4 günlük bir tatil

Ay isiginda deniz by ~Ayni-Marzi on deviantART

Bir tatilin en güzel  yanı değiştirmek istediğiniz bir çok şeyi yaptığınız tatilden sonra başarabilmenizdir. Hani şunları

yapacağım bunları yapacağım deriz ama başaramayız bir türlü, işte tatilden sonra istediğim değişimi yapabiliyorum kendimde.  Cidden insan 3 ayda bir şöyle daha evvel görmediği veya bulunduğu ortamdan farklı bir yerlere 2-3 günlüğüne gidip dinlenmeli. Hele İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, daraltıcı havasından kurtulup bir anlık nefes alabilmek için havası temiz, bol yeşillikli yerler tavsiyemdir.  Ben de Armutlu taraflarına arkadaşlarımla birlikte gittim (ailelerin kuralcılıklarından bıkan için de iyi oluyor ayrıca)

Arkadaşlarla birlikte güzel geçti, bir elimde fotoğraf makinem bir elimde tripod, karışan da yok, güzeldi benim için ve iyi bir dinlenme oldu. Bir de hayatımda ilk defa go kart denilen şeye bindim, harikaydı! Kendimi yarış oyunundaymış gibi hissettim ve acayip bir şekilde  arabamın olmasını ve

kimsenin olmadığı düz bir yolda ulaşabileceğim en son hızda gitme isteği doğdu içime, ahh. Özgürlük tanımıma uyuyor aslında, hiç bir kural yok. Sadece kendinin belirlediği virajları dönmek için gazdan ayağını çekmen gerekiyor, başka da bir şey yok. Her şey senin kontrolünde, güzel bir histi vesselam :)

Dönünce tabi yoğun bir tempoda buldum kendimi, ama şikayetçi değilim. Boşluk hayatta bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri sanırım, şu an bana çok da uzak.

Ugur bocegi by ~Ayni-Marzi on deviantART

Bu uğur böceğini taşla birlikte 15 dakika taşıdım,

en sonunda uçarak gitti maalesef, neyse ki uçmadan

evvel çekmiştim fotoğrafını :)

Ay isiginda deniz by ~Ayni-Marzi on deviantART

tatil cicegi… by ~Ayni-Marzi on deviantART

Çiçeğin adını bilmediğim için, tatil çiçeği dedim ben de -.-

Böyle geçti işte :)

Sivas-Konya 2

Bol üşümeli, birazcık olaylı, özlem giderilen, değişik duyguların yaşanmış olduğu, beklenmedik bir şekilde nihayetlenen bir gezi oldu.

Cumartesi günü İstanbul’dan Sivas’a uçtuk. Sivas’a abimden dolayı gitmiştik ve normalde abimi babam askeriyeden alacaktı; ama havalimanına indikten 5-10 dakika sonra abim çıkageldi, annem sevinçle karışık bir şaşırma nöbeti geçirdikten sonra otele geçtik. Daha sonra bilet almak için otogara gitti abim; ama hiç bir otobüste yer yoktu. Bunun yerine dolmuş tarzı Konya’ya giden bir minübüs için bilet aldı, araba güzelmiş, iyiymiş, sorun olmaz (!) dedi (niye ünlem işareti koyduğumun sebebini yazacağım altta).

Sivas, merkezi fazla büyük olmayan ve caddelerini genellikle üniversite talebelerinin doldurduğu bir şehir. Abim fotoğraf makinemi alıp, “gündüz ben çekeyim Sivas’ı, gece sen çekersin” dedi. Sivas’taki fotoğrafların gündüz çekimleri ona ait (cansu hariç, onu ben çektim.) Bayram olması hasebiyle Sivas’ın meşhur mis kebabcısı kapalıydı, Sivas köftesi yapıyormuş çok güzel; ama yiyemedik. Yalnız Sivas’taki kebapçılar, fiyatlarına göre bol bol koyuyorlar. Leziz bir şekilde karnı doyurmak pek pahalı değil. Mesela Konya’da okuyan Sivas’lı bir iki kızla konuştum, Konya’daki yemek yerlerinin cimriliğinden yakındılar hep.

Abimle ben gece 4′e kadar konuştuk, bol bol asker anısı dinledim. Özellikle bir komutanı canını sıkıyormuş; ama az kaldı diye avutuyor kendisini. Pazar sabahı 12′de ayrıldık abimle ve Konya’ya doğru yola çıktık. Normalde 6 saat sürecek denilmişti; ama Nevşehir’in ortasına geldiğimizde minübüs birden durdu ve çalışmadı. Teknik servisi çağırdı şoför ve minübüsü çektirdi. 3 saat Nevşehir’de kaldık. En sonunda gece 11′de vardık Konya’ya.

Konya dümdüz ve son derece soğuk bir yer. Gerçi bu soğukluk Sivas için de geçerliydi. Eh İstanbullu olunca alışamadığımız için de baya soğuk geldi bize. Merkezi gelişmiş Konya’nın; ama arabaya önem vermemişler pek. Mesela gördüğüm taksilerin yarısı anadoldu. O gece kalıp, sabahleyin Mevlana’ya gittik. Mevlana’ın türbesini ayrı, müzesini ayrı yapmaktansa hepsini bir yapmışlar. Bir kere dışarı çıkınca girmek için tekrar bilet almak gerekiyor. Kabrinin olduğu yerde ney sesi eşlik ediyor size. Girmenizden itibaren değişik bir hava solumaya başlıyorsunuz. Ney sesi, hat sanatı örnekleri, Selçuklu mimarisi ile yapılmış duvarlar, kabirler. Sadece Mevlana yok ayrıca, diğer evliyaların da kabri şerifleri var. Hasar veriyor diye fotoğraf çekilmesini de yasaklamışlar. Bu yüzden çekemedim içini. Mesela Mevlana’nın kabrinden hemen sonra Mevlana’ın elbiseleri, bir çok yazmalar, tesbihler, çeşit çeşit ney, kudüm, ud ve sazlar bekliyor sizi. Hayranlıkla geziyorsunuz. Keşke çekebilseydim; ama olmadı işte. Aslında flaşsız çekilse zarar vermez; ama görevliye kabul ettiremedim :(

Şeb-i aruz’a yetişemedik, şeb-i aruz bitince de haftada bir sema gösterimi oluyormuş, o da cumartesi günleri sadece. Bu yüzden sema’yı izleyemedik; ama Mevlana yetti, gerek de duymadım ben. Yine de annem çok istiyor görmek, bir daha gidebiliriz bu yüzden, ilerleyen zamanlarda.

Konya’nın en güzel etli ekmeğini havzan yapıyormuş. Taksici Ramazan amca öyle dedi, biz de orada yedik. Daha evvel yememiştim hiç, biraz lahmacuna benziyor. Kürekle masa uzunluğunda ama ince bir şekilde getiriliyor.

Konya’dan hatıra olarak annem bana el işi seccade aldı, satıcı amca da hediye olarak bir el işi çanta verdi. Çanta da tam fotoğraf makinemin içine sığacağı büyüklükte olduğu için çok işime yaradı. Teşekkür ediyorum hem anneme hem o amcaya (ismini sormayı unuttuk maalesef).

Evet her şey bitmiş, salı sabah saat 10′da gitmek üzere otelden ayrılmıştık. Annemle ben terkar Mevlana’yı ziyarete gidelim diye ısrar ettik, babamsa uçağı kaçırırız diye kabul etmek istemedi; ama en sonunda kabul ettirdik ve tekrar ziyaret ettik. Havalimanına gittiğimizde uçağın iki saat rötar yapacağını öğrendik! Babama gitmeden evvel havalimanını arayalım demiştim; ama gerek yok demişti. Bu yüzden “arasaydık hiç değilse Mevlana’da daha fazla dururduk” diye mızmızlandım devamlı. Uçak rötar yapa yapa saat 10′da kalkması gerekirken 16,00 ‘da kalktı. Çilemiz bitti sanıyorduk ama hayıır. İstanbul havalimanına indiğimizde otoparka arabayı almak için gittik, bulduk da. Ama otoparka girildiğinde bir bilet veriliyormuş ve babam kaybetmiş bunu. Bir yarım saat onu aradık, bulamayınca 75 lira ceza ödeyerek çıkabildik havalimanından.

Zaten yaptığım hiç bir seyehat sorunsuz olmuyor, alıştım ben de artık. Belki de böylesi daha eğlencelidir. Mesela Konya’ya giderken minübüs arıza yaptığında, yemek yemeye gitmiştik ve yolculardan bilgisayar mühendisi bir kızla tanışmıştım, fotoğrafını çektim, msn adresini verdi fotoğrafı göndermem için. İstanbul’a gelirkense o uzun bekleyişte bir abla ile tanıştım. Çizgifilm animasyonluğuymuş işi; ama Türkiye’de sektör olmadığı için wep tasarımcısı olarak devam ediyormuş şimdi. Sonuçta eğlendiğim, yorulduğum, gezdiğim, yeni şeyler öğrendiğim bir gezi oldu. Tabi bolca üşüdüğümü de eklemeliyim, İstanbul baya sıcak geldi bu yolculuğun üstüne :)

Sivas fotoğrafları
Konya fotoğrafları

Slideshow olarak 1
Slideshow olarak 2

Facebook’a da yükledim, dilerseniz oradan da bakabilirsiniz.

Not: Photobucket’i tavsiye eden Night Eagle’a sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum, süper bir şeymiş :O

Sivas-Konya

Evet abimi ziyarete gidiyoruz sabah 9′da. Daha sonra da Konya’ya geçeceğiz, Mevlana’ya.
Salıya kadar yokum, bir çok şey yazmak istiyordum ama kalsın şu an. Sanırım yolculuk iyi gelecek. O değil de bavulu hazırlamadım ben daha püü bana.
Görüşmek üzere :)

Özbekistan



Özbekistan. Bir zamanlar ilmin beşiği olmuş şimdilerde ise insanların açlıkla boğuşturulduğu tarihi, manevi ve sevimli yer. Giderken bu kadar seveceğimi düşünmemiştim. Özellikle Semerkant ve Buhara’yı. Varış saati uçakla 4 saat.

Genel olarak yorucu, bilgilendirici bir gezi oldu. Gece 4 civarında yola çıkıyoruz. Öğlen bir otele gelip yemek molası veriliyor. Tekrar yola çıkılıp akşam sekiz veya on civarlarında otele geliniyor. Artık otobüs ikinci yuvamız oldu. 2 saalik uykuya o kadar alıştım ki 5 saat uyuyunca “Ne kadar uyudum ya ben” diyorum :)

Turumuz kötüydü. Çok acemiydiler. Verdiğimiz para miktarına göre ne ayarladıkları otelden, nede hizmetinden memnun kaldık. Ama zaten oraya dinlendirici bir seyahat olsun diye gitmediğimiz için bu çokta problem olmadı. Sadece aşağıda da yazacağım nedenlerden dolayı Tirmiz’e gidemedik. İşte asıl üzüldüğümüz nokta bu oldu.

Sovyetlerden ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiğinde ilk tanıyan ülke Türkiye olmuş. Bu yüzden Türkler çok seviliyor. Özellikle Turgut Özal’a çok dua ediyorlar. Türk işadamları aylık işçi maaşlarının düşük olması hasebiyle özellikle tekstilde çok yatırım yapıyorlarmış (aylık işçi maaşı 120 dolar).

Esas gelir kaynağı: Altın, petrol, doğalgaz, pamuk ve turistler. Esas gelir kaynağı olmasına rağmen başkanları geçen sene doğalgazı kesmiş halkından. Soğuktan donmuşlar. Dağlık alanlarında özel bir bitkileri varmış iyi ısıtıyormuş fakat buda azmış.

Rusya’nın baskısı çok olmuş burada. 1950 senelerinde yurtdışında okuyan öğrencileri ülkeye davet ediyorlar, sonra halkı “Bunlar vatan hainidir” diye kandırarak bu öğrencileri sürgün ediyorlar. 7000’ini öldürüyorlar. 62 milyon olan Özbekistan’ın nüfusu 1940 surlarında katliam sebebiyle 4 milyona iniyor; çoğalmayı çok seven bir ülke oldukları için 2007 yılına kadar 20 milyona ulaştırmışlar nüfuslarını.

%78’i Müslüman, kalanları Hristiyan ve Yahudi. Ermeni ve yahudiler Stalin zamanında göç ettirilmişler bu topraklara.

Dilleri Özbekçe. Rusça da biliyorlar; fakat İngilizce bilenlerin sayısı çok az. Bu yüzden Özbekçe ile anlaşmaya çalıştık; ama özellikle halkın dilini anlamak çok zor. Türkçe kelimeler baya az. Sayılarımızın okunuşu aynı, bu konuda sorun çıkmadı hiç. Bir, iki üç diye sayıyorlar :)

Havası; Semerkant ve Buhara gündüzleri aşırı sıcak geceleri normal, Taşkent ise İstanbuldan biraz daha sıcak.

  • Hoşuma giden özellikleri:

İnsanları çok sıcakkanlı; sanki anlaşmışlar gibi otobüsü her gördüklerinde bize el sallıyorlar biz gözden kaybolana dek. Fotoğraflarını çekmek istediğinizde hemen izin veriyorlar. Şeker ve tespihi çok seviyorlar. Türbeleri ve tarihi mekanları bol. Özellikle Semerkant ve Buhara’nın. Arazisi düz, yeşilliği ve ağacı bol bir ülke. Çarpık yapılaşması hiç yok, binalar aynı seviyede hep.

  • Beğenmediğim özellikleri:

Havayolları. Hiç önem verilmemiş. Havalimanı, uçakları berbat; 100 kişilik bir grup gelmiş. Pasaportlarımızla sadece iki kişi ilgileniyor. Normalde Taşkent’e oradan da aktarma ile Tirmiz şehrine gidecektik. Fakat uçak o kadar eski ki daha kalkarken her yeri sallanmaya başladı. Derken geri döndük Taşkent’e uçakta bir arıza var dediler. 3 saat sonra tekrar bindik seviniyoruz gideceğiz diye sevinirken tekrar geri döndük. Havalının da uzun bir bekleyişten sonra Tirmiz’e gidilmekten vazgeçildi otele gittik. Neticede turumuzun da çok becerikli (!) olması sebebiyle Tirmiz’e gidemedik.

Ayrıca bakkallarında iki üç çikolatadan başka ne bir ekmek nede peynir tarzı bir şey var. Güzel büyük marketleri de yok. Taşkent biraz daha gelişmiş; fakat genel olarak geride kalmış bir ülke.

  • İlginç bulduğum özellikleri:

Bizde âdet, büyükler küçüklere ilk selam verir. Özbeklerde ise ilk selamı küçükler büyüklere veriyorlar.

Bakkallarının içler acısı durumuna rağmen her caddede muhakkak internet cafe var.

Bu kadar verimli toprakları olmasına rağmen kesinlikle sebze namına hiçbir şey satılmıyor. Mesela hazır yiyecek bulmak çok zor hatta imkansız :). Hiç Mcdonalds veya Burger King veya bilindik bir fast food tarzı bir yer görmedim. Dolayısıyla insanlarında kilo problemi hiç yok. Eğer Türkiye’den getirdiğimiz yiyecekler olmasaydı ne olacaktı halimiz belli değil. Otelinde yemekleri hiç güzel değildi çünkü.

Taşkent’in nüfusu 5 milyon. Göçü önlemek için şöyle bir yol izlemişler: Eğer Taşkent’te işç
i değilsen ziyaret için bile olsa vize alman gerekiyor aksi halde giremiyorsun.

Kadınların geleneksel kıyafeti uzun, kolları kısa, yakası açık elbise ve arkadan bağlayacak şekilde takılan başörtüsü. Taşkent’te sıradan kot vs. vs. giyineni olsa da özellikle Semerkant ve Buhara’da kadınların %80′i geleneksel giyiniyor.

Bakkallarda ekmek bulunmamasına rağmen hemen hemen bütün bakkalların yarısı içkiyle dolu. Envai çeşit içki satılıyor.

Taşkent’te ezan sesi hiç yokken günde 5-6 defa çan sesi duyuluyor.

Et çok seviliyor. Mesela sokakta her yüz metrede bir ızgaralar var, onlarda devamlı mangal yapıyorlar. Buyrunuz resimler:

Taşkent şehrinin resimleri, Uçaktan bir görüntü:


Taşkent’in yolları güzel. Trafik hiç yok bir kere rahat rahat. Kenarda ki bir ağacı kesmenin bedeli 1000 dolar. Bu şekilde hep ağaçlı yollar:


Taşkent’te kaldığımız otel:

Burası valilikmiş. Özbekçe sanki anlaşılır gibi; ama halkla konuştuğun vakitte öyle olmuyor tam. Daha farklı konuşuyorlar yazılandan.



Otelin bahçesinden bir resim:


Özbekistan hükümeti, bu mercedes marka otobüsleri Türkiyeden satın almış:

Yorumsuz :)

Semerkant’tan resimler. İlk önce uçaktan çektiklerim:



Özbekistan havalimanı ve uçağı :)

Timurlenk, Yıldırım beyazıt ile Ankara muharebesine giren Moğğol hükümdarı. Biz zalim olarak biliyoruz; fakat Özbek halkı çok seviyor onu. Emir Timur veya Gur Amir diyorlar. Bazı dilenciler onun adına dileniyorlar:



Registan meydanı. Sağdakisinin adı sherdor (Farsçada aslan demekmiş) ortadakinin Tillekal burada gözükmeyen soldakinin ismi ise uluğbey. Bunlar eski zamanda cami ve okul olarak kullanılıyormuş. Şimdi ise birisi cuma namazı için kullanılıyor geri kalanı çarşı için kullanılıyor. Zamanında Timur, sefere çıkmak istediğinde bu meydana taht kurdururmuş. Askerlerde tek sıra halinde dizilir, mermer kürün içerisinde şerbet içirilirlermiş. Yine Timur, seferden döndükten sonra şimdi mezarının da bulunduğu alana taht kurdururmuş, bu sefer askerlere mermer kürün içerisinde gül suyu içirilirmiş. Timur, son seferinde registan meydanının ortasına kılıcını saplamış ve burası dünyanın merkezi olacak diye haykırmış:

Uluğbey. Bu üç yapıtta, Timur’un torunu uluğbey tarafından yaptırılmış:

Sherdor, buradaki ceylan figürü düşmanı, kaplan ise hükümdarın kendisini temsil ediyor.
Abdullah bin Abbas (sahabi) ve Timur’un eşlerinin kabirleri burada bulunuyor. En başta Koyduğum resimde burasının resmi:




İmamı Mansur Maturidi’nin (hanefi mezhebinin itikattaki önderi) türbesi ve bahçesi:




Semerkant’ın meydanından çektiğim bir resim:



Hz. Danyal (a.s.)’ın kabri (Hristiyanlar Daniel diyor) ve Büyük iskender zamanında yapılmış çilehaneye gidiyor bu yol:











Çilehane:



Buhara’dan bir kaç resim:
İmamı Buhari (700 bin hadis ezbere biliyor. En önemli hadis kaynak kitabını yazmıştır.) ‘nin türbesi. Aslında bu türbe Semerkan ile Buhara şehri arasında bir yerde Buhara’da değil :

Bu minare Özbekistan’ın en uzun minaresi. Eski zamanda cezalılar buradan atılarak öldürülürmüş

Burada Mirarap medresesi ve Özbekistan’ın en büyük ikinci camisi bulunuyor:



Buhara’nın ak kalesi. Bu kısımlar birbirlerine yakın olan kısımlar buralara eski Buhara diyorlar:




Burası da yeni Buharadan bir resim:

Bir duvarın kenarında duruyordu dikkatimi çekti:




Buhara’nın sokaklarından bir iki resim:


Bu genç kızı semerkant’ta çekmiştim:

Bu resmi de semerkant’ta çektim. Bir iki çocuk başta çekilmek istemedi sonra ikna oldular :)



Ahah sanki ben kapıyı çalmışım o da bana “Kimsin sen kardeşim?” dermiş gibi bir poz vermiş :) :

Bu arkadaşta sağolsun “Kısa süreliğine bana burayı gezdirirmisin?” diye ettiğim ricamı kırmayarak 10 dakikalığına rehberim oldu:
Anaokulundan bir resim:
Baba kız olduklarını tahmin ediyorum:







Not: Yazdığım bilgiler turdaki rehberimizin bize verdiği bilgilerdir. Ne derece doğrudur tam bilemiyorum.