Archive for September, 2008

26
Sep

The Elegant Universe

   Posted by: montezaus    in Film, İnceleme

Fizikte olağanüstü şeyler yaşandığı, özellikle CERN’deki deneyle birlikte yeni keşiflerin eşiğinde olunduğunun düşünüldüğü günlerdeyiz. Gerek yaşanacak şeylerin bir parçası olma isteğiyle, gerekse karadelik oluşacağı iddiasının olaya biraz da magazinsel bir boyut katmasıyla herkesin bakışları her zamankinden daha çok fiziğe çevrilmiş durumda. Gerçi deney bir dahaki seneye kaldı ama ben gene de durumdan istifade konuyla ilgili bir şeylere yer vereyim, The Elegant Universe’le ilgili bir şeyler karalayayım dedim.

Genelde CERN’in Atlas deneyi gibi toplumun ilgisini çekmiş, güncel şeyler söz konusu olduğunda konuyla ilgili bir fikrimiz, yeri geldiğinde bir iki laf edecek, olayla ilgili görüş belirtecek kadar bilgimiz olsun isteriz sanırım. Tek başına dünyanın sonunun gelme söylentisi bile, kabul edelim, en azından bir iki futbol yorumcusunun ağzına düşmeyi, sabah programlarında tartışılmayı hak ederdi herhalde. Ama nedense ne televizyonlarda, ne dışarıda arkadaş ortamında, ilgili-ilgisiz insanların yorumda bulunduğu bir manzarayla karşılaşamadık. Bunun nedeni de biraz barizdi gerçi, biliminsanları çıkmış protondu, 11 boyuttu, maddeye kütleyi veren parçacıktı, evrenin ilk anlarının tekrar yaratılmasıydı, bir ton fantastik olaydan bahsediyordu, ve böyle şeyleri anlamış görünüp üstüne bir de insanın kendisine otorite havası verip konuyla ilgili görüşünü belirtmesi de pek kolay olmasa gerekti. Panik yapmayın arkadaşlar, The Elegant Universe sizler için burada.

Belgesel, Columbia University’nin fizik departmanı profesörlerinden Brian Greene tarafından yazılan, aynı isimli kitaptan uyarlanmış. Kitabın da, belgeselin de en önemli özelliği, fizikten anlamayan kişilere bile bir fikir verebilmesi, gerek konunun fizik tarihindeki yerini, gerek konuyla ilgili kavramları gayet zahmetsizce anlatabilmeyi başarabilmesi. Bu da konuya ilgili oldukça uzun bir giriş yapılarak başarılmış, ki bunun bir güzelliği de 20.yy’da fizikte yaşanan gelişmeleri, nereden nereye gelindiğini, buradaki her bir gelişmenin içeriğini ve önemini aktarabilmesi olmuş. Dolayısıyla yalnızca belgeselin odak noktası olan string teorisiyle ve m-teorisiyle değil, genel görelilik olsun, uzay-zamansal doku olsun, quantum fiziği olsun, izleyicinin pek çok konuyla ilgili fikir sahibi olmasına imkan verilmiş.

Belgeseldeki örnek ve animasyon bolluğu da dikkat çekici. 11 boyutun olması gibi kafamızda canlandırılması güç olan şeylerle bile ilgili oldukça açıklayıcı örneklerin bulunması konunun anlaşılabilirliğine katkı sağlıyor. Konuyla ilgili zaten bilgisi bulunan birisiyseniz de, anlatılanları zaten biliyor olsanız dahi bunların, kimi kavram ve teorilerin geliştirilmesinde oldukça önemli yeri olan fizikçileri belgeselde yer aldıklarını, anlatımlara katkıda bulunduklarını, kimi kavramları ve olayları kendi ağızlarından anlattıklarını görmek eminim sizi de sevindirecektir.

Yazıya CERN’in deneyiyle başlamam aldatmasın, sonlarına doğru CERN’den ve Atlas deneyinden bahsedilse bile doğrudan bu konu üzerine çekilmiş değil belgesel. Gene de bu deneyin sonuçlarının ne bakımdan önemli olduğunu, supersymmetry ve gravitonlar gibi varlıklarına dair işaretlerin görülmesi umulan bazı şeylerin altında nelerin yattığını, nasıl kanıtlanabileceklerini, kanıtlanmalarının, gözlemlenmelerinin önünde daha önce hangi engeller olduğunu görebilmeye yardımı olacaktır. Yalnız bir konuda uyarayım, bu konularda daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız belgesel yalnızca bir basamak olabilir sizin için. Bazı şeylerin neden önemli olduğu, sonuçlarının ne kadar önemli olduğunu ve insanların bunlara neden bu kadar değer verdiği vurgulanmış olsa bile, ne olduğu, ne yaptığı çok fazla açıklanmayan bazı kavramlar mevcut. Sanırım kitap, belgesele kıyasla bu konularda daha derine iniyormuş. Konuya olan yabancılığınızı gidermeye katkısı olsa bile, tek başına The Elegant Universe’den içindeki bütün teorileri, bu teorilerdeki kavramları vs. açıklamasını beklememek lazım dolayısıyla.

Linkler:
IMDb Sayfası
PBS’deki Sayfası
Belgeseli Online Olarak İzleyebileceğiniz PBS Sayfası

Tags: ,

25
Sep

Yoldaş Pançuni

   Posted by: aynaimarzi    in Kitap

“Biz halkın öz bilincine sonuna kadar saygılıyız ve ona herhangi bir şekilde görevini hatırlatmayı uygun görmüyoruz, sadece şunu haykırmakla yetiniyoruz:

Kahrolsun alçaklar! Kahrolsun ihbarcılar! Kahrolsun hainler! Yaşasın bilinçli Dzabılvar gençliği!”

Bazı insanlar vardır, konuştuklarında herkesi kendilerine kilitlerler, iyi konuşmacılardandır ve konuşmak onlar için ufaklık zamanlarından gelme bir ihtiyaçtır. Peki bu insanlar konuşmaktan başka bir işle meşgul olmayı istemez ve sevmezlerse ne yapar? Görünen o ki Yoldaş Pançuni buna bir çare bulmuş; devrimci olmak. Sorun şu ki, devrimciliği yorumlayışı epey farklı Pançuni’nin, neticede ortaya pek bir trajikomik durumlar çıkarmaktan başka pek de bir işe yaramaz.

Ermenice yazılmış olmasına rağmen, karakterleriyle sözde sosyalistlere yaptığı iğnelemelerden mütevellit sanırım, Ermenistan’da 1989 yılına kadar yayınlanmamış Yoldaş Pançuni, hem de Yervant Odyan’ın diğer tüm kitapları yayınlandığı halde. Normalde üç bölüm olan öykü de bize sadece iki öykü olarak çevrilmiş. Üçüncü öykü Inger P. Pançuni Darakrutyan Meç (Yoldaş Pançuni Sürgünde) ise çevrilmemiş (niye çevrilmemiş acaba?).

Yervant Odyan, Ermeni Millet Nizamnamesi olarak bilinen Osmanlı’daki ilk anayasa örneğinin hazırlayıcılarından Krikor Odyan’ın yiğeni ve Saray mimarlığına yükselen Boğos Odyan ailesine mensup, gençliğinde ailesinin çevresinde olan çeşit çeşit aydınla sohbet imkanı bulmuş, pek çok öykü, makale ve romanlarıyla Ermenice düzyazısına önemli katkıları olmuş bir yazar. “Yoldaş Pançuni”, İstanbul’da ilk bölümü “Arakelutyun mı i Dzabılvar” (Dzabılvar Misyonu) adıyla 1909 yılında tefrika edilmiş, 1911 yılında ikinci bölümü, 1923 yılında ise son bölümü Bükreşte yayınlanmış. Odyan ise 1926 yılında kanserden dolayı vefat edip Kahire’deki Ermeni mezarlığına defn edilmiş, geriye pek çok eser bırakarak.

Elimizdeki Türkçe basılmış Yoldaş Pançuni de Aleksandr Saruhan’ın çizimlerini yapıp yayınladığı Kahire basımlı kitabın çevirisi. Söz konusu çizimlerin mizahi yönü daha fazla ortaya çıkardığını da eklemeliyim tabi, Pançuni’nin şaşkın, ukala tavırları gayet güzelce karikatür şeklinde çizmiş.

Neticede göndermelerle dolu, yer yer gülümseten bir kitap Yoldaş Pançuni. Sözümü (beni pek bir gülümsettiği çin tercih ettiğim), Yoldaş Pançuni’nin görevlerini merkez komiteye rapor halinde gönderdiği mektupların sonuna yazmayı eksik etmediği, para ile ilgili isteklerinden oluşan bir örnekle bitireyim:

” Mütevazı çalışmalarım hakkında döşendiğiniz övgülere teşekkür ederim. Keşke onun yerine biraz para yollasaydınız. Manevi teşvikler fiziksel ihtiyaçları karşılayamaz; bu teknik bir gerçek.”

Tags:

7
Sep

Hiroshima Mon Amour

   Posted by: aynaimarzi    in Film


Yönetmen: Alain Resnais
Yazar: Marguerite Duras
Oyuncular: Emmanuelle Riva/Elle, Eiji Okada/Lui
Imdb

-Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç.
-Her şeyi gördüm. Her şeyi.
-Hastaneyi de gördüm, eminim gördüğüme.
-Bir hastane var Hiroşima’da. Nasıl görmemiş olabilirim?
-Hiroşima’daki hastaneyi görmedin. Hiç bir şey görmedin Hiroşima’da.

Dünyada insanların birbirine çektirdiği felaketlerin fotoğraflarını görüyoruz, belgesel filmlerini izliyoruz, belki de felaket bölgesini ziyaret ediyoruz felaketlerden sonra ve o felaketi gördüğümüzü iddia ediyoruz; ama aslında görmemişizdir hiç bir şey. Fotoğraflarda, filmlerde gördüğümüz şeyler sadece birer imgedir, gerçeğe en yakını sunabilseler de bize, gerçek değildir o. Sadece gerçeğin bir yansıması, bir parçasıdır, tamamı değil. Fransız Elle, sevgilisi Lui’ye Hiroşima’yı gördüğünü söylediğinde Lui tüm gördüklerine rağmen Elle’in Hiroşima’yı görmediğini iddia eder. Fakat Elle de ısrarla gördüğünü iddia eder, zira cidden o da kendi Hiroşimas’ını tüm yıkıcılığıyla yaşamıştır, Elle’in felaketi bittiğinde başlar asıl Hiroşima felaketi.

Hiroşima görüntüleri bizim de belleğimize sunulur 15 dakika boyunca, iki sevgilinin en özel anından görünen parçalarla birlikte.  Elle aslında Paris’in Nevers’idir, Lui ise Hiroşima. Hep Elle anlatır kendisini, Lui’ye dair mimar olmasının dışında bir iki bilgi verilmesiyle yetinilmesi de sanki, Avrupa’nın daima kendi felaketlerini öne çıkarıp geri kalanını görmezden gelmesine bir atıf olabilir belki.  Çünkü Hiroşima da Bosna, Irak’ta olduğu gibi bir ötekidir, kendi felaketlerini anlatmak varken ötekiye olan kuru üzüntü yeter de artar hem değil mi?

90 dakikanın sonuna geldiğimizde bir film değil de kitap okumuş hissi bırakır damağımızda Hiroşima sevgilim.  Kuşkusuz bunda en büyük pay yazar  Marguerite Duras’a aittir, zira yönetmen hikayenin tıpkı bir kitap gibi olmasını ister ve Duras da döktürür (diyaloglar özellikle çok etkiledi beni, hatta sadece altyazıları oturup tekrar okudum). Bunu söylersem haddimi aşar mıyım bilmiyorum (ödül almış, yeni dalga filmlerinden biri olarak gösteriliyor Hiroşima Mon Amour sonuçta), ancak özellikle bazı repliklerde Elle’in tepkileri zoraki geldi bana biraz. Belki yönetmenin filmi bir drama şeklinde sunmak isteyişinden de kaynaklanıyor olabilir bu durum, gerçekçi olmak değil önemli olan.  Son kertede yazarın etkisi midir filmi böylesine etkileyici kılan, yoksa yönetmen midir karar veremedim tam. Her ikisidir diyecek olsam da gönlüm yazardan yana daha ağır basmakta.

Aşkın boyutlarına göre kurulmuş bu kent, sen boyuma göre yaratılmışsın benim.
-Kimsin sen? Öldürüyorsun beni.
Susamıştım, aldatmaya, … Yalan söylemeye susamıştım. Ve ölüme, ta başından beri. Bir gün karşıma çıkmanı bekliyordum hep, sessizce, sonsuz bir sabırsızlıkla|bekliyordum seni.

Yut beni. Öylesine kendine dönüştür ki beni… Senden sonra kimse anlayamasın bunca isteğin nedenini. Yalnız kalacağız, sevgilim, sonu hiç gelmeyecek gecenin. Gün hiç kimsenin üzerine|doğmayacak bir daha.
Hiç. Hiç bir zaman.


Tags: , ,

7
Sep

Kelile ve Dimne

   Posted by: aynaimarzi    in Kitap

Yazarı: Beydebâ – İbnü’l Mukaffa ( Çevirmen/yazar )
Türkçeye çeviren: Selahattin Hacıoğlu
Yayın evi: Bordo Siyah
Sayfa sayısı: 319
Tür: Hikaye

Beğenerek okuyup aklıma kazınan kitaplardandır Kelile ve Dimne. Zira üslubuyla birlikte hikayelerdeki mesajlar hem güzel hem ince. İki bin yıl önce Kral Debşelîm tarafından Beydebâ’ya yazdırılıp yüzyıllar sonra İbnü’l mukaffa tarafından çevrilmiş; yeniden yorumlanmış. Hayvanların dilinden, siyaset, ahlak, ihanet, sadakat gibi konuları hikaye şeklinde işleyen bir yapısı var Kelile ve Dimne’nin.

Beydebâ’nın hayvanlar dilinde hikaye şeklinde yazması eski hint bilginlerine mahsus bir şeymiş aslında. Böylece akıllı kişi kitabı okuduğu vakitte sadece eğlenmekle kalmayıp içindeki mevzuları da derinlemesine düşünebilirken, sadece okumakla kalan kimse ise eğlenmek dışında bir fayda sağlamamış olur.  Hikaye zaten devamlı misaller içinde misaller şeklinde ilerliyor.  İlk 22 sayfa İbnü’l mukaffa hakkında, sonraki 65 sayfa ise sırasıyla giriş, Berzeveyh’in hint diyarına gönderilmesi, İbnü’l Mukaffa’nın takdimi ve Berzeveyh faslı şeklinde geniş bir açıklama içeriyorken, Beydebâ’nın yazdığı kısım ise, 95. sayfadan itibaren başlıyor.

Hangi tarz kitabı severseniz sevin muhakkak bu klasiği okuyun derim; zira derin mevzuları bir kenara, okurken de sıkılacağınızı hiç zannetmiyorum (misaller, ince göndermeler çok güzel). Ayrıca yayınevinin de güzel açıklama yapması sebebiyle ilk 95 sayfa da çok önemli bilgiler mevcut (diğer yayınevleri pek dikkatimi çekmedi açıkçası, Bordo Siyah hem ucuz, hem de açıklamalı bir çeviri yaptığı için klasiklerde tercih ettiğim bir yayınevi). Son olarak kitaptaki bir hikayeyi paylaşmak istiyorum sizinle. Aslında en beğendiğim hikaye Kelile ve Dimne idi; lakin fazla uzunlukta bir hikaye olduğu için yine sevdiğim başka bir hikayeyi seçtim:

Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi Kral debşelim:
“Şimdi bana işinde aceleci davranıp neticesini hiç düşünmeksizin gözü kapalı hareket eden adamın hikayesini anlat.”
Filozof:
“Böyle yapan kişi samuru sevdiği halde öldüren zahidin akıbetine uğrar. Rivayete göre Cürcan semtinde bir zahit yaşarmış. Güzel bir de karısı varmış onun. Uzun zaman geçtiği halde bir çocukları olmamış bunların. Tam ümit kestikleri bir anda kadın hamile kalmış.
Kadın da zahitte çok sevinmişler bu işe. Zahit şöyle demiş karısına:
“Gözün aydın olsun! Bize bereket ve mutluluk getirecek bir oğlan doğuracağını ümit ediyorum. Ona en güzel ismi vereceğim ve dadılar tutacağım küçük oğlum için!”

Kadın cevap vermiş:

“Olup olmayacağını bilmediğin bir şey hakkında seni böyle konuşturan nedir be adam? Kuşkusuz böyle yapan kimse, kafasına yağ ve bal dökülen zahidin uğradığı belaya duçar olur.”

Zahit sormuş:
“Nasıl olmuş bu dediğin olay?”

Kadın anlatmış:
“Rivayete göre, her gün kendisine bir tüccar adamın evinden rızk olarak yağ ve bal gönderilen bir zahit varmış. Zahit, ihtiyaç duyduğu kadarını yer; kalanını da bir çömleğe koyarak evin bir köşesindeki kazığa asarmış. Derken bir gün bizim zahit elinde değnek, başının hemen üzerinde asılı çömlek, sırtüstü yatarken yağ ve bal fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu hakkında düşünceler dalmış!
Kendi kendisine şöyle fikir yürütmüş:

“Şu çömleğin içindekileri bir altına satsam, o parayla on keçi satın alsam diyorum. Bunlar süt verir, her beş ayda bir yavrular, bunlar da yavrulayınca koca bir sürüye sahip olurum.”

Böyle hayallerle epey kafa yoran zahit, sürünün çoğalma devresiyle ilgili olarak da birkaç yılın hesabını yapar ve dört yüzü aşan bir keçi sürüsü çıkar neticede. Artık iyice heyecanlanan zahit, şöyle der kendi kendine:

“Bu sürüyü yüz sığır karşılığında satarım; her dört keçiye bir boğa ya da inek satın alabilirim sanırım. Sonra da sıra büyük bir arazi ve tohum almaya gelir. Rençberler(1) çalıştırırım, boğaları çift sürme işinde kullanırım, ineklerin sütünü sağar, buzağılarımdan da faydalanırım. Bu gidişle beş yıl geçmeden ziraattan büyük bir servet kazanmak işten bile değil.
Derken lüks bir köşk yaptırırım kendime, en iyisinden hizmetçiler ve uşaklar alırım. Güzel ve asil bir kadın ile evlenirim. Ondan soylu bir oğlum olur ve ona en güzel ismi seçerim. Büyüyünce ona iyi bir eğitim veririm. Bu konuda asla tavizkâr davranmam. Söz dinlerse ne âlâ; yok, eğer dinlemezse bu değneği indiririm alimallah!”

Zahit, nasıl davranacağını göstermek için o heyecanla elindeki değneği kaldırınca asılı duran çömlek kırılmış ve içindekiler yüzüne dökülmüş.

Zahit, eşinin anlattığı kıssadan dersini almış. Daha sonra kadın, sevimli bir oğlan doğurmuş, buna çok sevinmiş babası. Ve birkaç gün sonra kadın temizlenmek için hamama gitmeye karar vererek kocasına demiş ki:

“Sen çocuğun yanında otur. Ben hamama gidiyorum; yıkanıp da geri dönünceye kadar bekle başucunda!”

Kadın hamama gidince çocukla yalnız kalmışlar. Bu sırada kraldan bir elçi gelmiş ve ona kralın kendisini çağırdığını bildirmiş. Zahit başka çare bulamayınca, küçük bir yavru iken alıp beslediği samura emanet etmiş çocuğunu ve elçiyle birlikte gitmiş. Samur çok akıllı bir hayvanmış. Zahit evi kilitleyip çıktıktan kısa bir süre sonra taşların arasından kara bir yılan görülmüş. Yılan çocuğa yaklaşmış ve son anda samur onu fark ederek üzerine atlayıp öldürmüş. Sonra da yılanı parçalamış ve ağzına bulaşmış yılanın kanı. Daha sonra zahit geri dönmüş.

Kapıyı açan samur, yılanı öldürdüğünden dolayı sevinçle karşılamış zahidi. Zahit onu kanlar içerisinde görünce oğlunu öldürdüğünü sanarak korku ve panik halinde aklı başından gitmiş. Hiç düşünmeden, durumu inceleyip araştırmadan birden hayvancağıza saldırıp elindeki sopayla kafasına vurmuş ve samur oracıkta ölmüş. İçeri girince çocuğun sağ salim, hayatta olduğunu görmüş; yanı başında da parçalanmış bir yılan!

Olayın iç yüzünü anlayıp da aceleyle yaptığı kötü fiil ortaya çıkınca başını yumruklamaya başlamış; ve kendi kendine söylenmiş:
“Ah keşke bu çocuğum olmasaydı da ben bu zalimliği etmeseydim!”

Bu kıssa, dikkatle durumunu değerlendirmeden, süratli davranıp çabucak istediğini yapan kimseye bir misaldir!”

1) Tarla, bağ, bahçe, yapı ve toprak işlerinde ağır işleri gören gündelikçi, ırgat.
Çiftçi.

Tags:

2
Sep

Aydın Esen

   Posted by: montezaus    in Albüm, İnceleme

Blogumuzda ağırladığımız Türk müzisyenler yalnız kalmasın, başka kimleri misafir edebiliriz diye düşündüğüm bu günlerde bütün sessizliğine, önplana çıkmadaki isteksizliğine rağmen piyango Aydın Esen’e vuruverdi. Türkiye’deki demek yetersiz kalacak, dünyadaki sayılı müzik yeteneklerinden, dahilerinden birisi olmasına rağmen, tanınan birisi olmaya dair en ufak bir istek taşıdığını gösterecek bir belirtiyi yıllardır bizden esirgeyen Aydın Esen ısrarlarımızı kıramayarak beri geldi, hoş geldi.

Kendisi dünyanın en yetenekli jazz piyanistlerinden sayılsa da müziğini jazzla, müzisyenliğini de piyanistlikle sınırladığını söylemek haksızlık olur. Çağdaş müziğin öncü beyinlerinden Aydın Esen’in yarattığı müzikal dünya; yeryüzünün, insanlığın, medeniyetin, kültürlerin yarattığı her türlü müzikal motiften arınmış, müziğin evrensel, kozmik anlamıyla düşünülüp işlendiği bir yer. Bu anlamda canlı performanslarında jazz çaldığı görülse de, hem bu durum çoğu stüdyo kayıdında böyle değil, hem de jazz ve jazza yakın tarzda müzik yaptığı zaman bile jazzın ya da herhangi bir müzik türünün sahip olabileceği sınırlamalardan arınmış bir piyano performansı dinlediğini insan çabucak farkedebiliyor.

Aydın Esen’in müzik hayatının yeniliğin peşinde başlayıp yeniliğin içinde devam ettiğini söylemek doğru olur.  Her halükarda müziği yeni seslerle, yeni kavramlarla, yeni şekillerde yaptığını söyleyebiliriz. Bu da varolan zamanın müzik anlayışının güncel sorularıyla müzisyenlik kimliğini kazandığı günlerde uğraşıp, verilen cevaplara hakim olmaya, yeri geldiğinde bu cevaplarda pay sahibi olmaya başladığı anlamına geliyor, ki bugünün Aydın Esen’ini anlamak için de onun bu geçmişini görmek, bu geçmişin üzerinde yepyeni müzikal sorular, sesler, kavramlar yarattığının farkında olmak gerekiyor. İşte böyle bir noktada, müziğin kozmik dilini kendi dili bellemenin bile kendi entellektüel geçmişinde çoktan yer edinmiş olduğunu gördüğümüz müzisyenin besteleri kimi zaman anlaşılmaz gelse bile, zaman içerisinde içerisindeki güzellikler, gerek kendi içerisindeki yeni müzikal öğe ve kavramlar, gerekse mevcut müzikal kavramlara verdiği yeni şekillerle kendini bize gösteriyor.

Aydın Esen’in kendi sitesindeki tanıtım yazısı oldukça iyi hazırlanmış. Kendisini daha yakından tanıtmak için olduğu gibi alıntılıyorum. Sayfasının linkini aşağıda, linkler bölümünde bulabilirsiniz. Onun dışında özellikle son iki albümünün; Extintion ve Light Years’ın, sanatçının geldiği noktayı görmek açısından dinlenmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.

Piyano ve bestecilik eğitimine iki yaşında babasının eğitmenliğinde başladı ve birkaç yıl sonra bu eğitime İstanbul Konservatuarı’nda devam etti. Daha gencecik yaşına rağmen duyma, üretme ve yazma yetilerine sahipti. Aydın Esen’in ilk hocası olan babası onu seslerin sonsuz dünyasına çekmeyi başarmıştı. Zamanının akademik tavırlarıyla baş ederken ve insanlara yeni sesleri kabul ettirmekle uğraşırken, kendisi sürekli yeniliğin peşindeydi. Esen, konservatuardayken armonik teorilerin bazı kurallarını değiştirmeyi bile başarmıştı. 20.yy.’ın akustik müzik bestekarlarının uzak durmayı tercih ettiği elektronik müzik yaşamının bir parçası olmuştu. 10 yaşından önce zamanımızın modern müzik problemleriyle ilgilenmesi, onu farklı yapan unsurlardandır.

Aydın Esen, 80′lerin başında piyano, bestecilik ve orkestra şefliği konularında çalışmalar yapması için Oslo’daki Norveç Eyalet Müzik Akademisi’ne davet edildi. Farklı orkestralarla Avrupa’yı turladı ve her yerde bir stüdyo müzisyeni gibi çalıştı. 1983′te ABD’nin yolunu tuttu. Tam bursla Boston’daki Berklee Müzik Okulu’na gitti. Normalde 4 yılda bitirilen okulu 1 senede, üstelik “Sanatçı Diploması” adı verilen en yüksek dereceyle bitirdi. Daha sonra New England Conservatory of Music’te piyano ve bestecilik üzerine yüksek lisans yaptı. 80′lerin sonlarına farklı kıtaları gezerek geldi. 1987′de müzisyen eşi Randy K. ile New York’a taşındı.

Miroslav Vitous, Woody Shaw, Can Kozlu, Randy K., Vinnie Colaiuta, Pat Metheny, Roy Haynes, Anthony Jackson, Steve Smith, Baron Browne, Frank Gambale, Kai Eckhardt, Peter Herbert, Dave Liebman, Peter Erskine, Tiger Okoshi, Gary Burton, Daniel Humair, George Garzone, Mino Cinelu, Michel Portal, Trilok Gurtu vb. isimlerle çalıştı. Eddie Gomez ve Marcello Pellitteri ile 1986 yılında yaptıkları “Trio” albümleri büyük ses getirmişti. 1987′de bir aylık Japonya turnesinde Tiger Okoshi, Miroslav Vitous, Bob Mintzer ve Bob Moses ile birlikte çaldı. Daha sonraki çalışma ve turnelerinde basçı Jonas Hellborg ve baterist Kenwood Dennard ile birlikte çalıştı. 90′ların başında Miroslav ile tekrar bir araya geldi, ikili aralarına Trilok Gurtu’yu alarak bir yıllığına turneye çıktı.

Esen; bestecilik, klavyedeki virtüözitesi ve elektronik müzikte yaptıklarından dolayı sayısız ödüle layık görülmüştür. İlk ödülünü 1989 yılında, Paris’te düzenlenen Uluslararası Piyano Yarışması’nda kazanmıştır. Stüdyo müzisyeni ve solo sanatçısı olarak yaptığı çalışmalar Columbia/Sony Records, Polygram, Arista, JMS, Gramavision, Label Bleu and Music City etiketleri altında mevcuttur. 1989 yılında Randy K., Francis Bourrec, Peter Herbert ve Can Kozlu ile yaptığı “So Many Lifetimes” adlı kayıt dünya çapında büyük yankı uyandırmış ve yılın kaydı seçilmiştir. Aynı yıl içerisinde Esen’e, Avusturyalı gitarist Wolfgang Mutspiel ve Bob Berg ile “Timezones”da çalma teklifi de sunulmuştur. Çıktığı Paris, Avrupa ve Japonya turnelerinde büyük heyecanla karşılanan Esen’in 90′ların başında Mick Goodrick, George Garzone, Can Kozlu ve Peter Herbert ile birlikte yaptıkları “Pictures” albümü Japonya’da yılın albümü seçilmiştir.

1991 yılında “Edges” çatısı altında Miroslav Vitous, Jerry Bergonzi ve Daniel Humair ile bir araya geldi. 1992 yılında Columbia/Sony Records etiketi altında “Anadolu” isimli albümü New York’ta kaydetti. Bu kayıt sürecinde Anthony Jackson, Dave Holland, Peter Erskine, Dave Liebman, Mino Cinelu, Dave Bargeron, Jon Faddis, Randy Esen ile birlikte çalışmıştır. Bütün bu kayıtlar uluslararası arenada boy göstermiş ve büyük takdir toplamıştır. 1995 ve 1996 yıllarını kapsayan Japonya turnesinde Esen, Tiger Okoshi, Miroslav Vitous, Bob Moses, Bob Mintzer, Chip Jackson, Gary Burton ve saygın Japon müzisyenlerle birlikte çalmıştır. Bu arada çağdaş müzik hakkında konferans ve seminerler vermeye devam etmiştir.

1995 yılında Brezilyalı besteci ve gitarist Sergio Brando ile çok özel bir albüm olan “Landscapes” i, 1996 yılında ise klarnet ustası ve besteci Andrew Anello ile New York’ta “x-Centrix” adlı albümü yapmıştır. Esen’le birlikte çalışan gitarist Emily Remler, kendisinden “This Is Me” albümüne beste yapmasını ve aynı albümde çalmasını rica etmiştir. Daha sonra bir süreliğine baterist Steve Smith, basçı Anthony Jackson, gitarist Frank Gambale ve vokalist eşi Randy Esen ile turneye çıkmış, aynı grup 2000 yılına girerken “Timescape” isimli albümde birlikte çalışmıştır.

“Timescape” adlı albüm 1999 yılının Kasım ayında piyasaya çıkmıştır. Bu albümde klavyede Aydın Esen, basta Baron Browne, bateride Steve Smith ve vokalde Randy Esen yer almaktadır. Albüm, 2000 yılında en iyi albüm olarak ödüllendirilmiştir. Sanatçı, 1999 yılında “Enfas” isimli başka bir albüme de imza atmıştır. Yine aynı sene, Esen’in eski dostu, usta basçı Kai Eckhardt’ın çıkış albümü olan “Honor Simplicity, Respect the Flow”da klavye çalmıştır.

Sanatçının Mayıs 2001′de Miroslav Vitous ve Vinnie Colaiuta ile birlikte yaptığı “Living” adlı albüm, müzikteki yeni boyutları göz önüne sermektedir.

Aydın Esen, 2002 yılında da çeşitli çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalar geleceğin çağdaş müziği hakkında ipuçları içermektedir.

Linkler:
Websitesi
Extinction ve Light Years Albümlerinin Özel Sitesi
Myspace Sayfası
Bir Ropörtajı (Okunması özellikle tavsiye olunur)
Canlı Performanslar: 1, 2, 3,
TRT’nin Kendisiyle Gerçekleştirdiği Bir Ropörtaj: Dahi Müzisyen Aydın Esen - Bölüm 1, Bölüm 2

Albümleri:
1989 - Aydin Esen
1988 - So Many Lifetimes
1989 - Pictures
1992 - Anadolu
1992 - Radio Edits
1998 - Enfas
1999 - Timescape
2001 - Living
2005 - Flashpoint
2005 - Dialogo
2006 - Light Years
2006 - Extinction

Tags: , , , , , ,