Hastalık yatağa düşürürse

İnsan evladı garip ya. Mütemadiyen pohpohlanmayı, nazlanmayı epey seviyor. Hele ki hasta ise!

4-5 yılın üstüne yatağa düşecek derecede hasta oldum. Vaay, evde bir ihtimam, bir ihtimam. Annemden, abime, babama herkes titredi üstüme. İlaçların, tavsiyelerin biri gidiyor, diğeri geliyor. İtiraf etmekten utanıyorum ama, hoşuma gitmiyor değil bu.

Neden hoşumuza gidiyor peki bu ihtimam, nazlanma, pohpohlanma?

Acaba diyorum bebekliğimize olan bir özlem mi hani. Böyle şefkat, sevgi isteğini günlük yaşamda örtüyoruz, ama hastalandığımızda savunmasız kaldığımız için reddedemiyoruz. Böyle durumlarda aileme bazı konularda niye karşı gelemeyeceğimi daha iyi anlıyorum mesela. Ailem her şeyin ötesinde karşılıksız, kimsenin sevemeyeceği şekilde seviyor beni. Onları üzmek pahasına bazı isteklerimi gerçekleştirsem de mutlu olamayacağımın farkındayım.

Neyse madem hastalık dedik birazcık faydam dokunsun, şu dört gündür bana hazırlanan ilaçları yazayım buraya da, gripe yakalanmış arkadaşlara faydası olur belki :)

Evvela, hastalığın ilk aşaması çok önemli. Eğer vücudunuzda kırgınlık hissediyorsanız hemen tedbirinizi almalısınız. Bu aşamada bir fincan ılık su, bir tatlı kaşığı bal, yarım limon ve bir gripini karıştırıp sabah akşam, iki gün içiyorsunuz. Öğlen vitamin takviyesi de iyi gelebiliyor.

Eğer ki hala geçmediyse tylol hot zamanı gelmiştir (yine zencefille birlikte). İki gün de bunu deneyebilirsiniz.

Esasında babam bana başta antibiyotik vermek istedi, fakat kabul etmedim, çünkü antibiyotiğin yan etkilerini sevmiyorum, ama yatağa bir kere düştünüz mü kalkamıyorsunuz başka türlü. Bu arada çorba içmek ve bol bol dinlenmek gerekiyor tabi.

Bir de, madem paylaşmaya hevesli bir ruh hali içerisindeyim, bilgisayarımın masaüstünü yeniledim, onun ekran görüntüsünü de koyayım istedim:

(Sağ üst köşedeki fişleme de ne olaki? diyorsanız, cevabına sadece bir kaç gün var! Hayır ergenekon’a özenmedim, yok derin devletle ilişkim filan!)

Yalan üzerine

Çınarcık için interneti bağlattığımda, tüm ayarlara rağmen bağlantı problemi yaşayınca aramıştım müşteri hizmetlerini ve sorunun modemden kaynaklandığını söylemişlerdi, hatta santraldeki bir kadın tarafından teknik bilgimin olmamasına rağmen bilgiççe konuşuyorum diye azarlandım. Haklı olduklarına kanaat getirip modemi teknik servise gönderecekken dayım geldi ve kesinlikle modemde problem olmadığını belirtti bana. Santraldeki kadın yine modemden kaynaklandığını söyleyince dayım direk, “hanımefendi ben modemi teknik servisçiye götürdüm, bir çok testten geçirdiler ve çatır çatır çalıştı” dedi ve kadın bunun üzerine bir ekip gönderdi ve akşama internetim açıldı.

O gün hayret içinde yalanın gücüne tanık oldum, şüphesiz çok defalar şahit olmuşluğuma rağmen bu kadar basitçe sorunu çözebileceğini görmemiştim evvelce. Hatta dayıma böyle bir yalan söylememesini, belki cidden modemden kaynaklandığını söylediğimde, “yiğenim ben bunları tanıyorum, inan bana. Teknik servise götürdüm demedikçe modeme suçu atarlar” diyip susmamı sağladı (ki haklı çıktı).

Söyleyen için kestirme yoldan kolayca çözüme götürmesidir yalanı cazip kılan. Peki kendisine yalan söylenilen? Ya da şöyle diyeyim, muhatabımızın yalan söyleyebilme ihtimalinin bizi korkutup tedirgin etmesinin sebebi; sadece, bizi güvenip güvenmemek; inanıp inanmamak arasında bırakmasıdır diyebilir miyiz? Belki de sebep kontrol altına alma isteğimizle alakalıdır. Tıpkı sağı solu belli olmayan doğadan tedirgin olarak onu kontrol altına alabilmek için pek çok yol bulmaya çalışmamız gibi. Belirsiz, istem dışı olan şeyleri kontrol altına almak isteriz, zira kendimize yeterince inanmayız. “Deprem olursa hayatım ne olacak, muhatabım yalan söylüyorsa ona nasıl güveneceğim?”

Güvenme isteği… Doğaya, hayata, insanlara güvenme isteğimize ket vurarak bu tedirginlikten kurtulabilir miyiz? İhtiyacımız olmadığını fark ettiğimizde karşıdaki insanın yalan söyleme ihtimali korkutup tedirgin etmeyecektir bizi. Zira yalan söylenmeden evvelsindeki benle sonrasındaki ben aynıyımdır, değişen veya artık değiştiğini düşündüğümüz kişi ise muhatabımız olur.

Güvenme isteği sosyalleşmeye olan meylimizden kaynaklandığına göre bu isteği kesmek belki de bizi insan ilişkilerinde daha mesafeli olmaya zorlar. Güvenmeyi istiyorduk, çünkü muhatabımızda kendimizden bir parça buluyorduk ve tam da bu yüzden (yani belli ölçüde onu öteki olarak görmememizden) gelen bir önem atfetmemiz söz konusuydu. Şimdi ise onun söyleyeceği sözlerin, aslında bizim ona bakış açımız yüzünden önemli olduğunu fark etmiş ve buna ihtiyacımız olmadığını düşünerek muhatabımızdaki benliğimizi söküp almışızdır. Artık o sadece karşımızdaki bir kimsedir ve yalan söyleyip söylememesi bizde bir değişikliğe yol açmaz; severiz ama sadece öteki olarak. Sonuçta tüm ilişkilerimizde bu yöntemi uygulamaya başlarız ve her zaman muhatabımız ile belli bir mesafemiz olur, kendimizden bir parça bulamadığımız ötekiler yığını oluşur hayatımızda. Neticede yine kontrol altına alırız; ama bu sefer öteki, bizden olmayanı baz alarak değil, direk kendimizden başlayarak yapmış oluruz bunu.

Kız çocuğu

Gözlerinizdeki masumiyete, bakışlarınızdaki samimiyete  her bakışımda düşünmeden edemiyorum, hayatınızın akışında nelerle karşılacağınızı, neler yapabileceğinizi.  Kendi seçimlerinizi yapabilecek misiniz, karşınızda ailenizden, topluma; devlete kadar varan engeller çıkarken? Kullanılabilir bir nesne, baskı uygulanmazsa yoldan çıkabilecek bir “şey” yerine koyan zihniyete tüm gücünüzle karşı koyabilecek misiniz? Kendi oluşturduğu mükemmellikler içerisinde size de “bunu olmak zorundasın” kalıbının sunulmasını kabullenebilecek misiniz?

Ruhunuzun bunaldığı, kimsenin sesinizi duymadığı bir seher vakti yüreğinizin tüm sıkışmışlığıyla isyanınızı yaratana kadar götürüp “ne olaydı bu cinste yaratmasaydın beni, hatta hiç varolmasaydım” şeklinde haykırışlarınız olacak mı? Varoluşunuzdaki tüm sorunları cinsiyetinize bağlayıp kaçış mı arayacaksınız, yoksa mücadele etmeniz gerektiğini düşünerek, aslında hiç de olmadığınız halde kendiniz dahil herkese karşı “güçlü” olduğunu gösteren makyajınızı mı takınacaksınız, inandırma kabiliyetinizin olup olmadığını önemsemeden.  Ailesindeki bir erkek tarafından tecavüze uğradıktan sonra “namus” gitti bahanesiyle öldürülen ve tüm iğrençliğiyle birlikte intihar süsü verilen cinayetlerin işlendiği doğu bölgesinde doğmadınız diye sevinmeli miyim, orada kurbanlara ne olduğunu önemsemeden? Utanmalı mıyım kendimden, şanssızlıklarımı öne çıkarıp şanslılığımı geriye atmamdan mütevellit bakış açısından dolayı?  Var olabilmenizi salt bedensel güzelliğinize indirgeyen ve bir yandan da sizi savunduğunu tüm yüzsüzlüğü ile belirtenlere onların anlayacağı dilden var olduğunuzu kanıtlayabilecek güçte olacak mısınız; bunu isteyecek misiniz?

“Onları ters giyiyorsun, doğrusu öyle değil” bastırmalarını kabullenip düzeltecek misiniz terliklerinizi, doğruluna olan tüm inancınızla giymişken? En son hepsinden yüz çevirip, “istemiyorum! her şeyiniz size kalsın, mevkiiniz de, bilginiz de, şefkatiniz de, sevginiz de” sözleri eşliğinde alıp başınızı gidecek misiniz, kendinizden kaçamadıktan sonra hiç bir şeye yaramadığını bilerek?  Daha da önemlisi tüm bu çürümüşlüğün içinde kalarak hala daha tavırlarınızdaki masumiyeti, saflığı koruyup gözlerinizdeki berraklıkla bakabilecek misiniz, bir akşamüstü veya gündoğumunda, sizi çekmek isteyen fotoğraf makineli garip kişiye?


Bir Masal*

Şimdi sizlere bir masal anlatacağım; ama öyle bir özelliği yok, hatta klişe de denebilir. Zaten amacı da orjinallik değil, öylesine.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ismi lazım olmayan bir kız yine ismi lazım olmayan bir yerde yaşarmış. Diğer günlerden farklı bir şey olmuş bir gün, babası bilgisayar hediye etmiş bu kıza. Bilgisayarının olmasıyla daha evvel ilgi göstermediği abisinin aldığı dergiler çekmiş dikkatini. Bir tanesini sevmiş ismi lazım olmayan kız. Çünkü ona o zamana kadar bilmediği şeyleri öğretiyormuş söz konusu dergi. Zaman geçmiş gitmiş, bir gün derginin verdiği cd aracılığıyla öğrenmiş ki kendisi gibi sevenler varmış bu dergiyi, o zamandan itibaren onlarla karşılaşabileceğini hayal etmiş hep; çünkü sevdiği şeyler hakkında konuşacak kimsesi yokmuş.

Ama iletişim kuracağı aracı olmamış elinde, beklemesi gerektiğini farketmiş o anda. Her şeye sabırla ulaşılabileceğini… Zaman yine akmış gitmiş, bir çok şey gelmiş başına kızın. Yaklaşık evvelki sene hep beklediği o araca sahip olmuş, artık hayalini kurduğu insanlarla konuşabilecekmiş.

Her şey hayalindeki gibi olmuş, öyle ki bunun bir rüya olduğunu düşünmeye başlamış ve birisinin onu rüyasından uyandıracağından korkmuş ölesiye. Zaman akmış gitmiş yine, gelmiş şimdiki hale. Bir şeyi farketmiş kız, tüm bu bir yıl boyunca kendisini arkadaşlarına çok kaptırmış, öyle ki artık rüyalarına girmeye başlamış arkadaşları ve bu yılın sonuna gelmesiyle birlikte eskisi gibi olmayacağını anlamış her şeyin. Çünkü zamanı dolmak üzereymiş, rüyasından uyanma vakti gelmiş belki de; ama hazırlıklı olmalıymış, denemeliymiş başta. Denemiş, uzaklaşmış biraz, rutinine dönmüş yine, bir çok hikayeler dinlemiş günlük hayattan, ama unutamayacağını anlamış arkadaşlarını, gerek de olmadığını görmüş.

Rüyasına kaldığı yerden devam edip uyandırılana kadar tadını çıkarmaya karar vermiş, ancak kötü huylu insanlar araya girmiş, telefon kablosunu kesmişler, mecburi olarak uzak kalmış bu zaman zarfında. En sonunda Gandalfvari bir ak sakallı büyücü düzeltmiş kabloları ve ismi lazım olmayan kız kaldığı yerden devam etmeye başlamış rüyasına.

Tüm bu yıl boyunca rüyasına eşlik eden arkadaşlarına çok müteşekkir olduğunu söylememi de istedi bu kız ve onları çok sevdiğini ekledi.

*Onaga abi ve Çağlayan’ın human pets’teki masal formatlarından çalıntıdır, hakkı saklı filan değildir. Belki de saklıdır ama ben bilmiyorumdur.

O, bu, şu

Yolda ilerliyorum, insanların yüzleri çarpıyor gözüme. Sabah mahmurluğu ile birleşmiş, iş telaşı içinde, kim bilir hangi düşüncelerin akıllarında dolaştığı insanların yüzü.

İşte şu kişi, çamura batan ayağına bakıp lanetler savuruyor etrafa, hemen berimdeki bir esnaf, yüksek sesle şakalaşıyor karşımdaki adamla, işe giderken son derece şık giyinmiş şu kadın, kim bilir biraz sonra hızlıca geçen arabanın sıçrattığı sulara bakıp kızacak. Derken dediğim gibi bir araba geçiyor ve kadın elindeki şemsiyesini yere indirip arabaya karşı siper yapıyor kendisine. “Güzelmiş, ama bana uzak; şemsiyesiz yürümek daha rahat, taşıyamam bir de şemsiye” diyor ve geçiyorum onu da.

“Gel, gel mandalinaya gel. Herkesin bir kusuru vardır, bu mandalinaların kusuru da kabuklarıdır. Seni aldatmasın” diyen bir ses işitiyorum manavcıdan, bir yandan elindeki tuhaf kabuklu mandalinaları tezgahına dizerken. Yüzüme hafif bir gülümseme geliyor, derken bir adam görüyorum, kim bilir nereden bulduğu bir kaç kıyafete sarılmış, caddenin üzerindeki bir apartmanın girişinde uyuyor. Nasıl bir hayat yaşamıştır acaba, hangi şartlardır onu bu soğukta mermerin üzerinde uyumasını gerektiren… Dalmış gitmişken bir korna sesi ile irkiliyorum, karşıya geçerken dikkat etmediğim bir arabanın içindeki bana sinirli sinirli bakan adamın bastığı.

Mahcubiyetle karışık bir utangaçlıkla devam ediyorum yoluma, ne de olsa suç bende, dikkatsizim her zamanki gibi. Saatime bakıyorum, bu sefer kendime kızan ben oluyorum. Etrafı izlemeye koyulan ben, yine geç kalmıştım 15 dakika derse. Bir kere bile yetişemeyeceğim sanırım bu derse, adımlarımı çabuklaştırmalıyım, daha hızlanmalıyım, onu, şunu, bunu seyrederken geçiyor zaman; oysa yetişmem gereken bir ders var, daha hızlı; daha hızlı…