Archive for the ‘İnceleme’ Category

10
May

Camera Lucida* - Roland Barthes

   Posted by: aynaimarzi

“Fotoğraf’ı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğraf’a camera lucida dememiz gerekir (bu, Fotoğraf’tan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kağıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından “görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde.”

Fotoğraf üzerine yazmak, (ister fotoğraf çekimiyle uğraşsın, ister uğraşmasın) en çok eleştirmenlerin uğraşısı sanırım. Pozitivizmle yaşıt olan fotoğrafın, kanıtlanabilir, kesin oluşu; görülmeyeni inkar eden yeni insana (günümüzde sıradanlaşsa da) mucivezi bir buluş olarak görünmüştü. Bu şaşkınlık ve hayranlığı; Roland Barthes, Napolyon fotoğrafına bakarken “Ben imparatora bakan gözlere bakıyorum” cümleleriyle açıklar.

Fotoğraftan en çok bahsedenler eleştirmenler olduğu zaman, beraberlerinde akademik bir dili getirmeleri de kaçınılmaz oluyor. Roland Barthes de bir eleştirmen, fakat Camera Lucida’da ağır bir dil kullanmamayı tercih etmiş, fotoğrafın toplumsal; bilimsel yönlerine değil, hissettirdiklerine dair bir anlatı sunmuş daha çok. Felsefi bir günlük gibi; düşünceler, sorular, cevaplar.

“Ben bir ‘Bakma Tarihi’ istiyorum. Çünkü Fotoğraf, kendimin bir başkası olarak ortaya çıkması, bilincin özdeşlikten kurnazca ayrılışıdır.”

Barthes Fotoğrafları ikiye ayırır; studium, punctum. Bu iki kavramı, birbirleriyle olan ilişkilerini bir kaç bölümde inceler:

Studium, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur; çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium‘da vardır) katılırım.”

“İkinci öğe studium‘u kırar (ya da deler). Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var; bu sözcük hem delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta hassas uçlarla delik deşik olmuşlar, bu izler, bu yaralar kesinlikle bir noktadır. O halde studium’u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir ve aynı zamanda zarın her bir atışıdır. Bir fotoğrafın punctum‘u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.”

Punctum sonradan oluşturulan bir şey olamaz; Eğer fotoğrafçı oraya kendisi koymuş ve öyle fotoğraflamışsa bu punctum değildir. Punctum Daha çok fotoğrafçının orada olduğunu ve nesnenin tümünü fotoğraflarken onu da fotoğraflamadan edemediğini söyler. Yine punctum‘un belirli bir gizem barındırması gerekir, isimlendirilemeyecek olanı temsil eder, bir nevi görünmezlik.

“Fotoğraf sessiz olmalıdır; bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir; ‘teknik’, ‘gerçeklik’, ‘röportaj’, ’sanat’ vb. Susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.”

Fotoğraf’ta üç değişik uygulama vardır, yapmak, maruz kalmak ve bakmak; yani fotoğraflayan, fotoğraflanan ve fotoğraflanana bakan. Esasında Fotoğraflanan özne durumundayken çekilme anından itibaren nesneye dönüşür, artık satılan, sergilenen bir nesnedir (belgesel fotoğrafçılık da özneyi nesne konumuna indirgeyen fotoğrafın bu özelliğine bir tepki olarak doğmuştur belki de). Öznenin bu değişimi ölümü simgelemektedir, bu yüzden Barthes, Fotoğraf’ı Resim Sanatına değil, Tiyatro’ya benzetir.

“Fotoğraf sanata Resim’le değil, Tiyatro’yla dokunur. Niepce ve Daguerre hep Fotoğraf’ın kökenine yerleştirilmişlerdir (ikincisi birazcık birincisinin yerine el koymuş ise de); şimdi, Daguerre, Niepce’nin buluşunu devraldığı sırada, Chateau Meydanı’nda ışık gösterileri ve hareketlerle canlandırılan bir panaroma tiyatrosu yönetiyordu. Kısaca camera obscura aynı anda, üçü de sahnenin sanatı olan perspektif resim, fotoğraf ve diyorama üretiyordu. Ama Fotoğraf bana Tiyatro’ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır:

Ölüm.

Tiyatro’yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz; ilk oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı. Kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti.

…İşte Fotoğraf’ta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar ‘canlı gibi’ yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür Tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün temsilidir.”

Camera Lucida aynı zamanda Barthes’in son eseridir; kısa bir zaman sonra ölmüştür. Hatta ölümle ilgili kitapta yazılanları, Barthes’in kendi ölümünü hissettiğine bağlayanlar da vardır.  Ben daha çok fotoğrafı, annesinin ölümüyle birleştirdiğini düşünüyorum ki, kitabın kayda değer bir bölümünde annesinin fotoğraflarından yola çıkarak ölümle kurduğu ilişkiden bahseder. Yazının başında belirttiğim, eleştirmenlere özgü akademik dili aşındıran da Barthes’in annesinden bahsedişidir; bir günlüğe dönüşür sayfalar bu bölümlerde. Tam da bu sebeple Camera Lucida’yı sadece fotoğrafa ilgi duyanlara değil, zihin açıcı kitapları keyifle okuyan herkese tavsiye ederim.

*Latince’de Aydınlatılmış oda demek.

12
Apr

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

   Posted by: aynaimarzi

Kadın Hareketinin el kitabı haline gelmiş, pek çok kişi tarafından da bilinen Kendine Ait Bir Oda’ya dair bir şeyler söyleyebileceğime inanmak için biraz cahil cesareti gerekiyor sanırım. Ancak Virginia Woolf’un biz Kadınlara yaptığı tavsiyesini tutup çekinmeden düşüncelerimi dile getirmeye çabalacayacağım.

Virginia Woolf, “Akıl ve yetenek bakımından bizimle eşit olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde neden içinizden Shakespeare, Newton, Einstein, Da vinci gibi yazar, dahi, sanatkarlar çıkmıyor?” şeklinde erkeklerin kurduğu cümlelerden yola çıkarak yaptığı araştırma ve düşüncelerini paylaşıyor bu kitapta. Benzer fikirleri olan erkekler kaldı mı ki dediğinizi duyar gibiyim, ama Oyungezer camiasında arada sırada da olsa bu cümleyi anımsatan göndermeler olmuyor değil. Bazı erkek forum üyelerinin kendilerine aşkın bir konum vererek kadın oyuncuların eksikliğini, oyun alanındaki seslerinin azlığını ilginç sebeplere bağladıklarını görürürüz. Ama bu cümleleri kuranlar acaba Türkiye’deki Oyun Sektörü’nün nasıl bir aşamada olduğunu görürler mi ki? Dünya çapındaki ülkelerle karşılaştırarak Oyun Sektörü’ne dair, ülke (hadi erkekler diyelim) olarak hangi aşamada olduğumuzu bir an düşünmemiz, tüm diğer sorulara da cevap teşkil eder esasında. SSorunun cevabı; çevre, şartlar, yüzyılların verdiği çeşitli toplumsal ön koşullar diye uzayıp gider (benzer bir kolaya kaçarak cevaplama örneğ hali hazırda “Türkiye’yi neler bekliyor?” başlığı altında devam ediyor hatta. Tabi bu sefer özne kadın değil, Kürt olarak çıkıyor karşımıza).

Virginia Woolf ise soruya cevap vermek için kütüphaneye gidip İngiliz yazarların yapıtlarını incelemeye koyuluyor. Neticede şuna karar veriyor, iyi bir yapıt çıkarabilmek için öfke, üzüntü, hırs gibi duygulardan arınmış bir ruh sakinliği içinde olmak gerekiyor.

“Sanatçının ruhunun ve kafasının, içindeki yapıtı eksiksiz ve olduğu gibi açığa çıkaracak o mucizeye yaklaşan büyük çabayı ortaya serebilmesi için Shaskespeare’in aklı ve ruhu gibi berrak, uyum içinde olması gereklidir. İçinde tek bir engel, bir tek öğütülmemiş yabancı madde olmamalıdır.
…Yeryüzünde yapıtını eksiksiz dile getirebilmiş biri varsa o da Shakespeare’dir. Berrak, hiçbir engel tanımamış bir zihin varsa o Shakespeare’inkidir.”

1661 yılında yaşamış olan soylu Lady Winchilsea, zengin de olduğu için boş vakit bulabilmiş, şiir yazmakla uğraşan bir kadındır. Ancak şiirlerinde öfke ve hüzün görürürüz, bu öfke onun ruh halini sakatlar:

“Nasıl da anlamsız kurallarla düşürülmüşüz!
Biz, doğanın değil eğitimin aptalları
Aklın tüm gelişmelerinden alıkonulmuş;
Sıkıcı, bildik ve tasarlanmış;
Biri öbürlerinin arasından sivrilse
Daha canlı bir düş gücü ve hırsın etkisinde,
Öylesine güçlü gelir ki karşı güçler
Başarı umudu asla korkuları dengeleyemez.”

Kadının yapıtlar çıkarabilmesi için öfkelerden, nefretten arınması gerekir. Erkeklerden nefret etmek, onların bulundukları halleri kıskanmak ancak zihini bulandırır. İşte bu nefretten kurtulması için kendine ait kilidin olduğu, kimselerin rahatsız edemeyeceği bir odası olmalıdır kadının. Kendine ait bir parası olması gerekir elbette bunun için. Çünkü kadınlar yoksul bırakılmıştır ve yoksul bir insanın da fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi bile zorken boş ve ruhunun serbest dolaşacağı bir zaman bulması neredeyse imkansızdır. Ki cidden kadınlar kendilerine ait odalara kavuştukça, eğitim alabildikçe, özgürleştikçe güzel yapıtlar, şahaserler ortaya çıkarabilmişlerdir. Jane Austen*, Ursula K. Le Guin, Susan Sontag, Adalet Ağaoğlu, Behice Boran, Suna Kan ve bir kaç aydır Babe of Month’ta adı geçen kadınları sayabiliriz özel bir araştırma yapmadan.

Kadınların paraya ihtiyacı vardır ve günümüzde para kazanmak hiç de kolay değildir. İşte Feminizm’in neden sadece “Sosyalist feminizm” çerçevesi içinde haklı savunmalar yapabileceğinin cevabı da bu esasında. Çünkü kadının yapacağı en büyük hata erkeği, onun söylemlerini taklit etmektir. Kadının amacı sadece kendi yoksulluğunu değil, erkek, kadın herkesin yoksulluğunu ortadan kaldırabilmek için (ama bu esnada erkek şiddetine karşı da uyanık olarak) çözümler aramaktır. Yoksa var olan sistemde erkeğin basit bir kopyası olmaktan öteye gidemeyeceği gibi hakettiği konuma da gelemeyecektir.

Kendine Ait Bir Oda’ya dönersek; Virginia Woolf, her şeyden öte kuru bir hemcins savunuculuğu yapmamış, yeri gelmiş çuvaldızı kadınlara da batırmıştır. Elbette özeleştiri yapmak gerekir, ama bu özeleştirinin bir cinsiyet bağlamında değil de, kişisel olması gerektiğini düşünüyorum. Bir kadının amacı kuru bir şöhret kazanmak olmamalıdır, bir kadının cinsiyetine karşı en büyük sorumluluğu, kendisinden sonraki nesil için de örnek alınacak bir karakter olmasıdır. Nasıl ki bizden önceki kadınların gücünü görmek kendimize olan güvenimizi artırıyor, aynı şekilde etrafımızdaki küçük kadınlara da o güveni gösterebilmemiz ve bunun için de elbette çok çalışmamız gerekir.
Son olarak “neden bir erkek kadının kendi seviyesinde olamayacağını düşünür ve bunun iddiası bile onu öfkelendirir?” der Virginia Woolf ve cevabı da şöyle verir:

“Kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz. Ve bu, düşünülemez, ama aynı zamanda paha biçilmez niteliği en kısa zamanda nasıl oluşturabiliriz? Başkalarının kendimizden daha aşağı düzeyde olduğunu varsayarak. Kendimizden doğuştan gelen bir üstünlüğü olduğunu düşünerek -bu, zenginlik, mevki, düzgün bir burun olabilir-. Çünkü insan imgeleminin öbür insanlar üzerinde oynadığı etkileyici oyunların sonu yoktur. Böylece ele geçirmek, yönetmek zorunda olan babaerkilin çok sayıda, gerçekte insan soyunun yarısı kadar insanın (kadınların), doğuştan kendisinden zayıf olduğuna inanmasının önemi ortaya çıkıyor.”

*Ki Jane Austen’in kendisine ait bir odası, özgür ortamı bile yoktu, oturma odasında pek çok kardeşinin arasında, yine de öfkelerden ve kötü duygulardan arınmış bir şekilde yazmayı başarabilmiştir der Virginia Woolf.

6
Apr

‘Alkışlarla Yaşıyorum’

   Posted by: hurin

Soru: “Alkışlarla Yaşıyorum” sözü size neyi ifade ediyor?

a) Eş dost alkışıyla hayatını idame ettirmeye çalışan bir düşkünün nasılsın? sorusuna yanıtı
b) Vergi yüzsüzü bir popçunun “ayda ne kadar kazanıyorsunuz?” sorusuna yanıtı
c) Çok eğlenceli bir site. Gülmekten yerlere yatıracak videoları var valla
d) Dertli gönüllere giren işte benim Zeki Müren !

Zeki Müren’in 1970′li yıllarda TRT radyosunda yaptığı “Zeki Müren ile Başbaşa” adlı programının kayıtları geçtiğimiz yıl 3 cd halinde piyasaya çıktı. İlgi görmesi üzerine, başka firmalar da eski arşivlere el atıp bunları bir bir günışığına çıkarmaya başladılar. (Esasen bu Zeki Müren bereketinde büyük payı olan Kalan Müzik’i anmadan geçmemek gerek)

Zeki Müren’in 1980′lerden önceki dönemde, yani henüz arabeskle etkileşime girmemiş, eğlence dünyasındaki sansasyonel çıkışlarından eser olmayan işleriyle ilgilenen bendeniz, işbu Zeki Müren bereketinden ziyadesiyle istifade etti. Mükemmel Türkçesiyle okuduğu şarkıları yeniden ve dahi yeniden keşfetti. Bu albümde yer alan besteler sahne ve gazinoları hatırlatan formdan kesinlikle çok uzakta. 

Albümde yer alan şarkıları burada tek tek sıralamaya gerek görmüyorum. Zaten bu bilgiler internette bol bol bulunmakta. Burada adından kısaca bahsettiğimiz albümü dinleyip beğenenler, Kalan Müzik’ten çıkan “Zeki Müren 1955-63 Kayıtları” “Zeki Müren Selahattin Pınar Şarkıları” ve “Zeki Müren Sadettin Kaynak Şarkıları” adlı 3 albümü mutlaka arşivlerine eklemeliler.

 

“Size doyum olmaz sevgili dinleyicilerim. Ama n’apayım ki zamanı bize doyuran saatin iki siyah parmağı, akreple yelkovan, bana ‘hadi güle güle’ diye işaret ediyorlar. Gelecek hafta aynı vakitte i’şallah yine görüşmek üzere, hadi alla’sma’ladık…”

4
Apr

Dijital Oyun Rehberi

   Posted by: hurin Tags: ,

 

Geçtiğimiz yıl piyasaya çıkan, oyun endüstrisinin ele alındığı “Dijital Oyun” adlı kitabın ardından, Mutlu Binark, Günseli Bayraktutan-Sütcü ve Işık Barış Fidaner “Dijital Oyun Rehberi” adlı çalışmasıyla, bu sefer dijital oyunların kültürel boyutlarına odaklanmaya çalışıyor. 

Çalışmada derlenen makalelerin isimleri ve yazarları şöyle:

I. Bölüm:  Geleneksel Oyundan Sanal Uzama Oyun ve Dijital Oyun Tasarımı

1)  Gelenekselden Sanala-Mekândan Uzama Oyun Kültürü Hasan Akbulut
2)  Makinelerin Anlattıkları Işık Barış Fidaner
3) Dijital Oyun Tasarımı-Burak Barmanbek
4)  Türkiye’de Yeni Bir Yaratıcı Endüstri: Oyun Stüdyoları ve Dijital Oyunlarda Değer Zincirinin Üretilmesi-Mutlu Binark
5) Mod Yapımı: Oyunlarla Oynayanlar-Işık Barış Fidaner
 II. Bölüm: Dijital Oyun Kültüründe En Önemli Aktörler: Dijital Oyuncular
6) Türkiye’de İnternet Kafelerde Dijital Oyuncular
Yeni Medya Okuryazarlığı Neden Gerekli? -M.Binark, G. Bayraktutan Sütcü ve F.Buçakçı
7) Oyun Uzmanlığı: Profesyonel Bir Kariyer-Murat Yavuz Kaplan
III. Bölüm: Dijital Oyun Türleri
8) Sözcüklerden Yapılmış Dünyalar: MUD’lar- Işık Barış Fidaner
9)  Yeni Bir Türün İnşası: Gerçek Yaşam Simülasyonları- Burak Doğu
10)  Devasa Çevrimiçi Oyunlarda Türklüğün Oynanması: Silkroad Online’da Sanal Cemaat İnşası ve Türk Klan Kimliği- M.Binark ve G. Bayraktutan Sütcü
IV. Bölüm: Dijital Oyun Kültürü Çalışmaları ve Yöntem
11)  Türkiye’de Dijital Oyun Kültürü Çalışmaları ve Dijital Oyun Kültürü Nasıl Çalışılabilir? -G.Bayraktutan Sütcü
12) Dijital Oyun Kültürü Sözlüğü- B.Barmambek , I.B. fidaner ve Merlin’in Kazanı

2
Apr

Bezmârâ - Bir Mirastan Esintiler

   Posted by: hurin Tags: ,

 

 

Usta kemençe sanatçısı Fikret Karakaya’nın öncülüğünde kurulan Bezmârâ (bir toplantıyı süsleyen, ona renk katan anlamına geliyor), geleneksel Osmanlı/Türk musikisine ait “kayıp sesleri aramak” ve unutulmuş bazı sazları tekrar günyüzüne çıkarmak gibi önemli bir misyona sahip.

 

Öyle ki, içlerinde bugün örneği dahi bulunmayan bazı sazlar, gravür, minyatür ve başka dökümanlardan yararlanarak tekrar imal edilmiş. Bir başka örnek de, günümüz notasyonundan epeyce farklı olarak yazılmış ve tek nüshası British Museum’da bulunan Ali Ufki Bey’in Mecmua-yı Saz-u Söz ‘ün yeniden derlenmesi.

Topluluğun yer aldığı birçok konserin yanında Kalan Müzik’ten çıkan “Mecmua’dan Saz ve Söz” ve “Yitik Sesin Peşinde” adlı iki adet albümü mevcut. Bu toplulukla ilk kez tanışacaklar için albümlerini dinlemeden önce en azından youtube’dan konser görüntülerini izlemeleri tavsiye olunur.

http://www.youtube.com/watch?v=gkR4KQNYvao

http://www.youtube.com/watch?v=SzHV0O4KJn8

 

16
Mar

   Posted by: aynaimarzi Tags: , ,

Çoğu yaşıtlarımın (ve benden bir önceki kuşağın) dövüş sanatlarına ilgisinin sebebi Bruce Lee’dir, benim daha çok Street Fighter’daki Chun Li’dir, ama olsun. Sonuçta bu satırları okuyanlardan en azından bir kişi (1) (yer ile paralel olacak şekilde) iki ayağını tam olarak açma ve çeşitli Kung Fu hareketleri yapmaya çabalayarak, değişik sesler çıkarmak gibi uğraşlar içerisinde olmuştur. (Belki de dövüş sanatı eğitimi almıştır, kim bilir?)

İlerleyen yıllarda da Chun Li ile temelleri atılan bu sevgi, Jet Li ile biraz daha kök saldı, ancak üzeri küllenmişken İp Man yeniden körükledi sanırım.

Ip Man (esasında Yip Man) usta, temelleri budistli bir rahibe tarafından oluştulmuş Kung Fu stili olan Wing Tsun (ya da wing chun) (2) eğitimi almış ve bu stilin dünyaya açılmasına sebep olmuştur (ayrıca Bruce Lee’nin de hocasıymış). Zengin ve asil bir aileden gelen şifu Yip Man, ailesiyle birlikte sakin ve huzurlu bir şekilde yaşamaktadır. Usta olmasına rağmen yanlış kişilerin elinde ölümcül bir silah haline gelebilir düşüncesiyle Wing Tsun stilini öğretme taraftarı değildir, ancak olaylar ilginç bir şekilde fikirlerini değiştirir Yip Man ustanın.

Ip Man filminin elbette ki en güzel ve defalarca izlenesi sahneleri, dövüşlerin bulunduğu sahnelerdir. Dövüş demek yanlış gibi duruyor, çünkü Yip Man’ın o kadar estetik bir hareketler bütünü var ki, ağzımız açık bir şekilde hayranlıkla bakıyoruz ekrana. Tabi bu cümleden filmin geri kalanı işe yaramaz gibi bir fikir çıkmasın, aksine hikayesi, müziği, ustanın ailesiyle; insanlarla olan ilişkisi, karakterinin sakinliği güzelce hissettirilerek bir bütün olarak sunulmuş. Eğer ilk paragrafta değindiğim gruplardan biriyseniz, büyük ihtimalle zaten izlemişsinizdir, ama izlemediyseniz de harika sahnelerden oluşan bu filmi kaçırmayın derim. Hem belli mi olur, filmin sonuna geldiğinizde Wing Tsun stilini öğrenme isteğinize yenik düşerek bir denersiniz (ciddi ciddi düşünmeye başladım şahsen :p).

Linkler:
Wing Chun Türkiye

Şifu Emin Boztepe Gösterisi

(1) İstatistik de yapmadık ki, yoksa hiç okunmuyor da, boş hayallere mi kapılıyorum :O

(2) Wing Tsun stilinin hikayesi için: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=15649654