
Sezarı tanımayanınız yoktur herhalde. Çocukluğumuzdan beri ismini çeşitli yerlerde, defalarca duymuşuzdur. İlk olarak çizgi romanlar vesile oldu herhalde ismini duymama. Galya köyü sakinleri her ne kadar bol bol iksir içmiş, Sezar’ın ordusunu kütede kütede dövmüş olsalar da bugün ne iksirleri, ne kendileri, ne de gelenekleri, görenekleri, kültürleri kaldı kendilerinden geriye. Yedikleri onca dayak bile akıllarını başlarına getiremeyen Sezar’ın ordusu, ve devamında da Sezar’ın çocukları, torunları, ondan sonra gelenler, hem köylülerimizi, hem de kültürlerini tarih sahnesinden sildiler. Kendileri gibi değerleri, (sözlü tabii) edebiyatları, yasaları, kuralları, bilgileri, gelenekleri de sağ kalamadı.
Yine de toplumları, yaşamları bir şekilde ilgi çekici olma özelliğini korudu. Eski uygarlıkları inceleyerek bilgilerimizi ne kadar geliştirebileceğimizi öğrendik herhalde ki bugün antropoloji, arkeoloji böylesine ilgi gören, değer verilen alanlar olabildi. Nice filozoflar, düşünürler, sanatçılar, sanatseverler kendi kültürlerine alternatif bir şekilde gelişen birbirinden ayrı antik uygarlıklardaki; yaşam, insan, dünya, evren üzerine farklı bilgileri temel alarak kurulmuş, farklı değerler üzerinden gelişmiş alternatif toplum gerçeklikleriyle hem kendilerini hem de bu toplumları sorgulamanın, bu türden bir karşılaştırmayı mümkün kılmanın değerli bir düşünsel aktivite olduğuna kanaat getirmiş ki bugün Star Trek gibi bilimkurgu dizilerinde bile felsefi, ahlaki konular işlenirken antropolog ve arkeologlar en sık karşımıza çıkan karakterlerden olabiliyorlar.
Konu savaş, yazar da Sezar olunca yazıya alakasız bir giriş yapmış gibi duruyor olabilirim. Ama bu toplumların işgal edilmelerine, sonuç olarak da bir zaman sonra asimile olmalarına, kültürlerinin yavaş yavaş bozulmasına ve sonrasında da tarihten silinmesine neden olmuş, en azından bu süreci başlatmış olan Sezar’ın, aynı zamanda bu uygarlıklar üzerine antik zamanlarda yazılmış olan en bilgilendirici kitaplardan birinin yazarı olduğunu da söylemek lazım. Özünde Sezar’ın önderlik ettiği, Roma ile Galya toplumları arasındaki savaşı anlatmak için yazılmış olsa da; hem genel olarak Galya ve Galyalıların, hem de özel olarak Galyalı toplumların ve kabilelerin yaşamları, kültürleri, siyasal-toplumsal yapıları, değerleri, dikkan çeken özellikleri, ve aklınıza gelebilecek daha başka nitelikleriyle Sezar bu kültürleri Gallia Savaşı kitabında aktarmaya çalışmış. Örneğin Galya’daki dördüncü senesinde karşısına çıkan Germen topluluğu Suebler’le yaşanılanlar anlatılmadan önce şöyle bir giriş yapılmış:
Bu yıl Germania’dan Usipetler ve Tencterler Rhen’in denize döküldüğü yeri yakınından büyük kalabalıklar halinde geçiş yaptılar. Çünkü Suebler tarafından rahatsız ediliyorlar ve onlarla savaşmak zorunda kaldıkları için de tarım yapamıyorlardı. Suebler Germen kabilelerinin en büyükleri ve en savaşçılarıydı. Yüz tane kabileleri olduğunu ve her kabileden savaşmak için bir yıllığına biner kişi alındığı söylenir. Savaşmayanlar ise kendilerini ve savaşa gidenleri beslerler. Ertesi yıl bu kez başka biner kişi askere alınır. Diğerleri vatanlarında kalırlar. Böylece de bir yandan tarım yapılırken diğer yandan savaşılmış olur. Sueblerde kişiye özel tarlalar yoktur. Bir yıldan daha fazla bir süre aynı yerde yaşamalarına izin verilmez. Genelde süt ve hayvani besinler tüketirler ve çok fazla ürün kullanmazlar. Daha çok avcılıkla uğraşırlar. Yedikleri besinlerin türü ve düzenli olarak spor yapmaları onların iri vücutlu insanlar olmasını sağlamıştır. Ayrıca bunda çocukluklarından itiraben disiplinle yetiştirilmeyecek kadar serbest bir hayat sürmeleri de etkilidir. Genelde hiçbir şey giymezler. En soğuk yerlerde dahi anca vücutlarının çok az bir kısmını örten postlar giyerler ve nehirlerde yıkanırlar.
Tüccarların ülkelerine gelmelerine bir şey almak için değil de savaşta yağmaladıkları şeyleri satmak için izin verirler. Gallerin çok hoşlandıkları ve büyük paralar ödeyip aldıkları yük hayvanlarını Germenler kesinlikle kullanmazlar. Kendi vatanlarındaki kötü ve biçimsiz hayvanları satın alıp büyük sıkıntılara katlanacak şekilde yetiştirirler. Atlı savaşlarında atlarından inerek yaya çarpışırlar. Atlarını oldukları yerde kalmaya ve gerekli durumlarda hızla geri çekilmeye alıştırmışlardır. Eyer kullanmak onların geleneklerine göre ayıptır ve tembellik sayılır. Karşılarında eyerli atlılar görürlerse sayıları düşmandan ne kadar az olursa olsunlar saldırıya geçerler. Şarap alınması yasaktır. Şarabın erkekleri hayatın güçlüklerine dayanamayacak bir hale getirdiğine ve erkekleri kadınlaştırdığına inanırlar.
Genelde sınırları dışındaki arazinin boş kalmasını çok şerefli bir durum sayarlar. Çünkü bu durum onların gücünü gösterirmiş. Bu nedenler Sueblerin sınırlarının bir yanında altıyüz mili aşkın bir alanın boş olduğu söylenir. Diğer yandaki en yakın komşuları Ubilerdir.
…
Şu an bulabildiğim diğer bir örnek de Sezar’ın Britanya çıkarması zamanlarından, Briton kabilesi Kent’ler hakkında:
Denizci bir bölge olan Kent’te yaşayanlar diğer Britannia kabilelerinden daha medenidirler. Gelenekleri Gallerinkinden çok farklı sayılmaz. Halkın çoğu tarım yapmaz, etle ve sütle beslenip post giyerler. Gerçekten de bütün Britannialılar vücutlarını çivi otuyla boyarlar. Bu ot mavi bir renk oluşturur. Böylece savaştaki görünüşleri daha korkunçlaşır. Uzun saçları ve bıyıklarından başka vücutlarının her yerindeki tüyleri keserler. On veya on iki kişilik erkek grupları, özellikle erkek kardeşler, hatta babalar ve oğulları da aynı kadınlara sahiptirler. Fakat doğan çocuklar kadının gelin olarak ilk geldiği eve ait sayılırlar.
Alıntılanan metinlerde de söylenildiği gibi, bunlar Germen ve Briton kabilelerinden ikisini anlatan bölümler. Galyalılarla ilgili olanlar daha çok, ve daha detaylı. Özellikle bir bölüm var ki alıntılarken nerede duracağımı bilemediğimden alıntılamadadım. Galya’daki altıncı yılını anlatmaya ayırdığı bölümde Galyalıları anlatmaya bir başlıyor ki, tarihlerinden giriyor, toplum yapılarından, değerlerinden çıkıp toplumsal yapılarını anlatırken değindiği, anlatmaya baya yer ayırdığı Druidler vesilesiyle kendimizi dinlerini, felsefelerini, dünya görüşlerini okuyor buluyoruz Galyalıların. Hızını da alamayıp Galyalılarla Germenleri gene toplumsal yapı, değerler, din vs. başlıklarda birbirleriyle karşılaştırmaya girişiyor ki okurken kitabın antik dönemlere dair ne denli önemli bir kitap olduğunu her bir satırıyla tekrar tekrar anlıyoruz.
Kitabı okumadan önce tereddüt ettiğim bir nokta vardı ki, o da Sezar’ın kendisini, muharebelerini, karşısındaki düşmanları, savaştığı toplumları anlatırken ne kadar objektif olabileceğiydi. Bugün 2000li yıllarda bile bütün medeniliğimize karşın bizim devletlerimizin, devlet adamlarımızın yazdırdığı, okutturduğu kitaplarda bile savaşılan milletleri çeşitli özelliklerinden dolayı aşağılamaktan geri durulamıyor, iyi oldukları herhangi bir konuda haklarını vermekten özenle kaçınılıyorken; bundan iki bin yıl önce, savaşlarda belki milyonlarca insanın kılıçtan geçirilmesine neden olmuş, gelecekte diktatörlük ünvanı da alacak olan bir general, hem de milletinin toplu şekilde barbar olarak sınıflandırdığı bir toplumu kim bilir nasıl anlatıyordur?
Kitabı okuyan hiç kimse bu konuda Sezar hakkında kötü bir şey söyleyemez sanırım. Bırakın aşağılamayı, çoğu yerde ’savaş sanatı’ ya da komutanlık sanatı açısından ilgi çekici bir durum ortaya çıktığında; Galyalıların, kendilerinden sonra geleceklerin ilginç bulacakları, okuyup, üzerinde düşünüp olgunluk kazanabilecekleri durumlarla, seçimlerle savaş içerisinde karşı karşıya geldiği bölümlerde, Sezar doğru olduğu ortaya çıkan görüşü savunan Galya liderlerinin seçenekler tartışılırkenki söylevlerini, nutuklarını sık sık okuyucuya aktarıyor. Bu anlamda sadece kendi bilgeliğini, ya da kendi zekasını değil, Galyalı komutanların bilgeliğini de kendinden sonrakilere aktarmaya çalışıyor. Örneğin Galya’da yaşanan en büyük, en belirleyici savaşlardan biri olan Alesia Savaşı sırasında, çok zor koşullarda, çok zor ve sonuçları belirsiz seçimlerle karşı karşıya kalan Galya ordusunda sözü geçen kişilerden birisinin, savaş sonrasında okurun büyük bir isabetle, bilgelile söylenmiş olduğunu gördüğü aşağıdaki bölümde alıntılanan sözlerini aktarıyor ki; burada, karşı karşıya kaldıkları seçenekleri değerlendirirken söylenebilecek her şey söylenmiş: (durumu da açıklayayım: Alesia’da 80.000 kişilik Galya ordusu kuşatma altında. Roma ordusu ikmal yollarını kestiği için büyük kıtlık yaşanıyor. Fakat savaşa tek başlarına girmeleri durumunda sonucun ne olacağını kestiremediklerinden, ve yenilgi durumunda da Roma ordusunu Galya’dan atacak bir ordunun bir daha toparlanabilmesinin mümkün olamayacağını düşündüklerinden, 330.000 kişilik bir ordu toplayıp yardıma gelecek birisi seçilip gönderiliyor. Bu ordu geciktiği ve ordudan da henüz hiçbir haber gelmediği için önlerindeki seçenekler tartışılıyor.)
Alesia’da kuşatma altında bulunanlar yardımın geciktiğini ve yiyeceğin bittiğini görüyorlardı. Haeduların topraklarında neler olduğunu bilmedikleri için ne yapılacağını belirlemek üzere bir savaş meclisi topladılar. Çok sayıda fikir vardı. Kimileri teslim olmayı, kimileriyse henüz yeterli sayıda asker varken bir huruç hareketi yapılmasını önerdi. Burada bence Critognatus’un konuşmasından ve ilgi çekici derecedeki nefretinden bahsetmek gerekir. Arvern kabilesinden soylu bir adam olan Critognatus’un Gallialılar arasında büyük etkisi vardı. Şöyle konuştu: “Rezilce esir olmak isteyenlerin buna teslim adını vermelerine bir şey demeyeceğim. Bence bir vatandaş olarak bile meclise çağırılmamalıdırlar. Huruç harekeri yapmayı önerenlerle konuşuyorum. Onların planlarında eski Gallia yiğitliğinin etkisini görebilirsiniz. Ancak kısa bir süre kıtlığa dayanamamak cesaret değil, korkaklıktır. Kendini hiç düşünmeden ölüme atacak bir adam bulmak, zorluklara sabırla katlanabilecek bir adam bulmaktan daha kolaydır. Ama yine de onların fikirlerine saygım var. Sadece canımızı tehlikeye atmakla kalacak olsaydık buna katlanırdık. Fakat karar verirken kendimize yardım etmelerini istediğimiz Gallia’yı unutmamalıyız. Burada seksenbin kişi öldürüldükten sonra bizlerin cesetleri üzerinde savaşmak durumunda kalacak dostlarımızın ne kadar cesaretleri kalacağını biliyor musunuz? Sizi kurtarmak için gelecek olan ve tehlikeleri umursamayan bu adamlara yardım ediniz. Aptallık, düşüncesizlik ve cesaretsizlikle Gallia’nın tamamını sonsuza dek sürecek esaretin içine atmayınız. Zamanında gelmediler diye onların sadakatinden mi şüpheleniyorsunuz? Romalıların uzaktaki siperlerde zevk olsun diye mi uğraştıklarını sanıyorsunuz. Eğer bütün yollar kapalı olduğu için dostlarınızdan haber alamıyorsanız, ilerideki Romalılara bakınız. Askerlerimizin yaklaştığını anlayabilirsiniz. Korktukları için gece gündüz korunaklarla uğraşıyorlar. Peki benim önerim nedir? Hiçbir şekilde bu savaşa benzemeyen Cimber ve Teuton savaşında atalarımızın yaptığının aynısını yapmak. Atalarımız kentlerin içine çekildiler. Kıtlık sırasında savaşamayacak yaşta olanları yediler ama yine de düşmana teslim olmadılar. Eğer bu örneği bilmeseydik ben yine benzeri bir şey söyleyerek bizden sonra gelecek olan nesiller için şerefle anacakları bir şeyler yapmayı önerirdim. Çünkü buna benzer bir savaş nerede olmuştur? Cimberler Gallia’yı yakıp yıktılar. Büyük felaketler yaşadık. Ama sonunda topraklarımızdan çıkarak başka yerlere gittiler. Haklarımızı, yasalarımızı, topraklarımızı, bağımsızlığımızı yeniden kazandık. Romalıların içinde savaş isteği var. Bizden öğrendikleri askerlik sanatını topraklarımıza, kentlerimize yerleşmekten ve bizi sonsuza dek köle yapmak için kullanıyorlar, başka ne isteyebilirler? Bugüne dek başka şekilde savaştılar mı? Uzaklarda neler olduğunu bilmiyorsanız, en azından Halli’ya bir bakın! Bir eyalet durumuna indirildi. Yasaları ve gelenekleri değiştirildi. Baltalara boyun eğdi. Sonsuz esaret içinde inleyip duruyor.”
Dediğim gibi, savaş konusunda hem Galyalılara, hem de kendisine oldukça adil davranmış, ne Galyalıları aşağılayıp küçük görmüş, ne de kendisini anlatırken öve öve bitirememe gibi bir duruma, şu çılgın Romalılar temasında anlatımlara yer vermiş. Savaş anlatımları demek ki bir komutanın gözünden yapılınca farklı oluyormuş. Yazıldığı tarihi gösterip, o tarihten bu yana bizim bu konularda gitgide daha çok pompalamaya başvurduğumuzdan sitem edip olayı insanlığın gitgide yozlaşmasına bağlayacaktım. Fakat kitabın son bölümü, Sezar’ın Galya’daki son yılının anlatımı bir başkası tarafından (konsül Aulus Hirtius) Sezar’ın ölümünden sonra yazılmış, ki anlatım bakımından o bölümle kitabın geri kalanı arasındaki zıtlığı görünce işin tarih kısmında yanıldığımı anladım. Dediğim gibi, savaşın bir komutanın kaleminden anlatılması çok daha farklı bir sonuç yaratmış. Bir satranççının kendi satranç maçları üzerinden satrancın ince noktalarını, oyunda önemli olan şeyleri anlatıp, kendi yaptıklarını bütün yalınlığıyla anlatışı gibi (hadi satranççı Bobby Fischer, kitap da Bobby Fischer Teaches Chess olsun, sizi mi kırıcam), Sezar’ın kaleminden çıkan anlatımlar da kendi yaptıklarını oldukça objektif ve yalın bir şekilde yansıtıyor. Hatta bir tarihçinin yazacağından çok da farklı bir şekilde anlatmamış diyebilirim. Genelde Sezar’ın kibirli oluşunun işareti olduğu iddia edilen, kitapta Sezar’ın kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyor oluşu bile kitabın genelinde objektifliğe, yalınlığa katkı sağlamış bence. ‘Bunu yaptım’ yerine ‘Sezar bunu yaptı’ diyor oluşu, bundan sonra gereksiz açıklamalardan, olumlu bir sonuçta satırlara ilişebilecek bir taktir bekliyor olma hissinden, aynı şekilde olumsuz bir sonuçta da okurda oluşabilecek mazaret görme ihtiyacından da bir yerde arındırmış. Yalın, objektif, bir çok şey dedik, ancak bu özellikler işlerin kızıştığı yerlerde okurların heyecanlanmasına, anlatımın ve olayların sürükleyicileşmesine engel değil. Sezar hemen hemen her zaman savaşı geneli itibariyle anlatsa da birkaç bölümde savaşın belli bir yerindeki belli bir sahneyi de aktarmayı, bunu yaparken de anlatılan olayda yer alan askerlerin yaptıklarını, isimlerini de vererek yazmayı tercih etmiş. Aşağıdaki alıntıdaki alıntıya bakıp “anca askerlerinin kahramanlık yaptığı yerleri anlatmış işte, o kadar da objektiflik falan lafı ettin, ne hacı bu şimdi” dedirtmeyeyim kendime; başka bir iki yerde, o kendini bilir demeden, isim vererek askerlerinin ve yüzbaşılarının yağma hevesine düşme gibi hatalarını da olayın olduğu sahneyi birebir anlatarak aktarmış, not düşeyim. Böyle “Ahmet kılıcını çekti, şöyle yaptı, böyle yaptı” tadında anlatımlardan da toplasak 4-5 tane anca vardır zaten.
Hmm isimler de bir yerden tanıdık geliyor aslında.
O lejyonda iki kahraman yüzbaşı vardı. Önyüzbaşılığa yükselmelerine az bir zaman kalmıştı. İsimleri Titus Pullo ile Lucius Vorenus’tu. Hangisinin daha yüksek rütbede olduğu konusunda her zaman tartışırlar ve rütbeleri için birbirleriyle mücadele ederlerdi. Pullo, siperlerin etrafındaki çarpışmanın çok şiddetlendiği bir zamanda “Niçin tereddüt ediyorsun Vorenus? Yiğitliğini göstermen için başka bir fırsat mı var? Tartışmalarımızda hangimizin haklı olduğunu bugün anlayacağız” dedi. Ardından korunakların dışında düşmanın kalabalık olduğu bir kısma saldırdı. Vorenus da siper içinde kalamadı. Dedikodudan korkup Pullo’yu takip etti. Pullo yakın mesadefen düşmanlara mızrağını fırlattı. Mızrak kalabalıkta ileriye doğru koşan bir adama geldi. Adam ölünce arkadaşları onu kalkanlarıyla koruyup hep birden mızraklarını Pullo’ya fırlattılar. Geri çekilmesine fırsat vermediler. Pullo’nun kalkanı delindi, kemerine de bir ok saplandı. Ok kılıcının kınını yerinden oynattı, sağ eliyle kılıcını çekmeye çalışırken zaman kaybetti. Sıkışık bir durumda kaldığında düşman etrafını çevirdi. Rakibi Vorenus yardımına koştu. Bu kez de düşmanlar ona saldırmaya başladılar. Pullo’nun okla öldüğünü sandılar ve onu orada bıraktılar. Vorenus kılıcıyla yakındaki düşmanlardan kendini korumaya çalıştı. Bir adamı öldürdü, diğerini biraz geriletti. Düşmanları öldürme isteğiyle onları kovalarken bir çukura düştü. Hemen tekrar etrafı sarıldı. Bu kez de Pullo onun yardımına koştu. Her ikisi de çok sayıda düşman askeri öldürdükten sonra şan ve şeref içinde ordugaha çekildiler. Böylece talihin cilvesi olarak birbirlerine düşman olmalarına ve sürekli olarak mücadele etmelerine rağmen birbirlerinin hayatını kurtardılar. Hangisinin daha yiğit olduğu anlaşılamadı.
Neyse, alıntılarla tüm kitabı buraya yazmadan, parmaklarım da henüz klavyeden ayrılabiliyorken yazıyı çok fazla uzatmadan tamamlayayım. Tüm kitaplar gibi bu kitabı almak, okumak da ilgi meselesi tabii ama Gallia Savaşı birkaç yönden beklenenden fazlasını vermesinden dolayı oldukça iyi bir kitap tercihi bence. Hem tarih, hem antropoloji, hem savaş, hem politika, hem de az da olsa macera, heyecan öğelerine sahip olmasının yanında, Sezar gibi tarihi bir kişinin yedi yılını kendi kaleminden anlatılıyor oluşundan ve bunu yaparken de kendisinin, savaştığı toplumların, ve genel olarak savaşın iki tarafa da kazandırdığı bilgiyi, bilgeliği aktarma iddiasına sahip oluşundan dolayı boş olmama garantisinin gönül rahatlığıyla verilebileceği bir kitap. Yazılanlar, alıntılananlar ilginizi çektiyse zaten durmayın, alın okuyun.
Bu arada çeviriyle ilgili bir not, Alfa Yayınları kitabı biraz aceleyle çıkarmış sanırım. Anlatım bozuklukları, tamlama, hal eki yanlışları, virgül eksiklikleri gibi şeyler özellikle kitabın sonuna doğru oldukça çoğalıyor. Dil ve anlatım bakımından Roma’daki gelmiş geçmiş en yetenekli üç kişiden biri sayılan Sezar’ın yazdığı bir kitaba biraz haksızlık yapılmış sanki. Alfa’dan çıkan diğer kitaplar bu kadar özensiz hazırlanmıştır umarım.