daha gelişmiş; fakat genel olarak geride kalmış bir ülke.

  • İlginç bulduğum özellikleri:

Bizde âdet, büyükler küçüklere ilk selam verir. Özbeklerde ise ilk selamı küçükler büyüklere veriyorlar.

Bakkallarının içler acısı durumuna rağmen her caddede muhakkak internet cafe var.

Bu kadar verimli toprakları olmasına rağmen kesinlikle sebze namına hiçbir şey satılmıyor. Mesela hazır yiyecek bulmak çok zor hatta imkansız :). Hiç Mcdonalds veya Burger King veya bilindik bir fast food tarzı bir yer görmedim. Dolayısıyla insanlarında kilo problemi hiç yok. Eğer Türkiye’den getirdiğimiz yiyecekler olmasaydı ne olacaktı halimiz belli değil. Otelinde yemekleri hiç güzel değildi çünkü.

Taşkent’in nüfusu 5 milyon. Göçü önlemek için şöyle bir yol izlemişler: Eğer Taşkent’te işç
i değilsen ziyaret için bile olsa vize alman gerekiyor aksi halde giremiyorsun.

Kadınların geleneksel kıyafeti uzun, kolları kısa, yakası açık elbise ve arkadan bağlayacak şekilde takılan başörtüsü. Taşkent’te sıradan kot vs. vs. giyineni olsa da özellikle Semerkant ve Buhara’da kadınların %80′i geleneksel giyiniyor.

Bakkallarda ekmek bulunmamasına rağmen hemen hemen bütün bakkalların yarısı içkiyle dolu. Envai çeşit içki satılıyor.

Taşkent’te ezan sesi hiç yokken günde 5-6 defa çan sesi duyuluyor.

Et çok seviliyor. Mesela sokakta her yüz metrede bir ızgaralar var, onlarda devamlı mangal yapıyorlar. Buyrunuz resimler:

Taşkent şehrinin resimleri, Uçaktan bir görüntü:


Taşkent’in yolları güzel. Trafik hiç yok bir kere rahat rahat. Kenarda ki bir ağacı kesmenin bedeli 1000 dolar. Bu şekilde hep ağaçlı yollar:


Taşkent’te kaldığımız otel:

Burası valilikmiş. Özbekçe sanki anlaşılır gibi; ama halkla konuştuğun vakitte öyle olmuyor tam. Daha farklı konuşuyorlar yazılandan.



Otelin bahçesinden bir resim:


Özbekistan hükümeti, bu mercedes marka otobüsleri Türkiyeden satın almış:

Yorumsuz :)

Semerkant’tan resimler. İlk önce uçaktan çektiklerim:



Özbekistan havalimanı ve uçağı :)

Timurlenk, Yıldırım beyazıt ile Ankara muharebesine giren Moğğol hükümdarı. Biz zalim olarak biliyoruz; fakat Özbek halkı çok seviyor onu. Emir Timur veya Gur Amir diyorlar. Bazı dilenciler onun adına dileniyorlar:



Registan meydanı. Sağdakisinin adı sherdor (Farsçada aslan demekmiş) ortadakinin Tillekal burada gözükmeyen soldakinin ismi ise uluğbey. Bunlar eski zamanda cami ve okul olarak kullanılıyormuş. Şimdi ise birisi cuma namazı için kullanılıyor geri kalanı çarşı için kullanılıyor. Zamanında Timur, sefere çıkmak istediğinde bu meydana taht kurdururmuş. Askerlerde tek sıra halinde dizilir, mermer kürün içerisinde şerbet içirilirlermiş. Yine Timur, seferden döndükten sonra şimdi mezarının da bulunduğu alana taht kurdururmuş, bu sefer askerlere mermer kürün içerisinde gül suyu içirilirmiş. Timur, son seferinde registan meydanının ortasına kılıcını saplamış ve burası dünyanın merkezi olacak diye haykırmış:

Uluğbey. Bu üç yapıtta, Timur’un torunu uluğbey tarafından yaptırılmış:

Sherdor, buradaki ceylan figürü düşmanı, kaplan ise hükümdarın kendisini temsil ediyor.
Abdullah bin Abbas (sahabi) ve Timur’un eşlerinin kabirleri burada bulunuyor. En başta Koyduğum resimde burasının resmi:




İmamı Mansur Maturidi’nin (hanefi mezhebinin itikattaki önderi) türbesi ve bahçesi:




Semerkant’ın meydanından çektiğim bir resim:



Hz. Danyal (a.s.)’ın kabri (Hristiyanlar Daniel diyor) ve Büyük iskender zamanında yapılmış çilehaneye gidiyor bu yol:











Çilehane:



Buhara’dan bir kaç resim:
İmamı Buhari (700 bin hadis ezbere biliyor. En önemli hadis kaynak kitabını yazmıştır.) ‘nin türbesi. Aslında bu türbe Semerkan ile Buhara şehri arasında bir yerde Buhara’da değil :

Bu minare Özbekistan’ın en uzun minaresi. Eski zamanda cezalılar buradan atılarak öldürülürmüş

Burada Mirarap medresesi ve Özbekistan’ın en büyük ikinci camisi bulunuyor:



Buhara’nın ak kalesi. Bu kısımlar birbirlerine yakın olan kısımlar buralara eski Buhara diyorlar:




Burası da yeni Buharadan bir resim:

Bir duvarın kenarında duruyordu dikkatimi çekti:




Buhara’nın sokaklarından bir iki resim:


Bu genç kızı semerkant’ta çekmiştim:

Bu resmi de semerkant’ta çektim. Bir iki çocuk başta çekilmek istemedi sonra ikna oldular :)



Ahah sanki ben kapıyı çalmışım o da bana “Kimsin sen kardeşim?” dermiş gibi bir poz vermiş :) :

Bu arkadaşta sağolsun “Kısa süreliğine bana burayı gezdirirmisin?” diye ettiğim ricamı kırmayarak 10 dakikalığına rehberim oldu:
Anaokulundan bir resim:
Baba kız olduklarını tahmin ediyorum:







Not: Yazdığım bilgiler turdaki rehberimizin bize verdiği bilgilerdir. Ne derece doğrudur tam bilemiyorum.

Balat resimleri

İstanbul/ balattan çektiğim bir kaç resim, hazır buhara için dayımdan fotoğraf makinasını almışım çekeyim bir kaç resim dedim. Fotoğraf çekme konusunda yetenekli olduğumu düşünmüyorum; fakat eğer bir gün istediğim fotoğraf makinasını alıp çaldırmazsam bir şeyler yapabilirim :)

Arkada gözüken kırmızı bina ermeni erkek lisesiymiş bir zamanlar. Şu anda kullanılmıyor. Gariptir halk arasında kırmızı kilise diye bilinir daha çok.

Bu resmi çekerken arkadan ” Şşşşt ne çekiyon orada? Hoopp” tarzı nidalar işittim =)


Arkada olan kilisenin adını bilmiyorum; fakat balattaki çoğu ev artık ya böyle harabe veya zevksiz bir şekilde restore ediliyor.

Edit: Anıl’ın sondan ikinci resmin çanağını düzelttiği resmi koydum. Teşekkür ediyorum buradan kendisine