“Nâmı gibi olmuşdur o, hem sa’d hem âbâd,
İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır.
Kûh-sarları bağları kasrları hep,
Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır.” (1)
Nedim
İstanbul, kaç yüz asırlık bu şehirde doğup yaşamış insanların gönlünde hep ayrı bir yer tutar. Sakinlerinin; yönetenlerinin el birliğiyle çirkinleştirilmeye çalışılsa da güzelliğinden hep bir parça bulunur. Özellikle 19. asırdan itibaren başlamış olan çarpık yapılaşma sonucunda ortaya çıkmış çirkin binaların arasında sıkılıp bunalırken, bir sokak, Bizans ya da Osmanlı’dan kalma bir yapı gönlünüzü okşar. Evet, övmeye gelince herkes söyleyecek bir şey bulur İstanbul için. Ama sevdiğimizi iddia ettiğimiz bu şehri ne kadar tanıyoruz acaba? Yerleşimini, nüfusunu, geçirdiği evreleri. Şöyle dönük baktığımızda İstanbullu olarak İstanbul’a dair bildiklerimiz pek teferruatlı değil; zaten ön plana çıkmış ve İstanbullu olmayanların dahi bildiği bir-iki tarihi, çokça da eğlence ve cafe tarzı mekanlar.
Peki İstanbul’dan Sayfalar bu eksiği kapatan bir kitap mı? Daha çok bu eksiği kapatmaya atılan bir adım gibi diyebiliriz aslında. Çünkü İstanbul bir kitapla tanınamayacak denli eski bir şehir. Ama yazan İlber Ortaylı olunca, hele ki içeriği çeşitli makalelerinin toplamından oluşursa sadece bir kitap dememiz de haksızlık olur. Kitabın üslubu ise sadece bilgi vermekten ziyade, rehbermişcesine anlatımlı olduğu için bir nevi İstanbul hakkında okuduğumuz bir kitaptan ziyade, İstanbul sokaklarında çıkmış olduğumuz gezi turunu andırıyor.
Makalelelerin konuları oldukça çeşitli. “İstanbulluların Dili” mesela, bölge bölge farklılaşan şiveleri anlatılıyor bu makelede. Kumkapı, Tepebaşı, Sulukule, Galata, Balat gibi semtlere yolculuk var oldukça, arada İstanbul aydın portrelerinden oluşan bir dinlenip düşünme molası. Sonrasında, İstanbul’un beslenişi, ulaşımı, ramazanları, kütüphaneleri şeklinde devam edip “İstanbul’da Yerleşim Düzenin Evrimi Üzerine” adlı makale ile sonlanan bir yolculuk. Bu yolculuk için kitabı bir anda bitirmenize gerek yok, dinlenerek saran bir tur çünkü bu.
“Başka İstanbul Yok” adlı makale, ismini; gurbete gelmiş, şaşkın şaşkın sağa sola bakıp o yana, bu yana çarpan insanlara yerli İstanbulluların demeyi alışkanlık haline getirdikleri, “Başka İstanbul Yok” sözünden alıyor. Kapanışı da, yerli İstanbullular olduğunu iddia eden insanlara cevap niteliğindeki bu makalenin son paragrafıyla bitireyim:
“Başka İstanbul yok; bu söz İstanbullu’yu dehşete düşüren, derhal harekete geçiren bir slogan olmalıydı aslında. İstanbullu binlerce yıllık mirası, coğrafyanın ve tarihî mimarinin ördüğü dokuyu korumaya en çok özen göstermesi gereken kişidir. Bu şehrin hiç bir yerine hiç bir yapı, kamunun onayı alınmaksızın kondurulmamalıdır. Her köşeye konan taş, her açılan yol, halkın tartışmasına; protesto veya onayına konu olduğu gün, bu şehre layık hemşehriler ve İstanbul’un bulunduğu ülkeye sahip yurttaşlar olacağız demektir.”
Becerebilir miyiz ki?
(1) Çevirisi şöyle sanırım (Osmanlıcam çok derin değildir, yüzeysel oldu pek):
“Lakabı gibi olmuştur o, hem uğurlu hem şen,
İstanbul’a hayat tacıdır layık olan.
Tepeleri, bağları, köşkleri hep,
Sanki pür neşe, hoş bir eğlencedir.”




