Şîmavnû

İnsanlara Karışmak adlı (adı saçma geldi aslında sonradan ama değiştirmedim daha) hikayemin (buradan, şuradan, oradan ulaşabilirsiniz) sonunu yazdım geçen hafta. Grafik tabletim gelince Şîmavnû (hikayedeki yeni yetme ruh, ismi hikayenin son bölümünde verdim)’nun olduğu son sahneyi çizeyim dedim. İki günlük (yaklaşık 10 saat kadar) bir uğraşın sonunda böyle bir şey çıktı (eh pek iyi bir şey olduğu söylenemez ama ilk illustrasyon tarzı bir deneme bu). Son bölümün hikayesini ise Ekim ayı BtG’sine yollayacağım :)

Eğer yapabilirsem diğer üç bölüm için de bir şeyler çizip kitap haline getirmek istiyorum :)

Bu tatil hiç ummadığım; beklemediğim şeyler oldu. Öyle böyle sonuna geldim sayılır. Aklıma koyduğum her şeyi yapabildim mi? Hayır, ancak önemli bir bölümünü yaptım. Yeni bazı kararlar verdim, ailemden gizli bir karar, geleceğimle ilgili. Bakalım neler olacak.

-Kız yaylalarda gelin olasıca! Hani geliyorlar mı seni görmeye, var mı sevdiğin birisi?

- Yaa, dede!

Elini ağzına götürüp, fermuar çekerdi kızdığımı görünce. Bazen de hepten kızdırmak için, aa bir de dedesinden utanmıyor aaa derdi.

Dedem gözüme hep o ağzını fermuar gibi kapatışıyla geliyor. Bir dede değil, arkadaştı adeta. Hep dedemden anlatasım var, ama sanki anlattığımda tüm büyüsü gidecek. Onun kalbini, insanlığını, cömertliğini anlatmak istiyorum devamlı; ama bir şeyler düğümleniyor işte.

Öldü dendi inanmadım, ta ki yerde sere serpe görünceye kadar. O an… Gitmiyor gözümün önünden. Yaşıyorum gündüzleri, sanki her şey normalmişcesine. Devam ediyor yaşam ne de olsa değil mi? Gece gelince ama, kendine karşı da maskeler takabiliyor mu ki insan? Sanki gittikçe daha çok koyuyor yokluğu.

Bir gün, buralar bağ bahçe tabi, yol sormak için geliyor oradan geçen kişiler. Diyor dedem, bir şartım var, ancak öyle tarif ederim yolu. Nedir o şart? Bir yolun tarifi için de şart mı koşuyorsun diye şaşırıyorlar yol soranlar. Meğer o gün güveç yapmış, gelip misafirim olacaksınız, yiyeceksiniz öyle yolu tarif edeceğim demiş.

Dedem, çocuk gibi adeta. Kalbi kırılsa da çok sürdürmez, sürdüremezdi. Fani hayat, oğullarından biri daha 4. gününde mirası ortaya getiriyor. Baba? Bir evlat ölse baba miras mı düşünür?

Nefret kusasım var, sanki ölümler için suçlu arıyorum. Ölüm, geldi işte, öylece alır gider. Ama ama’ları dinlemez ki? Nefret kime? Ama işte, sanki birilerinden nefret edince acı hafifliyor. Anneannem? Sağlığında dedeme demediğini bırakmayan kadın. Yas tutuyor, evinden adımını dışarı atmadan. O da suçlu hissediyor kendini belli ki. Önümüzdeki maçlara bakmamız lazım gibi bir hava var kalan herkeste. Ben de dahil. Hani nasıl bir acı bu? Yoksa maskelerden başka birisi mi?

Ama gitmiyor işte dedemin son hali. Kanser yemiş bitirmiş, dağ gibi adamı. 4 ay, 30 kilo kaybı. Bir deri bir kemik ama hala vakur yüzü, ölmüş olmasına rağmen bir o kadar güzel, bir o kadar öpülüp koklanası.

Allah rahmet eylesin, ruhuna El Fatiha. Önümüzdeki maçlara bakacağız değil mi?

Yalan üzerine

Çınarcık için interneti bağlattığımda, tüm ayarlara rağmen bağlantı problemi yaşayınca aramıştım müşteri hizmetlerini ve sorunun modemden kaynaklandığını söylemişlerdi, hatta santraldeki bir kadın tarafından teknik bilgimin olmamasına rağmen bilgiççe konuşuyorum diye azarlandım. Haklı olduklarına kanaat getirip modemi teknik servise gönderecekken dayım geldi ve kesinlikle modemde problem olmadığını belirtti bana. Santraldeki kadın yine modemden kaynaklandığını söyleyince dayım direk, “hanımefendi ben modemi teknik servisçiye götürdüm, bir çok testten geçirdiler ve çatır çatır çalıştı” dedi ve kadın bunun üzerine bir ekip gönderdi ve akşama internetim açıldı.

O gün hayret içinde yalanın gücüne tanık oldum, şüphesiz çok defalar şahit olmuşluğuma rağmen bu kadar basitçe sorunu çözebileceğini görmemiştim evvelce. Hatta dayıma böyle bir yalan söylememesini, belki cidden modemden kaynaklandığını söylediğimde, “yiğenim ben bunları tanıyorum, inan bana. Teknik servise götürdüm demedikçe modeme suçu atarlar” diyip susmamı sağladı (ki haklı çıktı).

Söyleyen için kestirme yoldan kolayca çözüme götürmesidir yalanı cazip kılan. Peki kendisine yalan söylenilen? Ya da şöyle diyeyim, muhatabımızın yalan söyleyebilme ihtimalinin bizi korkutup tedirgin etmesinin sebebi; sadece, bizi güvenip güvenmemek; inanıp inanmamak arasında bırakmasıdır diyebilir miyiz? Belki de sebep kontrol altına alma isteğimizle alakalıdır. Tıpkı sağı solu belli olmayan doğadan tedirgin olarak onu kontrol altına alabilmek için pek çok yol bulmaya çalışmamız gibi. Belirsiz, istem dışı olan şeyleri kontrol altına almak isteriz, zira kendimize yeterince inanmayız. “Deprem olursa hayatım ne olacak, muhatabım yalan söylüyorsa ona nasıl güveneceğim?”

Güvenme isteği… Doğaya, hayata, insanlara güvenme isteğimize ket vurarak bu tedirginlikten kurtulabilir miyiz? İhtiyacımız olmadığını fark ettiğimizde karşıdaki insanın yalan söyleme ihtimali korkutup tedirgin etmeyecektir bizi. Zira yalan söylenmeden evvelsindeki benle sonrasındaki ben aynıyımdır, değişen veya artık değiştiğini düşündüğümüz kişi ise muhatabımız olur.

Güvenme isteği sosyalleşmeye olan meylimizden kaynaklandığına göre bu isteği kesmek belki de bizi insan ilişkilerinde daha mesafeli olmaya zorlar. Güvenmeyi istiyorduk, çünkü muhatabımızda kendimizden bir parça buluyorduk ve tam da bu yüzden (yani belli ölçüde onu öteki olarak görmememizden) gelen bir önem atfetmemiz söz konusuydu. Şimdi ise onun söyleyeceği sözlerin, aslında bizim ona bakış açımız yüzünden önemli olduğunu fark etmiş ve buna ihtiyacımız olmadığını düşünerek muhatabımızdaki benliğimizi söküp almışızdır. Artık o sadece karşımızdaki bir kimsedir ve yalan söyleyip söylememesi bizde bir değişikliğe yol açmaz; severiz ama sadece öteki olarak. Sonuçta tüm ilişkilerimizde bu yöntemi uygulamaya başlarız ve her zaman muhatabımız ile belli bir mesafemiz olur, kendimizden bir parça bulamadığımız ötekiler yığını oluşur hayatımızda. Neticede yine kontrol altına alırız; ama bu sefer öteki, bizden olmayanı baz alarak değil, direk kendimizden başlayarak yapmış oluruz bunu.

Yeni adresime hoş geldiniz

Son zamanlarda blogtaki yazılarım iyice içeriksiz hale geldi. Zaten öyle ahım şahım yazmıyorum, nisbeten elle tutulur olanları da BtG için saklıyorum.  Anubis Frmén diğer zombilere olduğu gibi bana da blog açınca, iki blogu götürebilmem mümkün olmayacağı için, böylece buraya taşınmış oldum. Fazla değişiklik de yapmak istemedim, ama yine de tasarım değişti (tasarımın orjinal adı washme, ben biraz genişletip değişiklikler yaptım üstünde). Bir de Chatbox’u eklersem pek bir eksiği kalmayacak sanırım :)

İsterseniz bloglarınızdaki adresi değiştirmeyebilirsiniz, zira buraya aktarılıyor. Dilerseniz aynaimarzi.beneaththeground.org olarak da değiştirebilirsiniz. WordPress’in içe aktarma özelliğini de çok tadir ettiğimi belirteyim. Blogger’den epey farklıymış WordPress, ama buna da alıştım sayılır. Bu arada bir de Mecelle-i Fürahnek adında kültür blogu açtık zombilerle, izlediğimiz film, okuduğumuz kitap, dinlediğimiz müzikle ilgili yazılar mevcut, tabi daha çok yeni.

Evet, bundan sonra buradan devam ediyorum, hoş geldiniz hepiniz yeniden :)

Kız çocuğu

Gözlerinizdeki masumiyete, bakışlarınızdaki samimiyete  her bakışımda düşünmeden edemiyorum, hayatınızın akışında nelerle karşılacağınızı, neler yapabileceğinizi.  Kendi seçimlerinizi yapabilecek misiniz, karşınızda ailenizden, topluma; devlete kadar varan engeller çıkarken? Kullanılabilir bir nesne, baskı uygulanmazsa yoldan çıkabilecek bir “şey” yerine koyan zihniyete tüm gücünüzle karşı koyabilecek misiniz? Kendi oluşturduğu mükemmellikler içerisinde size de “bunu olmak zorundasın” kalıbının sunulmasını kabullenebilecek misiniz?

Ruhunuzun bunaldığı, kimsenin sesinizi duymadığı bir seher vakti yüreğinizin tüm sıkışmışlığıyla isyanınızı yaratana kadar götürüp “ne olaydı bu cinste yaratmasaydın beni, hatta hiç varolmasaydım” şeklinde haykırışlarınız olacak mı? Varoluşunuzdaki tüm sorunları cinsiyetinize bağlayıp kaçış mı arayacaksınız, yoksa mücadele etmeniz gerektiğini düşünerek, aslında hiç de olmadığınız halde kendiniz dahil herkese karşı “güçlü” olduğunu gösteren makyajınızı mı takınacaksınız, inandırma kabiliyetinizin olup olmadığını önemsemeden.  Ailesindeki bir erkek tarafından tecavüze uğradıktan sonra “namus” gitti bahanesiyle öldürülen ve tüm iğrençliğiyle birlikte intihar süsü verilen cinayetlerin işlendiği doğu bölgesinde doğmadınız diye sevinmeli miyim, orada kurbanlara ne olduğunu önemsemeden? Utanmalı mıyım kendimden, şanssızlıklarımı öne çıkarıp şanslılığımı geriye atmamdan mütevellit bakış açısından dolayı?  Var olabilmenizi salt bedensel güzelliğinize indirgeyen ve bir yandan da sizi savunduğunu tüm yüzsüzlüğü ile belirtenlere onların anlayacağı dilden var olduğunuzu kanıtlayabilecek güçte olacak mısınız; bunu isteyecek misiniz?

“Onları ters giyiyorsun, doğrusu öyle değil” bastırmalarını kabullenip düzeltecek misiniz terliklerinizi, doğruluna olan tüm inancınızla giymişken? En son hepsinden yüz çevirip, “istemiyorum! her şeyiniz size kalsın, mevkiiniz de, bilginiz de, şefkatiniz de, sevginiz de” sözleri eşliğinde alıp başınızı gidecek misiniz, kendinizden kaçamadıktan sonra hiç bir şeye yaramadığını bilerek?  Daha da önemlisi tüm bu çürümüşlüğün içinde kalarak hala daha tavırlarınızdaki masumiyeti, saflığı koruyup gözlerinizdeki berraklıkla bakabilecek misiniz, bir akşamüstü veya gündoğumunda, sizi çekmek isteyen fotoğraf makineli garip kişiye?


Tanımadığın kişiden beklemediğin bir iyilik

Hani hiç ummadığınız bir zamanda tanımadığınız bir kişiden ummadığınız bir iyilik görürsünüz ya, çok sevindirir sizi, aynı zamanda şaşırtır çok. İşte bu gece onu yaşadım.

Demonoid üyeliği istiyordum ne zamandır, fakat başka birisinden davetiye almalısınız. Ancak hangi arkadaşlarımda olduğunu bilmediğim, herkese tek tek sorup istemek de işime pek gelmediği için kaldı üyelik. Bu gece IRC kanalındayken ben açmadığım halde tanımadığım bir forum kullanıcısı (nicki abimobi idi kanalda, sanırım forumdaki AbidikMobidik nickli arkadaşımız), demonoid davetiyesini isteyen kimseye verebileceğini söyleyince, birden dilim çözüldü ve “ben isterim, çok isterim hem de” derken buldum kendimi. Beklemeye aldığım bir şeyin ansızın olması şaşırttı çokça, hoş oldu. Çok teşekkür ederim AbidikMobidik :)

Annemler çınarcığa gitti bugün ama bu sefer gitmek istemedim onlarla. Pazar günü arkadaşlarımla buluşmak istiyorum ve gidersem kalacak yine. Neyse ki ısrarlarıma ve çeşit çeşit mantıklı bir çok neden sıralamama dayanamayan babam kabul etti. E abim var tabi bir de, neyse ki o da kendi aleminde bu ara. Evde kimse olmayınca kafamı daha güzel topluyorum, bitirmem gereken bir kaç şey de bitmiş oldu böylece.

Bir şeyi farkettim bir de, hayal kurmayı yasaklıyorum kendime bundan sonra. Zira kurduğum hayalleri rüyamda görüyorum, sonra bunun etkisinde kalıyorum. Gerçeklikten kopabiliyorum bu yüzden ve yapmak istediğim bir çok şey kenarda kalıyor öylece.

Ekleme filan: Stickies diye bir şey var, postit gibi. Çok harika ve kullanışlı, aklınıza gelen anlık şeyleri yazıp masaüstünüze yapıştırabiliyorsunuz ve dilediğiniz zaman da düzenleyebiliyorsunuz. Renk ayarları da var, şu an en sevdiğim şeylerden biri. Not almayı seviyorsanız bir deneyin derim =)

İnternetten alışveriş

undefined

Hep hayalimdi tek tıkla internetten kitap alabilmek. En sonunda bir hesap açtırmaya karar verdim ben de. Neyse, sanal kartından dolayı tercih ettiğim Garanti bankası şu da gerekli, o da gerekli diyerek hesabımdaki paramın yarısını aldı.

İlk alışverişim sorunsuz oldu, sanal karttan denedim. Ancak ikinci alışverişimde, idefix’de “havale ile olan ödemelerde %3 indirim” şeklindeki ibareyi görünce bari havaleyi deneyeyim bir de dedim. Ama işte dikkatsizliğim burada da devreye girdi. Üst limitimi dikkate almadan sipraişimi vermişim, sipariş de tam 45 kuruş üst limiti geçiyor. Bir şeyi bilmediğim zaman yanlış yapacağım diye çok heyecanlanırım ve daha da batarım. Bir de dikkatsizliğimi de ekleyince ortaya çıkan sonuç korkutucu olabiliyor.
idefix’e mesaj çekerek durumu anlattım, 45 kuruşu yarın ödedeyim dedim, kabul ettiler de en sonunda rahatladım. E tabi 45 kuruş için bankaya 70 kuruş havale parası da verdim tekrar :D

Ama idefix’i takdir ettim, bekletmeden tüm sorularıma anlayışla cevap verdiler. Hem 150 lira üstü alışverişlerde kargo parası da almıyorlar. Ayrıca kelepir kitaplar diye bir şey varmış, onu da yeni öğrendim, 2 lira gibi cüz-i bir ücrete sahipler genelde. Ufak aksaklıklar çıksa da internetten kitap almak çok zevkliymiş. Gerçi bir kitabı ele alıp evirip çeviremiyorsun ama aradığın kitaplara bir kaç kelime yazarak ulaşabilmek güzel. Kolay kolay kitapçılara gitmem sanırım artık, yine de bir sürü kitap içinde dolaşmak ayrı bir zevk, bilemiyorum.

Geriye kalan kitaplarımı güzelce hazmederek okumak. Ağırlıklı olarak fotoğrafçılıkla ilgili kitaplar aldım, hepsini okumak epey zaman alacak gibi :)

Son olarak, bu heyecanlanmak ve dikkatsizlik problemlerim hakkında bir çözüm öneriniz var mı? Cidden bazen çok komik duruma düşüyorum :/

4 günlük bir tatil

Ay isiginda deniz by ~Ayni-Marzi on deviantART

Bir tatilin en güzel  yanı değiştirmek istediğiniz bir çok şeyi yaptığınız tatilden sonra başarabilmenizdir. Hani şunları

yapacağım bunları yapacağım deriz ama başaramayız bir türlü, işte tatilden sonra istediğim değişimi yapabiliyorum kendimde.  Cidden insan 3 ayda bir şöyle daha evvel görmediği veya bulunduğu ortamdan farklı bir yerlere 2-3 günlüğüne gidip dinlenmeli. Hele İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, daraltıcı havasından kurtulup bir anlık nefes alabilmek için havası temiz, bol yeşillikli yerler tavsiyemdir.  Ben de Armutlu taraflarına arkadaşlarımla birlikte gittim (ailelerin kuralcılıklarından bıkan için de iyi oluyor ayrıca)

Arkadaşlarla birlikte güzel geçti, bir elimde fotoğraf makinem bir elimde tripod, karışan da yok, güzeldi benim için ve iyi bir dinlenme oldu. Bir de hayatımda ilk defa go kart denilen şeye bindim, harikaydı! Kendimi yarış oyunundaymış gibi hissettim ve acayip bir şekilde  arabamın olmasını ve

kimsenin olmadığı düz bir yolda ulaşabileceğim en son hızda gitme isteği doğdu içime, ahh. Özgürlük tanımıma uyuyor aslında, hiç bir kural yok. Sadece kendinin belirlediği virajları dönmek için gazdan ayağını çekmen gerekiyor, başka da bir şey yok. Her şey senin kontrolünde, güzel bir histi vesselam :)

Dönünce tabi yoğun bir tempoda buldum kendimi, ama şikayetçi değilim. Boşluk hayatta bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri sanırım, şu an bana çok da uzak.

Ugur bocegi by ~Ayni-Marzi on deviantART

Bu uğur böceğini taşla birlikte 15 dakika taşıdım,

en sonunda uçarak gitti maalesef, neyse ki uçmadan

evvel çekmiştim fotoğrafını :)

Ay isiginda deniz by ~Ayni-Marzi on deviantART

tatil cicegi… by ~Ayni-Marzi on deviantART

Çiçeğin adını bilmediğim için, tatil çiçeği dedim ben de -.-

Böyle geçti işte :)

Hayal kırıklığı

“Yine olmamıştı… Olacağına dair beklentisi yüzde olarak sorulsa belki yüzde on, belki bir diye cevap verirdi oysa.

Peki niyeydi şimdi hissettiği bu yılmışlık, yorgunluk hissi? Belli ki “Beklentin ne kadar az olursa, o denli ufak çapta yaşarsın hayal kırıklığını” düşüncesi içinde bulunduğu hali açıklayamıyordu.

Yoksa yanlış olan beklentisine biçtiği yüzde miydi? Yüzde bir derken tüm umudunu o birin gerçekleşmesine mi bağlamıştı ki yaşıyordu her daim bu hissi? Kandırmıyor muyduk kendimizi o yüzdelere verdiğimiz ufak değer ve ihtimallerle? Mantığımız sayıyı azalttıkça azaltıyordu. İsyan eden kalbimizse gittikçe azalan sayılara, yüzdelere bağlıyordu gerçekleşmesini istediği bir çok şeyi.

Mantık çoğu kere haklı çıkıyordu çıkmasına, ama bunu kabul ettiremiyordu işte kalp denilen o baştan aşağı hislerle kaplı duygusal şeye.  Mantığın yüzdelerini kabullenemeyen kalp, verilen tüm değerlere açmıştı isyan bayrağını bir kere, şu sözleriyle:

“Senin yüzdelerin arkasına saklanarak gerçek olduğunu her defasında böbürlenerek söyleyip durduğun o “beklentisiz olma” haline alışamadım. Senin yaptığın gerçek değil, hayatın tüm renklerini ve heyecanını öldürmektir ancak. Rutin hayatımız içinde bir nebze ferahlamımızı sağlamaz mı beklenti ve hayallerimiz? Beklentilerden kaçarak sen yaşamıyorsun belki hayal kırıklığını,  ancak tüm yük üstüme kalıyor.

Zorluk beklentisiz olup hayal kırıklığından kaçmak değildir. Zor olup başarılması gereken, tüm beklentilere rağmen ele geçmeyen şeyler karşısında yılmamak ama kabullenmek. Her defasında umut etmek, gerçekleşmese de. İşte o zaman zoru başarmız oluruz ve kötü gördüğümüz duyguları da, güzel bulduğumuz duygular kadar sevmiş oluruz.

Senin her kaçışın, bir sonraki hayal kırıklığına karşı zayıf kalmamı sağlıyor. Oysa ufak hayal kırıklıklarına alışmalıyız ki zaman ilerledikçe karşılaştığımız büyük hayal kırıklıkları için seviye atlamış olalım. Yapmamız gereken tam olarak beklentilerimizle birlikte kabullenmek.  İşte tüm bunları yaptığımızda gerçekliği tam anlamıyla yaşarız.”

Hayal kırıklığını ve üstesinden nasıl geleceğini böyle tanımlıyordu Ayna-i_Marzî, namıdiğer Tuana.

Ayna-i Marzî’ye sorduk

Olimpiyat ateşini Ragnordan devralan Feyiman, Ayna-i Marzî’ye sordu:

Ayna-i Marzî hanımla daha evvelden almış olduğum randevu saatine uyarak İstanbul’a kuşbakışı bakan sevimli bahçeli evine doğru yol aldık (ahh nerede öyle bahçe). Sayın Marzî bizi hat malzemeleriyle çevrili bir masası bulunan çardağında kabul etti, buyrun röportaj:

-Sayın Marzî, nasılsınız, haliniz keyfiniz nasıl?

-Çok teşekkürler Feyiman hanım, karışık meyve suyu gibiyim. Her türlü duyguyu barındırıyorum an itibarı ile, ama şahit de olduğunuz gibi huzur ağırlıklı bir haleti ruhiye hakim.

-Hat ve fotoğraf işleriniz nasıl gidiyor?

-İkisiyle de son derece seviyeli ama samimi birer anne-evlat ilişkisi yaşıyorum. Şu anda karşılıksız olarak emek veriyorum, inşallah ileride semerisini göreceğim.

-Biz biraz da sizi tanımak istiyoruz. Kendinizde “iyi ki şu huyum var/şu huyumdan nefret ediyorum” dediğiniz özellikleriniz nelerdir?

-Kendimde bulunmasına sevindiğim huyum, kafama koyduğum şeyleri tüm zorluklara rağmen yapabilmem, vazgeçmemem.

Nefret ettiğim huylarımsa, bencillik, inatçılık, dikkafalılık. Son derece inatçıyımdır maalesef.

- Madem karakterden bahsettik, merak ettiğim bir şeyi de sorayım. Sizce insan evladının vazgeçemeyeceği huyu nedir?

-Bencillik ve sevilme/saygı görme/beğenilme isteği. Bir çok insan belli etmese de bu isteklerin herkeste bulunduğunu ve vazgeçemeyeceklerini düşünüyorum.

-Son zamanlarda okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz/oynadığınız ve beğendiğiniz kitap/film/müzik/oyun nelerdir?

- Ferhat Kentel’in “Ehlileşmemek, Düzleşmemek, Direnmek” kitabını okudum ve beğendim. Benim açımdan empati kurma önemini pekiştiren bir kitap oldu.  The Darjeeling Limited de eğlenceli bir filmdi benim için. Müzik olarak Dub Trio- Another Sound is Dying albümü dinleyip beğendiklerim arasında. Ogz dvd’sinde verilmiş olan Scavenger ise boş zamanlarımda şöyle bir eğlenmek için oynadıklarım arasında :)

-İnternette en hoşunuza giden oluşum nedir?

-Elbetteki blog. Blog bana hiç kimsenin sunamayacağı bir özgürlük sunuyor. Kendi kendimin efendisi olup sınırlarımı kendim koyabiliyorum.  Kimseye hesap vermek zorunda değilim, bu da çok hoşuma gidiyor.  Mesela kafama eserse kapatabilirim, şemasını değiştirebilirim. Bu özgürlük hissi bile avutuyor beni.

-Bu aralar üzüldüğünüz veya sevindiğiniz bir olay yaşadınız mı?

- Evet, ikisini de yaşadım. Hiç tahmin etmediğim bir insandan tahmin etmediğim bir davranışa şahit olmak epey üzdü beni, gerçi kendi adıma değil arkadaşım adına üzüldüm.

Abimin askerden son derece değişmiş olarak dönmesi ise şaşırtıcı ve sevindirici oldu. Umarım böyle saygılı ve yere göğe koymayan bir şekilde olan davranışı sadece özlemden dolayı değildir.

-Korkularınız nelerdir?

-Bir çok korkum var aslında.

En çok korktuğum şeyse insan ilişkilerinde başarısız olmak, bir insanla kavga etmek,yanlış anlaşılmak, farkında olmadan bir insanın fazla özeline girerek saygısız davranmak, haddimi aşmak. 
Bu yüzden zaman zaman kabuğuma çekilirim hatta.

Böcek ve haşarelerden korkarım, tarantula mesela. Böyle filmlerde de şahit olmuşluğum vardır, cidden korkuyorum çok fazla :)

-İdolünüz kimdir ve sebepleri nelerdir?

-Halam. Bir çok özelliği beni cezbeder. Mesela yapmak istediği her şeyi layıkıyla yerine getirmesi, sevimli olması, insan ilişkilerindeki başarısı. Ancak bazı huyları da hiç istemediğim huylar. Mesela fazla hırslı olması, zaman zaman kırıcı olabilmesi. Öte yandan bir çok insandaki beğendiğim özelliklere dikkat eder ve kendime uyarlamaya çalışırım, tabi pek de başarılı olduğum söylenemez.

-Anladığım kadarıyla yorucu bir güç geçirmişsiniz, gözkapaklarınız kapanıyor.

-Biraz var yorgunluk. Dersten gelince eve misafirlerin geleceğini öğrendim, öyle bir telaş aldı ki, ancak oturup bir nefes alabildim. O yüzdendir, kusura bakmayın.

-Yok, sadece merak etmiştik. Eh bize müsaade o halde. Eklemek istediğiniz bir şey var mıydı?

-Viva La Résistance!

-Peki sizden sonra meşaleyi kim devralsın?

-Buraya zaman zaman uğrayıp, kahvemi içen Lynx‘e devrediyorum meşalemi. Bana devretmiş olan Ragnor’a ve bu oluşumun öncüsü Çağlayan’a huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Ekleme: Acaba diyorum, ilerleyen zamanlarda buna benzer bir şey daha yapsak. Farkı, pençelediğimiz kişilere soruyu bizzat kendimizin sorması olsa nasıl olur?