Archive for the ‘Kitap’ Category

10
May

Camera Lucida* - Roland Barthes

   Posted by: aynaimarzi

“Fotoğraf’ı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğraf’a camera lucida dememiz gerekir (bu, Fotoğraf’tan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kağıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından “görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde.”

Fotoğraf üzerine yazmak, (ister fotoğraf çekimiyle uğraşsın, ister uğraşmasın) en çok eleştirmenlerin uğraşısı sanırım. Pozitivizmle yaşıt olan fotoğrafın, kanıtlanabilir, kesin oluşu; görülmeyeni inkar eden yeni insana (günümüzde sıradanlaşsa da) mucivezi bir buluş olarak görünmüştü. Bu şaşkınlık ve hayranlığı; Roland Barthes, Napolyon fotoğrafına bakarken “Ben imparatora bakan gözlere bakıyorum” cümleleriyle açıklar.

Fotoğraftan en çok bahsedenler eleştirmenler olduğu zaman, beraberlerinde akademik bir dili getirmeleri de kaçınılmaz oluyor. Roland Barthes de bir eleştirmen, fakat Camera Lucida’da ağır bir dil kullanmamayı tercih etmiş, fotoğrafın toplumsal; bilimsel yönlerine değil, hissettirdiklerine dair bir anlatı sunmuş daha çok. Felsefi bir günlük gibi; düşünceler, sorular, cevaplar.

“Ben bir ‘Bakma Tarihi’ istiyorum. Çünkü Fotoğraf, kendimin bir başkası olarak ortaya çıkması, bilincin özdeşlikten kurnazca ayrılışıdır.”

Barthes Fotoğrafları ikiye ayırır; studium, punctum. Bu iki kavramı, birbirleriyle olan ilişkilerini bir kaç bölümde inceler:

Studium, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur; çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium‘da vardır) katılırım.”

“İkinci öğe studium‘u kırar (ya da deler). Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var; bu sözcük hem delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta hassas uçlarla delik deşik olmuşlar, bu izler, bu yaralar kesinlikle bir noktadır. O halde studium’u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir ve aynı zamanda zarın her bir atışıdır. Bir fotoğrafın punctum‘u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.”

Punctum sonradan oluşturulan bir şey olamaz; Eğer fotoğrafçı oraya kendisi koymuş ve öyle fotoğraflamışsa bu punctum değildir. Punctum Daha çok fotoğrafçının orada olduğunu ve nesnenin tümünü fotoğraflarken onu da fotoğraflamadan edemediğini söyler. Yine punctum‘un belirli bir gizem barındırması gerekir, isimlendirilemeyecek olanı temsil eder, bir nevi görünmezlik.

“Fotoğraf sessiz olmalıdır; bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir; ‘teknik’, ‘gerçeklik’, ‘röportaj’, ’sanat’ vb. Susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.”

Fotoğraf’ta üç değişik uygulama vardır, yapmak, maruz kalmak ve bakmak; yani fotoğraflayan, fotoğraflanan ve fotoğraflanana bakan. Esasında Fotoğraflanan özne durumundayken çekilme anından itibaren nesneye dönüşür, artık satılan, sergilenen bir nesnedir (belgesel fotoğrafçılık da özneyi nesne konumuna indirgeyen fotoğrafın bu özelliğine bir tepki olarak doğmuştur belki de). Öznenin bu değişimi ölümü simgelemektedir, bu yüzden Barthes, Fotoğraf’ı Resim Sanatına değil, Tiyatro’ya benzetir.

“Fotoğraf sanata Resim’le değil, Tiyatro’yla dokunur. Niepce ve Daguerre hep Fotoğraf’ın kökenine yerleştirilmişlerdir (ikincisi birazcık birincisinin yerine el koymuş ise de); şimdi, Daguerre, Niepce’nin buluşunu devraldığı sırada, Chateau Meydanı’nda ışık gösterileri ve hareketlerle canlandırılan bir panaroma tiyatrosu yönetiyordu. Kısaca camera obscura aynı anda, üçü de sahnenin sanatı olan perspektif resim, fotoğraf ve diyorama üretiyordu. Ama Fotoğraf bana Tiyatro’ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır:

Ölüm.

Tiyatro’yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz; ilk oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı. Kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti.

…İşte Fotoğraf’ta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar ‘canlı gibi’ yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür Tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün temsilidir.”

Camera Lucida aynı zamanda Barthes’in son eseridir; kısa bir zaman sonra ölmüştür. Hatta ölümle ilgili kitapta yazılanları, Barthes’in kendi ölümünü hissettiğine bağlayanlar da vardır.  Ben daha çok fotoğrafı, annesinin ölümüyle birleştirdiğini düşünüyorum ki, kitabın kayda değer bir bölümünde annesinin fotoğraflarından yola çıkarak ölümle kurduğu ilişkiden bahseder. Yazının başında belirttiğim, eleştirmenlere özgü akademik dili aşındıran da Barthes’in annesinden bahsedişidir; bir günlüğe dönüşür sayfalar bu bölümlerde. Tam da bu sebeple Camera Lucida’yı sadece fotoğrafa ilgi duyanlara değil, zihin açıcı kitapları keyifle okuyan herkese tavsiye ederim.

*Latince’de Aydınlatılmış oda demek.

12
Apr

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

   Posted by: aynaimarzi

Kadın Hareketinin el kitabı haline gelmiş, pek çok kişi tarafından da bilinen Kendine Ait Bir Oda’ya dair bir şeyler söyleyebileceğime inanmak için biraz cahil cesareti gerekiyor sanırım. Ancak Virginia Woolf’un biz Kadınlara yaptığı tavsiyesini tutup çekinmeden düşüncelerimi dile getirmeye çabalacayacağım.

Virginia Woolf, “Akıl ve yetenek bakımından bizimle eşit olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde neden içinizden Shakespeare, Newton, Einstein, Da vinci gibi yazar, dahi, sanatkarlar çıkmıyor?” şeklinde erkeklerin kurduğu cümlelerden yola çıkarak yaptığı araştırma ve düşüncelerini paylaşıyor bu kitapta. Benzer fikirleri olan erkekler kaldı mı ki dediğinizi duyar gibiyim, ama Oyungezer camiasında arada sırada da olsa bu cümleyi anımsatan göndermeler olmuyor değil. Bazı erkek forum üyelerinin kendilerine aşkın bir konum vererek kadın oyuncuların eksikliğini, oyun alanındaki seslerinin azlığını ilginç sebeplere bağladıklarını görürürüz. Ama bu cümleleri kuranlar acaba Türkiye’deki Oyun Sektörü’nün nasıl bir aşamada olduğunu görürler mi ki? Dünya çapındaki ülkelerle karşılaştırarak Oyun Sektörü’ne dair, ülke (hadi erkekler diyelim) olarak hangi aşamada olduğumuzu bir an düşünmemiz, tüm diğer sorulara da cevap teşkil eder esasında. SSorunun cevabı; çevre, şartlar, yüzyılların verdiği çeşitli toplumsal ön koşullar diye uzayıp gider (benzer bir kolaya kaçarak cevaplama örneğ hali hazırda “Türkiye’yi neler bekliyor?” başlığı altında devam ediyor hatta. Tabi bu sefer özne kadın değil, Kürt olarak çıkıyor karşımıza).

Virginia Woolf ise soruya cevap vermek için kütüphaneye gidip İngiliz yazarların yapıtlarını incelemeye koyuluyor. Neticede şuna karar veriyor, iyi bir yapıt çıkarabilmek için öfke, üzüntü, hırs gibi duygulardan arınmış bir ruh sakinliği içinde olmak gerekiyor.

“Sanatçının ruhunun ve kafasının, içindeki yapıtı eksiksiz ve olduğu gibi açığa çıkaracak o mucizeye yaklaşan büyük çabayı ortaya serebilmesi için Shaskespeare’in aklı ve ruhu gibi berrak, uyum içinde olması gereklidir. İçinde tek bir engel, bir tek öğütülmemiş yabancı madde olmamalıdır.
…Yeryüzünde yapıtını eksiksiz dile getirebilmiş biri varsa o da Shakespeare’dir. Berrak, hiçbir engel tanımamış bir zihin varsa o Shakespeare’inkidir.”

1661 yılında yaşamış olan soylu Lady Winchilsea, zengin de olduğu için boş vakit bulabilmiş, şiir yazmakla uğraşan bir kadındır. Ancak şiirlerinde öfke ve hüzün görürürüz, bu öfke onun ruh halini sakatlar:

“Nasıl da anlamsız kurallarla düşürülmüşüz!
Biz, doğanın değil eğitimin aptalları
Aklın tüm gelişmelerinden alıkonulmuş;
Sıkıcı, bildik ve tasarlanmış;
Biri öbürlerinin arasından sivrilse
Daha canlı bir düş gücü ve hırsın etkisinde,
Öylesine güçlü gelir ki karşı güçler
Başarı umudu asla korkuları dengeleyemez.”

Kadının yapıtlar çıkarabilmesi için öfkelerden, nefretten arınması gerekir. Erkeklerden nefret etmek, onların bulundukları halleri kıskanmak ancak zihini bulandırır. İşte bu nefretten kurtulması için kendine ait kilidin olduğu, kimselerin rahatsız edemeyeceği bir odası olmalıdır kadının. Kendine ait bir parası olması gerekir elbette bunun için. Çünkü kadınlar yoksul bırakılmıştır ve yoksul bir insanın da fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi bile zorken boş ve ruhunun serbest dolaşacağı bir zaman bulması neredeyse imkansızdır. Ki cidden kadınlar kendilerine ait odalara kavuştukça, eğitim alabildikçe, özgürleştikçe güzel yapıtlar, şahaserler ortaya çıkarabilmişlerdir. Jane Austen*, Ursula K. Le Guin, Susan Sontag, Adalet Ağaoğlu, Behice Boran, Suna Kan ve bir kaç aydır Babe of Month’ta adı geçen kadınları sayabiliriz özel bir araştırma yapmadan.

Kadınların paraya ihtiyacı vardır ve günümüzde para kazanmak hiç de kolay değildir. İşte Feminizm’in neden sadece “Sosyalist feminizm” çerçevesi içinde haklı savunmalar yapabileceğinin cevabı da bu esasında. Çünkü kadının yapacağı en büyük hata erkeği, onun söylemlerini taklit etmektir. Kadının amacı sadece kendi yoksulluğunu değil, erkek, kadın herkesin yoksulluğunu ortadan kaldırabilmek için (ama bu esnada erkek şiddetine karşı da uyanık olarak) çözümler aramaktır. Yoksa var olan sistemde erkeğin basit bir kopyası olmaktan öteye gidemeyeceği gibi hakettiği konuma da gelemeyecektir.

Kendine Ait Bir Oda’ya dönersek; Virginia Woolf, her şeyden öte kuru bir hemcins savunuculuğu yapmamış, yeri gelmiş çuvaldızı kadınlara da batırmıştır. Elbette özeleştiri yapmak gerekir, ama bu özeleştirinin bir cinsiyet bağlamında değil de, kişisel olması gerektiğini düşünüyorum. Bir kadının amacı kuru bir şöhret kazanmak olmamalıdır, bir kadının cinsiyetine karşı en büyük sorumluluğu, kendisinden sonraki nesil için de örnek alınacak bir karakter olmasıdır. Nasıl ki bizden önceki kadınların gücünü görmek kendimize olan güvenimizi artırıyor, aynı şekilde etrafımızdaki küçük kadınlara da o güveni gösterebilmemiz ve bunun için de elbette çok çalışmamız gerekir.
Son olarak “neden bir erkek kadının kendi seviyesinde olamayacağını düşünür ve bunun iddiası bile onu öfkelendirir?” der Virginia Woolf ve cevabı da şöyle verir:

“Kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz. Ve bu, düşünülemez, ama aynı zamanda paha biçilmez niteliği en kısa zamanda nasıl oluşturabiliriz? Başkalarının kendimizden daha aşağı düzeyde olduğunu varsayarak. Kendimizden doğuştan gelen bir üstünlüğü olduğunu düşünerek -bu, zenginlik, mevki, düzgün bir burun olabilir-. Çünkü insan imgeleminin öbür insanlar üzerinde oynadığı etkileyici oyunların sonu yoktur. Böylece ele geçirmek, yönetmek zorunda olan babaerkilin çok sayıda, gerçekte insan soyunun yarısı kadar insanın (kadınların), doğuştan kendisinden zayıf olduğuna inanmasının önemi ortaya çıkıyor.”

*Ki Jane Austen’in kendisine ait bir odası, özgür ortamı bile yoktu, oturma odasında pek çok kardeşinin arasında, yine de öfkelerden ve kötü duygulardan arınmış bir şekilde yazmayı başarabilmiştir der Virginia Woolf.

4
Apr

Dijital Oyun Rehberi

   Posted by: hurin Tags: ,

 

Geçtiğimiz yıl piyasaya çıkan, oyun endüstrisinin ele alındığı “Dijital Oyun” adlı kitabın ardından, Mutlu Binark, Günseli Bayraktutan-Sütcü ve Işık Barış Fidaner “Dijital Oyun Rehberi” adlı çalışmasıyla, bu sefer dijital oyunların kültürel boyutlarına odaklanmaya çalışıyor. 

Çalışmada derlenen makalelerin isimleri ve yazarları şöyle:

I. Bölüm:  Geleneksel Oyundan Sanal Uzama Oyun ve Dijital Oyun Tasarımı

1)  Gelenekselden Sanala-Mekândan Uzama Oyun Kültürü Hasan Akbulut
2)  Makinelerin Anlattıkları Işık Barış Fidaner
3) Dijital Oyun Tasarımı-Burak Barmanbek
4)  Türkiye’de Yeni Bir Yaratıcı Endüstri: Oyun Stüdyoları ve Dijital Oyunlarda Değer Zincirinin Üretilmesi-Mutlu Binark
5) Mod Yapımı: Oyunlarla Oynayanlar-Işık Barış Fidaner
 II. Bölüm: Dijital Oyun Kültüründe En Önemli Aktörler: Dijital Oyuncular
6) Türkiye’de İnternet Kafelerde Dijital Oyuncular
Yeni Medya Okuryazarlığı Neden Gerekli? -M.Binark, G. Bayraktutan Sütcü ve F.Buçakçı
7) Oyun Uzmanlığı: Profesyonel Bir Kariyer-Murat Yavuz Kaplan
III. Bölüm: Dijital Oyun Türleri
8) Sözcüklerden Yapılmış Dünyalar: MUD’lar- Işık Barış Fidaner
9)  Yeni Bir Türün İnşası: Gerçek Yaşam Simülasyonları- Burak Doğu
10)  Devasa Çevrimiçi Oyunlarda Türklüğün Oynanması: Silkroad Online’da Sanal Cemaat İnşası ve Türk Klan Kimliği- M.Binark ve G. Bayraktutan Sütcü
IV. Bölüm: Dijital Oyun Kültürü Çalışmaları ve Yöntem
11)  Türkiye’de Dijital Oyun Kültürü Çalışmaları ve Dijital Oyun Kültürü Nasıl Çalışılabilir? -G.Bayraktutan Sütcü
12) Dijital Oyun Kültürü Sözlüğü- B.Barmambek , I.B. fidaner ve Merlin’in Kazanı

9
Feb

Fotoğraf Üzerine

   Posted by: aynaimarzi Tags: , ,

Fotoğraf çekmeye benim gibi yeni başlayanlar için, gerek ellerinde fotoğraf makinesi varken, gerekse fotoğrafla ilgili düşüncelere daldıklarında hep akılda bir soru belirir; neyi, neden ve nasıl çekeceğim? Tabi diğer sorularda da olduğu gibi hemen çözümü bulamayız. Düşünerek; sorgulayarak araştırma yapmamız, bir nebze olsun sorularımıza cevap bulabilir. Tecrübeli, bizim şimdi geçtiğimiz yollardan geçmiş olan kimselerin dedikleri; yazdıklarına kulak verip okumak ise pek çok ipucunu beraberinde getirir. Bu yüzden okuduklarımın arasından bir kaç tanesine değineğim istedim bu ay.

Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj - Özcan Yurdalan

Hani bazı kitaplar olur, bir ders dinliyormuşsunuz gibi dikkatlice okur, kimi cümlelerin altını çizer, kimisini de not alırsınız. Yazarın kurmuş olduğu cümleler, yanlış anlamaya ihtimal vermeyecek derecede sarih, bazı noktalara farkında olmadan kapamış olduğunuz gözlerinizi isteyerek açmanıza sebep olacak denli vurgulu olur. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj işte o kitaplardan biri.

“Belgesel fotoğraf, bir fotoğraflama tarzının, hayata ve fotoğrafın konusuna yaklaşımın adıdır. Genellikle konuyu derinlemesine ele alan, farklı yanlarıyla göstermeye çalışan fotoğrafçının, öznel algısını fotoğraf diliyle ifade etme pratiğidir.”

İlk bölümde fotoğrafın anlamına yönelik cümleler dikkatimi çekmişken, Fotoğraflama Davranışı ve Saldırganlık isimli başlığa geliyorum. Bu vurgulu başlık altındaki cümleler ise, fotoğraf çekerken geçirdiğim değişim gerçeğini yüzüme vuruyor. Evet, kendi halinde olan bir insan bile fotoğraf çekimi esnasında farkında olmadan saldırganlaşabiliyor. Zira fotoğraf makineli birey, bir nevi avcıya dönüşüveriyor:

“İlk çağlarda yeryüzünün tenhalıklarında bir yerde karnını doyurmak için taş baltasıyla avlanmaya çıkmış atalarımızdan birinin davranışları ile bugün, elinde makineyle fotoğraf çekmeye çıkmış birinin davranışları arasında ne fark vardır?”

Bu sorunlu davranışı düzeltmenin ipuçlarını ise belgesel fotoğrafçılıkta bulabiliriz. Çünkü belgesel fotoğraf, konusuna nesnel yaklaşımı reddeder, yerine fotoğrafladığı şeye anlam yükleyen, sadece çektiği anda değil, öncesi ve sonrasıyla ilişki halinde olan bir tavrı koyar:

“İnsanlar, ‘yoksulların güzel fotoğraflarını çekiyorsun’ derler bazen. Bunu söyleyen aslında hiç bir şey anlamamıştır, çünkü ben asıl fotoğraf çekmek için gitmem. Güzel bir fotoğraf nedir ki ayrıca? Hayır. Ben öykünün içinde yaşamak için giderim, neler olup bittiğini anlamak için, fotoğraflarını çektiğim insanlara yakın olmak için ve bir şeyler iletebilecek bir bilgi akışı oluşturmak için.” (Sebastiao Salgado)

Dört ana bölümden(1) oluşan Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj, her bölümü etkileyici bir hikaye ile bitiriyor, bize de bu kitabı ders dinler gibi dikkatlice okumak, notlar almak düşüyor.

O Ana Adanmış - John Berger

İkinci durağımız ise John Berger’in makalelerinden seçilmiş bir Metis Seçkisi. Aslında salt olarak fotoğrafa dair değil, görünümleri de içeren makalelerden oluşuyor O Ana Adanmış. Mesela John Berger, İlkel ve Profesyonel adlı makalesinde, profesyonel olarak resim eğitimi almış ressamlarla; teknik eğitim almaksızın kendi kendine çözüme ulaşmaya çabalamış ressamların karşılaştırmasına değiniyor.

Şu anki konumuz olan fotoğrafa dair makalalerine dönelim. Takım Elbise ve Fotoğraf’ı ele alalım mesela. August Sander’in çekmiş olduğu, düğüne giden üç köylünün takım elbiseli fotoğrafından yola çıkılarak, bu kıyafet biçiminin köylü bir kimseye neden oturmadığına dair fikirler sunuluyor bu yazıda:

“Takım elbise, canlı hareketleri engelleyen, ayrıca hareketin buruşturduğu, kırıştırdığı, bozduğu bir kıyafettir…

…Bedensel karşıtlık çok açıktır, çabayla bütünleşmiş olan bedenler, büyük, geniş harekete alışık bedenler (köylülerin bedeni), oturmayı, farklılığı ve çabasızlığı yücelten giysiler (takım elbiseler).”

Fotoğrafla ilgili diğer makaleler içerisinde dikkat çeken başlıklarsa şöyle: “Paul Strand”, “Istırabın Fotoğrafları”, “Fotoğrafın Kullanımları (Susan Sontag’a ithaf edilmiş bir yazı), “Görünümler”.

Kuşkusuz her kitapta diğerlerine nazaren daha anlamlı gelen bir başlık ve yazı olur. Fotoğraf ile alakalı olmasa da (hazır kitabı tanıtmışken) 1979 yılında yazılmış olan “Boğaz’da” adlı makaleden bahsetmek istiyorum biraz; İstanbul’a dair gözlemlerini, gezdiği zaman boyunca tutmuş olduğu notlardan yola çıkarak yazmış John Berger. O tarihteki siyasi olaylara değinmesinin yanı sıra Türk insanına dair gözlemlerini anlattığı cümlelerdeki ustalığına hayran kalmamak elde değil:

“Vapura yüzlerce insan dolaşıyor. Bunların çoğu bu yolu her gün gidip geliyor. Giysileriyle ve yüzlerinden okunan hayret ifadesiyle öbürlerinden ayrılan bir kaç kişiyse, Avrupa yakasına ilk kez geçiyor; Anadolu’nun uzak yerlerinden gelmişler.Otuz beş yaşlarında bir kadın, saçlarını örten başörtüsü ve basma şalvarıyla, suyu aynaya dönüştüren gün ışığında, en üst güvertede oturuyor.

…Kadın tedbirle kocasının elini tutuyor. Aşina olanlardan geriye kalan bir tek o var. Kadının tuttuğu el, güvertede kucaklara konmuş duran pek çok hareketsiz el gibi. Çok rastlanan Türk erkeği elinin aynı; geniş ayalı, kalın, tahmin edeceğinizden daha etli, nasırlı, güçlü. Topraktan asma fidanının çıkması gibi gelişmiş eller -örneğin İspanyol köylüsünün elleri- değil bunlar; tersine yeryüzünü katetmiş göçebe elleri.

…İstanbul’daki tembellikten hastalanmış, şekerlemelerden şişmanlamış zengin burjuva kadınlarının yüzleri, hayatımda gördüğüm en acımasız yüzler arasında.”

Fotoğrafın bir anlama arayışı da olduğunu varsayarsak, görünümlere, insana dair yazılardan oluşan bu seçki, anlam yolculuğumuzda durup nefes alacağımız bir durak esasında, gerisi de sizin keşfetmeniz gereken bir yolculuk.

Fotoğraf Neyi Anlatır

Bu ayki fotoğrafı anlamaya yönelik son durağımızı ise, 12 (1) farklı yazarın, fotoğraf üzerine yazmış oldukları yazılarından oluşan “Fotoğraf Neyi Anlatır” adındaki kitap olarak seçtim pek sevgili okurlar.

“Çımacı - Neler görebileceğini kimse sana anlatamaz. Çünkü herkes başka bir şey görür. Aynı şeyi görseler bile başka türlü algılarlar. Herkes gördüğünü farklı anlatır.
Yazar - Öyle mi? Peki amacı nedir fotoğrafın? Onunla neyi sunmak istiyorsun?
Çımacı - Hiçbir şeyi. Yani yaşamın kendisini. Olduğu gibi, göründüğü gibi değil. Algıladığım gibi… Ancak, çektiğim fotoğrafa, gözümdeki ışığı, genzimdeki kokuyu, damağımdaki tadı da vermek isterim.
Yazar - O halde sözcüklere ihtiyacın olacak.
Çımacı - Hayır, zannetmiyorum. Onlara hiçbir zaman ihtiyacım olacağını düşünmüyorum. Benim işim görüntü; sadece görüntü. Üstelik görüntüye sözcükleri eklersem bir bindirme olmaz mı?” (Ferit Edgü - Seyir Sözcükleri)

Bizim amacımız da Çımacı gibi çektiğimiz fotoğrafa hissettiğimiz tüm duyuları görüntüyle eklemleyebilmemiz, sunabilmemiz değil midir zaten? Belki de, Hayalbaz kitaplığı’nın yayın hayatını, fotoğrafa dair makalelerinden oluşan bu kitap ile başlatmalarını sağlayan da aynı amaçtı.

Sosyoloji ile yaşıt olan fotoğrafın kısa tarihinden, çağdaş sanat akımlarının içerisinde fotoğrafın yerine, fotoğrafın toplumsal değişime nasıl ön ayak olabileceğinden Türkiye’de fotoğraf temelli sanatın neler olduğuna dair bir ön bilgi, bir düşünce ediniyoruz bu makaleler sayesinde.

Mesela Birsel Matara’nın “80′den günümüze Türk Fotoğraf Sanatına Genel Bir bakış” makalesine şöyle bir göz gezdirebiliriz pekala.

80 dönemiyle birlikte Türkiye’de niceliksel olarak artan, fakat gittikçe içi boşalan bir fotoğraf ve sanattan bahsedilirken çağdaşlığın daha çok tüketmek şeklinde çarpıtılarak anlaşılan bir biçime dönüşmesinin sebeplerine değiniliyor:

“Öğrenme ve öğretme özgürlüğünün, yaratıcılığın, gelişmenin ve dayanışmanın kaynağı olan Köy Enstitüleri ve Halk Evlerinin kapatılması çağdaşlaşma ve yaratıcılık adına Türk toplumunun en büyük kayıplarından biri olmuştur. Oysa, yaratıcı yetenekleri söndürmek, ussallık yolarını tıkamak, toplumsal sayrılığı besleyen kaynakların en temel nedenlerindendir.”

“…Günümüz Türkiye’sinde oynanmakta olan özne (sanatçı, politikacı, bilim adamı, işveren vs.) ve nesne (toplum, halk, kitleler vs.) oyununda, özne bugüne kadar tam anlamıyla çözümleyemediği, açıklayamadığı nesneyi, ne pahasına olursa olsun gerçek anlamda çözmenin bir yolunu bulmayı denemek yerine (istisnalar kaideyi bozmaz), bu işten vazgeçerek nesneye küsmekte, kendi üstüne kapanmakta, bireysel kurtuluş yollarına dalmakta, ya da kendi öznelliklerine (tam oturmamış öznelliklerine demek daha doğru olacak) bir son vererek nesnenin (yani bilinmeyenin) içinde yitip gitmektedir. (Mustafa Coşturoğlu, Toplumsal Çözülme)”

Elbette bu kitapları, makaleleri okumakla yolculuk bitmiyor, bilakis yolumuzun uzunluğu, uçsuz bucaksızlığı serpiliyor gözümüzün önüne. Yine de, fotoğrafı anlamaya yönelik bir adım atmışsak, geri dönmek istemediğimizi, dahası bu anlamanın sınırsızlığından korkmadığımızı söyleyebiliriz.

(1)ilk iki bölüm teorik olarak fotoğraf ve belgesel fotoğrafla ilgili yazılar içerirken, son iki bölüm ise pratik uygulamalardan bahsediyor.
(2)(Walter Benjamin, Andre Bazin, Rosalind E. Krauss, Beyhan Özdemir, Merter Oral, Jean Baudrillard, Orhan Alptürk, Sadık Tumay, Ahu Antmen, Birsel Matara, Mary Warner Marien, Göran Senesson.)

8
Jan

İstanbul’dan Sayfalar

   Posted by: aynaimarzi Tags: , ,

“Nâmı gibi olmuşdur o, hem sa’d hem âbâd,
İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır.
Kûh-sarları bağları kasrları hep,
Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır.”
(1)
Nedim

İstanbul, kaç yüz asırlık bu şehirde doğup yaşamış insanların gönlünde hep ayrı bir yer tutar. Sakinlerinin; yönetenlerinin el birliğiyle çirkinleştirilmeye çalışılsa da güzelliğinden hep bir parça bulunur. Özellikle 19. asırdan itibaren başlamış olan çarpık yapılaşma sonucunda ortaya çıkmış çirkin binaların arasında sıkılıp bunalırken, bir sokak, Bizans ya da Osmanlı’dan kalma bir yapı gönlünüzü okşar. Evet, övmeye gelince herkes söyleyecek bir şey bulur İstanbul için. Ama sevdiğimizi iddia ettiğimiz bu şehri ne kadar tanıyoruz acaba? Yerleşimini, nüfusunu, geçirdiği evreleri. Şöyle dönük baktığımızda İstanbullu olarak İstanbul’a dair bildiklerimiz pek teferruatlı değil; zaten ön plana çıkmış ve İstanbullu olmayanların dahi bildiği bir-iki tarihi, çokça da eğlence ve cafe tarzı mekanlar.

Peki İstanbul’dan Sayfalar bu eksiği kapatan bir kitap mı? Daha çok bu eksiği kapatmaya atılan bir adım gibi diyebiliriz aslında. Çünkü İstanbul bir kitapla tanınamayacak denli eski bir şehir. Ama yazan İlber Ortaylı olunca, hele ki içeriği çeşitli makalelerinin toplamından oluşursa sadece bir kitap dememiz de haksızlık olur. Kitabın üslubu ise sadece bilgi vermekten ziyade, rehbermişcesine anlatımlı olduğu için bir nevi İstanbul hakkında okuduğumuz bir kitaptan ziyade, İstanbul sokaklarında çıkmış olduğumuz  gezi turunu andırıyor.

Makalelelerin konuları oldukça çeşitli. “İstanbulluların Dili” mesela, bölge bölge farklılaşan şiveleri anlatılıyor bu makelede. Kumkapı, Tepebaşı, Sulukule, Galata, Balat gibi semtlere yolculuk var oldukça, arada İstanbul aydın portrelerinden oluşan bir dinlenip düşünme molası. Sonrasında, İstanbul’un beslenişi, ulaşımı, ramazanları, kütüphaneleri şeklinde devam edip “İstanbul’da Yerleşim Düzenin Evrimi Üzerine”  adlı makale ile sonlanan bir yolculuk. Bu yolculuk için kitabı bir anda bitirmenize gerek yok, dinlenerek saran bir tur çünkü bu.

“Başka İstanbul Yok” adlı makale, ismini; gurbete gelmiş, şaşkın şaşkın sağa sola bakıp o yana, bu yana çarpan insanlara yerli İstanbulluların demeyi alışkanlık haline getirdikleri, “Başka İstanbul Yok” sözünden alıyor. Kapanışı da, yerli İstanbullular olduğunu iddia eden insanlara cevap niteliğindeki bu makalenin son paragrafıyla bitireyim:

“Başka İstanbul yok; bu söz İstanbullu’yu dehşete düşüren, derhal harekete geçiren bir slogan olmalıydı aslında. İstanbullu binlerce yıllık mirası, coğrafyanın ve tarihî mimarinin ördüğü dokuyu korumaya en çok özen göstermesi gereken kişidir. Bu şehrin hiç bir yerine hiç bir yapı, kamunun onayı alınmaksızın kondurulmamalıdır. Her köşeye konan taş, her açılan yol, halkın tartışmasına; protesto veya onayına konu olduğu gün, bu şehre layık hemşehriler ve İstanbul’un bulunduğu ülkeye sahip yurttaşlar olacağız demektir.”

Becerebilir miyiz ki?

(1) Çevirisi şöyle sanırım (Osmanlıcam çok derin değildir, yüzeysel oldu pek):

“Lakabı gibi olmuştur o, hem uğurlu hem şen,
İstanbul’a hayat tacıdır layık olan.
Tepeleri, bağları, köşkleri hep,
Sanki pür neşe, hoş bir eğlencedir.”

6
Jan

Homo Ludens

   Posted by: hurin Tags: ,

Homo sapiens*, Homo faber**, Homo ludens… Hangisi daha eski acaba?

Kültür, insan toplumunun varlğını gerektirse de, oyun, varlığı insan toplumunun varlığına bağlı bir kavram değildir. Bilindiği gibi hayvanlar da aynen insanlar gibi oyun oynarlar. Kültür insanlık kadar eski; oyun ise kültürden daha da eskidir. Homo Ludens, Latince “oyun oynayan insan”, “oyuncu insan” anlamlarına geliyor. Oyunun geleneksel anlamda hayatı zenginleştiren bir unsur olmaktan uzaklaştığı, sokaklarımızdan silindiği, dört başı mamur bir endüstri dalı haline geldiği çağımızda, kolektif hayatın hukuk ve düzen, zanaat ve sanat, bilgelik ve bilim gibi önemli biçimlerinin kökeninde mitos ve ritüel yoluyla esas olarak oyunun yattığını ortaya koyuyor Johan Huizinga. İlk kez 1938 yılında kaleme aldığı çalışmasını, 20. yy’ın geri kalan kısmında ve 21. yy’ın eşiğinde değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden okumakta yarar görüyorum.

“Kimileri oyunun kökeninin ve temelinin, yaşam sevinci fazlalığından kurtulmanın bir biçimi olarak tanımlanabileceğine inanmıştır. Başka teorilere göre ise, canlı varlık oyun oynadığında, doğuştan gelen bir taklit yeteneğinin hükmü altındadır; veya bir gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir; veya hayatın ondan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı yapmaktadır; ya da oyun, insanın benliğine sahip çıkmasını sağlamaktadır. Daha başka varsayımlar da, oyunun kökenini hem egemenlik kurma arzusu, hem de yarışma ihtiyacı içinde, bir şey yapabilmeye veya bir şeyi belirleyebilmeye yönelik olan kendiliğinden yatkınlıkta aramaktadırlar. Nihayet diğer bazı teoriler, oyunu zararlı eğilimlerden masum bir şekilde kurtulma yolu olarak kabul etmektedirler; yani bunlara göre oyun ya fazlasıyla tek yanlı olarak hareket etmeye yönelten bir eğilimin zorunlu telafisidir, ya da gerçek hayatta gerçekleştirilmesi olanaksız arzuların bir kurmaca aracılığıyla yatıştırılması ve böylece kişisel benlik duygusunun korunmasının sağlanmasıdır.”

Her ne kadar günümüzde video oyunları ekseninde sürdürülse de, oyun araştırmaları konusunda yapılan çalışmalarda hala -Callois ile beraber- sık sık atıf yapılan bir isim Huizinga.  “Hala” diyorum; çünkü antropoloji odaklı yaklaşımlar, oyun firmalarının etkinliğini artırmaktan ve oyun endüstrisine katkı sağlamaktan uzak olduğu için (daha doğrusu böyle bir amaç gütmediğinden) gereksiz teorik bilgi yığını olarak görülüyor. Dolayısıyla, kâr odaklı paradigmaların gözetiminde, sadece video oyunları kapsamında kalan çalışmalardan apayrı bir yerde duruyor Homo Ludens.

Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay

*akıllı insan

**üreten insan