Kibir/ böbürlenme

Nedir kibir? Kendini aşırı beğenme, böbürlenme, tek olduğunu düşünme, başkalarını küçük görüp sadece kendi doğrularını dayatma vs.

Bana göre iki türlü kibir var:

1-) Zahirî (görünen) kibir.

2-) Batıni (gizli) kibir.

Birinci kısma giren kişiler genellikle toplumda sevilmezler. Devamlı kendini övme, küçük görme gibi davranışlar sevilmez çünkü. Kişiyi bu tarz davranışa iki şeyden birisinin sebep olduğunu düşünüyorum:

Ya ailesi ve çevresi tarafından aşırı derecede şımartılmış, neticede ortaya şımarık ve kendini aşırı beğenen bir birey çıkmıştır.

Yada yaptığı hiçbir iş toplum veya çevresi tarafından övülmemiş, beğenilmemiş, neticede bu kişide kompleks olmuştur. Bu kişi yerli yersiz devamlı övünerek kendisini belli eder.

Buraya kadar bahsettiğim hep zahiri kibir içindi. Bir çok kişi gönül rahatlığıyla bu kısma girmediğini düşünür.

İkinci kısma gelirsek… İşte kaç kişi bundan kendisini soyutlayabilir bilmiyorum.
Mesela ben kendimi bir davranışımdan dolayı yeriyorum. Görünüşte bu alçakgönüllülük gibi durur. Oysa belki de kendimin bile fark edemeyeceği bir kibirlenme var. “Bak, kendimi övmüyorum ne kadar alçakgönüllüyüm” gibi. Bu bir örnekti.

Kendi ailemden bir şey anlatayım:

Anneannem daima kendisini över. Çocuklarının iyi huyları hep kendisinden aldığını, kötü huyları ise babalarından (dedemden) aldığını söyler her konu açıldığında. Bununla da bitmez. Övünür de övünür. Bu övünmesinden bunalıp bir şey dediğimde de “ Doğruları söylemek ne zamandır övünmek oldu?” diye cevap verir. :)
Annemin de yaşı ilerledikçe bu kendini övme huyu artıyor. Korkuyorum, eğer genetikse yaşım ilerledikçe bende de oluşacak diye, kim bilir belki de vardır; ama farkında değilimdir.

Şimdi anneannem birinci kısma giriyor. İkinci kısma ise babamı sokabilirim. Kendisini övdüğü pek görülmez; fakat bazen bir şey derki şaşırırsınız bunu böyle bir kişi mi söylüyor diye. Anneannem gibi göze batmıyor; ama içinde var ki zaman zaman dışarı çıkıyor.

Peki, ben hangi kısma giriyorum? Açıkçası bir insanın kendi hakkında objektif olabileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden kendi hakkımda bir yargıya varamıyorum. Belki birinci kısma girmiyorumdur; ama ikinci kısma girmemek için nefsi mutmaine (Mevla’nın kendisinden, kendisinin de Mevla’dan razı olduğu) makamında olmam gerekir. Ben, kibirden kurtulmak için tasavvuf yolunu seçtim; başarılı olamasam da…

Son olarak kibirle ilgili Lokman (a.s.)’ın oğluna verdiği öğüt (Kuran-ı kerim lokman suresi 18.ayet):

“(Kibirlilerin yaptığı gibi) yanağını insanlara çevirme, yeryüzünde aşırı azgın (kibirli ve şımarık) bir şekilde yürüme! Şüphesiz ki Allah, her kibirli yürüyen/ kendini beğenen/ çocukça böbürlenen/ sahip olduğu nimetleri anlatıp şükretmeyen kimseyi sevmez.”

Tahammülsüzlük!

Tahammül edemiyoruz. Kendimizden başkasına, bizden farklı düşünenlere tahammül edemiyoruz. Kendimize itiraf etmesek de içimizden “Yaşamasa daha iyi, benden başka doğru yok, zaten onda akıl olsaydı öyle düşünmezdi.” tarzı düşünceler geçiyor. Kimimiz bunu belli ediyor hareketleriyle, kimimizse gizliyor içinde.


Belki bunun sebebi kendimizi fazla beğenmişliğimizdir, belki kendimize bakmadan karşıdakini çok kolay yargılamamızdır, belki bazı şeyleri içimize sindirememişizdir, kim bilir belki de karşıdakinin doğru düşünme ihtimali sebeptir buna. Hep bir “ama” mız, hep bir haklı sebebimiz vardır tahammül edemememiz için. Aslında olay bunu kabullenemememizdir.

“Kim ne düşüncede olursa olsun, benim için önemli olan insanlıktır.” diyorsa biri ve bunu söylemekle kalmayıp hayatının ilkelerinden biri haline getirmişse helal olsun diyebilirim o kişi için. Yalnız bunu, düşüncelerine ve yaşantısına tamamen zıt birisi için de söyleyebilmektir önemli olan. Yoksa herkes sözde tahammül edebiliyor; ama fikirlerine en ufak zıtlıkta olan bir kişiye hakarette sınır tanımıyor.

İnsanlıktan anladığımız, sadece slogan üretmek. Her şey sözde var, ama davranışlarda göremiyoruz bunu.

Nedir paylaşamadığımız? Ne kadar zıt olsa da karşıdakinin fikirlerine saygı duymak bu kadar zor mudur?

Umut ettiğim her şey birer birer elimden gidiyor. Herkesin birbirine tahammül edebildiği bir dünya benim için ütopya olmaktan bile uzak bir ihtimal artık.

Maalesef.

Martılar

Aslında hayvanlara çok merakım yoktur, mesela evime evcil bir hayvan alayım diye bir istekte bulunmadım hiç; ama bahçede sokakta gördüğüm hayvanları severim.
Baharın gelmesiyle birlikte bizim çatıda yuva kurmuş bir anne martı ile iki yavrusu. Yavrularanneleri kadar güzel değil (kapkara tüyleri var beyaz değiller anneleri gibi); ama çok sevimliler, annelerinin seslerini taklit etmeye çalışırlarken çıkan o iniltimsi tiz sesleriyle birleşince inanılmaz bir acıma duygusu kaplıyor insanın içini.
Burada asıl vurgulamak istediğim nokta ise annenin yavrularının başından bir an olsun ayrılmaması. En ufak bir tehlike karşısında kendi hayatını tehlikeye atmaktan çekinmemesi, mesela yavrunun yanına yaklaştığınızda direk başınıza uçup kanat çırpıyor. Hiç ısrar etmedim; ama edersem ne olur bilmiyorum. Annelik duygusu bu kadar içten midir?

Kış gelince giderler buradan, alışmıştım oysa çok. Zaten alıştığım şeylerden kopmak hep ağır gelmiştir bana, sevmiyorum bu yüzden alışmayı; bağlanmayı. En üzüldüğüm nokta ise fotoğraf makinemin olmamasından dolayı bana ait anı olabilecek fotoğraflarını çekememem.Gönül isterdi ki buraya internetten bulduğum değil de kendi çekmiş olduğum resmi koyayım; ama ne yaparsın işte…

Değer

Bir insana sadece insan olduğu için değer vermek güzel bir şeydir; fakat karşıdaki kişi bunu yanlış algılayıp kendisine verilen değerin kendi kişisel sebepleri ile olduğunu düşünmesiyle değişir bu durum. Değer verilen kişi birden değişip karşıdaki kişiyi muhatap olarak görmemeye başlar.

Karşısındaki kişinin, sadece insan olduğu için ona değer verdiğini anlaması bu kişi için bu kadar zor mudur?
Böyle insanlarla karşılaştıkça, bir insana hak ettiği değerden fazlasını vermemek gerektiğini düşünüyorum; zira fazlasını kaldıramayabiliyorlar. Belki de bazı insanlar sadece beğendiği kimseler tarafından değer görmek istiyorlardır? Geride kalan kimselerin verdiği değer onları pek ilgilendirmiyor olsa gerek. Bu tarz insanları görünce aslında onlara kızmak yerine acıyorum; zavallılar dünyanın merkezi olarak görüyorlar kendilerini. Sonra birden irkiliyorum, ya bende böyle bir insansam? Acaba birisi bana değer verdiğinde gözümde değersizleşiyor mu? Başkalarını suçlamak kolay, ya kendin? Belki de bu da suçlamak gibi insanın genlerinde vardır. Sonuçta mağduru oynamak kolaydır hep.

Öte yandan sadece insanlara da mahsus olduğunu düşünmüyorum bunun. Mesela bir bilgisayarınız, mp3 playeriniz, el konsolunuz veya başka maddesel bir şeye çok değer verirsiniz muhakkak başına bir şey gelir; sakınılan göze çöp batar misali. Acaba onlarda mı verilen değeri anlayamıyorlar? Şöyle bir okudum da yazdıklarımı belki de benim kafam çok karışık? Evet evet suçu başkasına atmaya gerek yok.

Nükleer*

Bu ekonomik darboğazın en iyi yanı Nükleer Santral olayınından bahsedilmez olması. Ama elbet kriz aşılır ve birileri Nükleer Santral’dan bahsetmeye başlar yine. O gün hatırlamak için bu resmi zihninize kazıyın. Zamanında Çernobil halkının bir nükleer santrale ses çıkarmamasının maliyetini görün.


* Tuğbek abi, Ağustos/2001 tarihinde ki BtG’de yayınlamıştı. Gerçi zihninize kazıyın demiş; fakat geçmiş BtG’lere bakarken gördüm bunu ve koymaya karar verdim.

Suçlamak

İnsanoğlunun, sorumluluklarından kaçmak istediğinde veya hayatında yapamadığı bir şey olduğunda başvurduğu eylem…

“Eğer başıma şu şu gelmeseydi” veya “ X kişisi bana şöyle şöyle yapmasaydı” şeklinde uzayıp giden söylemler. Sadece bireysel olarak değil; devlet olarak ta (özellikle geri kalmış devletlerde) benimsenen bir tavır. Mesela “ Her şey Yahudi oyunu, bütün bunları Amerika yapıyor, eğer onlar olmasaydı biz aslında şöyle bir devlet olacaktık” şeklinde geri kalmışlığın suçunu karşıdakine atmak. Yazdığı şeyleri okumayı gerçekten sevdiğim bir arkadaşla msn’de bu konuyu konuştuk, o da şöyle yazmıştı:

“Aslında çok sağlıksız bir ruh halinin ürünü. Özellikle yönetim meselelerinde, uluslararası ilişkilerde vs. Hani suçu hep gizli loncalara, C.I.A’.ye, F.B.I.’ya atmalar vardır ya, onu kastederek söylüyorum. Çocukça bir şey hatta, “ben yapmadım, o yaptı!” demek. Hep mağdur psikolojisindeyiz… Kendimizde sorumluluk bulmayıp, hep başkalarını sorumlu göstererek, kadere sığınarak geldiğimiz nokta da ortada zaten.”

Bu bakış açısından kaynaklanan bir tembellik çıkıyor karşımıza bu sefer.
“Nasıl olsa/ ne yaparsam yapayım bu iş olmaz, çünkü benim şu şu engellerim var” gibi. Veya insanlar hep şöyle yapıyor, insanlar hep böyle şeklinde genelleme yapmak. Suçu kendinde hiç aramamak.
Nasıl olsa hep o suçlu, o zaman ne diye kendini yorasın ki?
Birde devamlı karşıdaki kişiyi değiştirmeye çalışmak gibi bir huy var. Karşındakini olduğu gibi kabul edemiyorsun. Muhakkak senin doğrularına göre hareket etmesi gerekiyor; zira tek doğru senin yaptıkların, başka doğru yok.

Bilmiyorum bana mı öyle geliyor yoksa çoğu insan bu şekilde mi? Kendime baktığım vakitte sanki doğuştan kodlanmış gibi bu huylar var; fakat bundan kurtulmak için çalışıyorum. Belki çoğu kişi bende böyle huylar yok diyecek; ama gerçekten öyle diyebilecek kişilerin sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.

Askerlik…

Askerlik denilince aklıma özlem, disiplin ve acı gelir. Abim, askere gidince özlem duygusunu çok yoğun olarak yaşadım/yaşıyorum.

Tek kardeş olmanın da bunda etkisi var galiba. Abim varken çoğu şeyimiz ortaktı; pc’mizi beraber upgrade yapardık, filmleri beraber izlerdik, (genellikle) o oyun oynardı ben izlerdim; beraber taktik geliştirirdik. Her gece kafamıza takılan sorulara 1-2 saat cevap arardık konuşarak. Level dergisiyle ilk abim vasıtasıyla tanışmıştım.Donanımla ilgili bir problem olduğunda hep abim hallederdi (şimdi de irc’de ki arkadaşlar çok yardımcı oluyorlar, teşekkür ediyorum buradan hepsine).

Yinede annem, abimin resimlerine baktığında, yüzünde beliren acı ve özlem duygusu… Anneliğin gerçekten çok farklı bir şey olduğunu düşündürüyor bana. Vatan sağolsun diyeceğim; fakat bunu diyecek kişinin ben olduğumu düşünmüyorum. Evet, abim askerde belki; fakat bir dağ komandosu olarak değil yazıcı olarak. Her gün terörün kucağında değil. Buradan o şanlı askerlere; ailelerine sabır ve kolaylık diliyorum. En kısa zamanda bu sorunumuzun da çözülmesini dilemekten başkada elimden bir şey gelmiyor. Neyse konuyu biraz dağıttım. Annemle babam Sivas’a gidip ben gidemediğimde abim çok üzülmüş. Bana da resimlerini göndermiş sağ olsun. Onlardan birkaçı:




Sivas’tan birkaç görüntü: