5
Jan

Dom za Vesanje - Çingeneler Zamanı

   Posted by: aynaimarzi   in Film

Önemli not: Bu filmi tavsiye üzerine, hakkında hiç bir şey okumadan izledim; eğer izlemediyseniz aynı yöntemi uygulayabilirsiniz, kendi fikrinizin oluşması açısından oldukça önemli çünkü. Yazıyı daha sonra okusanız da olur =)


Yönetmen: Emir Kusturica

Yazar: Emir Kusturica, Gordan Mihic

Müzik: Goran Bregovic

Elimdeki oldukça eski sözlükte Çingeneler arsızlıkla; hayasızlıkla tabir ediliyor. Hatta sözlüğe ne hacet, günlük konuşmalarımıza kadar sinmiştir bu ayrımcı tabir: “Çingeneleşme!”

Yerleşik medeniyetlerde uyulması zorunlu kuralları çiğneyerek var olmayı asırlar boyu sürdürmeyi başarmanın bedelidir belki de arsızlık ve hayasızlıkla tanımlanmaları. Medeniyet, kurallarına direnmiş bu insanlardan intikam almadan durur mu? Böyle uslu çocuklarının diline dolar işte! Ama çingeneler de hınzır; her zaman uslu çocukları pek rahat bıraktıkları söylenemez; yok olmakla karşı karşıya kalsalar bile.

Çingene olmanın bedeli sadece sözlüklere garip garip tanımlarla girmek değildi her zaman, kanları da gerekliydi elbette. Burada anlatımım şarkiyatçılığa benzer bir hal aldı aslında, onların renkli yaşamlarını gördükçe içten içe sızlanmak, ne güzel; ne renkli cici şeyler diyerek sevecenlik katmak; ama karşılaştığında yine de ön yargıyı tam yıkamayıp sözlük tanımlarına benzer bir yaklaşımda bulunmak hatta. Sınamak için sulukule civarında dolaşmam yetmişti; o tedirginliği hisseden bensem ve üstüne üstlük yukarıdaki cümleleri de yazıyorsam bunda bir terslik oluşuyor doğal olarak. Peki filmle ne alakası var yazdıklarımın? Bu noktada filmden bahsedeyim biraz da:

Çingeneler Zamanı tam bir renk cümbüşü, çingenelerin yaşamı anlatılıyor; yer yer gülümseterek; bazen hüzünlendirerek bazen de gözlerden yaş getirterek (ki bunda Goran Bregovic‘in etkisi çok fazla, özellikle ederlezi şarkısı). Konu, müzikler, imgeler; bir bütün halde büyüleyerek sunuluyor (pek çok sahne vardır akla kazınan, ama hıdırellez günü sahnesi bambaşkadır). Perhan, Charli Chaplin çakması Merdan, hepsi içinize işliyor diyebilirim karakterlerin. Uzun zamandır ikinci defa film izlememe rağmen, Çingeneler Zamanı bu direnmemi kırdı hatta.

Film bittiğinde hüzün, dram etkisi yoğun bir şekilde hissediliyor ve öyle bir cümbüşte yaşama hayali oluşuyor insanın içinde, eskiye; ötekiye olan özlem gibi bir nevi. Ama bu özlem yapay aslında; ekranda görmemizle oluşan bir özlem. İşte yukarıdaki cümleyle bağlantım da bu noktada, ekranda bu renk cümbüşünde büyülenmişken bir sulukule civarından geçmek bile tedirgin edebiliyor insanı. Çünkü zehirler bize de bulaşmış, uslu çocuk olmak kolay değil sonuçta.

Neticede Çingeneler Zamanı çok etkileyici bir film. Ancak bittikten sonra kapılmamamız gereken bir nokta var; “Çingenelerin o cümbüşüne özenirken, aslında iki yüzlü davranıp kendimizi son derece insancıl hissetmek.” diye noktalayabilirim sözümü.

Tags: ,

2
Jan

White Nights (1985)

   Posted by: montezaus   in Film, İnceleme

Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines.. Bu filmi izleyene kadar isimlerini duymadığım; tanımış daha önce bir yerde görüp izlemiş olsam bile şu anki kadar taktir edip etmeyeceğimi bilemediğim iki dansçı, iki müzik dehası. Ama bir araya gelip öyle bir film yapmış, öyle kareografiler kurgulamış, balenin ve step dansının öyle güzel örneklerini ortaya çıkartıp, dansın müzikal ve artistik potansiyelini yansıtmak adına öylesine güzel işler yapmışlar ki; dansla baleyle uzaktan yakından alakası olmayan ben bile zamanında televizyonda bir sahnesine denk gelmemle, gayet alakasız bir yerde bulunmama ve benim için uygunsuz bir zaman olmasına rağmen kareografileri, teknikleri, hareketleriyle ritmi yorumlayış biçimleri ve doğaçlama yarattıkları ritmleriyle filmi sonuna kadar izliyor bulmuştum kendimi.

White Nights, Sovyet Rusya’dan Amerika’ya kaçmış oldukça ünlü bir balet olan Nikolai Rodchenko’nun (Baryshnikov) uçağının Sibirya’da gizli bir askeri üsse zorunlu iniş yapmasıyla başlıyor. İniş sırasında ciddi şekilde yaralanan, yaraları bahane edilerek Amerikan yetkililere teslim edilmeyip Rusya’da alıkonulan baleti Sovyet yetkililer, Amerika’ya iltica ettiğinde baya gürültü koparmış olmasından da dolayı tehditlerle, Sovyet propagandası için Rusya’da tekrar sahneye çıkarmaya çalışıyorlar. Nikolai’ı ikna etmekte faydası olacağı düşünüldüğünden, zamanında Amerika’dan Sovyetlere iltica etmiş olan siyahi step dansçısı Raymond Greenwood (Hines) da çeşitli vaat ve tehditlerle kendisini bu ikna süreci içerisinde buluyor.

Buraya kadarki kısmı film için hafif Amerikan propagandası izlenimi veriyor olabilir. Ancak film Amerika’nın muhteşemliğiyle alakalı olmadığı gibi, yeri geldiğinde Amerika’ya karşı Sovyetler’e karşı söylenmiş olanlardan daha ağır şeyler de içeriyor. Filme belki Sovyet karşıtı denilebilir, ama burada da ideolojik bir duruş olmadığına dikkat çekmek gerek. Komünizm karşıtı değil bir sahne, bir kelime bile yok. Eleştirilen çoğunlukla baskıcı, sansürcü, kontrolçü unsurlar, ki bunlar da sanatın özgürlüğüne darbe vurduğundan, sanatçının kendisini kendi ülkesini terk etmek durumunda bulmasına neden olabildiklerinden; gene aynı şeye neden olan Amerikan toplumundaki sosyal adaletsizlik, kendine geniş nufüs alanı bulmuş ırkçı önyargılar, ve bunun gibi diğer şeylerle beraber verilmiş olan şeyler. Normalde bu film üzerine konuşacaksam işin ‘Amerika vs. Sovyetler’ kısmının üzerinde bu kadar durmazdım ama saniyede X propagandası diye fişlenen filmlerden biri olmasını istemedim White Nights’ın. Bu damga biraz fazla kolay vurulabiliyor bazen.

Filmi izleyince böyle bir şey olmadığı da daha rahat görülebiliyor zaten. Senaryo yalnızca iltica etmiş, ne yaparlarsa yapsınlar, istedikleri ülkeye gitsinler, isterlerse kendi ülkelerine geri dönsünler ilticacı olarak kalmaya mahkum iki parlak sanatçıyı bir araya getirmiş, hikayeyi bu temelde anlatmış. Ee peki bu kadar mıdır? Bu temada bin tane film çekilse, bilmiyorum birkaç tanesini anca izler, belki bir iki tanesini bahsetmeye değer bulurdum herhalde. Ancak filmde hikayenin ötesinde dans adına, müzik adına gerçekten muhteşem şeyler yapılmış. Yapılan şeyler her türlü tekniksel vs. kalitesinin yanında, iki sanatçının da danslarını uğrunda araç olarak kullandıkları müzikal bir tavrı, düşünceyi özüyle izleyicilerine verebiliyor oluşuyla özel bir yere sahip bence. İlk izlediğim dans kareografileriyle ‘aa bale, step dansı böyle olaylar mıymış’ dedirttirebildi bana. Gregory Hines’ın ritmlerini, müziği yorumlayışını alın, rahat rahat en zengin davul sololarıyla karşılaştırabilirsiniz. Aynı şekilde Baryshnikov da hareketlerindeki ritmleriyle, artistik ifadeyi hem görsel hem de ritmsel olarak yorumlayışındaki özgünlüğüyle, dansı sololarıyla genel anlamda önyargılarla çizilmiş olan sınırlarının ötesinde bir yere taşıma iddiasını taşıyor.

Hoş, karakterleri sevdiren bir hikaye, döneme ilişkin sanatçıların o zamanlarda içinde bulunduğu koşulları, kimi zaman siyasi mekanizmaları, kimi zaman sosyal adaletsizlikleri ve bunlara sıkça maruz kalmış insanların yaşamlarını anlatan bir senaryo, fakat belki hepsinden önce ve aslında hepsini tamamlayacak şekilde dans adına olağanüstü işler yapan, bazı şeylerin taktire şayan şekilde bayraktarı, öncüsü olmuş olan sanatçıların; hem kendilerinin, sanatlarının geldiği noktayı yansıtan, her bir dokunuşlarıyla içinde yeraldığı senaryoyu, hikayeyi, sahneleri incelikle işleyen muhteşem dans performansları. Her türden müzikseverin izlemesini tavsiye edeceğim bir film kesinlikle. Dansla ya da görsel sanatlarla en ufak ilginiz olmasa dahi görselliğin içine yerleştirilmiş olan müzikal öğeleriyle, bu müzikal öğelerin de gerçekten üst derecede yorumlarını, örneklerini sunmayı vaad etmesiyle eminim kendini izlettirebilecektir. Hikaye de ilk bakışta belki biraz basit dursa bile oldukça hoş bir biçimde anlatılmış. Senaryosuyla da en sevdiğim filmlerden birisidir herhalde White Nights.

Yönetmen: Taylor Hackford
Oyuncular: Mikhail Baryshnikov, Gregory Hines, Jerzy Skolimowski, Helen Mirren

Linkler:
IMDb Sayfası
Fragman
Filmden Sahneler: 1, 2, 3, 4

Tags: ,

Sezarı tanımayanınız yoktur herhalde. Çocukluğumuzdan beri ismini çeşitli yerlerde, defalarca duymuşuzdur. İlk olarak çizgi romanlar vesile oldu herhalde ismini duymama. Galya köyü sakinleri her ne kadar bol bol iksir içmiş, Sezar’ın ordusunu kütede kütede dövmüş olsalar da bugün ne iksirleri, ne kendileri, ne de gelenekleri, görenekleri, kültürleri kaldı kendilerinden geriye. Yedikleri onca dayak bile akıllarını başlarına getiremeyen Sezar’ın ordusu, ve devamında da Sezar’ın çocukları, torunları, ondan sonra gelenler, hem köylülerimizi, hem de kültürlerini tarih sahnesinden sildiler. Kendileri gibi değerleri, (sözlü tabii) edebiyatları, yasaları, kuralları, bilgileri, gelenekleri de sağ kalamadı.

Yine de toplumları, yaşamları bir şekilde ilgi çekici olma özelliğini korudu. Eski uygarlıkları inceleyerek bilgilerimizi ne kadar geliştirebileceğimizi öğrendik herhalde ki bugün antropoloji, arkeoloji böylesine ilgi gören, değer verilen alanlar olabildi. Nice filozoflar, düşünürler, sanatçılar, sanatseverler kendi kültürlerine alternatif bir şekilde gelişen birbirinden ayrı antik uygarlıklardaki; yaşam, insan, dünya, evren üzerine farklı bilgileri temel alarak kurulmuş, farklı değerler üzerinden gelişmiş alternatif toplum gerçeklikleriyle hem kendilerini hem de bu toplumları sorgulamanın, bu türden bir karşılaştırmayı mümkün kılmanın değerli bir düşünsel aktivite olduğuna kanaat getirmiş ki bugün Star Trek gibi bilimkurgu dizilerinde bile felsefi, ahlaki konular işlenirken antropolog ve arkeologlar en sık karşımıza çıkan karakterlerden olabiliyorlar.

Konu savaş, yazar da Sezar olunca yazıya alakasız bir giriş yapmış gibi duruyor olabilirim. Ama bu toplumların işgal edilmelerine, sonuç olarak da bir zaman sonra asimile olmalarına, kültürlerinin yavaş yavaş bozulmasına ve sonrasında da tarihten silinmesine neden olmuş, en azından bu süreci başlatmış olan Sezar’ın, aynı zamanda bu uygarlıklar üzerine antik zamanlarda yazılmış olan en bilgilendirici kitaplardan birinin yazarı olduğunu da söylemek lazım. Özünde Sezar’ın önderlik ettiği, Roma ile Galya toplumları arasındaki savaşı anlatmak için yazılmış olsa da; hem genel olarak Galya ve Galyalıların, hem de özel olarak Galyalı toplumların ve kabilelerin yaşamları, kültürleri, siyasal-toplumsal yapıları, değerleri, dikkan çeken özellikleri, ve aklınıza gelebilecek daha başka nitelikleriyle Sezar bu kültürleri Gallia Savaşı kitabında aktarmaya çalışmış. Örneğin Galya’daki dördüncü senesinde karşısına çıkan Germen topluluğu Suebler’le yaşanılanlar anlatılmadan önce şöyle bir giriş yapılmış:

Bu yıl Germania’dan Usipetler ve Tencterler Rhen’in denize döküldüğü yeri yakınından büyük kalabalıklar halinde geçiş yaptılar. Çünkü Suebler tarafından rahatsız ediliyorlar ve onlarla savaşmak zorunda kaldıkları için de tarım yapamıyorlardı. Suebler Germen kabilelerinin en büyükleri ve en savaşçılarıydı. Yüz tane kabileleri olduğunu ve her kabileden savaşmak için bir yıllığına biner kişi alındığı söylenir. Savaşmayanlar ise kendilerini ve savaşa gidenleri beslerler. Ertesi yıl bu kez başka biner kişi askere alınır. Diğerleri vatanlarında kalırlar. Böylece de bir yandan tarım yapılırken diğer yandan savaşılmış olur. Sueblerde kişiye özel tarlalar yoktur. Bir yıldan daha fazla bir süre aynı yerde yaşamalarına izin verilmez. Genelde süt ve hayvani besinler tüketirler ve çok fazla ürün kullanmazlar. Daha çok avcılıkla uğraşırlar. Yedikleri besinlerin türü ve düzenli olarak spor yapmaları onların iri vücutlu insanlar olmasını sağlamıştır. Ayrıca bunda çocukluklarından itiraben disiplinle yetiştirilmeyecek kadar serbest bir hayat sürmeleri de etkilidir. Genelde hiçbir şey giymezler. En soğuk yerlerde dahi anca vücutlarının çok az bir kısmını örten postlar giyerler ve nehirlerde yıkanırlar.

Tüccarların ülkelerine gelmelerine bir şey almak için değil de savaşta yağmaladıkları şeyleri satmak için izin verirler. Gallerin çok hoşlandıkları ve büyük paralar ödeyip aldıkları yük hayvanlarını Germenler kesinlikle kullanmazlar. Kendi vatanlarındaki kötü ve biçimsiz hayvanları satın alıp büyük sıkıntılara katlanacak şekilde yetiştirirler. Atlı savaşlarında atlarından inerek yaya çarpışırlar. Atlarını oldukları yerde kalmaya ve gerekli durumlarda hızla geri çekilmeye alıştırmışlardır. Eyer kullanmak onların geleneklerine göre ayıptır ve tembellik sayılır. Karşılarında eyerli atlılar görürlerse sayıları düşmandan ne kadar az olursa olsunlar saldırıya geçerler. Şarap alınması yasaktır. Şarabın erkekleri hayatın güçlüklerine dayanamayacak bir hale getirdiğine ve erkekleri kadınlaştırdığına inanırlar.

Genelde sınırları dışındaki arazinin boş kalmasını çok şerefli bir durum sayarlar. Çünkü bu durum onların gücünü gösterirmiş. Bu nedenler Sueblerin sınırlarının bir yanında altıyüz mili aşkın bir alanın boş olduğu söylenir. Diğer yandaki en yakın komşuları Ubilerdir.

Şu an bulabildiğim diğer bir örnek de Sezar’ın Britanya çıkarması zamanlarından, Briton kabilesi Kent’ler hakkında:

Denizci bir bölge olan Kent’te yaşayanlar diğer Britannia kabilelerinden daha medenidirler. Gelenekleri Gallerinkinden çok farklı sayılmaz. Halkın çoğu tarım yapmaz, etle ve sütle beslenip post giyerler. Gerçekten de bütün Britannialılar vücutlarını çivi otuyla boyarlar. Bu ot mavi bir renk oluşturur. Böylece savaştaki görünüşleri daha korkunçlaşır. Uzun saçları ve bıyıklarından başka vücutlarının her yerindeki tüyleri keserler. On veya on iki kişilik erkek grupları, özellikle erkek kardeşler, hatta babalar ve oğulları da aynı kadınlara sahiptirler. Fakat doğan çocuklar kadının gelin olarak ilk geldiği eve ait sayılırlar.

Alıntılanan metinlerde de söylenildiği gibi, bunlar Germen ve Briton kabilelerinden ikisini anlatan bölümler. Galyalılarla ilgili olanlar daha çok, ve daha detaylı. Özellikle bir bölüm var ki alıntılarken nerede duracağımı bilemediğimden alıntılamadadım. Galya’daki altıncı yılını anlatmaya ayırdığı bölümde Galyalıları anlatmaya bir başlıyor ki, tarihlerinden giriyor, toplum yapılarından, değerlerinden çıkıp toplumsal yapılarını anlatırken değindiği, anlatmaya baya yer ayırdığı Druidler vesilesiyle kendimizi dinlerini, felsefelerini, dünya görüşlerini okuyor buluyoruz Galyalıların. Hızını da alamayıp Galyalılarla Germenleri gene toplumsal yapı, değerler, din vs. başlıklarda birbirleriyle karşılaştırmaya girişiyor ki okurken kitabın antik dönemlere dair ne denli önemli bir kitap olduğunu her bir satırıyla tekrar tekrar anlıyoruz.

Kitabı okumadan önce tereddüt ettiğim bir nokta vardı ki, o da Sezar’ın kendisini, muharebelerini, karşısındaki düşmanları, savaştığı toplumları anlatırken ne kadar objektif olabileceğiydi. Bugün 2000li yıllarda bile bütün medeniliğimize karşın bizim devletlerimizin, devlet adamlarımızın yazdırdığı, okutturduğu kitaplarda bile savaşılan milletleri çeşitli özelliklerinden dolayı aşağılamaktan geri durulamıyor, iyi oldukları herhangi bir konuda haklarını vermekten özenle kaçınılıyorken; bundan iki bin yıl önce, savaşlarda belki milyonlarca insanın kılıçtan geçirilmesine neden olmuş, gelecekte diktatörlük ünvanı da alacak olan bir general, hem de milletinin toplu şekilde barbar olarak sınıflandırdığı bir toplumu kim bilir nasıl anlatıyordur?

Kitabı okuyan hiç kimse bu konuda Sezar hakkında kötü bir şey söyleyemez sanırım. Bırakın aşağılamayı, çoğu yerde ’savaş sanatı’ ya da komutanlık sanatı açısından ilgi çekici bir durum ortaya çıktığında; Galyalıların, kendilerinden sonra geleceklerin ilginç bulacakları, okuyup, üzerinde düşünüp olgunluk kazanabilecekleri durumlarla, seçimlerle savaş içerisinde karşı karşıya geldiği bölümlerde, Sezar doğru olduğu ortaya çıkan görüşü savunan Galya liderlerinin seçenekler tartışılırkenki söylevlerini, nutuklarını sık sık okuyucuya aktarıyor. Bu anlamda sadece kendi bilgeliğini, ya da kendi zekasını değil, Galyalı komutanların bilgeliğini de kendinden sonrakilere aktarmaya çalışıyor. Örneğin Galya’da yaşanan en büyük, en belirleyici savaşlardan biri olan Alesia Savaşı sırasında, çok zor koşullarda, çok zor ve sonuçları belirsiz seçimlerle karşı karşıya kalan Galya ordusunda sözü geçen kişilerden birisinin, savaş sonrasında okurun büyük bir isabetle, bilgelile söylenmiş olduğunu gördüğü aşağıdaki bölümde alıntılanan sözlerini aktarıyor ki; burada, karşı karşıya kaldıkları seçenekleri değerlendirirken söylenebilecek her şey söylenmiş: (durumu da açıklayayım: Alesia’da 80.000 kişilik Galya ordusu kuşatma altında. Roma ordusu ikmal yollarını kestiği için büyük kıtlık yaşanıyor. Fakat savaşa tek başlarına girmeleri durumunda sonucun ne olacağını kestiremediklerinden, ve yenilgi durumunda da Roma ordusunu Galya’dan atacak bir ordunun bir daha  toparlanabilmesinin mümkün olamayacağını düşündüklerinden, 330.000 kişilik bir ordu toplayıp yardıma gelecek birisi seçilip gönderiliyor. Bu ordu geciktiği ve ordudan da henüz hiçbir haber gelmediği için önlerindeki seçenekler tartışılıyor.)

Alesia’da kuşatma altında bulunanlar yardımın geciktiğini ve yiyeceğin bittiğini görüyorlardı. Haeduların topraklarında neler olduğunu bilmedikleri için ne yapılacağını belirlemek üzere bir savaş meclisi topladılar. Çok sayıda fikir vardı. Kimileri teslim olmayı, kimileriyse henüz yeterli sayıda asker varken bir huruç hareketi yapılmasını önerdi. Burada bence Critognatus’un konuşmasından ve ilgi çekici derecedeki nefretinden bahsetmek gerekir. Arvern kabilesinden soylu bir adam olan Critognatus’un Gallialılar arasında büyük etkisi vardı. Şöyle konuştu: “Rezilce esir olmak isteyenlerin buna teslim adını vermelerine bir şey demeyeceğim. Bence bir vatandaş olarak bile meclise çağırılmamalıdırlar. Huruç harekeri yapmayı önerenlerle konuşuyorum. Onların planlarında eski Gallia yiğitliğinin etkisini görebilirsiniz. Ancak kısa bir süre kıtlığa dayanamamak cesaret değil, korkaklıktır. Kendini hiç düşünmeden ölüme atacak bir adam bulmak, zorluklara sabırla katlanabilecek bir adam bulmaktan daha kolaydır. Ama yine de onların fikirlerine saygım var. Sadece canımızı tehlikeye atmakla kalacak olsaydık buna katlanırdık. Fakat karar verirken kendimize yardım etmelerini istediğimiz Gallia’yı unutmamalıyız. Burada seksenbin kişi öldürüldükten sonra bizlerin cesetleri üzerinde savaşmak durumunda kalacak dostlarımızın ne kadar cesaretleri kalacağını biliyor musunuz? Sizi kurtarmak için gelecek olan ve tehlikeleri umursamayan bu adamlara yardım ediniz. Aptallık, düşüncesizlik ve cesaretsizlikle Gallia’nın tamamını sonsuza dek sürecek esaretin içine atmayınız. Zamanında gelmediler diye onların sadakatinden mi şüpheleniyorsunuz? Romalıların uzaktaki siperlerde zevk olsun diye mi uğraştıklarını sanıyorsunuz. Eğer bütün yollar kapalı olduğu için dostlarınızdan haber alamıyorsanız, ilerideki Romalılara bakınız. Askerlerimizin yaklaştığını anlayabilirsiniz. Korktukları için gece gündüz korunaklarla uğraşıyorlar. Peki benim önerim nedir? Hiçbir şekilde bu savaşa benzemeyen Cimber ve Teuton savaşında atalarımızın yaptığının aynısını yapmak. Atalarımız kentlerin içine çekildiler. Kıtlık sırasında savaşamayacak yaşta olanları yediler ama yine de düşmana teslim olmadılar. Eğer bu örneği bilmeseydik ben yine benzeri bir şey söyleyerek bizden sonra gelecek olan nesiller için şerefle anacakları bir şeyler yapmayı önerirdim. Çünkü buna benzer bir savaş nerede olmuştur? Cimberler Gallia’yı yakıp yıktılar. Büyük felaketler yaşadık. Ama sonunda topraklarımızdan çıkarak başka yerlere gittiler. Haklarımızı, yasalarımızı, topraklarımızı, bağımsızlığımızı yeniden kazandık. Romalıların içinde savaş isteği var. Bizden öğrendikleri askerlik sanatını topraklarımıza, kentlerimize yerleşmekten ve bizi sonsuza dek köle yapmak için kullanıyorlar, başka ne isteyebilirler? Bugüne dek başka şekilde savaştılar mı? Uzaklarda neler olduğunu bilmiyorsanız, en azından Halli’ya bir bakın! Bir eyalet durumuna indirildi. Yasaları ve gelenekleri değiştirildi. Baltalara boyun eğdi. Sonsuz esaret içinde inleyip duruyor.”

Dediğim gibi, savaş konusunda hem Galyalılara, hem de kendisine oldukça adil davranmış, ne Galyalıları aşağılayıp küçük görmüş, ne de kendisini anlatırken öve öve bitirememe gibi bir duruma, şu çılgın Romalılar temasında anlatımlara yer vermiş. Savaş anlatımları demek ki bir komutanın gözünden yapılınca farklı oluyormuş. Yazıldığı tarihi gösterip, o tarihten bu yana bizim bu konularda gitgide daha çok pompalamaya başvurduğumuzdan sitem edip olayı insanlığın gitgide yozlaşmasına bağlayacaktım. Fakat kitabın son bölümü, Sezar’ın Galya’daki son yılının anlatımı bir başkası tarafından (konsül Aulus Hirtius) Sezar’ın ölümünden sonra yazılmış, ki anlatım bakımından o bölümle kitabın geri kalanı arasındaki zıtlığı görünce işin tarih kısmında yanıldığımı anladım. Dediğim gibi, savaşın bir komutanın kaleminden anlatılması çok daha farklı bir sonuç yaratmış. Bir satranççının kendi satranç maçları üzerinden satrancın ince noktalarını, oyunda önemli olan şeyleri anlatıp, kendi yaptıklarını bütün yalınlığıyla anlatışı gibi (hadi satranççı Bobby Fischer, kitap da Bobby Fischer Teaches Chess olsun, sizi mi kırıcam),  Sezar’ın kaleminden çıkan anlatımlar da kendi yaptıklarını oldukça objektif ve yalın bir şekilde yansıtıyor. Hatta bir tarihçinin yazacağından çok da farklı bir şekilde anlatmamış diyebilirim. Genelde Sezar’ın kibirli oluşunun işareti olduğu iddia edilen, kitapta Sezar’ın kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyor oluşu bile kitabın genelinde objektifliğe, yalınlığa katkı sağlamış bence. ‘Bunu yaptım’ yerine ‘Sezar bunu yaptı’ diyor oluşu, bundan sonra gereksiz açıklamalardan, olumlu bir sonuçta satırlara ilişebilecek bir taktir bekliyor olma hissinden, aynı şekilde olumsuz bir sonuçta da okurda oluşabilecek mazaret görme ihtiyacından da bir yerde arındırmış. Yalın, objektif, bir çok şey dedik, ancak bu özellikler işlerin kızıştığı yerlerde okurların heyecanlanmasına, anlatımın ve olayların sürükleyicileşmesine engel değil. Sezar hemen hemen her zaman savaşı geneli itibariyle anlatsa da birkaç bölümde savaşın belli bir yerindeki belli bir sahneyi de aktarmayı, bunu yaparken de anlatılan olayda yer alan askerlerin yaptıklarını, isimlerini de vererek yazmayı tercih etmiş. Aşağıdaki alıntıdaki alıntıya bakıp “anca askerlerinin kahramanlık yaptığı yerleri anlatmış işte, o kadar da objektiflik falan lafı ettin, ne hacı bu şimdi” dedirtmeyeyim kendime; başka bir iki yerde, o kendini bilir demeden, isim vererek askerlerinin ve yüzbaşılarının yağma hevesine düşme gibi hatalarını da olayın olduğu sahneyi birebir anlatarak aktarmış, not düşeyim. Böyle “Ahmet kılıcını çekti, şöyle yaptı, böyle yaptı” tadında anlatımlardan da toplasak 4-5 tane anca vardır zaten.

Hmm isimler de bir yerden tanıdık geliyor aslında.

O lejyonda iki kahraman yüzbaşı vardı. Önyüzbaşılığa yükselmelerine az bir zaman kalmıştı. İsimleri Titus Pullo ile Lucius Vorenus’tu. Hangisinin daha yüksek rütbede olduğu konusunda her zaman tartışırlar ve rütbeleri için birbirleriyle mücadele ederlerdi. Pullo, siperlerin etrafındaki çarpışmanın çok şiddetlendiği bir zamanda “Niçin tereddüt ediyorsun Vorenus? Yiğitliğini göstermen için başka bir fırsat mı var? Tartışmalarımızda hangimizin haklı olduğunu bugün anlayacağız” dedi. Ardından korunakların dışında düşmanın kalabalık olduğu bir kısma saldırdı. Vorenus da siper içinde kalamadı. Dedikodudan korkup Pullo’yu takip etti. Pullo yakın mesadefen düşmanlara mızrağını fırlattı. Mızrak kalabalıkta ileriye doğru koşan bir adama geldi. Adam ölünce arkadaşları onu kalkanlarıyla koruyup hep birden mızraklarını Pullo’ya fırlattılar. Geri çekilmesine fırsat vermediler. Pullo’nun kalkanı delindi, kemerine de bir ok saplandı. Ok kılıcının kınını yerinden oynattı, sağ eliyle kılıcını çekmeye çalışırken zaman kaybetti. Sıkışık bir durumda kaldığında düşman etrafını çevirdi. Rakibi Vorenus yardımına koştu. Bu kez de düşmanlar ona saldırmaya başladılar. Pullo’nun okla öldüğünü sandılar ve onu orada bıraktılar. Vorenus kılıcıyla yakındaki düşmanlardan kendini korumaya çalıştı. Bir adamı öldürdü, diğerini biraz geriletti. Düşmanları öldürme isteğiyle onları kovalarken bir çukura düştü. Hemen tekrar etrafı sarıldı. Bu kez de Pullo onun yardımına koştu. Her ikisi de çok sayıda düşman askeri öldürdükten sonra şan ve şeref içinde ordugaha çekildiler. Böylece talihin cilvesi olarak birbirlerine düşman olmalarına ve sürekli olarak mücadele etmelerine rağmen birbirlerinin hayatını kurtardılar. Hangisinin daha yiğit olduğu anlaşılamadı.

Neyse, alıntılarla tüm kitabı buraya yazmadan, parmaklarım da henüz klavyeden ayrılabiliyorken yazıyı çok fazla uzatmadan tamamlayayım. Tüm kitaplar gibi bu kitabı almak, okumak da ilgi meselesi tabii ama Gallia Savaşı birkaç yönden beklenenden fazlasını vermesinden dolayı oldukça iyi bir kitap tercihi bence. Hem tarih, hem antropoloji, hem savaş, hem politika, hem de az da olsa macera, heyecan öğelerine sahip olmasının yanında, Sezar gibi tarihi bir kişinin yedi yılını kendi kaleminden anlatılıyor oluşundan ve bunu yaparken de kendisinin, savaştığı toplumların, ve genel olarak savaşın iki tarafa da kazandırdığı bilgiyi, bilgeliği aktarma iddiasına sahip oluşundan dolayı boş olmama garantisinin gönül rahatlığıyla verilebileceği bir kitap. Yazılanlar, alıntılananlar ilginizi çektiyse zaten durmayın, alın okuyun.

Bu arada çeviriyle ilgili bir not, Alfa Yayınları kitabı biraz aceleyle çıkarmış sanırım. Anlatım bozuklukları, tamlama, hal eki yanlışları, virgül eksiklikleri gibi şeyler özellikle kitabın sonuna doğru oldukça çoğalıyor. Dil ve anlatım bakımından Roma’daki gelmiş geçmiş en yetenekli üç kişiden biri sayılan Sezar’ın yazdığı bir kitaba biraz haksızlık yapılmış sanki. Alfa’dan çıkan diğer kitaplar bu kadar özensiz hazırlanmıştır umarım.

Tags: , , , , ,

12
Dec

One Piece

   Posted by: ragnor   in Anime

Öncelikle şunu belirtmeliyim, One Piece hakkında bilmeniz gereken iki şey var. İlki çooook uzun olduğu. Şu anda 379 bölümü mü ne yayınlanmış internette. İzle izle bitmiyo, ve bu kadar çok olduğundan kolay kolay indiremiyorsunda. Yani getir izleyeyim gibi bi şansınız yok. İkincisi, One Piece çok iyi! O kadar iyi ki sizi kendine esir edebilir ve bir sonraki bölümü izlemek için delirir halde bulursunuz kendinizi, olan size olur, 1 hafta aralıksız izlesenizda one piece bitmez ama siz bitersiniz. Bu açıklamalardan sonra animeyi anlatmaya geçebilirim.

Korsanlar kralı Gol D. Roger yakalanmış ve idam edilmek üzere halkın karşısına çıkarılır. Biraz sonra ölecek bir adam için gayet sakindir. Gülerek şunları söyler: “Hazinemi mi merak ediyorsunuz? Hepsini orada ‘tek parça’ halinde bıraktım” der. One Piece ismide buradan gelir, yani dünyanın en büyük ve harika hazinesi. İşte bu açıklamasının ardından idam edilir. Ölürken bile gülümsemektedir. Bu sözlerinin ardından şansının ve kaderinin peşinden koşan erkek ve kadınlar yeni bir çağ başlatır, korsanlığın altın çağı! İşte Anime bu şekilde başlar. İlk bölümde şaşkın korsanımız Luffy bir fıçının içinde denizde sürüklenmektedir. Olaylar gelişir. Kısa zaman içinde öğreniririz ki bu şaşkın genç ileride korsanlar kralı olacaktır, en azından kendisi öyle iddia etmektedir :).

Bölümler ilerledikçe tayfanın geri kalanı ekibe dahil oldukça daha bir bağlanırsınız animeye. Ufak bir gemide seyahat eden ufak, garip bir gruptur “hasır şapka korsanları” (isim luffy’nin hep kafasında gezen hasır şapkadan gelir ismi ve çokta güzel bir hikayesi vardır, merak edenler için bölüm 4 :)). Bu ufak grup birçokları tarafından başta ciddiye alınmasa da sonradan hepsine bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu üstüne basa basa (ya da onların üstlerine :)) anlatmıştır.

Ayrıca animenin başladığı dönemin şöyle bir önemi vardır. Korsanların altın çağı sona ermektedir. Yeni bir çağ kapıdadır. Ama kimse ne olacağını kestirememektedir. Dünyanın kaderi ortadadır bir nevi ve çok büyük güçler geleceği istedikleri gibi biçimlendirmek için savaşırlarken luffy ve tayfası tam bu olayların ortasında tek başlarına küçük ama güçlü bir fırtına gibi emin adımlarla rüyalarını gerçekleştirmek üzere ilerlemektedirler ve yollarına çıkmak görüldüğü üzere pek akıl karı değildir :).

Spoiler vermeden animenin genel hatları bukadar anlatılabilirdi sanırım :). Özetle çok güzeldir One Piece. İşinde işlediği konularda çok güzeldir. Özgürlükten dem vurur, hayallerinin peşinden koşmaktan bahseder, luffy’nin ekibinde herkesin büyük düşleri vardır gerçekleştirmek istedikleri ve bir keresinde luffy’nin söylediği gibi daha azı da geleceğin korsanlar kralının tayfasında yer alacak birine yakışmaz, hepsinin büyük emelleri vardır. Ve bu uğurda çalışmayı ve çaba sarfetmeyi öğütler anime. Mihawk “Suprass me!” der Zoro’ya, yani “Aş beni!” bu başkaları için imkansızken Zoro adım adım ilerlemeye devam eder bu yolda. Ve bütün bunlar dışında Dostluktan dem vurur, dostluk en önemli şeydir hasır şapka (en. straw hats, jap. mugiwara) tayfası için. 3 silahşörler gibi birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için demişcesine yaşarlar. Tek bir arkadaşlarını kurtarmak için ölüme gitmekten çekinmezler, cehennemi yaşamaktan çekinmezler, dünyaya savaş açmak umurlarında değildir, onlar bir arada olduğu sürece ölüm düşmanlarının olacaktır, cehennemi onları kızdıranlar yaşayacaktır ve bütün dünya savaş açsa dahi onların karşısında duramayacaklardır…

Evet, fazla gaza gelmiş bir adamım ama bu anime benim için özel. Hala bitiremedim 325.’te son sezonun başında bekliyorum, ilk fırsatta tekrardan başlayıp bitirene kadar bırakmayacağım. Ayrıca hepinize tavsiye ediyorum. Nasıl izleyebilirim?, getirsene lan? vb. sorularla gelenlere, animeyi indirecek kadar boş yer yok bilgisayarımda diyorum, o yüzden bende bölüm bölüm internetten izliyorum. Sizde izlemek isterseniz, google’ı açın ve “watch one piece” yazın, ilk gelen sitede bütün bölümler listelenmiş durumda. Arada bazı bölümlerde sorunlar var, böyle bi durumda da yine google’ı açıp (başına watch koymasanızda olabilir, iki şekilde de deneyin) “watch one piece episode ###” yazıp (### yerine bölüm numarası gelecek) aratırsanız, izleyebileceğiniz birçok link bulursunuz.

Hepinize iyi seyirler…

1
Dec

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar - Ursula K. Le Guin

   Posted by: aynaimarzi   in Kitap

Metis Seçkileri son dönemlerde takip ettiğim ve edinmeye çalıştığım, belirli yazarların çeşitli makalelerinden oluşturulmuş bir seçki (bu seçkiyle ilgili diğer okuduğum kitapları da tanıttığım bir yazı yazacağıma dair söz de vereyim huzurlarınızda). Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar ise okuduğum bu seçkiler arasında en hoşuma giden, son derece sade ve yalın; lakin o derece de ufuk açıcı bir dille yazılmış, birbirlerinden oldukçu farklı konulara değinen makaleler içermekte.

“Fantazi, bilimkurgu, ya da deneme gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür.” der Bülent Somay Önsöz’de, Le Guin’in deneme yazılarının ayrı bir yeri olduğunu da belirtir. Evet, bu denemelerde hiç de çekinmeden yazar, Amerikan toplumuna; yetişkinlerine (”Amerikalılar Ejderhadan Neden Korkar?”), Edebiyat eleştirisine (”Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”), kadın ve feminizme (”Bilimkurgu ve Bayan Brown”, “Balıkçı Kadının Kızı”), sansüre (Ruhtaki Stalin) ve en nihayetinde neden kocakarı olmayı; değişimi kabul edemeyen ve erkeğin ataletini, değişemezliğini taklit etmek isteyen kadınlara (Uzaylı Kocakarı) dair pek çok söyleyecekleri vardır bu şahane kadının.

Her bir makalesinin ayrı yeri var, hepsinde hedef bir kitle mevcut. “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?” makalesinde Bilimkurgu ve yeni yetme yazarlar başta olmak üzere epey dokunduruyor mesela. Sözüm ona kendisinden yazmaya dair ipucu isteyenlere de kolaya kaçmalarından ötürü kızıyor. Ruhtaki Stalin’de Amerika’daki görece özgürlüklerin piyasa sansürü tarafından nasıl da engellendiğini belirtiyor, Yevgeni Zamyatin hayranlığını da saklamayarak. Bilimkurgu ve Bayan Brown adlı makalesini Virginia Woolf’tan bir alıntıyla açıyor ve bayan Brown’un bilim kurgu’da yerinin olup olamayacağını sorgulayıp Yüzüklerin Efendisi’ne geçiş yaparak cevaplar sorusunu.

Söyleyeceklerini takip ederek yolculuğuna katılmak, bu yolculukta ufkumuzun nasıl da açılıp fikirlerimizin gelişmesine şaşırdığımız bir tanıklık bekliyor bizi. Sert, tatlı, samimi ve usta bir üslupla yazılmış bu makalelerin keyfini çıkara çıkara okumak da cabası. Belki kimi erkekleri; aslında sadece erkekleri değil, kadınlardan, rüyalardan ve ejderhalardan korkan herkesi rahatsız edecek bir üslup bu, belirli bir yöne takılı kalmış kimseleri bile bir durup düşünmeye sevk edecek denli etkileyici.

Bu ayki Babe of the Month’umuz’a seçilen kişi oldu aynı zamanda; kadının neler yapabileceğine güzel bir örnek olduğu için. Buyrun siz de bu yolculuğa katılıp keyfini çıkarın.

“Ne sürer dağa tırmanmak?

Kırk yıl. Esmerdir yerli klavuzlar; ufak tefek, yürekli, kaypak.
Rüşvet almazlar.

Kuzey yüzünü mü önerirsiniz?
Kaş çatıyor bütün yüzler; seçin öyleyse. Seyyahlar, kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil.
Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz.
Kayaları okuyun. Onlar sözü yaşar.

Ve zirvede?
Durursunuz.

Derler ki buradan görülebilirmiş şehir.
Bilmiyorum.

Aşağı bakarsınız. Garip gelir yukarı bakmıyor olmamak; emin olamazsınız ne gördüğünüzden.

Kimisi şehir bu der; başkaları daha uzak bir Âlem sezer.
Klavuzlar döner.
Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi.
Buradan aşağı ne bir iz var, ne bir amaç, ne bir yol, ne de yollar.

Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde, o altın renkli pusun ta içinde,
bir kıpırtı, bir ışıltı belki:

Dalgalar mı, kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak.
Değişti kayaların dili.
Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.

Ne sürer iniş?” (Everest; Kadınlar Rüyalar Ejderhalar)

Tags:

30
Nov

Baran

   Posted by: aynaimarzi   in Film

Yönetmen & Yazar: Majid Majidi

Oyuncular: Hossein Abedini (Latif), Zahra Bahrami (Baran), Mohammad Amir Naji (Memar).

“Şuna da ne oluyor, Farsî kanı mı vardır nedir? Her ay tanıtacak Farsî bir şeyler buluyor” diyenleri duyuyor gibiyim. Şimdi inceleyeceğim film de İran sinemasından zira.

Biraz itiraf gibi olacak, ama ben izlediğim filmlerin uyuşturuculu, katillik üzerine, daha doğrusu tam bir karanlık atmosfer içerisinde olmasına dayanamıyorum pek fazla. Etkisinde uzun süre kaldığım içindir belki, ama izlesem de hakkında bir şeyler yazasım gelmez hiç. İzlediğim film, etkilemeli beni, derin düşüncelere sevketmeli, sarsmalı hatta; ama bunu ani bir etki ile değil, izledikten sonra düşündürerek; farklı sonuçlar çıkarmamı sağlayarak yapmalı. Şu ana kadar pek az izlemiş olduğum  İran filmleri tam aradığım etkiye sahip filmler oldu diyebilirim. Felsefi ve edebi yönü ağır basan kültürlerinin bir minyatürünü bulmak mümkün bu filmlerde. Sansürün etkisi ne derecedir tam bilemiyorum; ancak söyleyeceklerine imgelerle dokunup geçen (aslında iz bırakıp da geçen desek daha doğru olur), özetlediğinizde basit gibi duran bir hikayeyi bu imgelerle derinleştiren, etki bırakan filmlerdir bunlar. Baran adlı Majid Majidi’nin filmi de bunlardan biri.

Filmin çıkış konusunu İran’a göçmüş Afgan mülteciler oluşturuyor aslen; hiç bir sosyal güvenceleri olmaksızın kaçak olarak çalışan işçilere ilaveten Türk asıllı Latif’i de esas karakter olarak işliyor. Latif tam delikanlılık çağlarında, muzip, işine göz koyanları hiç de affetmeyen bir karakter. Filme, Latif’in olgunlaşma serüveni de diyebiliriz bir açıdan, başka bir açıdan genel olarak işçilere, özel olarak kadın ve aşka dair söyleyecekleri de var Majid Majidi’nin (imgelerle birleştirerek).

Biraz Spoiler gibi olacak belki, ama  pek bir gülümseten sahneyi söylemeden geçemeyeceğim; Türk kökenli olmaları sebebiyle bazı yerlerde şiveli bir Türkçe’ye rastlamaktayız Baran’da. Aslında Farsça konuşmalarına rağmen, nadiren (kızdıklarında mesela) Türkçe cümleler de kurmaktalar:

Mütahhit Memar ile işçiler arasında yevmiye konusunda tartışma geçer. (Türkmen asıllı sanırım) Memar dayanamaz artık ve  Farsça’yı bırakır kenara, sayıklanır:
-Paba geş de, senin de halen hoş deeğel.

Tabi işçiler anlamaz, onlar da “Memar Farsça söyle de biz de anlayalım.” diye cevap verirler. Bir de onlara açıklama yapar tekrardan Memar.

“Cennetin Çocukları” adlı Oscar’a aday gösterilmiş filmin de yönetmeni olan Majid Majidi, bu filmle de Montreal Film Festivali dahil toplam pek çok da ödül almış. Etiketlere baktığınızda Dram yazıyor, ancak bu filmi Hollywoodvari bir dram olarak görmek çok yanlış olur, hatta sıradan dramları sevenlerin pek beğenebileceğini, hikayesini bir yerden okuduğunda (bu yüzden tam bir şekilde hikayeden bahsetmedim) burun kıvıracağını da belirteyim. Onlar da ön yargılarını yıkıp, filmin sanatsal ve şiirsel imgelerine, söyleyeceklerine kulak vererek farklı bir deneyim yaşyabilirler.

Tags: ,