Buddypoke!

Son zamanlarda tadını çıkarmaktan zevk aldığım bir kaç keyfim var. Salıncakta uzanıp kitap okumak, Planets vs. Zombies oynamak ve Facebook’taki Buddypoke uygulamasıyla uğraşmak! Oradaki karakterimi çok seviyorum :)

Şimdi bir kaçını gif formatında kaydetmiştim, paylaşayım sizinle de:

Zombi dans!
Cancağızımla zombileşmemiz
Meditasyon sözde bu ama, daha çok murakaba hali gibi :)
Şeker zombi Roselyn ile rock konserimiz
Şeker zombi Roselyn ile Leviathan’ı sevmemiz.
Çikolatalı kedi ile hulahop
Night Eagle ile Video Games!

Planets vs. Zombies oyunu da harikaymış, bir oturdum mu 3 saat kalkamıyorum başından. Zaten Anasayfamız‘daki logo da buradan arak :)

Bir de son olarak sözlükteki bir yazımı paylaşmak istiyorum, zira dün gece 2′de oturdum yazmaya, bittiğinde saat 6′idi. O da şurada.

İstanbul’dan bir Çağlayan geçti

Hiç ihtimalimde olmayan bir şey oldu bugün. Cancağızım İstanbul’a gelmiş, güzelce haberleşemiyoruz benim cep telefonumun yokluğundan dolayı. Ama görüşmek de istiyoruz fena şekilde. Biraz Oyungezer forumlarından, biraz telefon kulubelerinden görüşmemiz sonucu buluşabildik bugün. Sultanahmet’te olacağım demişti bugün, dersten çıktıktan sonra bir arayayım, şansıma yakalayabilirim dedim ve o da ne! Gülhane parkının oradalarmış :)

Tramvayla geçtim Sultanahmet’e ama, meğer sirkecidelermiş. Bir kaç dakika sonra Çağlayan karşımdaydı. Sıkıca bir sarıldıktan sonra Dark Templar ve bir kaç arkdaşın daha olduğu masaya geçtik, cancağızımla bir muhabbete daldık ki :)

Biraz sonra bir başka sürpriz, Damla abla geldi! Damla abla da çok tatlıydı, saçların çok yakışmış Damla abla ^^

Biraz BtG’den, biraz Oyungezer dergisindeki Ekran Dışı’ndan, biraz kitaplardan bahsettik. Zaten grubun hıdırellez festivaline, benim de eve gitmem gerekiyordu. Ama 1 saatlik bir buluşma yeterli oldu benim için, çok teşekkür ederim hepinize. Tatlı muhabbetiniz çok sardı :)

Garip Bir Rüya

Evvelki gece değişik bir rüya gördüm. Sanırım seçimlerle fazla ilgilendim bu sene, onunla alakalı :)

İçlerinde arkadaşlarımın da olduğu bir grupla oturma odasında oturuyor, epey konuşuyoruz. Hani rüyalarda olur ya, konu, alevi-sunni çatışması ve Maraş Katliamına gelmiş. Birden bizim mahalle muhtarına çok benzeyen bir amca beni tartaklamaya başlıyor (şu orta yaşlı solcu amcalardan). “Katliam fotoğraflarını ben de gördüm” diyişlerime “Sen hiç bir şey bilemezsin o katliama dair, o kan kokusunu duymamışsın, neyi anladığını iddia ediyorsun!” şeklinde çıkışıp devam ediyor tartaklamaya. İşin değişik tarafı arkadaşlarımdan kimsenin olaya karışmaması. “Sunniler de öldürülüyor, bak Filistin’e, Irak’a” diye ağlamaya başlayınca sanırım bırakıyor beni tartaklamayı. Yine rüyalarda olacak bir şekilde birden, bu sefer farklı bir arkadaş grubu, ama yine o amcayla yemek yemek için yer aramaya başlıyoruz, çatışma bitmiş, herkes neşeli bir şekilde konuşuyor. Bir yer buluyoruz , ama bu sefer Melih Gökçek karşımızda! “Olm şunu versene yav” tarzı bir konuşması var, epey sırıtıyor filan. Gerisini de hatırlamıyorum zaten.

Sanırım muhtar kılığındaki amca bilinçaltımdaki vicdanımdı, arkadaşlarımın karışmamasını da buna bağlıyorum. Ama Melih Gökçek nedir ya?!

Korkarak Yaşarsan…

Kandili arkadaş ve hocalarımla beraber geçirdim dün, uyumadım hiç. Yani nasıl bir içime birikmişlik varsa artık, sabaha kadar konuştum, tartıştım; çenem düştü. 8 Mart’ın da vermiş olduğu bir coşkuyla kadın hakları, İslam’da kadının yeri, siyaset… Birini bir hocamla, diğerini öbür hocamla, birini arkadaşlarımla konuştum, durdum. Artık yorgun düşüp uyudular, ben de eve geldim (sabah 8′de).

İlginç gelen bir nokta, başta neredeyse hepsi erkeğin önde oluşundan bahsederlerken, bir zaman sonra bunun toplumsal koşullarla oluştuğunu kabul ettiler, hatta anladım ki, zaten içten içe öyle kabul ediyorlardı. Ben bastırınca sözel olarak da kabul ettiler. Hepsi zeki, tuttuğunu koparabilen, fedakar, becerekli kadınken erkeğin önde olduğunu kabul etmeleri saçma gelmişti bana zaten.

Bu yazıda esas değineceğim şey başka. Öğrencim bana gül almış, üzerine bir de hadis yazmış: “Korkarak yaşarsan, yalnızca yaşarsın.”
Bizim ailede pek meşhurdur, her konudan bir ilahi mesaj geldiğini kabul etmek. Ben de etkilenmiş olacağım bu durumdan ki, “Peygamberimiz (s.a.v.), bana mesaj yolluyor, korkmadan yaşamamı istiyor sanırım” şeklinde mırıldanırken, bir yandan da İslam’daki Allah korkusuna olan vurguyu düşünüyordum. Hatta hadisi, “Allah korkusundan başka bir korku kastediliyor” şeklinde tevil ettim. Eve geldiğimde de baktım hemen, ama böyle bir hadise rastlayamadım. Sanırım Nietzsche’nin, “Korkarak yaşarsan hayatı yalnızca seyredersin.” sözü, hadis diye kitaba girmiş :D

Esasında 8 Mart ile ilgili kişisel bir yazı yazmıştım ama, vazgeçtim, geçirmedim bilgisayara. Böyle daha iyi.

Yeni dönem

Yoğun bir dönemim başladı iki haftadır. Evvela hat dersimden bahsedeyim biraz. Haftada bir yine, ama hocam yeni. Daha doğrusu şimdiki hocam eski hocamın da hocası ve tüm hat dersini yeniden yazıp ona göstermem gerekiyor. Bu yüzden bir yılı geri sarıp yeniden “Rabbi yessir ve la tüassir, Rabbi temmim bil-hayr” yazmaya başladım (kendisi hat dersindeki ilk derstir, manası, “Rabbim işimi kolaylaştır, zorlaştırma, Rabbim işimi hayırla tamamla”). Harflerin oturmuş, güzel dedi ama işte yine de yanlış oluyor, hep (resimdeki kırmızı mürekkeple yazılmış yerler yanlışlarımı gösteriyor, siyahlar bana ait, kırmızılar hocaya). Normalde bu kadar kuralcılığı sevmem (en ufak santim kayması hata kabul ediliyor), ama hat dersinde seviyorum nedense, zorlamıyor bu kuralcılık beni. Bugün ilk derse giden bendim, biraz konuşma imkanı buldum hocamla, çok tatlı birisi kendisi. Tam bir “hattat” gibi, yumuşak, hakir görmeyen ama yanlışlarını da söylemeden geçmeyen bir hoca. “Hocam ne kadar zamandır hat ile uğraşıyorsunuz?” şeklindeki soruma 15 yıl diyince vay, maşallah dedim hehe :D

O da bir hattatın sözünden bahsetti: “Bir ömür öğrenmekle geçti, yazmak için bir ömür daha lazım”. Ben de iyi ki lazım hocam dedim :)

Hat serüvenim böyle şimdilik. Diğer derslerden bahsedecek olursam, Arapça dersi (ama sadece çalıştırmak için giriyorum, ders vermeye zaman yetmiyor), bir de fıkıh. Bu sene başka bir topluluk daha ders vermemi istedi, oraya da gidiyorum. Aslında fıkıh çok derin bir konu; ama benden istenen sadece mezhebin görüşleri, sebepleri değil. Ancak ben sebeplerini, delillerini de merak ediyorum. Delilleri hiç araştırmadan kabul etmek değişik geliyor biraz ya. İmam-ı Azam hiç araştırmadan kuran sözü gibi sözlerini kabul ettiğimizi görseydi memnun kalır mıydı acaba bilemiyorum. Bu yüzden yeni bir kitap aldırıyorum babama, hanefi mezhebinin delilleri diye, Arapça yazılmış. Maksat sadece verilmiş hükümleri direk kabul etmek değil, araştırarak bir şeyleri beyinde de oturtmak. Ehl-i sünnet itikatında hep diğer itikatta olanlar için sapık görüşler deniliyor ama, dayanılan deliller ne? Özellikle Eşari imamlarının kelam ilim tartışmalarında mevzu hadisleri bile mütevatirmiş gibi gösterek karşı tarafı kafir diye adlandırdığını düşünürsek. Bir sürü soru var kafamda İslam ile ilgili ve bu yüzden de araştırmam gerekiyor. İslam felsefesi (felsefeyi sadece İslam ile sınırlamamak da lazım aslında), akaid, fıkıh, tefsir; hepsini. Ya öğrendikçe bir şeyler sinecek içime, ya da daha da kafam karışacak; bilemiyorum.

Dersler böyle, bir de internetteki hayatım da (!) epey yoğun geçiyor bu ara. BtG okur özel sayımız var bu ay böyle bir katılımlı güzel şeyler olacak inşallah, sonra benim kişisel çalışmalarım var. Daha fazla yazmak istiyorum, ama yazmak için; okumak, dinlemek, izlemek ve düşünmek gerekiyor. Ama hepsi bir anda da gitmiyor ya, zamanı iyi değerlendirmek gerek. Bu ara en çok aksattığım şeyse fotoğraf çekmek, fotoğraf çekmeyi çok seviyorum ama istediğim fotoğrafları çekemiyorum diye bir çekememezlik durumu var, hayırlısı bakalım.

Öyleyken şöyle, şöyleyken böyle. En önemlisi yoğun olmak çok güzel bir şey, bir şeyler yapıyor hissi, bir şeylere yaramak hissi. Hep devam etse bu his ne güzel olurdu.

Not: Normalde hocaya gösterdiğim sayfa beyaz oluyor, ama böyle blogta da güzel dursun diye arkaplanı dokulu yaptım, yazıya tutmadım hiç :)

Tanımadığın kişiden beklemediğin bir iyilik

Hani hiç ummadığınız bir zamanda tanımadığınız bir kişiden ummadığınız bir iyilik görürsünüz ya, çok sevindirir sizi, aynı zamanda şaşırtır çok. İşte bu gece onu yaşadım.

Demonoid üyeliği istiyordum ne zamandır, fakat başka birisinden davetiye almalısınız. Ancak hangi arkadaşlarımda olduğunu bilmediğim, herkese tek tek sorup istemek de işime pek gelmediği için kaldı üyelik. Bu gece IRC kanalındayken ben açmadığım halde tanımadığım bir forum kullanıcısı (nicki abimobi idi kanalda, sanırım forumdaki AbidikMobidik nickli arkadaşımız), demonoid davetiyesini isteyen kimseye verebileceğini söyleyince, birden dilim çözüldü ve “ben isterim, çok isterim hem de” derken buldum kendimi. Beklemeye aldığım bir şeyin ansızın olması şaşırttı çokça, hoş oldu. Çok teşekkür ederim AbidikMobidik :)

Annemler çınarcığa gitti bugün ama bu sefer gitmek istemedim onlarla. Pazar günü arkadaşlarımla buluşmak istiyorum ve gidersem kalacak yine. Neyse ki ısrarlarıma ve çeşit çeşit mantıklı bir çok neden sıralamama dayanamayan babam kabul etti. E abim var tabi bir de, neyse ki o da kendi aleminde bu ara. Evde kimse olmayınca kafamı daha güzel topluyorum, bitirmem gereken bir kaç şey de bitmiş oldu böylece.

Bir şeyi farkettim bir de, hayal kurmayı yasaklıyorum kendime bundan sonra. Zira kurduğum hayalleri rüyamda görüyorum, sonra bunun etkisinde kalıyorum. Gerçeklikten kopabiliyorum bu yüzden ve yapmak istediğim bir çok şey kenarda kalıyor öylece.

Ekleme filan: Stickies diye bir şey var, postit gibi. Çok harika ve kullanışlı, aklınıza gelen anlık şeyleri yazıp masaüstünüze yapıştırabiliyorsunuz ve dilediğiniz zaman da düzenleyebiliyorsunuz. Renk ayarları da var, şu an en sevdiğim şeylerden biri. Not almayı seviyorsanız bir deneyin derim =)

Hayal kırıklığı

“Yine olmamıştı… Olacağına dair beklentisi yüzde olarak sorulsa belki yüzde on, belki bir diye cevap verirdi oysa.

Peki niyeydi şimdi hissettiği bu yılmışlık, yorgunluk hissi? Belli ki “Beklentin ne kadar az olursa, o denli ufak çapta yaşarsın hayal kırıklığını” düşüncesi içinde bulunduğu hali açıklayamıyordu.

Yoksa yanlış olan beklentisine biçtiği yüzde miydi? Yüzde bir derken tüm umudunu o birin gerçekleşmesine mi bağlamıştı ki yaşıyordu her daim bu hissi? Kandırmıyor muyduk kendimizi o yüzdelere verdiğimiz ufak değer ve ihtimallerle? Mantığımız sayıyı azalttıkça azaltıyordu. İsyan eden kalbimizse gittikçe azalan sayılara, yüzdelere bağlıyordu gerçekleşmesini istediği bir çok şeyi.

Mantık çoğu kere haklı çıkıyordu çıkmasına, ama bunu kabul ettiremiyordu işte kalp denilen o baştan aşağı hislerle kaplı duygusal şeye.  Mantığın yüzdelerini kabullenemeyen kalp, verilen tüm değerlere açmıştı isyan bayrağını bir kere, şu sözleriyle:

“Senin yüzdelerin arkasına saklanarak gerçek olduğunu her defasında böbürlenerek söyleyip durduğun o “beklentisiz olma” haline alışamadım. Senin yaptığın gerçek değil, hayatın tüm renklerini ve heyecanını öldürmektir ancak. Rutin hayatımız içinde bir nebze ferahlamımızı sağlamaz mı beklenti ve hayallerimiz? Beklentilerden kaçarak sen yaşamıyorsun belki hayal kırıklığını,  ancak tüm yük üstüme kalıyor.

Zorluk beklentisiz olup hayal kırıklığından kaçmak değildir. Zor olup başarılması gereken, tüm beklentilere rağmen ele geçmeyen şeyler karşısında yılmamak ama kabullenmek. Her defasında umut etmek, gerçekleşmese de. İşte o zaman zoru başarmız oluruz ve kötü gördüğümüz duyguları da, güzel bulduğumuz duygular kadar sevmiş oluruz.

Senin her kaçışın, bir sonraki hayal kırıklığına karşı zayıf kalmamı sağlıyor. Oysa ufak hayal kırıklıklarına alışmalıyız ki zaman ilerledikçe karşılaştığımız büyük hayal kırıklıkları için seviye atlamış olalım. Yapmamız gereken tam olarak beklentilerimizle birlikte kabullenmek.  İşte tüm bunları yaptığımızda gerçekliği tam anlamıyla yaşarız.”

Hayal kırıklığını ve üstesinden nasıl geleceğini böyle tanımlıyordu Ayna-i_Marzî, namıdiğer Tuana.

Kar…


Aslında uzun süredir yazmak istediğim bir konu vardı; ama yazamadım yine. Bugünümden bahsetmek istiyor canım, öteki yazı başka zamana kalsın, beklesin biraz daha. Nasıl olsa beklemeye alışan bir şey biraz daha sabredebilir.

Okullar tatil oldu kar sebebiyle; ama benim derslerim olmadı. Mecbur kalktım yola koyuldum. İki senenin üstüne kar yağmış, bari fotoğraf çekeyim biraz diyerek fotoğraf makinemi de aldım yanıma. Yağmurlu havalardan dolayı uzun zamandır yapmıyordum çekim, özlemişim :)

Botlarımı giyecektim; ama bana ağırlık yapıyorlar, zaten fotoğraf makinem de var dedim (pek ufak tefek bir makine değil de), günlük ayakkabılarımla yürümeye karar verdim. Tabi bu ayakkabılarımın altı botlarım gibi değil, kayıyor devamlı. Artık düşmeyeyim diye 5 saniyede bir adım atmaya başladım. Öyle ki, 15 dakikaya gittiğim yolu 45 dakikaya tamamlayabildim (tabi durup durup fotoğraf çekmemin de payını inkar edemem). Aslında düşmeyi bekliyordum; zira hep karda düşerim; ama bugün düşmedim, düşer gibi oldum yine de dengemi koruyabildim. Asıl korkum düşersem fotoğraf makineme bir şey olmasıydı, sanırım bu yüzden daha dikkatli yürüdüm. Evet, karda düşmeyerek kendi çapımda bir ilk gerçekleştirmiş oluyorum!

En çok da çocuklar eğlendi bugün. Bütün yokuşları parsellemişler, kayıyorlar. Canım çok çekti onlar gibi kaymayı; ama diyemedim “Bir karton da bana verir misiniz çocuklar, kaymak istiyorum ben de.” diye. Utandığım için değil de, ne bileyim diyemedim işte. Ama çok özendim onların eğlenmesine, kahkahalarına. Başkalarının güldüğünü, eğlendiğini görmek tuhaf bir şekilde beni de eğlendiriyor. Çocukları bir yandan izlerken bir yandan da fotoğraflarını çektim.


Bu ikisi ise elimde fotoğraf makinemi görünce abla bizi çeker misin dediler. Zaten çekmeye yer arayan ben hemen atılarak tabi tabi geçin şöyle diye cevap verdim. Sonra da gösterdim çektiğimi, ooo eminem gibi çıkmışsın dedi siyah bereli, beyaz bereli çocuğa. Ardından kartopu savaşına girdiler :)




Bu fotoğrafsa hoşuma gitti çok, kız çok tatlı bir şekilde kayıyor. Elleri, yüzü, harika! Keşke yüzünü daha net çekebilseydim; ama öyle el çabukluğu ile çekince bu kadar oluyor.

Annem hep bana ters bir kızsın derdi, kabul etmezdim. Bugün dediğinin haklı olduğunu kabul ettim. O kadar günüm varken gitmediğim hattatçıya bugün gideceğim tuttu, her yer kar, caddeler çamur. Başka gün kalmadı sanki, hani yakın da değil öyle. Ama kafama koydum ya, yapacağım illaki. Neyse gittim hattat Ceyhun’a, ortadaki iki kamışı aldım. Böylece boy boy kamışlarım oldu.

Soldan sağa boyutları şöyle:
2 mm.lik,
2,5 mm.lik,
3 mm.lik,
4 mm.lik uçlu. Bu sonuncusu ile çok büyük oluyor harfler, en ideali şu an için soldan ikinci gibi gözüküyor.


Çarşamba günü göstereceğim dersimin bugünlük bitmiş hali. Hatta kuralların bir tanesi de, sıkıldığında bırakmaktır. Zira sıkılırsan kendini veremezsin ve boşboşuna yazarsın. Nitekim son harflerde sıkılmışım ve kötü harfler çıkmış. Muhtemelen kırmızı mürekkeple düzeltecek hocam hep hatalarımı :)

Bu da dersime geçirmeden evvel çalıştığım kağıdım. Burada harfleri oturtmaya çalışıyorum, sonunda ders kağıdıma yazıyorum. Ama tutmuyor çoğu zaman. Yavaş yavaş artık.

Bir de ne zamandır almak istiyordum, taraf gazetesini. Aldım bugün, gayet hoş bir gazete. İdeolojisini bulaştırmamaya özen gösteriyorlar, farklı görüşte bir çok insan var. Yalnız 1 lira, her gün alamam bu yüzden. Başta haftalık zannediyordum ben, meğer günlük gazeteymiş. Ara ara alırım artık.

Evet güzel bir gün geçirdim, eğlendim çocukların eğlenmesine. Bu güzel günlerimin sonuna geliyorum, korktuğum sona belki de. Hani kar yağar, çok güzel olur her yer, beyaza bürünür. Ama erimeye başlamasından itibaren bir çürümüşlük sarar her yanı. Şehrin o kirlenmişliği daha bir çıplak gözle serilir etrafa, istemezsin karlar tam erirken oluşan o çamurlaşmayı. İşte öyle bir durum benimki de, istemiyorum o sona gelmeyi, düşünmemeye çalışıyorum.

Korkuyorum, bir hatamın geri dönüşü olmayan bir yola beni sokmasından. Hayatımda yaptığım bir hatanın bedelini ağır bir şekilde ödemiştim, aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Bu yüzden dikkatli olmalıyım, inşallah korkularım yersizdir.

Uyurgezer

Feciyim bu aralar. Evin her yerini istila etmiş bulunmaktayım. Daimi şekilde uykum geliyor ve hemen kıvrılacak bir yer bulup cenin pozisyonunu alıyorum. Daha sonra rüyalarım arasında annemin veya babamın üstümü örterken kızmaları eşliğinde uyanıyorum. İşin ilginç tarafı hep hayalini kurduğum şeylere ulaşıyorum rüyalarımda. Sanırım bir nevi hayatımdan kaçış gibi bir şeyi yaşıyorum uykumda ve bu da kendisine çekiyor beni; yine de şikayetçiyim bu durumdan, zira çok fazla uyuyorum.

Bu arada en çok sevdiğim uyku yerime de karar verdim, kesinlikle yatağım değil. Salondaki kanepe, harika bir minderi de var, yastık niyetine onu kullanıyorum. Mesela gece yatağımdan kalkıp kanepeye gidiyorum, arada mutfağın karşısındaki odada bulunan kanepede de yattığım oluyor, yine de en güzeli salon kanepesi.

Bu duruma isyan ediyor ve günde 4 saatten fazla uyumak istemiyorum, ama nasıl yapacağım bilemiyorum. Hatta şimdi yazıyı yazarken de geldi uykum, gidip kıvrıla…yı…m. Zuzz.zZZzz.zZzzZz.

Ağlamak

Uzun zamandır içimde bir sıkıntı vardı, nedenini tanımlayamadığım. Son günlerde yoğunlaştı niyeyse bu sıkıntı. Blogumda daha evvel de bahsetmiştim, eskiden daha sulu gözdüm diye. Zamanla katılaştığımdan bahsetmiştim. Bu gözyaşlarıma da yansımıştı. Eskisi gibi değil, özel bir nedene ihtiyaç duyuyorlar artık akmak için. Onlar akınca içimdeki o sıkıntı da gidiyormuş oysa. Hep ağlamak da güzel bir şey değil, hele insanların içinde. Yalnız arada bir yalnız kalınca iyi geliyormuş ağlamak, fakat özel bir nedeni olmadan akarsa o gözyaşları. Hiç bir müzik olmayacak dinlediğin, sadece camdan bakacaksın ve güzel bir rüzgar eşliğinde için donarken gözyaşların ısıtacak yüzünü.

Ara verdiğim bu duygulara geri döndüm dün. Boşaldı gözyaşlarım, aktı aktı aktı… Sabah kalktığımda içimdeki o sıkıntıdan da eser kalmamıştı, bolca baş ağrısı hediyesiydi yanında ama. Nasıl bir hikmettir anlayabilmiş değilim.
Bir arkadaşım vardı, herkesin içinde ağlamayı acizlik olarak görürdü. Ama aynı zamanda ağlayamamaktan da şikayet ederdi. Hep içinin sıkıntıyla dolduğundan. Çok sevdiğim bir arkadaşımdı ayırca (derslerimizin farklılaşması sebebiyle uzaklaştık çok), dün ağlarken onu hatırladım, ağlamak acizliktir sözlerini. Bugün tam dersimden çıkarken beni görmeye gelmiş, onu gördüğümdeki şaşkınlığımı ve sevincimi anlatamam sanırım. Çok da özlemişim, görünce anladım. Ama çok duramadık, onun da benim de ayrılmam gerekiyordu. Kararlaştırdık, önümüzdeki günlerde bir kaç arkadaş buluşacağız tekrar.
Dün aklıma gelmişken, bugün karşılaşmak da değişik geldi bana.

Bloguma genelde sıkıntılı olduğum zamanlarda yazı yazmam. Eğer hoşuma gitmeyen bir şeyi yazacaksam da, o duyguları hissederken yazmayı tercih etmiyorum pek. Ancak şimdi ki gibi, neşeliysem bir gün evvelki ruh halimden bahsediyorum. İleride baktığımda karamsar yazıların beni karşılamasını istemiyorum çünkü. Hep umut eden birisi olduğuma inandırmak istiyorum kendimi belki de?

Siz de sebepsiz yere ağlar mısınız benim gibi? Ağlayınca rahatlar mısınız, içinizdeki sıkıntının gittiğini hisseder misiniz? Yoksa ağlamayı acizlik olarak görenlerden misiniz? Belki de öyledir, ağladığımızı gizlemek gerekir. Hiç değilse yalnızken ağlamamız lazımdır, başkaları görmemeli ve bilmemelidir acizliğimizi, arkadaşımın dediği gibi.