Archive for the ‘Film’ Category

5
Jan

Dom za Vesanje - Çingeneler Zamanı

   Posted by: aynaimarzi Tags: ,

Önemli not: Bu filmi tavsiye üzerine, hakkında hiç bir şey okumadan izledim; eğer izlemediyseniz aynı yöntemi uygulayabilirsiniz, kendi fikrinizin oluşması açısından oldukça önemli çünkü. Yazıyı daha sonra okusanız da olur =)


Yönetmen: Emir Kusturica

Yazar: Emir Kusturica, Gordan Mihic

Müzik: Goran Bregovic

Elimdeki oldukça eski sözlükte Çingeneler arsızlıkla; hayasızlıkla tabir ediliyor. Hatta sözlüğe ne hacet, günlük konuşmalarımıza kadar sinmiştir bu ayrımcı tabir: “Çingeneleşme!”

Yerleşik medeniyetlerde uyulması zorunlu kuralları çiğneyerek var olmayı asırlar boyu sürdürmeyi başarmanın bedelidir belki de arsızlık ve hayasızlıkla tanımlanmaları. Medeniyet, kurallarına direnmiş bu insanlardan intikam almadan durur mu? Böyle uslu çocuklarının diline dolar işte! Ama çingeneler de hınzır; her zaman uslu çocukları pek rahat bıraktıkları söylenemez; yok olmakla karşı karşıya kalsalar bile.

Çingene olmanın bedeli sadece sözlüklere garip garip tanımlarla girmek değildi her zaman, kanları da gerekliydi elbette. Burada anlatımım şarkiyatçılığa benzer bir hal aldı aslında, onların renkli yaşamlarını gördükçe içten içe sızlanmak, ne güzel; ne renkli cici şeyler diyerek sevecenlik katmak; ama karşılaştığında yine de ön yargıyı tam yıkamayıp sözlük tanımlarına benzer bir yaklaşımda bulunmak hatta. Sınamak için sulukule civarında dolaşmam yetmişti; o tedirginliği hisseden bensem ve üstüne üstlük yukarıdaki cümleleri de yazıyorsam bunda bir terslik oluşuyor doğal olarak. Peki filmle ne alakası var yazdıklarımın? Bu noktada filmden bahsedeyim biraz da:

Çingeneler Zamanı tam bir renk cümbüşü, çingenelerin yaşamı anlatılıyor; yer yer gülümseterek; bazen hüzünlendirerek bazen de gözlerden yaş getirterek (ki bunda Goran Bregovic‘in etkisi çok fazla, özellikle ederlezi şarkısı). Konu, müzikler, imgeler; bir bütün halde büyüleyerek sunuluyor (pek çok sahne vardır akla kazınan, ama hıdırellez günü sahnesi bambaşkadır). Perhan, Charli Chaplin çakması Merdan, hepsi içinize işliyor diyebilirim karakterlerin. Uzun zamandır ikinci defa film izlememe rağmen, Çingeneler Zamanı bu direnmemi kırdı hatta.

Film bittiğinde hüzün, dram etkisi yoğun bir şekilde hissediliyor ve öyle bir cümbüşte yaşama hayali oluşuyor insanın içinde, eskiye; ötekiye olan özlem gibi bir nevi. Ama bu özlem yapay aslında; ekranda görmemizle oluşan bir özlem. İşte yukarıdaki cümleyle bağlantım da bu noktada, ekranda bu renk cümbüşünde büyülenmişken bir sulukule civarından geçmek bile tedirgin edebiliyor insanı. Çünkü zehirler bize de bulaşmış, uslu çocuk olmak kolay değil sonuçta.

Neticede Çingeneler Zamanı çok etkileyici bir film. Ancak bittikten sonra kapılmamamız gereken bir nokta var; “Çingenelerin o cümbüşüne özenirken, aslında iki yüzlü davranıp kendimizi son derece insancıl hissetmek.” diye noktalayabilirim sözümü.

2
Jan

White Nights (1985)

   Posted by: montezaus Tags: ,

Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines.. Bu filmi izleyene kadar isimlerini duymadığım; tanımış daha önce bir yerde görüp izlemiş olsam bile şu anki kadar taktir edip etmeyeceğimi bilemediğim iki dansçı, iki müzik dehası. Ama bir araya gelip öyle bir film yapmış, öyle kareografiler kurgulamış, balenin ve step dansının öyle güzel örneklerini ortaya çıkartıp, dansın müzikal ve artistik potansiyelini yansıtmak adına öylesine güzel işler yapmışlar ki; dansla baleyle uzaktan yakından alakası olmayan ben bile zamanında televizyonda bir sahnesine denk gelmemle, gayet alakasız bir yerde bulunmama ve benim için uygunsuz bir zaman olmasına rağmen kareografileri, teknikleri, hareketleriyle ritmi yorumlayış biçimleri ve doğaçlama yarattıkları ritmleriyle filmi sonuna kadar izliyor bulmuştum kendimi.

White Nights, Sovyet Rusya’dan Amerika’ya kaçmış oldukça ünlü bir balet olan Nikolai Rodchenko’nun (Baryshnikov) uçağının Sibirya’da gizli bir askeri üsse zorunlu iniş yapmasıyla başlıyor. İniş sırasında ciddi şekilde yaralanan, yaraları bahane edilerek Amerikan yetkililere teslim edilmeyip Rusya’da alıkonulan baleti Sovyet yetkililer, Amerika’ya iltica ettiğinde baya gürültü koparmış olmasından da dolayı tehditlerle, Sovyet propagandası için Rusya’da tekrar sahneye çıkarmaya çalışıyorlar. Nikolai’ı ikna etmekte faydası olacağı düşünüldüğünden, zamanında Amerika’dan Sovyetlere iltica etmiş olan siyahi step dansçısı Raymond Greenwood (Hines) da çeşitli vaat ve tehditlerle kendisini bu ikna süreci içerisinde buluyor.

Buraya kadarki kısmı film için hafif Amerikan propagandası izlenimi veriyor olabilir. Ancak film Amerika’nın muhteşemliğiyle alakalı olmadığı gibi, yeri geldiğinde Amerika’ya karşı Sovyetler’e karşı söylenmiş olanlardan daha ağır şeyler de içeriyor. Filme belki Sovyet karşıtı denilebilir, ama burada da ideolojik bir duruş olmadığına dikkat çekmek gerek. Komünizm karşıtı değil bir sahne, bir kelime bile yok. Eleştirilen çoğunlukla baskıcı, sansürcü, kontrolçü unsurlar, ki bunlar da sanatın özgürlüğüne darbe vurduğundan, sanatçının kendisini kendi ülkesini terk etmek durumunda bulmasına neden olabildiklerinden; gene aynı şeye neden olan Amerikan toplumundaki sosyal adaletsizlik, kendine geniş nufüs alanı bulmuş ırkçı önyargılar, ve bunun gibi diğer şeylerle beraber verilmiş olan şeyler. Normalde bu film üzerine konuşacaksam işin ‘Amerika vs. Sovyetler’ kısmının üzerinde bu kadar durmazdım ama saniyede X propagandası diye fişlenen filmlerden biri olmasını istemedim White Nights’ın. Bu damga biraz fazla kolay vurulabiliyor bazen.

Filmi izleyince böyle bir şey olmadığı da daha rahat görülebiliyor zaten. Senaryo yalnızca iltica etmiş, ne yaparlarsa yapsınlar, istedikleri ülkeye gitsinler, isterlerse kendi ülkelerine geri dönsünler ilticacı olarak kalmaya mahkum iki parlak sanatçıyı bir araya getirmiş, hikayeyi bu temelde anlatmış. Ee peki bu kadar mıdır? Bu temada bin tane film çekilse, bilmiyorum birkaç tanesini anca izler, belki bir iki tanesini bahsetmeye değer bulurdum herhalde. Ancak filmde hikayenin ötesinde dans adına, müzik adına gerçekten muhteşem şeyler yapılmış. Yapılan şeyler her türlü tekniksel vs. kalitesinin yanında, iki sanatçının da danslarını uğrunda araç olarak kullandıkları müzikal bir tavrı, düşünceyi özüyle izleyicilerine verebiliyor oluşuyla özel bir yere sahip bence. İlk izlediğim dans kareografileriyle ‘aa bale, step dansı böyle olaylar mıymış’ dedirttirebildi bana. Gregory Hines’ın ritmlerini, müziği yorumlayışını alın, rahat rahat en zengin davul sololarıyla karşılaştırabilirsiniz. Aynı şekilde Baryshnikov da hareketlerindeki ritmleriyle, artistik ifadeyi hem görsel hem de ritmsel olarak yorumlayışındaki özgünlüğüyle, dansı sololarıyla genel anlamda önyargılarla çizilmiş olan sınırlarının ötesinde bir yere taşıma iddiasını taşıyor.

Hoş, karakterleri sevdiren bir hikaye, döneme ilişkin sanatçıların o zamanlarda içinde bulunduğu koşulları, kimi zaman siyasi mekanizmaları, kimi zaman sosyal adaletsizlikleri ve bunlara sıkça maruz kalmış insanların yaşamlarını anlatan bir senaryo, fakat belki hepsinden önce ve aslında hepsini tamamlayacak şekilde dans adına olağanüstü işler yapan, bazı şeylerin taktire şayan şekilde bayraktarı, öncüsü olmuş olan sanatçıların; hem kendilerinin, sanatlarının geldiği noktayı yansıtan, her bir dokunuşlarıyla içinde yeraldığı senaryoyu, hikayeyi, sahneleri incelikle işleyen muhteşem dans performansları. Her türden müzikseverin izlemesini tavsiye edeceğim bir film kesinlikle. Dansla ya da görsel sanatlarla en ufak ilginiz olmasa dahi görselliğin içine yerleştirilmiş olan müzikal öğeleriyle, bu müzikal öğelerin de gerçekten üst derecede yorumlarını, örneklerini sunmayı vaad etmesiyle eminim kendini izlettirebilecektir. Hikaye de ilk bakışta belki biraz basit dursa bile oldukça hoş bir biçimde anlatılmış. Senaryosuyla da en sevdiğim filmlerden birisidir herhalde White Nights.

Yönetmen: Taylor Hackford
Oyuncular: Mikhail Baryshnikov, Gregory Hines, Jerzy Skolimowski, Helen Mirren

Linkler:
IMDb Sayfası
Fragman
Filmden Sahneler: 1, 2, 3, 4

30
Nov

Baran

   Posted by: aynaimarzi Tags: ,

Yönetmen & Yazar: Majid Majidi

Oyuncular: Hossein Abedini (Latif), Zahra Bahrami (Baran), Mohammad Amir Naji (Memar).

“Şuna da ne oluyor, Farsî kanı mı vardır nedir? Her ay tanıtacak Farsî bir şeyler buluyor” diyenleri duyuyor gibiyim. Şimdi inceleyeceğim film de İran sinemasından zira.

Biraz itiraf gibi olacak, ama ben izlediğim filmlerin uyuşturuculu, katillik üzerine, daha doğrusu tam bir karanlık atmosfer içerisinde olmasına dayanamıyorum pek fazla. Etkisinde uzun süre kaldığım içindir belki, ama izlesem de hakkında bir şeyler yazasım gelmez hiç. İzlediğim film, etkilemeli beni, derin düşüncelere sevketmeli, sarsmalı hatta; ama bunu ani bir etki ile değil, izledikten sonra düşündürerek; farklı sonuçlar çıkarmamı sağlayarak yapmalı. Şu ana kadar pek az izlemiş olduğum  İran filmleri tam aradığım etkiye sahip filmler oldu diyebilirim. Felsefi ve edebi yönü ağır basan kültürlerinin bir minyatürünü bulmak mümkün bu filmlerde. Sansürün etkisi ne derecedir tam bilemiyorum; ancak söyleyeceklerine imgelerle dokunup geçen (aslında iz bırakıp da geçen desek daha doğru olur), özetlediğinizde basit gibi duran bir hikayeyi bu imgelerle derinleştiren, etki bırakan filmlerdir bunlar. Baran adlı Majid Majidi’nin filmi de bunlardan biri.

Filmin çıkış konusunu İran’a göçmüş Afgan mülteciler oluşturuyor aslen; hiç bir sosyal güvenceleri olmaksızın kaçak olarak çalışan işçilere ilaveten Türk asıllı Latif’i de esas karakter olarak işliyor. Latif tam delikanlılık çağlarında, muzip, işine göz koyanları hiç de affetmeyen bir karakter. Filme, Latif’in olgunlaşma serüveni de diyebiliriz bir açıdan, başka bir açıdan genel olarak işçilere, özel olarak kadın ve aşka dair söyleyecekleri de var Majid Majidi’nin (imgelerle birleştirerek).

Biraz Spoiler gibi olacak belki, ama  pek bir gülümseten sahneyi söylemeden geçemeyeceğim; Türk kökenli olmaları sebebiyle bazı yerlerde şiveli bir Türkçe’ye rastlamaktayız Baran’da. Aslında Farsça konuşmalarına rağmen, nadiren (kızdıklarında mesela) Türkçe cümleler de kurmaktalar:

Mütahhit Memar ile işçiler arasında yevmiye konusunda tartışma geçer. (Türkmen asıllı sanırım) Memar dayanamaz artık ve  Farsça’yı bırakır kenara, sayıklanır:
-Paba geş de, senin de halen hoş deeğel.

Tabi işçiler anlamaz, onlar da “Memar Farsça söyle de biz de anlayalım.” diye cevap verirler. Bir de onlara açıklama yapar tekrardan Memar.

“Cennetin Çocukları” adlı Oscar’a aday gösterilmiş filmin de yönetmeni olan Majid Majidi, bu filmle de Montreal Film Festivali dahil toplam pek çok da ödül almış. Etiketlere baktığınızda Dram yazıyor, ancak bu filmi Hollywoodvari bir dram olarak görmek çok yanlış olur, hatta sıradan dramları sevenlerin pek beğenebileceğini, hikayesini bir yerden okuduğunda (bu yüzden tam bir şekilde hikayeden bahsetmedim) burun kıvıracağını da belirteyim. Onlar da ön yargılarını yıkıp, filmin sanatsal ve şiirsel imgelerine, söyleyeceklerine kulak vererek farklı bir deneyim yaşyabilirler.

İtiraf edeyim, ismini ilk duyduğumda filmle ilgili baya yanlış bir izlenim edilmiştim. Gerçekten de en aldatıcı isme sahip filmlerden bir tanesi Master and Commander. Filmin bu ismine bir de konusunun denizcilik, deniz savaşları oluşu eklenince habire savaşan, dört bir yanı dolaşan cesuryürekvari insanları anlatan bir film görmeyi beklemiştim şahsen. Onun yerine tarihi öğelerle bezenmiş, 1800lerin başlarında gemiciliğin geldiği noktayı ve özellikle deniz yaşamını oldukça isabetli şekilde yansıtan, zamanını epik kahramanlardan, büyük dramalardan çok, geçtiği dönemde sıradan sayılabilecek insanları, olayları anlatmaya ayıran tarihi bir film bulmak oldukça hoş bir sürpriz olmuştu.

Nisan - 1805
Napoleon Avrupa’nın efendisi.
Yalnıca Britanya donanması ona karşı durabiliyor.
Okyanuslar artık savaşalanı.

HMS Surprise
28 Top, 197 Mürettebat. Kuzey Brezilya Kıyıları

Amirallik Emirleri:
Kaptan J. Aubrey’e
Savaşı Pasifik sularına taşıma amacındaki, Pasifik rotasındaki Fransız gemisi Acheron’u bul. Batır, yak, ya da ele geçir.

Bu satırlarla açılan film, yukarıda verilen bilgilerden de anlayabileceğiniz gibi Napoleon Savaşları döneminde, Şanslı Jack olarak da bilinen Kaptan Jack Audrey’nin (Russell Crowe) komutasındaki HMS Surprise fırkateyninde geçiyor. Russell Crowe’un Doktor Stephen Maturin rolündeki Paul Bettany ile başrolünü paylaştığı film; Patrick O’Brian’ın yazdığı 20 kitaplık serinin ilk ve onuncu kitapları olan Master and Commander ve The Far Side of the World ‘den, yönetmen Peter Weir’ın beş senelik önçalışmasının ardından uyarlanmış.

Hazırlanırken tarihi tutarlılığa sahip olması için azami özenin gösterildiği filmde, gemiler olsun, askeri üniformalar, teşhizatlar, taktikler olsun, mürettebat seçiminde o dönem Kraliyet Donanması’nda görev alan denizcilerin etnik kökenlerini doğru bir biçimde yansıtılması olsun normalde bir filmin sadık kalmasını beklediğimiz detayların yanında, örneğin daha önce hiçbir deniz filminde görmediğim donanmada doktorların, ya da gemi kıyıya yanaştığında gerekli bakımları, tamirleri gerçekleştiren marangozlar, çeşitli başka işçilerin oynadığı rol gibi, çocuk yaştaki mürettebat bolluğu, İngiliz soyluların çocuklarının teğmenlik gibi görevlerde bulunmaları gibi gördüğümüzde şaşırtan, o döneme ait bir donanma gemisini, gemideki hayatı doğru biçimde yansıtmak için tarihi bakımdan gerekli olan beklenmedik ayrıntıların da sunulması film için ayrı bir zenginlik olmuş.

Hikaye anlatımı kimi izleyicileri, macera ve savaş vaad eden bir Hollywood filmine göre oldukça farklı oluşuyla hayalkırıklığına uğratabilecek olsa da bu Master and Commander için kesinlikle artılar hanesine yazabileceğimiz bir farklılık olmuş. Filmde denizcileri aksiyon sahnelerinden çok, hiçbir şey yapmadıkları, ya bir şeyleri bekledikleri, ya sosyal bir şeyle yaparak birlikte zaman geçirdikleri, ya da sıradan başka şeylerle meşgul oldukları sahnelerde görüyoruz. Ancak bu durum yönetmenin pek çok uyarlama filminin aksine Master and Commander ‘da hikayeyi yalnızca en sinematografik en hareketli, aksiyon dolu bölümleriyle anlatmayı seçmeyişinden kaynaklanıyor. Kitabı okumamış olsam bile anladığım kadarıyla filmde kitaptaki hikaye, karakter anlatımı ve kimi yerlerde verilen döneme ait altmetinler mümkün olduğunca yansıtılmaya çalışılmış. Savaş konsepti de o dönemin tarihi olarak ilgi çekici nitelikteki ayrıntılarıyla, dönem koşullarının, teçhizatların, gemilerin mümkün olduğunca yaratıcı kullanımları ve zamane imkanların mümkün kıldığı dahiyane sayılabilecek taktikler önplana çıkarılarak malzeme edilmiş.

Altmetin demişken ekleyelim, hikayede denizciliğin insanlığa olan etkilerinin ve açtığı ufukların da işlendiğini görüyoruz. Hatta “son yıllarda çekilmiş en iyi Star Trek filmi” şeklinde filmin bu yönünü vurgulayan bir yorumla da karşılaşmıştım. Özellikle Galapagos sahnelerinde, evrimsel düşünce üzerinden vurgulanan doğanın çok daha fazla durumunu, şekillendirdiği daha fazla gerçeklikleri gözlemleyip, sahip olduğumuz bilgileri ve doğa üzerine bilinen kabulleri bu gözlemlerle tekrar sorgulayabilme imkanıyla bilimin ve düşünce tarihinin nasıl zenginleştiğinin altı çizilmiş; bu anlamda özellikle Dr. Stephen Maturin karakteri üzerinden denizciliğin bilinen dünyanın sınırlarını genişletmesiyle önayak olduğu gelişim hikaye içerisinde vurgulanmış.

Master and Commander: The Far Side of the World filmini herkese, özellikle tarih severlere tereddütsüz tavsiye ederim. Filmde dönemin dünyası ve gemi yaşamı o kadar güzel ve zengin biçimde aktarılmış ki zamanında filmi izledikten sonra 1700lerin sonu-1800lerin başında geçen bir masaüstü RP oyunu oynama fikri gelmişti aklıma. Filmde döneme dair bilgilerin yanında biraz da diğer kaynaklardan bilgi edinerek bu gayet tad alarak gerçekleştirilebilirdi de. Neyse, filme dönelim ve yazımızı şöyle bitirelim: İzleyin. İzleyin dedim =).

Yönetmen: Peter Weir
Oyuncular: Russell Crowe, Paul Bettany, James D’Arcy, Edward Woodall, Chris Larkin, Max Pirkis, Jack Randall

Linkler:
Filmin Websitesi
IMDb Sayfası

26
Sep

The Elegant Universe

   Posted by: montezaus Tags: ,

Fizikte olağanüstü şeyler yaşandığı, özellikle CERN’deki deneyle birlikte yeni keşiflerin eşiğinde olunduğunun düşünüldüğü günlerdeyiz. Gerek yaşanacak şeylerin bir parçası olma isteğiyle, gerekse karadelik oluşacağı iddiasının olaya biraz da magazinsel bir boyut katmasıyla herkesin bakışları her zamankinden daha çok fiziğe çevrilmiş durumda. Gerçi deney bir dahaki seneye kaldı ama ben gene de durumdan istifade konuyla ilgili bir şeylere yer vereyim, The Elegant Universe’le ilgili bir şeyler karalayayım dedim.

Genelde CERN’in Atlas deneyi gibi toplumun ilgisini çekmiş, güncel şeyler söz konusu olduğunda konuyla ilgili bir fikrimiz, yeri geldiğinde bir iki laf edecek, olayla ilgili görüş belirtecek kadar bilgimiz olsun isteriz sanırım. Tek başına dünyanın sonunun gelme söylentisi bile, kabul edelim, en azından bir iki futbol yorumcusunun ağzına düşmeyi, sabah programlarında tartışılmayı hak ederdi herhalde. Ama nedense ne televizyonlarda, ne dışarıda arkadaş ortamında, ilgili-ilgisiz insanların yorumda bulunduğu bir manzarayla karşılaşamadık. Bunun nedeni de biraz barizdi gerçi, biliminsanları çıkmış protondu, 11 boyuttu, maddeye kütleyi veren parçacıktı, evrenin ilk anlarının tekrar yaratılmasıydı, bir ton fantastik olaydan bahsediyordu, ve böyle şeyleri anlamış görünüp üstüne bir de insanın kendisine otorite havası verip konuyla ilgili görüşünü belirtmesi de pek kolay olmasa gerekti. Panik yapmayın arkadaşlar, The Elegant Universe sizler için burada.

Belgesel, Columbia University’nin fizik departmanı profesörlerinden Brian Greene tarafından yazılan, aynı isimli kitaptan uyarlanmış. Kitabın da, belgeselin de en önemli özelliği, fizikten anlamayan kişilere bile bir fikir verebilmesi, gerek konunun fizik tarihindeki yerini, gerek konuyla ilgili kavramları gayet zahmetsizce anlatabilmeyi başarabilmesi. Bu da konuya ilgili oldukça uzun bir giriş yapılarak başarılmış, ki bunun bir güzelliği de 20.yy’da fizikte yaşanan gelişmeleri, nereden nereye gelindiğini, buradaki her bir gelişmenin içeriğini ve önemini aktarabilmesi olmuş. Dolayısıyla yalnızca belgeselin odak noktası olan string teorisiyle ve m-teorisiyle değil, genel görelilik olsun, uzay-zamansal doku olsun, quantum fiziği olsun, izleyicinin pek çok konuyla ilgili fikir sahibi olmasına imkan verilmiş.

Belgeseldeki örnek ve animasyon bolluğu da dikkat çekici. 11 boyutun olması gibi kafamızda canlandırılması güç olan şeylerle bile ilgili oldukça açıklayıcı örneklerin bulunması konunun anlaşılabilirliğine katkı sağlıyor. Konuyla ilgili zaten bilgisi bulunan birisiyseniz de, anlatılanları zaten biliyor olsanız dahi bunların, kimi kavram ve teorilerin geliştirilmesinde oldukça önemli yeri olan fizikçileri belgeselde yer aldıklarını, anlatımlara katkıda bulunduklarını, kimi kavramları ve olayları kendi ağızlarından anlattıklarını görmek eminim sizi de sevindirecektir.

Yazıya CERN’in deneyiyle başlamam aldatmasın, sonlarına doğru CERN’den ve Atlas deneyinden bahsedilse bile doğrudan bu konu üzerine çekilmiş değil belgesel. Gene de bu deneyin sonuçlarının ne bakımdan önemli olduğunu, supersymmetry ve gravitonlar gibi varlıklarına dair işaretlerin görülmesi umulan bazı şeylerin altında nelerin yattığını, nasıl kanıtlanabileceklerini, kanıtlanmalarının, gözlemlenmelerinin önünde daha önce hangi engeller olduğunu görebilmeye yardımı olacaktır. Yalnız bir konuda uyarayım, bu konularda daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız belgesel yalnızca bir basamak olabilir sizin için. Bazı şeylerin neden önemli olduğu, sonuçlarının ne kadar önemli olduğunu ve insanların bunlara neden bu kadar değer verdiği vurgulanmış olsa bile, ne olduğu, ne yaptığı çok fazla açıklanmayan bazı kavramlar mevcut. Sanırım kitap, belgesele kıyasla bu konularda daha derine iniyormuş. Konuya olan yabancılığınızı gidermeye katkısı olsa bile, tek başına The Elegant Universe’den içindeki bütün teorileri, bu teorilerdeki kavramları vs. açıklamasını beklememek lazım dolayısıyla.

Linkler:
IMDb Sayfası
PBS’deki Sayfası
Belgeseli Online Olarak İzleyebileceğiniz PBS Sayfası

7
Sep

Hiroshima Mon Amour

   Posted by: aynaimarzi Tags: , ,


Yönetmen: Alain Resnais
Yazar: Marguerite Duras
Oyuncular: Emmanuelle Riva/Elle, Eiji Okada/Lui
Imdb

-Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç.
-Her şeyi gördüm. Her şeyi.
-Hastaneyi de gördüm, eminim gördüğüme.
-Bir hastane var Hiroşima’da. Nasıl görmemiş olabilirim?
-Hiroşima’daki hastaneyi görmedin. Hiç bir şey görmedin Hiroşima’da.

Dünyada insanların birbirine çektirdiği felaketlerin fotoğraflarını görüyoruz, belgesel filmlerini izliyoruz, belki de felaket bölgesini ziyaret ediyoruz felaketlerden sonra ve o felaketi gördüğümüzü iddia ediyoruz; ama aslında görmemişizdir hiç bir şey. Fotoğraflarda, filmlerde gördüğümüz şeyler sadece birer imgedir, gerçeğe en yakını sunabilseler de bize, gerçek değildir o. Sadece gerçeğin bir yansıması, bir parçasıdır, tamamı değil. Fransız Elle, sevgilisi Lui’ye Hiroşima’yı gördüğünü söylediğinde Lui tüm gördüklerine rağmen Elle’in Hiroşima’yı görmediğini iddia eder. Fakat Elle de ısrarla gördüğünü iddia eder, zira cidden o da kendi Hiroşimas’ını tüm yıkıcılığıyla yaşamıştır, Elle’in felaketi bittiğinde başlar asıl Hiroşima felaketi.

Hiroşima görüntüleri bizim de belleğimize sunulur 15 dakika boyunca, iki sevgilinin en özel anından görünen parçalarla birlikte.  Elle aslında Paris’in Nevers’idir, Lui ise Hiroşima. Hep Elle anlatır kendisini, Lui’ye dair mimar olmasının dışında bir iki bilgi verilmesiyle yetinilmesi de sanki, Avrupa’nın daima kendi felaketlerini öne çıkarıp geri kalanını görmezden gelmesine bir atıf olabilir belki.  Çünkü Hiroşima da Bosna, Irak’ta olduğu gibi bir ötekidir, kendi felaketlerini anlatmak varken ötekiye olan kuru üzüntü yeter de artar hem değil mi?

90 dakikanın sonuna geldiğimizde bir film değil de kitap okumuş hissi bırakır damağımızda Hiroşima sevgilim.  Kuşkusuz bunda en büyük pay yazar  Marguerite Duras’a aittir, zira yönetmen hikayenin tıpkı bir kitap gibi olmasını ister ve Duras da döktürür (diyaloglar özellikle çok etkiledi beni, hatta sadece altyazıları oturup tekrar okudum). Bunu söylersem haddimi aşar mıyım bilmiyorum (ödül almış, yeni dalga filmlerinden biri olarak gösteriliyor Hiroşima Mon Amour sonuçta), ancak özellikle bazı repliklerde Elle’in tepkileri zoraki geldi bana biraz. Belki yönetmenin filmi bir drama şeklinde sunmak isteyişinden de kaynaklanıyor olabilir bu durum, gerçekçi olmak değil önemli olan.  Son kertede yazarın etkisi midir filmi böylesine etkileyici kılan, yoksa yönetmen midir karar veremedim tam. Her ikisidir diyecek olsam da gönlüm yazardan yana daha ağır basmakta.

Aşkın boyutlarına göre kurulmuş bu kent, sen boyuma göre yaratılmışsın benim.
-Kimsin sen? Öldürüyorsun beni.
Susamıştım, aldatmaya, … Yalan söylemeye susamıştım. Ve ölüme, ta başından beri. Bir gün karşıma çıkmanı bekliyordum hep, sessizce, sonsuz bir sabırsızlıkla|bekliyordum seni.

Yut beni. Öylesine kendine dönüştür ki beni… Senden sonra kimse anlayamasın bunca isteğin nedenini. Yalnız kalacağız, sevgilim, sonu hiç gelmeyecek gecenin. Gün hiç kimsenin üzerine|doğmayacak bir daha.
Hiç. Hiç bir zaman.