Kaynana
Bloguma hep kişisel şeyler atıyorum ya, http://beneaththeground.org/2011/05/25/kaynana/ bu yazımı koyayım bir de dedim. Kaynana hakkındaki düşüncelerimin toplamı işte.
Bloguma hep kişisel şeyler atıyorum ya, http://beneaththeground.org/2011/05/25/kaynana/ bu yazımı koyayım bir de dedim. Kaynana hakkındaki düşüncelerimin toplamı işte.
Btg editör yazılarını biraz blog havasında yazıyorum ya, buraya da hiçten uğrama gereği duymamaya başladım. Esasında biraz daha özel bir blog açtım kendime ama, kendime bile itiraf edemeyeceğim şeyleri yazamadğım için boş boş duruyor.
2011 yılına ilk girerken ki zaten bir gün evvelsi de yeni yaşımdı, pek mutsuzdum. Aslında umutsuzdum, zaten umutsuz olunca mutsuz oluyorum ki karamsar bir karaktere sahip olduğum için genelde umutsuz oluyorum. Ama sonra Arap devrimleri paldır küldür başladı. Bir şeylere biraz daha inanmaya başladım o günlerde, tabi karamsarlığın belirgin özelliği peşimi bırakır mı? Yapıştı sağolsun.
Eskiden karamsar olduğumu da kabullenmezdim ben. Gerçekçi bakıyorum diye övünürdüm aileme karşı hem. Ama şimdi farkediyorum bu özelliğimi. Hatayı farketmek de yolun yarısıymış ya, biraz umut zerketmeye çalışıyorum o yüzden bünyeme. Bu yılın ana teması bu olmalı.
***
Bugün saçımı kestirdim. Aslında erkek saçı gibi kısacık yaptırmak istiyordum ama sonra yaşın 30′lara dayandı mı yaparsın öyle dedim kendi kendime. Yaşını başını almış kadınlarda kesinlikle uzun saçı sevmiyorum zira. Buna bağlı olarak saçımı aşama aşama kısaltıyorum zaten hehe.
Bu yıl aslında insanlarla kavga yapmayı öğrenmem lazım. Yani bir tek annemle kavga edebiliyorum ben, başka kimseyle kişisel bir sebep yüzünden kavga edemiyorum. Zaten o aşamaya varacak bir insan ilişkisine de girmiyorum hiç. Ancak siyasi bir şey tartışıyorum o kadar. Keşke sinirlendiğim insanlara sinirlendiğimi gösterebilsem.
***
Hat dersim bu aralar iyi gidiyor. Harf aşamasını bitirdim, artık cümle yazıyorum. Bu da geçtiğim ilk cümleli ders:
Bundan bir sonraki dersimi de ilk gösterişte geçtim. Sülüs hattında ilk defa ilk gösterişte geçtiğim için pek bir sevindim aslında.
***
Son olarak, çatı katı odam epey güzel oldu. Kütüphanem oldu baştan aşağı üç bölmeli, bir de camsız 3 rafım. Ama üç koli kitap da ayırdım ve birilerine de vermedim. Çünkü ben daha evvel okusam da şimdi faydasız görüyorum onları, kötü kitaplar. Başkalarının zamanlarını ziyan etmelerine gerek yok diye düşündüm.
İnsan evladı garip ya. Mütemadiyen pohpohlanmayı, nazlanmayı epey seviyor. Hele ki hasta ise!
4-5 yılın üstüne yatağa düşecek derecede hasta oldum. Vaay, evde bir ihtimam, bir ihtimam. Annemden, abime, babama herkes titredi üstüme. İlaçların, tavsiyelerin biri gidiyor, diğeri geliyor. İtiraf etmekten utanıyorum ama, hoşuma gitmiyor değil bu.
Neden hoşumuza gidiyor peki bu ihtimam, nazlanma, pohpohlanma?
Acaba diyorum bebekliğimize olan bir özlem mi hani. Böyle şefkat, sevgi isteğini günlük yaşamda örtüyoruz, ama hastalandığımızda savunmasız kaldığımız için reddedemiyoruz. Böyle durumlarda aileme bazı konularda niye karşı gelemeyeceğimi daha iyi anlıyorum mesela. Ailem her şeyin ötesinde karşılıksız, kimsenin sevemeyeceği şekilde seviyor beni. Onları üzmek pahasına bazı isteklerimi gerçekleştirsem de mutlu olamayacağımın farkındayım.
Neyse madem hastalık dedik birazcık faydam dokunsun, şu dört gündür bana hazırlanan ilaçları yazayım buraya da, gripe yakalanmış arkadaşlara faydası olur belki :)
Evvela, hastalığın ilk aşaması çok önemli. Eğer vücudunuzda kırgınlık hissediyorsanız hemen tedbirinizi almalısınız. Bu aşamada bir fincan ılık su, bir tatlı kaşığı bal, yarım limon ve bir gripini karıştırıp sabah akşam, iki gün içiyorsunuz. Öğlen vitamin takviyesi de iyi gelebiliyor.
Eğer ki hala geçmediyse tylol hot zamanı gelmiştir (yine zencefille birlikte). İki gün de bunu deneyebilirsiniz.
Esasında babam bana başta antibiyotik vermek istedi, fakat kabul etmedim, çünkü antibiyotiğin yan etkilerini sevmiyorum, ama yatağa bir kere düştünüz mü kalkamıyorsunuz başka türlü. Bu arada çorba içmek ve bol bol dinlenmek gerekiyor tabi.
Bir de, madem paylaşmaya hevesli bir ruh hali içerisindeyim, bilgisayarımın masaüstünü yeniledim, onun ekran görüntüsünü de koyayım istedim:

(Sağ üst köşedeki fişleme de ne olaki? diyorsanız, cevabına sadece bir kaç gün var! Hayır ergenekon’a özenmedim, yok derin devletle ilişkim filan!)
Çınarcık için interneti bağlattığımda, tüm ayarlara rağmen bağlantı problemi yaşayınca aramıştım müşteri hizmetlerini ve sorunun modemden kaynaklandığını söylemişlerdi, hatta santraldeki bir kadın tarafından teknik bilgimin olmamasına rağmen bilgiççe konuşuyorum diye azarlandım. Haklı olduklarına kanaat getirip modemi teknik servise gönderecekken dayım geldi ve kesinlikle modemde problem olmadığını belirtti bana. Santraldeki kadın yine modemden kaynaklandığını söyleyince dayım direk, “hanımefendi ben modemi teknik servisçiye götürdüm, bir çok testten geçirdiler ve çatır çatır çalıştı” dedi ve kadın bunun üzerine bir ekip gönderdi ve akşama internetim açıldı.
O gün hayret içinde yalanın gücüne tanık oldum, şüphesiz çok defalar şahit olmuşluğuma rağmen bu kadar basitçe sorunu çözebileceğini görmemiştim evvelce. Hatta dayıma böyle bir yalan söylememesini, belki cidden modemden kaynaklandığını söylediğimde, “yiğenim ben bunları tanıyorum, inan bana. Teknik servise götürdüm demedikçe modeme suçu atarlar” diyip susmamı sağladı (ki haklı çıktı).
Söyleyen için kestirme yoldan kolayca çözüme götürmesidir yalanı cazip kılan. Peki kendisine yalan söylenilen? Ya da şöyle diyeyim, muhatabımızın yalan söyleyebilme ihtimalinin bizi korkutup tedirgin etmesinin sebebi; sadece, bizi güvenip güvenmemek; inanıp inanmamak arasında bırakmasıdır diyebilir miyiz? Belki de sebep kontrol altına alma isteğimizle alakalıdır. Tıpkı sağı solu belli olmayan doğadan tedirgin olarak onu kontrol altına alabilmek için pek çok yol bulmaya çalışmamız gibi. Belirsiz, istem dışı olan şeyleri kontrol altına almak isteriz, zira kendimize yeterince inanmayız. “Deprem olursa hayatım ne olacak, muhatabım yalan söylüyorsa ona nasıl güveneceğim?”
Güvenme isteği… Doğaya, hayata, insanlara güvenme isteğimize ket vurarak bu tedirginlikten kurtulabilir miyiz? İhtiyacımız olmadığını fark ettiğimizde karşıdaki insanın yalan söyleme ihtimali korkutup tedirgin etmeyecektir bizi. Zira yalan söylenmeden evvelsindeki benle sonrasındaki ben aynıyımdır, değişen veya artık değiştiğini düşündüğümüz kişi ise muhatabımız olur.
Güvenme isteği sosyalleşmeye olan meylimizden kaynaklandığına göre bu isteği kesmek belki de bizi insan ilişkilerinde daha mesafeli olmaya zorlar. Güvenmeyi istiyorduk, çünkü muhatabımızda kendimizden bir parça buluyorduk ve tam da bu yüzden (yani belli ölçüde onu öteki olarak görmememizden) gelen bir önem atfetmemiz söz konusuydu. Şimdi ise onun söyleyeceği sözlerin, aslında bizim ona bakış açımız yüzünden önemli olduğunu fark etmiş ve buna ihtiyacımız olmadığını düşünerek muhatabımızdaki benliğimizi söküp almışızdır. Artık o sadece karşımızdaki bir kimsedir ve yalan söyleyip söylememesi bizde bir değişikliğe yol açmaz; severiz ama sadece öteki olarak. Sonuçta tüm ilişkilerimizde bu yöntemi uygulamaya başlarız ve her zaman muhatabımız ile belli bir mesafemiz olur, kendimizden bir parça bulamadığımız ötekiler yığını oluşur hayatımızda. Neticede yine kontrol altına alırız; ama bu sefer öteki, bizden olmayanı baz alarak değil, direk kendimizden başlayarak yapmış oluruz bunu.
Gözlerinizdeki masumiyete, bakışlarınızdaki samimiyete her bakışımda düşünmeden edemiyorum, hayatınızın akışında nelerle karşılacağınızı, neler yapabileceğinizi. Kendi seçimlerinizi yapabilecek misiniz, karşınızda ailenizden, topluma; devlete kadar varan engeller çıkarken? Kullanılabilir bir nesne, baskı uygulanmazsa yoldan çıkabilecek bir “şey” yerine koyan zihniyete tüm gücünüzle karşı koyabilecek misiniz? Kendi oluşturduğu mükemmellikler içerisinde size de “bunu olmak zorundasın” kalıbının sunulmasını kabullenebilecek misiniz?
Ruhunuzun bunaldığı, kimsenin sesinizi duymadığı bir seher vakti yüreğinizin tüm sıkışmışlığıyla isyanınızı yaratana kadar götürüp “ne olaydı bu cinste yaratmasaydın beni, hatta hiç varolmasaydım” şeklinde haykırışlarınız olacak mı? Varoluşunuzdaki tüm sorunları cinsiyetinize bağlayıp kaçış mı arayacaksınız, yoksa mücadele etmeniz gerektiğini düşünerek, aslında hiç de olmadığınız halde kendiniz dahil herkese karşı “güçlü” olduğunu gösteren makyajınızı mı takınacaksınız, inandırma kabiliyetinizin olup olmadığını önemsemeden. Ailesindeki bir erkek tarafından tecavüze uğradıktan sonra “namus” gitti bahanesiyle öldürülen ve tüm iğrençliğiyle birlikte intihar süsü verilen cinayetlerin işlendiği doğu bölgesinde doğmadınız diye sevinmeli miyim, orada kurbanlara ne olduğunu önemsemeden? Utanmalı mıyım kendimden, şanssızlıklarımı öne çıkarıp şanslılığımı geriye atmamdan mütevellit bakış açısından dolayı? Var olabilmenizi salt bedensel güzelliğinize indirgeyen ve bir yandan da sizi savunduğunu tüm yüzsüzlüğü ile belirtenlere onların anlayacağı dilden var olduğunuzu kanıtlayabilecek güçte olacak mısınız; bunu isteyecek misiniz?
“Onları ters giyiyorsun, doğrusu öyle değil” bastırmalarını kabullenip düzeltecek misiniz terliklerinizi, doğruluna olan tüm inancınızla giymişken? En son hepsinden yüz çevirip, “istemiyorum! her şeyiniz size kalsın, mevkiiniz de, bilginiz de, şefkatiniz de, sevginiz de” sözleri eşliğinde alıp başınızı gidecek misiniz, kendinizden kaçamadıktan sonra hiç bir şeye yaramadığını bilerek? Daha da önemlisi tüm bu çürümüşlüğün içinde kalarak hala daha tavırlarınızdaki masumiyeti, saflığı koruyup gözlerinizdeki berraklıkla bakabilecek misiniz, bir akşamüstü veya gündoğumunda, sizi çekmek isteyen fotoğraf makineli garip kişiye?
Şimdi sizlere bir masal anlatacağım; ama öyle bir özelliği yok, hatta klişe de denebilir. Zaten amacı da orjinallik değil, öylesine.
“Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ismi lazım olmayan bir kız yine ismi lazım olmayan bir yerde yaşarmış. Diğer günlerden farklı bir şey olmuş bir gün, babası bilgisayar hediye etmiş bu kıza. Bilgisayarının olmasıyla daha evvel ilgi göstermediği abisinin aldığı dergiler çekmiş dikkatini. Bir tanesini sevmiş ismi lazım olmayan kız. Çünkü ona o zamana kadar bilmediği şeyleri öğretiyormuş söz konusu dergi. Zaman geçmiş gitmiş, bir gün derginin verdiği cd aracılığıyla öğrenmiş ki kendisi gibi sevenler varmış bu dergiyi, o zamandan itibaren onlarla karşılaşabileceğini hayal etmiş hep; çünkü sevdiği şeyler hakkında konuşacak kimsesi yokmuş.
Ama iletişim kuracağı aracı olmamış elinde, beklemesi gerektiğini farketmiş o anda. Her şeye sabırla ulaşılabileceğini… Zaman yine akmış gitmiş, bir çok şey gelmiş başına kızın. Yaklaşık evvelki sene hep beklediği o araca sahip olmuş, artık hayalini kurduğu insanlarla konuşabilecekmiş.
Her şey hayalindeki gibi olmuş, öyle ki bunun bir rüya olduğunu düşünmeye başlamış ve birisinin onu rüyasından uyandıracağından korkmuş ölesiye. Zaman akmış gitmiş yine, gelmiş şimdiki hale. Bir şeyi farketmiş kız, tüm bu bir yıl boyunca kendisini arkadaşlarına çok kaptırmış, öyle ki artık rüyalarına girmeye başlamış arkadaşları ve bu yılın sonuna gelmesiyle birlikte eskisi gibi olmayacağını anlamış her şeyin. Çünkü zamanı dolmak üzereymiş, rüyasından uyanma vakti gelmiş belki de; ama hazırlıklı olmalıymış, denemeliymiş başta. Denemiş, uzaklaşmış biraz, rutinine dönmüş yine, bir çok hikayeler dinlemiş günlük hayattan, ama unutamayacağını anlamış arkadaşlarını, gerek de olmadığını görmüş.
Rüyasına kaldığı yerden devam edip uyandırılana kadar tadını çıkarmaya karar vermiş, ancak kötü huylu insanlar araya girmiş, telefon kablosunu kesmişler, mecburi olarak uzak kalmış bu zaman zarfında. En sonunda Gandalfvari bir ak sakallı büyücü düzeltmiş kabloları ve ismi lazım olmayan kız kaldığı yerden devam etmeye başlamış rüyasına.
Tüm bu yıl boyunca rüyasına eşlik eden arkadaşlarına çok müteşekkir olduğunu söylememi de istedi bu kız ve onları çok sevdiğini ekledi.
*Onaga abi ve Çağlayan’ın human pets’teki masal formatlarından çalıntıdır, hakkı saklı filan değildir. Belki de saklıdır ama ben bilmiyorumdur.
Yolda ilerliyorum, insanların yüzleri çarpıyor gözüme. Sabah mahmurluğu ile birleşmiş, iş telaşı içinde, kim bilir hangi düşüncelerin akıllarında dolaştığı insanların yüzü.
İşte şu kişi, çamura batan ayağına bakıp lanetler savuruyor etrafa, hemen berimdeki bir esnaf, yüksek sesle şakalaşıyor karşımdaki adamla, işe giderken son derece şık giyinmiş şu kadın, kim bilir biraz sonra hızlıca geçen arabanın sıçrattığı sulara bakıp kızacak. Derken dediğim gibi bir araba geçiyor ve kadın elindeki şemsiyesini yere indirip arabaya karşı siper yapıyor kendisine. “Güzelmiş, ama bana uzak; şemsiyesiz yürümek daha rahat, taşıyamam bir de şemsiye” diyor ve geçiyorum onu da.
“Gel, gel mandalinaya gel. Herkesin bir kusuru vardır, bu mandalinaların kusuru da kabuklarıdır. Seni aldatmasın” diyen bir ses işitiyorum manavcıdan, bir yandan elindeki tuhaf kabuklu mandalinaları tezgahına dizerken. Yüzüme hafif bir gülümseme geliyor, derken bir adam görüyorum, kim bilir nereden bulduğu bir kaç kıyafete sarılmış, caddenin üzerindeki bir apartmanın girişinde uyuyor. Nasıl bir hayat yaşamıştır acaba, hangi şartlardır onu bu soğukta mermerin üzerinde uyumasını gerektiren… Dalmış gitmişken bir korna sesi ile irkiliyorum, karşıya geçerken dikkat etmediğim bir arabanın içindeki bana sinirli sinirli bakan adamın bastığı.
Mahcubiyetle karışık bir utangaçlıkla devam ediyorum yoluma, ne de olsa suç bende, dikkatsizim her zamanki gibi. Saatime bakıyorum, bu sefer kendime kızan ben oluyorum. Etrafı izlemeye koyulan ben, yine geç kalmıştım 15 dakika derse. Bir kere bile yetişemeyeceğim sanırım bu derse, adımlarımı çabuklaştırmalıyım, daha hızlanmalıyım, onu, şunu, bunu seyrederken geçiyor zaman; oysa yetişmem gereken bir ders var, daha hızlı; daha hızlı…
Hayatımda, özendiğim, tanıdığımda bende saygı uyandıran, benzemek istediğim bir kaç insan tipi vardır:
1-) Her konuda söyleyecek bir sözü, fikri olup, konuştuğunda size bir şeyler öğreten, nasıl bu kadar bilgili oluyor diye şaşırtan, tüm istediklerini yapabilme başarısını gösteren insanlar.
2-) Son derece ahlaklı, fedakar, sevecen, yardım sever, insan ayırımı yapmayıp herkese saygılı davranan insanlar.
3-) Ne zaman görseniz, sizi neşelendiren, hareketleriyle olsun mimikleriyle olsun baktığınızda içinizi ferahlatan insanlar.
4-) Olaylara son derece soğukkanlı bakıp, sabırlı davranan, sakin insanlar. Bu kişiler aynı zamanda “bir insanın sabrı nereye kadar devam edebilir acaba?” şeklinde bir soru işareti de oluştururlar kişinin aklında.
5-) Sadece bir ideali; hayali olan ve hayatı boyunca bunun peşinden giden, yılmayan insanlar.
6-) En çok hayranlık duyduğum bu insan karateri ise, dünyaya zerre kadar değer vermeyen insan karakteridir. Onun için bu dünya fanidir ve bunu bilerek hareket eder, en uzak olduğum insan karakteri de bu sanırım.
Şimdi, ben açgözlülük yapıp bu karakterlerin hepsini olmaya kalkışınca işler karışıyor. O hale geliyorum ki, şu an nasıl davranmalıyım, yok yok böyle olmamalıydı, eyvaah diyebileceğim bir çelişki yaşıyorum. Bir zaman sonra bıkkınlık geliyor her şeyi boş veriyorum, sonra başarısız oldum diye moralim bozuluyor tekrar baştan başlıyorum. Böyle kısır döngü ve çelişki içinde geçiyor hayatım, bazen durup “bütün bunları istememdeki sebep ne?” diye soruyorum; ama doyurucu bir cevap veremiyorum kendime.
Başarılı, ahlaklı, sabırlı, neşeli, üretken, bilgili, idealist; aynı zamanda bu dünyanın geçiciliğini her şeyiyle yaşayabilen bir insan. Yok yok, bunu başaramayacağım galiba, en önemlisi ne için istiyorum tüm bu karakterleri. Çok hırslı birisiyim sanırım veya açgözlü. Halbuki bende olanla yetinsem, kendimi değiştirmeye çalışmasam, uğraşmasam. Bunu da başaramam galiba, yine bir çelişki işte…
Bir çok tanımı vardır tasavvufun, güzel ahlak; hak olan Mevla’dan kalbin bir an boş olmaması; kalbin bütün kirlerden (nefis) temizlenmesi gibi. Aslında öğrenilerek veya öğretilerek değil de, tecrübe edinilerek; yaşanarak gerçekleşebilen bir haldir aynı zamanda. Kimisi inkar edip, İslam’da olmayan bir şey olduğunu iddia eder. Bana göre ise İslam’ın ruhunu anlamak için gereklidir; ama yaşanırsa ki bu da oldukça zor. En azından ben zorlanıyorum (nefis olunca işin içinde tabi).
Başlık tasavvuf; ama tasavvufu anlatabilmek beni aşar. Zira anlatabilmek için tam manasıyla yaşamak gerekir ki şu an oldukça uzaktayım bundan. Bugün tasavvuf dersimde hocamın anlattığı ufak bir hikayeyi paylaşmak için seçtim bu başlığı:
Beyazıd-ı Bestamî, bir gün doktora gitmiş ve “Bana vereceğin bir kalp ilacı var mı?” demiş. Oradaki hastalardan birisi de ileri atılarak “Benim bildiğim bir ilaç var” demiş ve başlamış tarif etmeye:
İstiğfar(1) kökünü, tevbe yaprağıyla birleştireceksin. Kalp havanında aşk ateşiyle pişireceksin. Lâ ilâhe illallah (2) tokmağı ile döveceksin, sabah akşam aç karnına yiyeceksin.
Çok hoşuma gitti sabahtan beri dilimde, paylaşayım istedim :)
(1) Allah’tan mağfiret istemek
(2)Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur
Bu aralar aklımı kurcalayan en önemli şeylerden birisi bu. Hep bir ihtiyaç listem var, hiçbir zaman eksilmiyor. Fotoğraf makinesi, yazıcı, harici DVD writer. Bunları alınca başka şeyler çıkıyor, onları alınca başka şeyler. Alacağım makinenin fiyatı bütçeme göre pahalı, para biriktiriyorum alabilmek için. Takıldığım nokta ise şu:
Ben, bu fotoğraf makinesini alabilme hayalini kurarken, dünyanın başka yerinde (veya ülkemin farklı bir noktasında) mesela Afrika’da yaşayan birisi bir yudum suya muhtaç… Benim ihtiyaçlarım ve isteklerim bitmezken o yemek ve su bulunca kendisini en şanslı insanlardan sayıyor. Herkesin eşit olmasını istiyor tabi insan; fakat bunun için hiçbir şeyden feda etmek istemiyor. “Ama senin o makineye, o aletlere ihiyacın var, eğer böyle düşünürsen ohooo hiçbir şey alma sen, pc başında niye duruyorsun?” diyen bir sese “ iyi de bunların hiç birisi benim yaşamam için gerekli olan şeyler değil, hepsi birer lüks” diye karşılık veriyorum.
O ses bu sefer, “iyi o zaman, madem bu kadar rahatsızsın, o halde hayatındaki tüm lüksleri at bir kenara ve zühd içinde yaşa. Elinde o makineyi almak için paran hazır olsa şimdi gidip almaz mıydın?” sorusuna “eh koşa koşa hem de” diye cevap veriyorum.
“Hahahah iyi de nasıl vicdanın sızlıyor senin? Eğer bunun kötü bir şey olduğunun farkındaysan; vicdanın sızlıyorsa nasıl hala bu lükslerin içinde yaşayıp, planlarını bu lüks yaşantıya göre kuruyorsun? Şu içinde olduğun durum en ahmak kimselerin düşeceği bir durum değil midir? Kusura bakma ama hem böyle düşünüp hem de hiçbir adım atmıyorsan bu konuda, ikiyüzlü ve açgözlü bir insan değil misin sen? Hala daha böyle düşünüp vicdan azabını hafifletebileceğini mi zannediyorsun? Çok ikiyüzlüsün!”
demesine karşılık bir cevapsa veremiyorum…