Archive for January, 2009

11
Jan

Replikas - Zerre (Peyote Müzik)

   Posted by: montezaus    in Albüm, İnceleme

Az buz değil, tam on sene geçmiş Replikas kurulalı. O zamandan beri köprünün altından çok sular aktı şüphesiz. Onlarla ilk tanıştığımız zamanlara kıyasla bugün artık karşımızdaki bambaşka bir Replikas ise de bunca zaman boyunca müziklerini seven insanların gözünde hala aynı yeri koruyabilmeyi başardılar bir şekilde. Bunda müziğe bizim olduğumuz yerden bakıyor olmaları,  müziklerinde ve düşüncelerindeki ifadeleri, yeri geldiğinde yaptıkları değişiklikleri doğrudan bize sunuyor olmaları ve bütün bunları da en başından beri sahip oldukları kendi müziklerini yapma iddiasını koruyarak yapmaları büyük rol oynuyor sanırım. Bugün, belki olgunluk albümleri denilebilecek dördüncü albümleri Zerre’yi çıkarırlarken müzikleri ne kadar değişmişse de eski dinleyicilerinin beğenisini kazanmayı başarıyorlar yine.

Zerre’yle değiştiğini gördüğümüz şeylerden bahsedeceksek ilk önce şarkı sözlerden bahsetmek gerek bence. Sözler hiç olmadığı kadar öne çıkmış Zerre’de. Daha önce şarkılar daha çok grubun müzikal anlamda durduğu yerin işaretçileriyken, Zerre’de müzikal olduğu kadar grup elemanlarının düşünsel olarak durdukları yerin ifadesi olmalarıyla dikkat çekiyor. Müziğin sözleri yansıtacak biçimde şekillendirilmesi daha önceden de alışkın olduğumuz bir şeydi; ancak sözlerdeki temaların üzerine müzikal olarak bir şeyler eklemek adına müzikal sadeliği, enstrümanların geri planda kalmasını Replikas belki de ilk defa bu kadar fazla göze alıyor. Diğer türlüsü zaten grubun müziği düşünüldüğünde yadsınacak bir şey olmazdı, ancak Boş Vücut gibi şarkılarda karşımıza çıkan yalın müzikal ifade tarzı grup adına dikkat çeken bir yenilik. Bu durum şarkısözleri üzerinde ne kadar durulduğunun da göstergesi aynı zamanda. Sunulan içerik oldukça zengin. Daha çok felsefi, belki tasavvufi denilebilecek temalar üzerinde yoğunlaşılmış. Rockın daha çok batıda karşılaşılabilinen çizgisinde bir müzik yapmalarına rağmen daha önce pek çok ropörtajlarında “müziğimizi dinleyen bizim doğulu bir grup olduğumuzu kolayca farkedebilir” iddiasını dile getiren grup (daha önce Replikas dinlemediyseniz anadolu rock gibi bir şeyden bahsettiğimi düşünmeyin lütfen), bu albümde düşünceleri bakımından da doğu ve anadolu kaynaklı etkileşimlerini dinleyicileriyle paylaşıyor denilebilir belki bir yerde.

Müzikleri konusunda bir fikir edinmek için MySpace sayfalarını ziyeret etmek en doğrusu olacaktır herhalde. Diğer albümleriyle karşılaştırınca iki üç şarkılarındaki elektronik düzenlemelerin dikkat çektiği söylenebilir, ki grupta bu işi hakkıyla yerine getirebilecek insanlar da şüphesiz mevcut. Bu konuda çalışması bulunan da birden fazla eleman var zaten grupta. Özel olarak bildiğim, grubun gitaristi Barkın Engin var mesela, Bilgi Üniversitesi’nin kampüsünde görüp ‘hayırdır, acaba müzik bölümünde mi okuyor Bilgi’nin” demiştim, meğer orda ders veriyormuş. Kendi MySpace sayfasında da solo çalışmaları varmış zaten o konuda. Neyse gruba dönersek, bir diğer farkın da kayıt tekniklerinde olduğu söylenebilir. Özellikle davulun kayıt kalitesini en üst seviyeye çıkartmak için özel bir yer aramışlar, büyük kapalı konser salonları gibi yerler bakarlarken eski Gökçeada Cezaevi binasını bulup, orada kayıt yapmaya karar vermişler. Nitekim kayıt kalitesi olarak olarak Zerre’nin diğer albümlerden farkı, özellikle davulu dinlediğinizde kolayca farkedilebiliyor.

Albümün Türk müziği adına belki en olumlu yönüyse taşıdığı Peyote Müzik etiketi. Görünce şaşırmıştım, meğer plak şirketi açmaya karar vermiş Peyote. Çıkardıkları ilk albüm de Zerre olmuş. Üşenmedim, bir ropörtajları varmış onu da buldum hatta size. Bir konser sahnesi olarak farkı Türk müzisyenler ve müzikseverler için zaten belliydi, umarım bu farkı plakçılığa da başarıyla taşımaları kısmet olur. Son yıllarda Peyote sahnesi pek çok grup için önemli bir yerdi, bazılarının çıkış yeri, bazılarının devam etmeleri bir yerlere gelebilmeleri için güç-motivasyon kaynakları oldu. Aynı zamanda bir sinerjinin de merkeziydi. Sahne olarak yaptıklarını plak şirketi olarak devam ettirir, bünyesindeki barındığı pek çok iyi grubun albümlerini bizlerle buluştururlarsa Türk müzik dünyasındaki büyük bir eksiği giderirler bence.

Şarkı Listesi
1- Bu Sıkıntı
2- Zerre
3- Bugün Varım Yarın Yokum
4- Dulcinea
5- Bitti Deme
6- Vakt-i Kerahat
7- Bozuk Düzen
8- Boş Vücut
9- Gülmediğin günler
10- Hortum
11- Eksik
12- Ruh-feza
(Ayrıca Ruh-Feza bittikten sonra biraz daha beklerseniz Tuaf isimli bir şarkının daha olduğunu görebilirsiniz, öyle bir hidden track olmuş o da)

Tags: ,

8
Jan

İstanbul’dan Sayfalar

   Posted by: aynaimarzi    in Kitap

“Nâmı gibi olmuşdur o, hem sa’d hem âbâd,
İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır.
Kûh-sarları bağları kasrları hep,
Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır.”
(1)
Nedim

İstanbul, kaç yüz asırlık bu şehirde doğup yaşamış insanların gönlünde hep ayrı bir yer tutar. Sakinlerinin; yönetenlerinin el birliğiyle çirkinleştirilmeye çalışılsa da güzelliğinden hep bir parça bulunur. Özellikle 19. asırdan itibaren başlamış olan çarpık yapılaşma sonucunda ortaya çıkmış çirkin binaların arasında sıkılıp bunalırken, bir sokak, Bizans ya da Osmanlı’dan kalma bir yapı gönlünüzü okşar. Evet, övmeye gelince herkes söyleyecek bir şey bulur İstanbul için. Ama sevdiğimizi iddia ettiğimiz bu şehri ne kadar tanıyoruz acaba? Yerleşimini, nüfusunu, geçirdiği evreleri. Şöyle dönük baktığımızda İstanbullu olarak İstanbul’a dair bildiklerimiz pek teferruatlı değil; zaten ön plana çıkmış ve İstanbullu olmayanların dahi bildiği bir-iki tarihi, çokça da eğlence ve cafe tarzı mekanlar.

Peki İstanbul’dan Sayfalar bu eksiği kapatan bir kitap mı? Daha çok bu eksiği kapatmaya atılan bir adım gibi diyebiliriz aslında. Çünkü İstanbul bir kitapla tanınamayacak denli eski bir şehir. Ama yazan İlber Ortaylı olunca, hele ki içeriği çeşitli makalelerinin toplamından oluşursa sadece bir kitap dememiz de haksızlık olur. Kitabın üslubu ise sadece bilgi vermekten ziyade, rehbermişcesine anlatımlı olduğu için bir nevi İstanbul hakkında okuduğumuz bir kitaptan ziyade, İstanbul sokaklarında çıkmış olduğumuz  gezi turunu andırıyor.

Makalelelerin konuları oldukça çeşitli. “İstanbulluların Dili” mesela, bölge bölge farklılaşan şiveleri anlatılıyor bu makelede. Kumkapı, Tepebaşı, Sulukule, Galata, Balat gibi semtlere yolculuk var oldukça, arada İstanbul aydın portrelerinden oluşan bir dinlenip düşünme molası. Sonrasında, İstanbul’un beslenişi, ulaşımı, ramazanları, kütüphaneleri şeklinde devam edip “İstanbul’da Yerleşim Düzenin Evrimi Üzerine”  adlı makale ile sonlanan bir yolculuk. Bu yolculuk için kitabı bir anda bitirmenize gerek yok, dinlenerek saran bir tur çünkü bu.

“Başka İstanbul Yok” adlı makale, ismini; gurbete gelmiş, şaşkın şaşkın sağa sola bakıp o yana, bu yana çarpan insanlara yerli İstanbulluların demeyi alışkanlık haline getirdikleri, “Başka İstanbul Yok” sözünden alıyor. Kapanışı da, yerli İstanbullular olduğunu iddia eden insanlara cevap niteliğindeki bu makalenin son paragrafıyla bitireyim:

“Başka İstanbul yok; bu söz İstanbullu’yu dehşete düşüren, derhal harekete geçiren bir slogan olmalıydı aslında. İstanbullu binlerce yıllık mirası, coğrafyanın ve tarihî mimarinin ördüğü dokuyu korumaya en çok özen göstermesi gereken kişidir. Bu şehrin hiç bir yerine hiç bir yapı, kamunun onayı alınmaksızın kondurulmamalıdır. Her köşeye konan taş, her açılan yol, halkın tartışmasına; protesto veya onayına konu olduğu gün, bu şehre layık hemşehriler ve İstanbul’un bulunduğu ülkeye sahip yurttaşlar olacağız demektir.”

Becerebilir miyiz ki?

(1) Çevirisi şöyle sanırım (Osmanlıcam çok derin değildir, yüzeysel oldu pek):

“Lakabı gibi olmuştur o, hem uğurlu hem şen,
İstanbul’a hayat tacıdır layık olan.
Tepeleri, bağları, köşkleri hep,
Sanki pür neşe, hoş bir eğlencedir.”

Tags: , ,

6
Jan

Homo Ludens

   Posted by: hurin    in Kitap, İnceleme

Homo sapiens*, Homo faber**, Homo ludens… Hangisi daha eski acaba?

Kültür, insan toplumunun varlğını gerektirse de, oyun, varlığı insan toplumunun varlığına bağlı bir kavram değildir. Bilindiği gibi hayvanlar da aynen insanlar gibi oyun oynarlar. Kültür insanlık kadar eski; oyun ise kültürden daha da eskidir. Homo Ludens, Latince “oyun oynayan insan”, “oyuncu insan” anlamlarına geliyor. Oyunun geleneksel anlamda hayatı zenginleştiren bir unsur olmaktan uzaklaştığı, sokaklarımızdan silindiği, dört başı mamur bir endüstri dalı haline geldiği çağımızda, kolektif hayatın hukuk ve düzen, zanaat ve sanat, bilgelik ve bilim gibi önemli biçimlerinin kökeninde mitos ve ritüel yoluyla esas olarak oyunun yattığını ortaya koyuyor Johan Huizinga. İlk kez 1938 yılında kaleme aldığı çalışmasını, 20. yy’ın geri kalan kısmında ve 21. yy’ın eşiğinde değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden okumakta yarar görüyorum.

“Kimileri oyunun kökeninin ve temelinin, yaşam sevinci fazlalığından kurtulmanın bir biçimi olarak tanımlanabileceğine inanmıştır. Başka teorilere göre ise, canlı varlık oyun oynadığında, doğuştan gelen bir taklit yeteneğinin hükmü altındadır; veya bir gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir; veya hayatın ondan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı yapmaktadır; ya da oyun, insanın benliğine sahip çıkmasını sağlamaktadır. Daha başka varsayımlar da, oyunun kökenini hem egemenlik kurma arzusu, hem de yarışma ihtiyacı içinde, bir şey yapabilmeye veya bir şeyi belirleyebilmeye yönelik olan kendiliğinden yatkınlıkta aramaktadırlar. Nihayet diğer bazı teoriler, oyunu zararlı eğilimlerden masum bir şekilde kurtulma yolu olarak kabul etmektedirler; yani bunlara göre oyun ya fazlasıyla tek yanlı olarak hareket etmeye yönelten bir eğilimin zorunlu telafisidir, ya da gerçek hayatta gerçekleştirilmesi olanaksız arzuların bir kurmaca aracılığıyla yatıştırılması ve böylece kişisel benlik duygusunun korunmasının sağlanmasıdır.”

Her ne kadar günümüzde video oyunları ekseninde sürdürülse de, oyun araştırmaları konusunda yapılan çalışmalarda hala -Callois ile beraber- sık sık atıf yapılan bir isim Huizinga.  “Hala” diyorum; çünkü antropoloji odaklı yaklaşımlar, oyun firmalarının etkinliğini artırmaktan ve oyun endüstrisine katkı sağlamaktan uzak olduğu için (daha doğrusu böyle bir amaç gütmediğinden) gereksiz teorik bilgi yığını olarak görülüyor. Dolayısıyla, kâr odaklı paradigmaların gözetiminde, sadece video oyunları kapsamında kalan çalışmalardan apayrı bir yerde duruyor Homo Ludens.

Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay

*akıllı insan

**üreten insan

Tags: ,

5
Jan

Dom za Vesanje - Çingeneler Zamanı

   Posted by: aynaimarzi    in Film

Önemli not: Bu filmi tavsiye üzerine, hakkında hiç bir şey okumadan izledim; eğer izlemediyseniz aynı yöntemi uygulayabilirsiniz, kendi fikrinizin oluşması açısından oldukça önemli çünkü. Yazıyı daha sonra okusanız da olur =)


Yönetmen: Emir Kusturica

Yazar: Emir Kusturica, Gordan Mihic

Müzik: Goran Bregovic

Elimdeki oldukça eski sözlükte Çingeneler arsızlıkla; hayasızlıkla tabir ediliyor. Hatta sözlüğe ne hacet, günlük konuşmalarımıza kadar sinmiştir bu ayrımcı tabir: “Çingeneleşme!”

Yerleşik medeniyetlerde uyulması zorunlu kuralları çiğneyerek var olmayı asırlar boyu sürdürmeyi başarmanın bedelidir belki de arsızlık ve hayasızlıkla tanımlanmaları. Medeniyet, kurallarına direnmiş bu insanlardan intikam almadan durur mu? Böyle uslu çocuklarının diline dolar işte! Ama çingeneler de hınzır; her zaman uslu çocukları pek rahat bıraktıkları söylenemez; yok olmakla karşı karşıya kalsalar bile.

Çingene olmanın bedeli sadece sözlüklere garip garip tanımlarla girmek değildi her zaman, kanları da gerekliydi elbette. Burada anlatımım şarkiyatçılığa benzer bir hal aldı aslında, onların renkli yaşamlarını gördükçe içten içe sızlanmak, ne güzel; ne renkli cici şeyler diyerek sevecenlik katmak; ama karşılaştığında yine de ön yargıyı tam yıkamayıp sözlük tanımlarına benzer bir yaklaşımda bulunmak hatta. Sınamak için sulukule civarında dolaşmam yetmişti; o tedirginliği hisseden bensem ve üstüne üstlük yukarıdaki cümleleri de yazıyorsam bunda bir terslik oluşuyor doğal olarak. Peki filmle ne alakası var yazdıklarımın? Bu noktada filmden bahsedeyim biraz da:

Çingeneler Zamanı tam bir renk cümbüşü, çingenelerin yaşamı anlatılıyor; yer yer gülümseterek; bazen hüzünlendirerek bazen de gözlerden yaş getirterek (ki bunda Goran Bregovic‘in etkisi çok fazla, özellikle ederlezi şarkısı). Konu, müzikler, imgeler; bir bütün halde büyüleyerek sunuluyor (pek çok sahne vardır akla kazınan, ama hıdırellez günü sahnesi bambaşkadır). Perhan, Charli Chaplin çakması Merdan, hepsi içinize işliyor diyebilirim karakterlerin. Uzun zamandır ikinci defa film izlememe rağmen, Çingeneler Zamanı bu direnmemi kırdı hatta.

Film bittiğinde hüzün, dram etkisi yoğun bir şekilde hissediliyor ve öyle bir cümbüşte yaşama hayali oluşuyor insanın içinde, eskiye; ötekiye olan özlem gibi bir nevi. Ama bu özlem yapay aslında; ekranda görmemizle oluşuyor. İşte yukarıdaki cümleyle bağlantım da bu noktada, ekranda bu renk cümbüşünde büyülenmişken bir sulukule civarından geçmek bile tedirgin edebiliyor insanı. Çünkü zehirler bize de bulaşmış, uslu çocuk olmak kolay değil sonuçta.

Neticede Çingeneler Zamanı çok etkileyici bir film. Ancak bittikten sonra kapılmamamız gereken bir nokta var; “Çingenelerin o cümbüşüne özenirken, aslında iki yüzlü davranıp kendimizi son derece insancıl hissetmek.” diye noktalayabilirim sözümü.

Tags: ,

2
Jan

White Nights (1985)

   Posted by: montezaus    in Film, İnceleme

Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines.. Bu filmi izleyene kadar isimlerini duymadığım; tanımış daha önce bir yerde görüp izlemiş olsam bile şu anki kadar taktir edip etmeyeceğimi bilemediğim iki dansçı, iki müzik dehası. Ama bir araya gelip öyle bir film yapmış, öyle kareografiler kurgulamış, balenin ve step dansının öyle güzel örneklerini ortaya çıkartıp, dansın müzikal ve artistik potansiyelini yansıtmak adına öylesine güzel işler yapmışlar ki; dansla baleyle uzaktan yakından alakası olmayan ben bile zamanında televizyonda bir sahnesine denk gelmemle, gayet alakasız bir yerde bulunmama ve benim için uygunsuz bir zaman olmasına rağmen kareografileri, teknikleri, hareketleriyle ritmi yorumlayış biçimleri ve doğaçlama yarattıkları ritmleriyle filmi sonuna kadar izliyor bulmuştum kendimi.

White Nights, Sovyet Rusya’dan Amerika’ya kaçmış oldukça ünlü bir balet olan Nikolai Rodchenko’nun (Baryshnikov) uçağının Sibirya’da gizli bir askeri üsse zorunlu iniş yapmasıyla başlıyor. İniş sırasında ciddi şekilde yaralanan, yaraları bahane edilerek Amerikan yetkililere teslim edilmeyip Rusya’da alıkonulan baleti Sovyet yetkililer, Amerika’ya iltica ettiğinde baya gürültü koparmış olmasından da dolayı tehditlerle, Sovyet propagandası için Rusya’da tekrar sahneye çıkarmaya çalışıyorlar. Nikolai’ı ikna etmekte faydası olacağı düşünüldüğünden, zamanında Amerika’dan Sovyetlere iltica etmiş olan siyahi step dansçısı Raymond Greenwood (Hines) da çeşitli vaat ve tehditlerle kendisini bu ikna süreci içerisinde buluyor.

Buraya kadarki kısmı film için hafif Amerikan propagandası izlenimi veriyor olabilir. Ancak film Amerika’nın muhteşemliğiyle alakalı olmadığı gibi, yeri geldiğinde Amerika’ya karşı Sovyetler’e karşı söylenmiş olanlardan daha ağır şeyler de içeriyor. Filme belki Sovyet karşıtı denilebilir, ama burada da ideolojik bir duruş olmadığına dikkat çekmek gerek. Komünizm karşıtı değil bir sahne, bir kelime bile yok. Eleştirilen çoğunlukla baskıcı, sansürcü, kontrolçü unsurlar, ki bunlar da sanatın özgürlüğüne darbe vurduğundan, sanatçının kendisini kendi ülkesini terk etmek durumunda bulmasına neden olabildiklerinden; gene aynı şeye neden olan Amerikan toplumundaki sosyal adaletsizlik, kendine geniş nufüs alanı bulmuş ırkçı önyargılar, ve bunun gibi diğer şeylerle beraber verilmiş olan şeyler. Normalde bu film üzerine konuşacaksam işin ‘Amerika vs. Sovyetler’ kısmının üzerinde bu kadar durmazdım ama saniyede X propagandası diye fişlenen filmlerden biri olmasını istemedim White Nights’ın. Bu damga biraz fazla kolay vurulabiliyor bazen.

Filmi izleyince böyle bir şey olmadığı da daha rahat görülebiliyor zaten. Senaryo yalnızca iltica etmiş, ne yaparlarsa yapsınlar, istedikleri ülkeye gitsinler, isterlerse kendi ülkelerine geri dönsünler ilticacı olarak kalmaya mahkum iki parlak sanatçıyı bir araya getirmiş, hikayeyi bu temelde anlatmış. Ee peki bu kadar mıdır? Bu temada bin tane film çekilse, bilmiyorum birkaç tanesini anca izler, belki bir iki tanesini bahsetmeye değer bulurdum herhalde. Ancak filmde hikayenin ötesinde dans adına, müzik adına gerçekten muhteşem şeyler yapılmış. Yapılan şeyler her türlü tekniksel vs. kalitesinin yanında, iki sanatçının da danslarını uğrunda araç olarak kullandıkları müzikal bir tavrı, düşünceyi özüyle izleyicilerine verebiliyor oluşuyla özel bir yere sahip bence. İlk izlediğim dans kareografileriyle ‘aa bale, step dansı böyle olaylar mıymış’ dedirttirebildi bana. Gregory Hines’ın ritmlerini, müziği yorumlayışını alın, rahat rahat en zengin davul sololarıyla karşılaştırabilirsiniz. Aynı şekilde Baryshnikov da hareketlerindeki ritmleriyle, artistik ifadeyi hem görsel hem de ritmsel olarak yorumlayışındaki özgünlüğüyle, dansı sololarıyla genel anlamda önyargılarla çizilmiş olan sınırlarının ötesinde bir yere taşıma iddiasını taşıyor.

Hoş, karakterleri sevdiren bir hikaye, döneme ilişkin sanatçıların o zamanlarda içinde bulunduğu koşulları, kimi zaman siyasi mekanizmaları, kimi zaman sosyal adaletsizlikleri ve bunlara sıkça maruz kalmış insanların yaşamlarını anlatan bir senaryo, fakat belki hepsinden önce ve aslında hepsini tamamlayacak şekilde dans adına olağanüstü işler yapan, bazı şeylerin taktire şayan şekilde bayraktarı, öncüsü olmuş olan sanatçıların; hem kendilerinin, sanatlarının geldiği noktayı yansıtan, her bir dokunuşlarıyla içinde yeraldığı senaryoyu, hikayeyi, sahneleri incelikle işleyen muhteşem dans performansları. Her türden müzikseverin izlemesini tavsiye edeceğim bir film kesinlikle. Dansla ya da görsel sanatlarla en ufak ilginiz olmasa dahi görselliğin içine yerleştirilmiş olan müzikal öğeleriyle, bu müzikal öğelerin de gerçekten üst derecede yorumlarını, örneklerini sunmayı vaad etmesiyle eminim kendini izlettirebilecektir. Hikaye de ilk bakışta belki biraz basit dursa bile oldukça hoş bir biçimde anlatılmış. Senaryosuyla da en sevdiğim filmlerden birisidir herhalde White Nights.

Yönetmen: Taylor Hackford
Oyuncular: Mikhail Baryshnikov, Gregory Hines, Jerzy Skolimowski, Helen Mirren

Linkler:
IMDb Sayfası
Fragman
Filmden Sahneler: 1, 2, 3, 4

Tags: ,