Archive for the ‘Kitap’ Category

Sezarı tanımayanınız yoktur herhalde. Çocukluğumuzdan beri ismini çeşitli yerlerde, defalarca duymuşuzdur. İlk olarak çizgi romanlar vesile oldu herhalde ismini duymama. Galya köyü sakinleri her ne kadar bol bol iksir içmiş, Sezar’ın ordusunu kütede kütede dövmüş olsalar da bugün ne iksirleri, ne kendileri, ne de gelenekleri, görenekleri, kültürleri kaldı kendilerinden geriye. Yedikleri onca dayak bile akıllarını başlarına getiremeyen Sezar’ın ordusu, ve devamında da Sezar’ın çocukları, torunları, ondan sonra gelenler, hem köylülerimizi, hem de kültürlerini tarih sahnesinden sildiler. Kendileri gibi değerleri, (sözlü tabii) edebiyatları, yasaları, kuralları, bilgileri, gelenekleri de sağ kalamadı.

Yine de toplumları, yaşamları bir şekilde ilgi çekici olma özelliğini korudu. Eski uygarlıkları inceleyerek bilgilerimizi ne kadar geliştirebileceğimizi öğrendik herhalde ki bugün antropoloji, arkeoloji böylesine ilgi gören, değer verilen alanlar olabildi. Nice filozoflar, düşünürler, sanatçılar, sanatseverler kendi kültürlerine alternatif bir şekilde gelişen birbirinden ayrı antik uygarlıklardaki; yaşam, insan, dünya, evren üzerine farklı bilgileri temel alarak kurulmuş, farklı değerler üzerinden gelişmiş alternatif toplum gerçeklikleriyle hem kendilerini hem de bu toplumları sorgulamanın, bu türden bir karşılaştırmayı mümkün kılmanın değerli bir düşünsel aktivite olduğuna kanaat getirmiş ki bugün Star Trek gibi bilimkurgu dizilerinde bile felsefi, ahlaki konular işlenirken antropolog ve arkeologlar en sık karşımıza çıkan karakterlerden olabiliyorlar.

Konu savaş, yazar da Sezar olunca yazıya alakasız bir giriş yapmış gibi duruyor olabilirim. Ama bu toplumların işgal edilmelerine, sonuç olarak da bir zaman sonra asimile olmalarına, kültürlerinin yavaş yavaş bozulmasına ve sonrasında da tarihten silinmesine neden olmuş, en azından bu süreci başlatmış olan Sezar’ın, aynı zamanda bu uygarlıklar üzerine antik zamanlarda yazılmış olan en bilgilendirici kitaplardan birinin yazarı olduğunu da söylemek lazım. Özünde Sezar’ın önderlik ettiği, Roma ile Galya toplumları arasındaki savaşı anlatmak için yazılmış olsa da; hem genel olarak Galya ve Galyalıların, hem de özel olarak Galyalı toplumların ve kabilelerin yaşamları, kültürleri, siyasal-toplumsal yapıları, değerleri, dikkan çeken özellikleri, ve aklınıza gelebilecek daha başka nitelikleriyle Sezar bu kültürleri Gallia Savaşı kitabında aktarmaya çalışmış. Örneğin Galya’daki dördüncü senesinde karşısına çıkan Germen topluluğu Suebler’le yaşanılanlar anlatılmadan önce şöyle bir giriş yapılmış:

Bu yıl Germania’dan Usipetler ve Tencterler Rhen’in denize döküldüğü yeri yakınından büyük kalabalıklar halinde geçiş yaptılar. Çünkü Suebler tarafından rahatsız ediliyorlar ve onlarla savaşmak zorunda kaldıkları için de tarım yapamıyorlardı. Suebler Germen kabilelerinin en büyükleri ve en savaşçılarıydı. Yüz tane kabileleri olduğunu ve her kabileden savaşmak için bir yıllığına biner kişi alındığı söylenir. Savaşmayanlar ise kendilerini ve savaşa gidenleri beslerler. Ertesi yıl bu kez başka biner kişi askere alınır. Diğerleri vatanlarında kalırlar. Böylece de bir yandan tarım yapılırken diğer yandan savaşılmış olur. Sueblerde kişiye özel tarlalar yoktur. Bir yıldan daha fazla bir süre aynı yerde yaşamalarına izin verilmez. Genelde süt ve hayvani besinler tüketirler ve çok fazla ürün kullanmazlar. Daha çok avcılıkla uğraşırlar. Yedikleri besinlerin türü ve düzenli olarak spor yapmaları onların iri vücutlu insanlar olmasını sağlamıştır. Ayrıca bunda çocukluklarından itiraben disiplinle yetiştirilmeyecek kadar serbest bir hayat sürmeleri de etkilidir. Genelde hiçbir şey giymezler. En soğuk yerlerde dahi anca vücutlarının çok az bir kısmını örten postlar giyerler ve nehirlerde yıkanırlar.

Tüccarların ülkelerine gelmelerine bir şey almak için değil de savaşta yağmaladıkları şeyleri satmak için izin verirler. Gallerin çok hoşlandıkları ve büyük paralar ödeyip aldıkları yük hayvanlarını Germenler kesinlikle kullanmazlar. Kendi vatanlarındaki kötü ve biçimsiz hayvanları satın alıp büyük sıkıntılara katlanacak şekilde yetiştirirler. Atlı savaşlarında atlarından inerek yaya çarpışırlar. Atlarını oldukları yerde kalmaya ve gerekli durumlarda hızla geri çekilmeye alıştırmışlardır. Eyer kullanmak onların geleneklerine göre ayıptır ve tembellik sayılır. Karşılarında eyerli atlılar görürlerse sayıları düşmandan ne kadar az olursa olsunlar saldırıya geçerler. Şarap alınması yasaktır. Şarabın erkekleri hayatın güçlüklerine dayanamayacak bir hale getirdiğine ve erkekleri kadınlaştırdığına inanırlar.

Genelde sınırları dışındaki arazinin boş kalmasını çok şerefli bir durum sayarlar. Çünkü bu durum onların gücünü gösterirmiş. Bu nedenler Sueblerin sınırlarının bir yanında altıyüz mili aşkın bir alanın boş olduğu söylenir. Diğer yandaki en yakın komşuları Ubilerdir.

Şu an bulabildiğim diğer bir örnek de Sezar’ın Britanya çıkarması zamanlarından, Briton kabilesi Kent’ler hakkında:

Denizci bir bölge olan Kent’te yaşayanlar diğer Britannia kabilelerinden daha medenidirler. Gelenekleri Gallerinkinden çok farklı sayılmaz. Halkın çoğu tarım yapmaz, etle ve sütle beslenip post giyerler. Gerçekten de bütün Britannialılar vücutlarını çivi otuyla boyarlar. Bu ot mavi bir renk oluşturur. Böylece savaştaki görünüşleri daha korkunçlaşır. Uzun saçları ve bıyıklarından başka vücutlarının her yerindeki tüyleri keserler. On veya on iki kişilik erkek grupları, özellikle erkek kardeşler, hatta babalar ve oğulları da aynı kadınlara sahiptirler. Fakat doğan çocuklar kadının gelin olarak ilk geldiği eve ait sayılırlar.

Alıntılanan metinlerde de söylenildiği gibi, bunlar Germen ve Briton kabilelerinden ikisini anlatan bölümler. Galyalılarla ilgili olanlar daha çok, ve daha detaylı. Özellikle bir bölüm var ki alıntılarken nerede duracağımı bilemediğimden alıntılamadadım. Galya’daki altıncı yılını anlatmaya ayırdığı bölümde Galyalıları anlatmaya bir başlıyor ki, tarihlerinden giriyor, toplum yapılarından, değerlerinden çıkıp toplumsal yapılarını anlatırken değindiği, anlatmaya baya yer ayırdığı Druidler vesilesiyle kendimizi dinlerini, felsefelerini, dünya görüşlerini okuyor buluyoruz Galyalıların. Hızını da alamayıp Galyalılarla Germenleri gene toplumsal yapı, değerler, din vs. başlıklarda birbirleriyle karşılaştırmaya girişiyor ki okurken kitabın antik dönemlere dair ne denli önemli bir kitap olduğunu her bir satırıyla tekrar tekrar anlıyoruz.

Kitabı okumadan önce tereddüt ettiğim bir nokta vardı ki, o da Sezar’ın kendisini, muharebelerini, karşısındaki düşmanları, savaştığı toplumları anlatırken ne kadar objektif olabileceğiydi. Bugün 2000li yıllarda bile bütün medeniliğimize karşın bizim devletlerimizin, devlet adamlarımızın yazdırdığı, okutturduğu kitaplarda bile savaşılan milletleri çeşitli özelliklerinden dolayı aşağılamaktan geri durulamıyor, iyi oldukları herhangi bir konuda haklarını vermekten özenle kaçınılıyorken; bundan iki bin yıl önce, savaşlarda belki milyonlarca insanın kılıçtan geçirilmesine neden olmuş, gelecekte diktatörlük ünvanı da alacak olan bir general, hem de milletinin toplu şekilde barbar olarak sınıflandırdığı bir toplumu kim bilir nasıl anlatıyordur?

Kitabı okuyan hiç kimse bu konuda Sezar hakkında kötü bir şey söyleyemez sanırım. Bırakın aşağılamayı, çoğu yerde ’savaş sanatı’ ya da komutanlık sanatı açısından ilgi çekici bir durum ortaya çıktığında; Galyalıların, kendilerinden sonra geleceklerin ilginç bulacakları, okuyup, üzerinde düşünüp olgunluk kazanabilecekleri durumlarla, seçimlerle savaş içerisinde karşı karşıya geldiği bölümlerde, Sezar doğru olduğu ortaya çıkan görüşü savunan Galya liderlerinin seçenekler tartışılırkenki söylevlerini, nutuklarını sık sık okuyucuya aktarıyor. Bu anlamda sadece kendi bilgeliğini, ya da kendi zekasını değil, Galyalı komutanların bilgeliğini de kendinden sonrakilere aktarmaya çalışıyor. Örneğin Galya’da yaşanan en büyük, en belirleyici savaşlardan biri olan Alesia Savaşı sırasında, çok zor koşullarda, çok zor ve sonuçları belirsiz seçimlerle karşı karşıya kalan Galya ordusunda sözü geçen kişilerden birisinin, savaş sonrasında okurun büyük bir isabetle, bilgelile söylenmiş olduğunu gördüğü aşağıdaki bölümde alıntılanan sözlerini aktarıyor ki; burada, karşı karşıya kaldıkları seçenekleri değerlendirirken söylenebilecek her şey söylenmiş: (durumu da açıklayayım: Alesia’da 80.000 kişilik Galya ordusu kuşatma altında. Roma ordusu ikmal yollarını kestiği için büyük kıtlık yaşanıyor. Fakat savaşa tek başlarına girmeleri durumunda sonucun ne olacağını kestiremediklerinden, ve yenilgi durumunda da Roma ordusunu Galya’dan atacak bir ordunun bir daha  toparlanabilmesinin mümkün olamayacağını düşündüklerinden, 330.000 kişilik bir ordu toplayıp yardıma gelecek birisi seçilip gönderiliyor. Bu ordu geciktiği ve ordudan da henüz hiçbir haber gelmediği için önlerindeki seçenekler tartışılıyor.)

Alesia’da kuşatma altında bulunanlar yardımın geciktiğini ve yiyeceğin bittiğini görüyorlardı. Haeduların topraklarında neler olduğunu bilmedikleri için ne yapılacağını belirlemek üzere bir savaş meclisi topladılar. Çok sayıda fikir vardı. Kimileri teslim olmayı, kimileriyse henüz yeterli sayıda asker varken bir huruç hareketi yapılmasını önerdi. Burada bence Critognatus’un konuşmasından ve ilgi çekici derecedeki nefretinden bahsetmek gerekir. Arvern kabilesinden soylu bir adam olan Critognatus’un Gallialılar arasında büyük etkisi vardı. Şöyle konuştu: “Rezilce esir olmak isteyenlerin buna teslim adını vermelerine bir şey demeyeceğim. Bence bir vatandaş olarak bile meclise çağırılmamalıdırlar. Huruç harekeri yapmayı önerenlerle konuşuyorum. Onların planlarında eski Gallia yiğitliğinin etkisini görebilirsiniz. Ancak kısa bir süre kıtlığa dayanamamak cesaret değil, korkaklıktır. Kendini hiç düşünmeden ölüme atacak bir adam bulmak, zorluklara sabırla katlanabilecek bir adam bulmaktan daha kolaydır. Ama yine de onların fikirlerine saygım var. Sadece canımızı tehlikeye atmakla kalacak olsaydık buna katlanırdık. Fakat karar verirken kendimize yardım etmelerini istediğimiz Gallia’yı unutmamalıyız. Burada seksenbin kişi öldürüldükten sonra bizlerin cesetleri üzerinde savaşmak durumunda kalacak dostlarımızın ne kadar cesaretleri kalacağını biliyor musunuz? Sizi kurtarmak için gelecek olan ve tehlikeleri umursamayan bu adamlara yardım ediniz. Aptallık, düşüncesizlik ve cesaretsizlikle Gallia’nın tamamını sonsuza dek sürecek esaretin içine atmayınız. Zamanında gelmediler diye onların sadakatinden mi şüpheleniyorsunuz? Romalıların uzaktaki siperlerde zevk olsun diye mi uğraştıklarını sanıyorsunuz. Eğer bütün yollar kapalı olduğu için dostlarınızdan haber alamıyorsanız, ilerideki Romalılara bakınız. Askerlerimizin yaklaştığını anlayabilirsiniz. Korktukları için gece gündüz korunaklarla uğraşıyorlar. Peki benim önerim nedir? Hiçbir şekilde bu savaşa benzemeyen Cimber ve Teuton savaşında atalarımızın yaptığının aynısını yapmak. Atalarımız kentlerin içine çekildiler. Kıtlık sırasında savaşamayacak yaşta olanları yediler ama yine de düşmana teslim olmadılar. Eğer bu örneği bilmeseydik ben yine benzeri bir şey söyleyerek bizden sonra gelecek olan nesiller için şerefle anacakları bir şeyler yapmayı önerirdim. Çünkü buna benzer bir savaş nerede olmuştur? Cimberler Gallia’yı yakıp yıktılar. Büyük felaketler yaşadık. Ama sonunda topraklarımızdan çıkarak başka yerlere gittiler. Haklarımızı, yasalarımızı, topraklarımızı, bağımsızlığımızı yeniden kazandık. Romalıların içinde savaş isteği var. Bizden öğrendikleri askerlik sanatını topraklarımıza, kentlerimize yerleşmekten ve bizi sonsuza dek köle yapmak için kullanıyorlar, başka ne isteyebilirler? Bugüne dek başka şekilde savaştılar mı? Uzaklarda neler olduğunu bilmiyorsanız, en azından Halli’ya bir bakın! Bir eyalet durumuna indirildi. Yasaları ve gelenekleri değiştirildi. Baltalara boyun eğdi. Sonsuz esaret içinde inleyip duruyor.”

Dediğim gibi, savaş konusunda hem Galyalılara, hem de kendisine oldukça adil davranmış, ne Galyalıları aşağılayıp küçük görmüş, ne de kendisini anlatırken öve öve bitirememe gibi bir duruma, şu çılgın Romalılar temasında anlatımlara yer vermiş. Savaş anlatımları demek ki bir komutanın gözünden yapılınca farklı oluyormuş. Yazıldığı tarihi gösterip, o tarihten bu yana bizim bu konularda gitgide daha çok pompalamaya başvurduğumuzdan sitem edip olayı insanlığın gitgide yozlaşmasına bağlayacaktım. Fakat kitabın son bölümü, Sezar’ın Galya’daki son yılının anlatımı bir başkası tarafından (konsül Aulus Hirtius) Sezar’ın ölümünden sonra yazılmış, ki anlatım bakımından o bölümle kitabın geri kalanı arasındaki zıtlığı görünce işin tarih kısmında yanıldığımı anladım. Dediğim gibi, savaşın bir komutanın kaleminden anlatılması çok daha farklı bir sonuç yaratmış. Bir satranççının kendi satranç maçları üzerinden satrancın ince noktalarını, oyunda önemli olan şeyleri anlatıp, kendi yaptıklarını bütün yalınlığıyla anlatışı gibi (hadi satranççı Bobby Fischer, kitap da Bobby Fischer Teaches Chess olsun, sizi mi kırıcam),  Sezar’ın kaleminden çıkan anlatımlar da kendi yaptıklarını oldukça objektif ve yalın bir şekilde yansıtıyor. Hatta bir tarihçinin yazacağından çok da farklı bir şekilde anlatmamış diyebilirim. Genelde Sezar’ın kibirli oluşunun işareti olduğu iddia edilen, kitapta Sezar’ın kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyor oluşu bile kitabın genelinde objektifliğe, yalınlığa katkı sağlamış bence. ‘Bunu yaptım’ yerine ‘Sezar bunu yaptı’ diyor oluşu, bundan sonra gereksiz açıklamalardan, olumlu bir sonuçta satırlara ilişebilecek bir taktir bekliyor olma hissinden, aynı şekilde olumsuz bir sonuçta da okurda oluşabilecek mazaret görme ihtiyacından da bir yerde arındırmış. Yalın, objektif, bir çok şey dedik, ancak bu özellikler işlerin kızıştığı yerlerde okurların heyecanlanmasına, anlatımın ve olayların sürükleyicileşmesine engel değil. Sezar hemen hemen her zaman savaşı geneli itibariyle anlatsa da birkaç bölümde savaşın belli bir yerindeki belli bir sahneyi de aktarmayı, bunu yaparken de anlatılan olayda yer alan askerlerin yaptıklarını, isimlerini de vererek yazmayı tercih etmiş. Aşağıdaki alıntıdaki alıntıya bakıp “anca askerlerinin kahramanlık yaptığı yerleri anlatmış işte, o kadar da objektiflik falan lafı ettin, ne hacı bu şimdi” dedirtmeyeyim kendime; başka bir iki yerde, o kendini bilir demeden, isim vererek askerlerinin ve yüzbaşılarının yağma hevesine düşme gibi hatalarını da olayın olduğu sahneyi birebir anlatarak aktarmış, not düşeyim. Böyle “Ahmet kılıcını çekti, şöyle yaptı, böyle yaptı” tadında anlatımlardan da toplasak 4-5 tane anca vardır zaten.

Hmm isimler de bir yerden tanıdık geliyor aslında.

O lejyonda iki kahraman yüzbaşı vardı. Önyüzbaşılığa yükselmelerine az bir zaman kalmıştı. İsimleri Titus Pullo ile Lucius Vorenus’tu. Hangisinin daha yüksek rütbede olduğu konusunda her zaman tartışırlar ve rütbeleri için birbirleriyle mücadele ederlerdi. Pullo, siperlerin etrafındaki çarpışmanın çok şiddetlendiği bir zamanda “Niçin tereddüt ediyorsun Vorenus? Yiğitliğini göstermen için başka bir fırsat mı var? Tartışmalarımızda hangimizin haklı olduğunu bugün anlayacağız” dedi. Ardından korunakların dışında düşmanın kalabalık olduğu bir kısma saldırdı. Vorenus da siper içinde kalamadı. Dedikodudan korkup Pullo’yu takip etti. Pullo yakın mesadefen düşmanlara mızrağını fırlattı. Mızrak kalabalıkta ileriye doğru koşan bir adama geldi. Adam ölünce arkadaşları onu kalkanlarıyla koruyup hep birden mızraklarını Pullo’ya fırlattılar. Geri çekilmesine fırsat vermediler. Pullo’nun kalkanı delindi, kemerine de bir ok saplandı. Ok kılıcının kınını yerinden oynattı, sağ eliyle kılıcını çekmeye çalışırken zaman kaybetti. Sıkışık bir durumda kaldığında düşman etrafını çevirdi. Rakibi Vorenus yardımına koştu. Bu kez de düşmanlar ona saldırmaya başladılar. Pullo’nun okla öldüğünü sandılar ve onu orada bıraktılar. Vorenus kılıcıyla yakındaki düşmanlardan kendini korumaya çalıştı. Bir adamı öldürdü, diğerini biraz geriletti. Düşmanları öldürme isteğiyle onları kovalarken bir çukura düştü. Hemen tekrar etrafı sarıldı. Bu kez de Pullo onun yardımına koştu. Her ikisi de çok sayıda düşman askeri öldürdükten sonra şan ve şeref içinde ordugaha çekildiler. Böylece talihin cilvesi olarak birbirlerine düşman olmalarına ve sürekli olarak mücadele etmelerine rağmen birbirlerinin hayatını kurtardılar. Hangisinin daha yiğit olduğu anlaşılamadı.

Neyse, alıntılarla tüm kitabı buraya yazmadan, parmaklarım da henüz klavyeden ayrılabiliyorken yazıyı çok fazla uzatmadan tamamlayayım. Tüm kitaplar gibi bu kitabı almak, okumak da ilgi meselesi tabii ama Gallia Savaşı birkaç yönden beklenenden fazlasını vermesinden dolayı oldukça iyi bir kitap tercihi bence. Hem tarih, hem antropoloji, hem savaş, hem politika, hem de az da olsa macera, heyecan öğelerine sahip olmasının yanında, Sezar gibi tarihi bir kişinin yedi yılını kendi kaleminden anlatılıyor oluşundan ve bunu yaparken de kendisinin, savaştığı toplumların, ve genel olarak savaşın iki tarafa da kazandırdığı bilgiyi, bilgeliği aktarma iddiasına sahip oluşundan dolayı boş olmama garantisinin gönül rahatlığıyla verilebileceği bir kitap. Yazılanlar, alıntılananlar ilginizi çektiyse zaten durmayın, alın okuyun.

Bu arada çeviriyle ilgili bir not, Alfa Yayınları kitabı biraz aceleyle çıkarmış sanırım. Anlatım bozuklukları, tamlama, hal eki yanlışları, virgül eksiklikleri gibi şeyler özellikle kitabın sonuna doğru oldukça çoğalıyor. Dil ve anlatım bakımından Roma’daki gelmiş geçmiş en yetenekli üç kişiden biri sayılan Sezar’ın yazdığı bir kitaba biraz haksızlık yapılmış sanki. Alfa’dan çıkan diğer kitaplar bu kadar özensiz hazırlanmıştır umarım.

1
Dec

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar - Ursula K. Le Guin

   Posted by: aynaimarzi Tags:

Metis Seçkileri son dönemlerde takip ettiğim ve edinmeye çalıştığım, belirli yazarların çeşitli makalelerinden oluşturulmuş bir seçki (bu seçkiyle ilgili diğer okuduğum kitapları da tanıttığım bir yazı yazacağıma dair söz de vereyim huzurlarınızda). Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar ise okuduğum bu seçkiler arasında en hoşuma giden, son derece sade ve yalın; lakin o derece de ufuk açıcı bir dille yazılmış, birbirlerinden oldukçu farklı konulara değinen makaleler içermekte.

“Fantazi, bilimkurgu, ya da deneme gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür.” der Bülent Somay Önsöz’de, Le Guin’in deneme yazılarının ayrı bir yeri olduğunu da belirtir. Evet, bu denemelerde hiç de çekinmeden yazar, Amerikan toplumuna; yetişkinlerine (”Amerikalılar Ejderhadan Neden Korkar?”), Edebiyat eleştirisine (”Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”), kadın ve feminizme (”Bilimkurgu ve Bayan Brown”, “Balıkçı Kadının Kızı”), sansüre (Ruhtaki Stalin) ve en nihayetinde neden kocakarı olmayı; değişimi kabul edemeyen ve erkeğin ataletini, değişemezliğini taklit etmek isteyen kadınlara (Uzaylı Kocakarı) dair pek çok söyleyecekleri vardır bu şahane kadının.

Her bir makalesinin ayrı yeri var, hepsinde hedef bir kitle mevcut. “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?” makalesinde Bilimkurgu ve yeni yetme yazarlar başta olmak üzere epey dokunduruyor mesela. Sözüm ona kendisinden yazmaya dair ipucu isteyenlere de kolaya kaçmalarından ötürü kızıyor. Ruhtaki Stalin’de Amerika’daki görece özgürlüklerin piyasa sansürü tarafından nasıl da engellendiğini belirtiyor, Yevgeni Zamyatin hayranlığını da saklamayarak. Bilimkurgu ve Bayan Brown adlı makalesini Virginia Woolf’tan bir alıntıyla açıyor ve bayan Brown’un bilim kurgu’da yerinin olup olamayacağını sorgulayıp Yüzüklerin Efendisi’ne geçiş yaparak cevaplar sorusunu.

Söyleyeceklerini takip ederek yolculuğuna katılmak, bu yolculukta ufkumuzun nasıl da açılıp fikirlerimizin gelişmesine şaşırdığımız bir tanıklık bekliyor bizi. Sert, tatlı, samimi ve usta bir üslupla yazılmış bu makalelerin keyfini çıkara çıkara okumak da cabası. Belki kimi erkekleri; aslında sadece erkekleri değil, kadınlardan, rüyalardan ve ejderhalardan korkan herkesi rahatsız edecek bir üslup bu, belirli bir yöne takılı kalmış kimseleri bile bir durup düşünmeye sevk edecek denli etkileyici.

Bu ayki Babe of the Month’umuz’a seçilen kişi oldu aynı zamanda; kadının neler yapabileceğine güzel bir örnek olduğu için. Buyrun siz de bu yolculuğa katılıp keyfini çıkarın.

“Ne sürer dağa tırmanmak?

Kırk yıl. Esmerdir yerli klavuzlar; ufak tefek, yürekli, kaypak.
Rüşvet almazlar.

Kuzey yüzünü mü önerirsiniz?
Kaş çatıyor bütün yüzler; seçin öyleyse. Seyyahlar, kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil.
Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz.
Kayaları okuyun. Onlar sözü yaşar.

Ve zirvede?
Durursunuz.

Derler ki buradan görülebilirmiş şehir.
Bilmiyorum.

Aşağı bakarsınız. Garip gelir yukarı bakmıyor olmamak; emin olamazsınız ne gördüğünüzden.

Kimisi şehir bu der; başkaları daha uzak bir Âlem sezer.
Klavuzlar döner.
Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi.
Buradan aşağı ne bir iz var, ne bir amaç, ne bir yol, ne de yollar.

Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde, o altın renkli pusun ta içinde,
bir kıpırtı, bir ışıltı belki:

Dalgalar mı, kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak.
Değişti kayaların dili.
Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.

Ne sürer iniş?” (Everest; Kadınlar Rüyalar Ejderhalar)

25
Sep

Yoldaş Pançuni

   Posted by: aynaimarzi Tags:

“Biz halkın öz bilincine sonuna kadar saygılıyız ve ona herhangi bir şekilde görevini hatırlatmayı uygun görmüyoruz, sadece şunu haykırmakla yetiniyoruz:

Kahrolsun alçaklar! Kahrolsun ihbarcılar! Kahrolsun hainler! Yaşasın bilinçli Dzabılvar gençliği!”

Bazı insanlar vardır, konuştuklarında herkesi kendilerine kilitlerler, iyi konuşmacılardandır ve konuşmak onlar için ufaklık zamanlarından gelme bir ihtiyaçtır. Peki bu insanlar konuşmaktan başka bir işle meşgul olmayı istemez ve sevmezlerse ne yapar? Görünen o ki Yoldaş Pançuni buna bir çare bulmuş; devrimci olmak. Sorun şu ki, devrimciliği yorumlayışı epey farklı Pançuni’nin, neticede ortaya pek bir trajikomik durumlar çıkarmaktan başka pek de bir işe yaramaz.

Ermenice yazılmış olmasına rağmen, karakterleriyle sözde sosyalistlere yaptığı iğnelemelerden mütevellit sanırım, Ermenistan’da 1989 yılına kadar yayınlanmamış Yoldaş Pançuni, hem de Yervant Odyan’ın diğer tüm kitapları yayınlandığı halde. Normalde üç bölüm olan öykü de bize sadece iki öykü olarak çevrilmiş. Üçüncü öykü Inger P. Pançuni Darakrutyan Meç (Yoldaş Pançuni Sürgünde) ise çevrilmemiş (niye çevrilmemiş acaba?).

Yervant Odyan, Ermeni Millet Nizamnamesi olarak bilinen Osmanlı’daki ilk anayasa örneğinin hazırlayıcılarından Krikor Odyan’ın yiğeni ve Saray mimarlığına yükselen Boğos Odyan ailesine mensup, gençliğinde ailesinin çevresinde olan çeşit çeşit aydınla sohbet imkanı bulmuş, pek çok öykü, makale ve romanlarıyla Ermenice düzyazısına önemli katkıları olmuş bir yazar. “Yoldaş Pançuni”, İstanbul’da ilk bölümü “Arakelutyun mı i Dzabılvar” (Dzabılvar Misyonu) adıyla 1909 yılında tefrika edilmiş, 1911 yılında ikinci bölümü, 1923 yılında ise son bölümü Bükreşte yayınlanmış. Odyan ise 1926 yılında kanserden dolayı vefat edip Kahire’deki Ermeni mezarlığına defn edilmiş, geriye pek çok eser bırakarak.

Elimizdeki Türkçe basılmış Yoldaş Pançuni de Aleksandr Saruhan’ın çizimlerini yapıp yayınladığı Kahire basımlı kitabın çevirisi. Söz konusu çizimlerin mizahi yönü daha fazla ortaya çıkardığını da eklemeliyim tabi, Pançuni’nin şaşkın, ukala tavırları gayet güzelce karikatür şeklinde çizmiş.

Neticede göndermelerle dolu, yer yer gülümseten bir kitap Yoldaş Pançuni. Sözümü (beni pek bir gülümsettiği çin tercih ettiğim), Yoldaş Pançuni’nin görevlerini merkez komiteye rapor halinde gönderdiği mektupların sonuna yazmayı eksik etmediği, para ile ilgili isteklerinden oluşan bir örnekle bitireyim:

” Mütevazı çalışmalarım hakkında döşendiğiniz övgülere teşekkür ederim. Keşke onun yerine biraz para yollasaydınız. Manevi teşvikler fiziksel ihtiyaçları karşılayamaz; bu teknik bir gerçek.”

7
Sep

Kelile ve Dimne

   Posted by: aynaimarzi Tags:

Yazarı: Beydebâ – İbnü’l Mukaffa ( Çevirmen/yazar )
Türkçeye çeviren: Selahattin Hacıoğlu
Yayın evi: Bordo Siyah
Sayfa sayısı: 319
Tür: Hikaye

Beğenerek okuyup aklıma kazınan kitaplardandır Kelile ve Dimne. Zira üslubuyla birlikte hikayelerdeki mesajlar hem güzel hem ince. İki bin yıl önce Kral Debşelîm tarafından Beydebâ’ya yazdırılıp yüzyıllar sonra İbnü’l mukaffa tarafından çevrilmiş; yeniden yorumlanmış. Hayvanların dilinden, siyaset, ahlak, ihanet, sadakat gibi konuları hikaye şeklinde işleyen bir yapısı var Kelile ve Dimne’nin.

Beydebâ’nın hayvanlar dilinde hikaye şeklinde yazması eski hint bilginlerine mahsus bir şeymiş aslında. Böylece akıllı kişi kitabı okuduğu vakitte sadece eğlenmekle kalmayıp içindeki mevzuları da derinlemesine düşünebilirken, sadece okumakla kalan kimse ise eğlenmek dışında bir fayda sağlamamış olur.  Hikaye zaten devamlı misaller içinde misaller şeklinde ilerliyor.  İlk 22 sayfa İbnü’l mukaffa hakkında, sonraki 65 sayfa ise sırasıyla giriş, Berzeveyh’in hint diyarına gönderilmesi, İbnü’l Mukaffa’nın takdimi ve Berzeveyh faslı şeklinde geniş bir açıklama içeriyorken, Beydebâ’nın yazdığı kısım ise, 95. sayfadan itibaren başlıyor.

Hangi tarz kitabı severseniz sevin muhakkak bu klasiği okuyun derim; zira derin mevzuları bir kenara, okurken de sıkılacağınızı hiç zannetmiyorum (misaller, ince göndermeler çok güzel). Ayrıca yayınevinin de güzel açıklama yapması sebebiyle ilk 95 sayfa da çok önemli bilgiler mevcut (diğer yayınevleri pek dikkatimi çekmedi açıkçası, Bordo Siyah hem ucuz, hem de açıklamalı bir çeviri yaptığı için klasiklerde tercih ettiğim bir yayınevi). Son olarak kitaptaki bir hikayeyi paylaşmak istiyorum sizinle. Aslında en beğendiğim hikaye Kelile ve Dimne idi; lakin fazla uzunlukta bir hikaye olduğu için yine sevdiğim başka bir hikayeyi seçtim:

Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi Kral debşelim:
“Şimdi bana işinde aceleci davranıp neticesini hiç düşünmeksizin gözü kapalı hareket eden adamın hikayesini anlat.”
Filozof:
“Böyle yapan kişi samuru sevdiği halde öldüren zahidin akıbetine uğrar. Rivayete göre Cürcan semtinde bir zahit yaşarmış. Güzel bir de karısı varmış onun. Uzun zaman geçtiği halde bir çocukları olmamış bunların. Tam ümit kestikleri bir anda kadın hamile kalmış.
Kadın da zahitte çok sevinmişler bu işe. Zahit şöyle demiş karısına:
“Gözün aydın olsun! Bize bereket ve mutluluk getirecek bir oğlan doğuracağını ümit ediyorum. Ona en güzel ismi vereceğim ve dadılar tutacağım küçük oğlum için!”

Kadın cevap vermiş:

“Olup olmayacağını bilmediğin bir şey hakkında seni böyle konuşturan nedir be adam? Kuşkusuz böyle yapan kimse, kafasına yağ ve bal dökülen zahidin uğradığı belaya duçar olur.”

Zahit sormuş:
“Nasıl olmuş bu dediğin olay?”

Kadın anlatmış:
“Rivayete göre, her gün kendisine bir tüccar adamın evinden rızk olarak yağ ve bal gönderilen bir zahit varmış. Zahit, ihtiyaç duyduğu kadarını yer; kalanını da bir çömleğe koyarak evin bir köşesindeki kazığa asarmış. Derken bir gün bizim zahit elinde değnek, başının hemen üzerinde asılı çömlek, sırtüstü yatarken yağ ve bal fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu hakkında düşünceler dalmış!
Kendi kendisine şöyle fikir yürütmüş:

“Şu çömleğin içindekileri bir altına satsam, o parayla on keçi satın alsam diyorum. Bunlar süt verir, her beş ayda bir yavrular, bunlar da yavrulayınca koca bir sürüye sahip olurum.”

Böyle hayallerle epey kafa yoran zahit, sürünün çoğalma devresiyle ilgili olarak da birkaç yılın hesabını yapar ve dört yüzü aşan bir keçi sürüsü çıkar neticede. Artık iyice heyecanlanan zahit, şöyle der kendi kendine:

“Bu sürüyü yüz sığır karşılığında satarım; her dört keçiye bir boğa ya da inek satın alabilirim sanırım. Sonra da sıra büyük bir arazi ve tohum almaya gelir. Rençberler(1) çalıştırırım, boğaları çift sürme işinde kullanırım, ineklerin sütünü sağar, buzağılarımdan da faydalanırım. Bu gidişle beş yıl geçmeden ziraattan büyük bir servet kazanmak işten bile değil.
Derken lüks bir köşk yaptırırım kendime, en iyisinden hizmetçiler ve uşaklar alırım. Güzel ve asil bir kadın ile evlenirim. Ondan soylu bir oğlum olur ve ona en güzel ismi seçerim. Büyüyünce ona iyi bir eğitim veririm. Bu konuda asla tavizkâr davranmam. Söz dinlerse ne âlâ; yok, eğer dinlemezse bu değneği indiririm alimallah!”

Zahit, nasıl davranacağını göstermek için o heyecanla elindeki değneği kaldırınca asılı duran çömlek kırılmış ve içindekiler yüzüne dökülmüş.

Zahit, eşinin anlattığı kıssadan dersini almış. Daha sonra kadın, sevimli bir oğlan doğurmuş, buna çok sevinmiş babası. Ve birkaç gün sonra kadın temizlenmek için hamama gitmeye karar vererek kocasına demiş ki:

“Sen çocuğun yanında otur. Ben hamama gidiyorum; yıkanıp da geri dönünceye kadar bekle başucunda!”

Kadın hamama gidince çocukla yalnız kalmışlar. Bu sırada kraldan bir elçi gelmiş ve ona kralın kendisini çağırdığını bildirmiş. Zahit başka çare bulamayınca, küçük bir yavru iken alıp beslediği samura emanet etmiş çocuğunu ve elçiyle birlikte gitmiş. Samur çok akıllı bir hayvanmış. Zahit evi kilitleyip çıktıktan kısa bir süre sonra taşların arasından kara bir yılan görülmüş. Yılan çocuğa yaklaşmış ve son anda samur onu fark ederek üzerine atlayıp öldürmüş. Sonra da yılanı parçalamış ve ağzına bulaşmış yılanın kanı. Daha sonra zahit geri dönmüş.

Kapıyı açan samur, yılanı öldürdüğünden dolayı sevinçle karşılamış zahidi. Zahit onu kanlar içerisinde görünce oğlunu öldürdüğünü sanarak korku ve panik halinde aklı başından gitmiş. Hiç düşünmeden, durumu inceleyip araştırmadan birden hayvancağıza saldırıp elindeki sopayla kafasına vurmuş ve samur oracıkta ölmüş. İçeri girince çocuğun sağ salim, hayatta olduğunu görmüş; yanı başında da parçalanmış bir yılan!

Olayın iç yüzünü anlayıp da aceleyle yaptığı kötü fiil ortaya çıkınca başını yumruklamaya başlamış; ve kendi kendine söylenmiş:
“Ah keşke bu çocuğum olmasaydı da ben bu zalimliği etmeseydim!”

Bu kıssa, dikkatle durumunu değerlendirmeden, süratli davranıp çabucak istediğini yapan kimseye bir misaldir!”

1) Tarla, bağ, bahçe, yapı ve toprak işlerinde ağır işleri gören gündelikçi, ırgat.
Çiftçi.

24
Aug

Sihir ve Ütopya

   Posted by: hurin

Ülkemizde varlığı pek hissedilmese de, Tolkien’in ünlü eseri Yüzüklerin Efendisi’ne ve onun Orta Dünya mitine ilişkin oldukça zengin bir analiz çeşitliliği olduğunu söylemek mümkün. Özellikle Marksist eleştiri bu konuda oldukça üretken. Zira Yüzüklerin Efendisi salt popüler bir roman değil; aynı zamanda fantezi edebiyatı ve onun “türev piyasaları” (frp, video oyunları, oyuncaklar gibi fantezi temalı diğer ürünler) ile ileriye doğru bağlantı etkisi kurduğundan, kitle kültürü açısından incelenmeyi sonuna kadar hak eden bir eser.

Nitekim yazar Uraz Aydın’ın bu yapıtı esasen kendisinin Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki yüksek lisans tezinin kitaplaştırılmış versiyonu olarak karşımıza çıkıyor.  Uraz Aydın, kitabın başında özetlediği romantizm tanımlamaları, popüler kültür tanımlamaları ve tartışmalarından sonra kendisine yakın bulduğu romantizm tanımından hareketle YE’yi yorumluyor. Yazarın üzerinde durduğu tanımlamalardan biri şöyle: Romantizm, geçmişin (kapitalizm ve modernlik öncesi geçmişin) değerleri ve idealleri adına, modernitenin, yani modern kapitalist uygarlığın bir eleştirisinin ifadesidir (s.42). Yazar bu tanımlamalar ve literatür taramalarından sonra marksist oluşumsal yapısalcı yöntem çerçevesinde YE’yi analiz etmeye çalışıyor.

Sihir ve Ütopya, hepimizin başucu kitaplarından olan Yüzüklerin Efendisi’ni farklı bir gözle yeniden deneyimlemek isteyenlerin bulabileceği çok az sayıdaki Türkçe kaynaklardan biri.

6
Aug

Suskunlar

   Posted by: hurin Tags: ,

“(…) Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz’in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa’nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey’in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane’nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini’nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane’nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti.”

Yüzüklerin Efendisi’nin Türkçe çevirisini ilk kez elime aldığımda fark ettiğim, kitabın arka yüzündeki ifadeyi hiç unutmam: “Bu dünyada iki türlü insan vardır: Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar” Kuşkusuz bu, aşırı indirgemeci, hatta mizahi yönü ağır basan bir deyiş. “İyi, Kötü ve Çirkin”‘in Tuco’sunun yaptığı gibi vara yoka bu ifadeyi kullanarak deyim yerindeyse sakız gibi uzatmak da mümkün. Onun için pek sevdiğim söylenemez. Ancak “ölmeden önce mutlaka okumanız gereken kitaplar/yazarlar” listesi yapılsa kesinlikle İhsan Oktay Anar’ı ve yapıtlarını baş sıralara koyardım.

Suskunlar geçtiğimiz yıl en çok satılan kitaplardan biriydi. Sanıyorum bu başarı hem kitabın yazarını hem de yazarın yeni bir kitabının çıkması için tam 7 yıldır bekleyen okurlarını şaşırtmıştır.  İhsan Oktay Anar’ı bilenler, bu yeni kitabını gözü kapalı alıp bir nefeste okudular kuşkusuz.  Yazarla henüz tanışmamış olanlar ise Suskunlar vesilesiyle yazarın neşrolunan diğer eserlerini de (Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikayeleri, Amat) okuma imkanını bulacaklar.

Amat’ı (aynı zamanda kitapta geçen Osmanlı savaş gemisinin de adı) kaleme alırken, Osmanlı donanmasına ve denizcilik terimlerine dair yaptığı titiz çalışmayı -özellikle deniz çarpışmalarında canlanan- tasvirleriyle de birleştirerek yazınsal bir ziyafete dönüştüren İhsan Oktay Anar, bu kez Suskunlar ile bizi bir nevi musiki ayin-i şerife davet ediyor. Tabii önceki kitap Amat yalnızca deniz savaşları ve denizcilik terimleriyle dolu olmadığı gibi bu kitap da yalnızca musikiye dair değil. Ancak hikayenin ana kolunu ifade etmek gerekirse -zira İOA’nın hikayeleri bir çok yan hikaye barındırıyor-, ana hikaye aşkın bir varlık olan Muhteşem Neyzen Batın hazretleri ve oğlunun Konstantiniye şehrine gelmesi ve Batın Efendi’nin burada şehrin en büyük yedi musiki üstadından birinin kulağına bir yaradılış mucizesi olan “hayat nefesini” üfleyeceği efsanesi üzerinde gelişiyor.

Yazarın diğer kitaplarında da yer alan insanın yaratma tutkusu, ölüme/ölümsüzlüğe olan zaafiyeti gibi olgular bu kitapta da mevcudiyetini koruyor. Dahası, bilme arzusuyla yanıp tutuşan, dikkatini daima açık tutan okuyucularının arayıp bulabileceği küçük hazineler de yer alıyor satır aralarında. Bunlar arasında yazarın çeşitli isim oyunlarıyla çeşitli tarihsel kişiliklere/tarihe mal olmuş olaylara ve inanç sistemlerine yaptığı göndermeler sayılabilir. İsterseniz satır aralarında böyle umulmadık bir şekilde ortaya çıkan ya da dikkatiniz sonucu farkına varabildiğiniz, hikayenin gidişatı açısından önemsiz ama okuma lezzeti açısından da bir o kadar önemli olan bu küçük ödüllerin peşine düşebilirsiniz. Ya da, sadece anlatımın büyüsüne kapılıp kendinizi Uzun İhsan Efendi’ye emanet edebilirsiniz.