Archive for the ‘İnceleme’ Category

İtiraf edeyim, ismini ilk duyduğumda filmle ilgili baya yanlış bir izlenim edilmiştim. Gerçekten de en aldatıcı isme sahip filmlerden bir tanesi Master and Commander. Filmin bu ismine bir de konusunun denizcilik, deniz savaşları oluşu eklenince habire savaşan, dört bir yanı dolaşan cesuryürekvari insanları anlatan bir film görmeyi beklemiştim şahsen. Onun yerine tarihi öğelerle bezenmiş, 1800lerin başlarında gemiciliğin geldiği noktayı ve özellikle deniz yaşamını oldukça isabetli şekilde yansıtan, zamanını epik kahramanlardan, büyük dramalardan çok, geçtiği dönemde sıradan sayılabilecek insanları, olayları anlatmaya ayıran tarihi bir film bulmak oldukça hoş bir sürpriz olmuştu.

Nisan - 1805
Napoleon Avrupa’nın efendisi.
Yalnıca Britanya donanması ona karşı durabiliyor.
Okyanuslar artık savaşalanı.

HMS Surprise
28 Top, 197 Mürettebat. Kuzey Brezilya Kıyıları

Amirallik Emirleri:
Kaptan J. Aubrey’e
Savaşı Pasifik sularına taşıma amacındaki, Pasifik rotasındaki Fransız gemisi Acheron’u bul. Batır, yak, ya da ele geçir.

Bu satırlarla açılan film, yukarıda verilen bilgilerden de anlayabileceğiniz gibi Napoleon Savaşları döneminde, Şanslı Jack olarak da bilinen Kaptan Jack Audrey’nin (Russell Crowe) komutasındaki HMS Surprise fırkateyninde geçiyor. Russell Crowe’un Doktor Stephen Maturin rolündeki Paul Bettany ile başrolünü paylaştığı film; Patrick O’Brian’ın yazdığı 20 kitaplık serinin ilk ve onuncu kitapları olan Master and Commander ve The Far Side of the World ‘den, yönetmen Peter Weir’ın beş senelik önçalışmasının ardından uyarlanmış.

Hazırlanırken tarihi tutarlılığa sahip olması için azami özenin gösterildiği filmde, gemiler olsun, askeri üniformalar, teşhizatlar, taktikler olsun, mürettebat seçiminde o dönem Kraliyet Donanması’nda görev alan denizcilerin etnik kökenlerini doğru bir biçimde yansıtılması olsun normalde bir filmin sadık kalmasını beklediğimiz detayların yanında, örneğin daha önce hiçbir deniz filminde görmediğim donanmada doktorların, ya da gemi kıyıya yanaştığında gerekli bakımları, tamirleri gerçekleştiren marangozlar, çeşitli başka işçilerin oynadığı rol gibi, çocuk yaştaki mürettebat bolluğu, İngiliz soyluların çocuklarının teğmenlik gibi görevlerde bulunmaları gibi gördüğümüzde şaşırtan, o döneme ait bir donanma gemisini, gemideki hayatı doğru biçimde yansıtmak için tarihi bakımdan gerekli olan beklenmedik ayrıntıların da sunulması film için ayrı bir zenginlik olmuş.

Hikaye anlatımı kimi izleyicileri, macera ve savaş vaad eden bir Hollywood filmine göre oldukça farklı oluşuyla hayalkırıklığına uğratabilecek olsa da bu Master and Commander için kesinlikle artılar hanesine yazabileceğimiz bir farklılık olmuş. Filmde denizcileri aksiyon sahnelerinden çok, hiçbir şey yapmadıkları, ya bir şeyleri bekledikleri, ya sosyal bir şeyle yaparak birlikte zaman geçirdikleri, ya da sıradan başka şeylerle meşgul oldukları sahnelerde görüyoruz. Ancak bu durum yönetmenin pek çok uyarlama filminin aksine Master and Commander ‘da hikayeyi yalnızca en sinematografik en hareketli, aksiyon dolu bölümleriyle anlatmayı seçmeyişinden kaynaklanıyor. Kitabı okumamış olsam bile anladığım kadarıyla filmde kitaptaki hikaye, karakter anlatımı ve kimi yerlerde verilen döneme ait altmetinler mümkün olduğunca yansıtılmaya çalışılmış. Savaş konsepti de o dönemin tarihi olarak ilgi çekici nitelikteki ayrıntılarıyla, dönem koşullarının, teçhizatların, gemilerin mümkün olduğunca yaratıcı kullanımları ve zamane imkanların mümkün kıldığı dahiyane sayılabilecek taktikler önplana çıkarılarak malzeme edilmiş.

Altmetin demişken ekleyelim, hikayede denizciliğin insanlığa olan etkilerinin ve açtığı ufukların da işlendiğini görüyoruz. Hatta “son yıllarda çekilmiş en iyi Star Trek filmi” şeklinde filmin bu yönünü vurgulayan bir yorumla da karşılaşmıştım. Özellikle Galapagos sahnelerinde, evrimsel düşünce üzerinden vurgulanan doğanın çok daha fazla durumunu, şekillendirdiği daha fazla gerçeklikleri gözlemleyip, sahip olduğumuz bilgileri ve doğa üzerine bilinen kabulleri bu gözlemlerle tekrar sorgulayabilme imkanıyla bilimin ve düşünce tarihinin nasıl zenginleştiğinin altı çizilmiş; bu anlamda özellikle Dr. Stephen Maturin karakteri üzerinden denizciliğin bilinen dünyanın sınırlarını genişletmesiyle önayak olduğu gelişim hikaye içerisinde vurgulanmış.

Master and Commander: The Far Side of the World filmini herkese, özellikle tarih severlere tereddütsüz tavsiye ederim. Filmde dönemin dünyası ve gemi yaşamı o kadar güzel ve zengin biçimde aktarılmış ki zamanında filmi izledikten sonra 1700lerin sonu-1800lerin başında geçen bir masaüstü RP oyunu oynama fikri gelmişti aklıma. Filmde döneme dair bilgilerin yanında biraz da diğer kaynaklardan bilgi edinerek bu gayet tad alarak gerçekleştirilebilirdi de. Neyse, filme dönelim ve yazımızı şöyle bitirelim: İzleyin. İzleyin dedim =).

Yönetmen: Peter Weir
Oyuncular: Russell Crowe, Paul Bettany, James D’Arcy, Edward Woodall, Chris Larkin, Max Pirkis, Jack Randall

Linkler:
Filmin Websitesi
IMDb Sayfası

Bildiğim grupları orjinalliklerine göre sıralayacak olsam The Dresden Dolls kesinlikle ilk sıralarda anacağım gruplardan olurdu. Kendilerine ait, böylesine ayırt edilebilir bir müzikal karaktere sahip olan çok az grup vardır gerçekten de. Brechtian punk cabaret olarak isimlendirdikleri tarzlarıyla pek çok insanın beğenisini kazanan, üç çok başarılı albüm çıkarmış olan grup, bu sene içerisinde çıkardığı No, Virginia albümüyle yayınlanmamış çalışmalarını, yıllardır birikmiş B-sideslarını sevenleriyle paylaşmayı amaçlamış.

Üç albümden bu kadar yayınlanmamış parça çıkmış olması olağandışı sayılabilecek olsa da grubun yeni bir müzikal tarzı olabildiğince iyi yansıtma kaygısı taşıdığını dikkate alırsak bu durumu normal karşılayabiliriz. Keza bu albümde yer alan parçalar da Amanda Palmer’ın (piyanist, vokal) dediğine göre pop tarzına fazla yakın oldukları için ayıklanmış, diğer albümlerde yayınlanmamış. Oturtmak istedikleri farklı bir tarz varken grubun en ufak bir sıradanlık hissinde gözünün yaşına bakmadan parçaları albüm dışında bırakmaları da anlaşılabilir olsa gerek.

Ancak bu durum No, Virginia albümünün zayıf kalmasının da başlıca sebebi olmuş. Ne piyano alıştığımız The Dresden Dolls piyanosu, ne şarkı sözleri grubun sevdirdiği tadda, temalarda, aynı şekilde şarkıların yapılandırmaları, ritmler… Kısaca sayabileceğiniz her türlü müzikal öğe grubun güçlü, ilgi çekici yanlarını tam olarak yansıtamıyor. Hal böyleyken şarkıları iyileştirmekten vazgeçip zamanında onları bir kenara koymuş olan grup elemanları, tekrar üzerlerine eğildiklerinde de çok bir şey eklememişler. Lirikleri zayıf olan parçalar -Amanda Palmer bu konuda özellikle çok yaratıcı, çok üretken olmasına rağmen- öyle bırakılmışlar, pop denilen, müzikal anlamda zayıf kalan parçalar kaderlerine terkedilmiş, üzerlerinde çok uğraşılmamış, parçalar her yönüyle üvey evlat muamelesi görmüş gibi.

Bir diğer hayalkırıklığı yaratan noktaysa kimi şarkılarda sözlerin, kimilerindeyse melodilerin yayınlanmış şarkıları fazlaca andırıyor oluşu. Belki yayınlanmamış parçalardaki sözlerin, temaların bazıları yayınlanan şarkılara ilham vermiş, belki gene bu albümdeki şarkıların yapılandırmaları kendilerinden sonra hazırlanmış, ancak grubun yayınladığı albümlerde yer almış olan şarkılar hazırlanırken de kullanılmış ama Dresden Dolls’un, sevenlerini iki yıl gibi uzun bir süre beklettikten sonra eskiyi bu kadar andıran, yeni şeyler sunmayan parçalarla onların karşılarına çıkmaları hiç de iyi durmamış. Grup bu sürede No, Virginia‘da yayınlanan parçalar haricinde bir şeyler üzerinde çalışmamış, yakın zamanda yeni bir albüm çıkarmaya da hazırlanmıyorsa bu süreyi oldukça boş geçirmiş gibi görünüyorlar.

Gene de eğlenceli parçalardan yoksun değil albüm, seveceğiniz şarkılar bulacaksınızdır mutlaka. Ancak bu fırsatı grubun önceki albümlerini (tekrar?) keşfetmek için kullanırsanız daha faydalı olabilir. The Dresden Dolls daha önce duymadığınız bir grupsa kendilerine bir kulak vermenizi tavsiye ederim.

Grup Elemanları:
Amanda Palmer - Vokal, Piyano
Brian Viglione - Davul

Önceki Albümleri:
2003 - The Dresden Dolls
2004 - A Is For Accident
2006 - Yes, Virginia

Linkler:
Websiteleri
MySpace Sayfaları
Videoklipler: Good Day, Girl Anachronism, Coin-Operated Boy, Sing (The Alternate Cut)Sing (Chapter II / Original), Backstabber, Backstabber: The Dresden Dolls vs. Panic! at the Disco, Shores of California, Night Reconnaissance

Şarkı Listesi:
1. Dear Jenny
2. Night Reconnaissance
3. The Mouse and the Model
4. Ultima Esperanza
5. The Gardener
6. Lonesome Organist Rapes Page-Turner
7. Sorry Bunch
8. Pretty in Pink
9. The Kill
10. The Sheep Song
11. Boston

5
Nov

The Lost Ones

   Posted by: aynaimarzi

Bant dergisinin Eylül sayısında tanıştım The Lost Ones ile. Karakter tasarımları özellikle dikkatimi çekmişti, zaten sitesi üzerinden de pdf formatında indirilebildiği için, bir çırpıda bakıverdim (tabi İngilizcem çok az olduğu için epey yavaş okudum). Sonrasında sizlerle de paylaşayım istedim.

Hikaye, 30 gün 30 gece gibi sinemaya da uyarlanmış eserleri olan yazar Steve Niles tarafından yazılmış olup Duncan, Roxy, Cynthia ve Rasheed’in zaman yolculuklarını anlatıyor,  tabi oldukça ilginç karakterlerle de karşılaşıyorlar yolculuklarında; uzaylı kovboylar gibi. Hikaye açısından çok beklentili bir yapım değil aslında; ama çizimler, daha doğrusu bu projede farklı bir yolun izlenmesi ilginç kılıyor The Lost Ones’ı:

4 bölümlük hikayenin her bir bölümü farklı çizerler tarafından tasarlanmış. Evvela 1. bölümü de çizen Dr. Revolt, tüm karakterlerin de eskizlerini oluşturmuş.  Diğer bölümler de sırasıyla, tasarım ve illüstratör, Morning Breath, Kime Buzzelli ve Gary Panter tarafından kendi teknikleriyle oluşturulmuş. Dr. Revolt ve Gary Panter kalemle çizip Photoshop’ta boyamasını yaparken, Morning Breath kolaj ve mürekkep çizimleriyle, Kime Buzzelli ise sulu boya tekniğiyle karşılıyor bizi ki, en güzel bölüm tasarımı da Morning Breath ve Kime Buzzelli’ninkiler diyebilirim. Özellikle Kime Buzzelli diyorum, zira bilgisayar kullanmadan tüm kareleri tek tek  boyamış.

The Lost Ones hikayesiyle olmasa bile, ilginç karakterleri ve tasarımıyla oldukça farklı ve güzel bir çizgi roman olmuş. Sitesine girip bir bakın derim.

Dr. Revolt:

Morning Breath:

Kime Buzzelli:

Gary Panter:

2
Nov

Kaiser Chiefs - Off With Their Heads (2008)

   Posted by: montezaus Tags: , ,

Tam şu anda, kalbim kadar temiz bu boş, beyaz ekrana bakarken bu albümü neden incelediğimi düşünüyordum. Albümü beğendiğimi söyleyebilmeyi bırakın, oturup hernangi bir şarkısını bir kere daha dinleyeceğimi bile sanmıyorum açıkçası. Ama gene de buradayım, okuduğunuz işbu satırları kaleme almaktayım. Nedenini ben de tam olarak bilmiyorum; herhalde albümü indirirken kendi kendime beklentiye girmemden, üstüne o hevesle bir de “dinleyeyim de mecelleye yazayım ben bunu” diye düşünmüş bulunmamdandır.  Ya da Kaiser Chiefs’in zamanında şarkılarıyla kendini sevdirmiş bir grup olmasından da olabilir, ki bu gerçek Off With Their Heads’in başarısızlığını örtmekte yetersiz kalıp, ancak yarattığı hayalkırıklığını arttırıyor maalesef.

Şarkılarına bakınca, grubun söyleyecek yeni bir sözünün, yapacak yeni bir şeyinin kaldığını söyleyebilenin oldukça zor olduğunu görüyoruz. Ortaya bir albüm çıkmış ama rafları doldursun diye çıkarılmış sanki. Üzerine düşünülmüş, kayda değer bir şeyler yapılmış gibi görünsün diye feci zekice olduğu sanılan bir ton ucuz laf, gözlem, slogan aralara serpiştirilip oldukça bayat ve boş olan şarkılar makyajlanmaya çalışılmış ama bunu yaparak pek de bir şey başarılamamış.

Sorun albümde iyi-güzel hiçbir şeyin olmayışı değil aslında. Bir iki iyi, eğlencelik parça var mesela. Ya da son zamanlarda baya bir isim yapmış olan, kendine ait Versions adında oldukça keyifli bir albümü de bulunan Mark Ronson’ın prodüktörlüğünün albüme kattıklarından da bahsedebilirdik. Ama geri kalan her şeyin aptallık derecesinde tek düze, tahmin edilebilir ve fabrikasyon ürünü niteliğinde oluşu albümdeki iyi şeyleri anmadan önce elimizi bir kere daha vicdanımıza götürmemize neden oluyor. Yeni bir şey sunan, içeren parça olduğunu söylemeye gerçekten de bin şahit lazım. Şarkı isimlerinden tutun, şarkılarda söylenenlere, şarkıların yapılandırılmalarına kadar her şey orjinallikten, kaliteden olabildiğince uzak. Hızımı alamayıp, huzurunuzda Brezilya dizileri, hatta ve hatta Dünyayı Kurtaran Adam ne kadar orjinalse bu albüm de anca o kadar orjinaldir diyiveriyorum hatta. Aman tanrım, ne yaptım ben böyle?

Neyse, pek olumlu bir şey söylemeyi beceremediysek de en azından incelediğimiz her şeyin iyi olması gerekmediğini göstermiş olduk. Aylardır Oyunezer köşesini okuyor oluşunuz sizin de bir şeyler ezme güdünüzü harekete geçirdiyse Mecelle’de her zaman hoş karşılanacağınızı aklınızda bulundurabilirsiniz =). Ezmeyelim de besleyelim mi zaten, ne yapalım böylesini? Hakettiğini buldun Kaiser efendi, sızlanma hiç.

Linkler:
Grubun Websitesi
MySpace Sayfaları
Klipler: Never Miss A Beat, Spanish Metal
Canlı Performanslar: Never Miss A Beat, Like It Too MuchCan’t Say What I Mean

Şarkı Listesi:
1. Spanish Metal
2. Never Miss a Beat
3. Like It Too Much
4. You Want History
5. Can’t Say What I Mean
6. Good Days Bad Days
7. Tomato in the Rain
8. Half the Truth
9. Always Happens Like That
10. Addicted to Drugs
11. Remember You’re a Girl

29
Oct

Niyaz - Nine Heavens

   Posted by: aynaimarzi Tags: , ,

Doğuya olan merakımı hep sorgulamışımdır. Doğuyu özel kılan neydi? doğu dillerine, ülkelerine, kültürlerine olan merakımın sebebi gördüğüm eğitimden mi kaynaklanıyordu ki? Hayır, sebebini bulumadığım başka bir şeyler vardı. Ta ki bir gün Anıl, Azam Ali’den bahsedip o büyülü sesini dinletene kadar.

Azam Ali’nin sesi doğuyu anlatıyor, doğuya olan merakımın cevaplarını sunuyordu. Hüzünlü, acı, tatlı, en önemlisi de hisli. O derece ki, şehrin monoton gündelik hayatında rutinleşmiş işlerin körelttiği, çeşitli etkenlerle taşlaşmış ruhuma “hissetmeyi” hatırlatıyordu, yani insan olduğumu. Tıpkı doğu gibi. Her dinleyişte buruk bir tat bırakmayı da başarıyordu. Nasıl da hissetmeyi unuttuğumu hatırlattığı için belki de.

Kim peki bu hisli hisli söyleyerek bizi büyüleyen kız?

Kendisi İran doğumlu; fakat daha ufakken annesi tarafından Hindistan’a gönderiliyor. Daha sonraları rejimin İran’a gelmesiyle birlikte hep beraber Amerika’ya göç ediyorlar. Azam Ali’nin solo çalışmaları olduğu gibi (Elysium for the Brave; Portals of Grace), Niyaz ve Vas gruplarında da vokal olarak çıkıyor karşımıza. Ayrıca Mercan Dede’nin Nefes adlı albümündeki Dem isimli şarkıyı seslendirdiğini de ekleyeyim. Nine Heavens ise Niyaz grubuyla birlikte çıkardığı son albümü. Fakat belirtmem lazım ki Azam Ali’yi ilk defa dinleyecekseniz Portals of Grace albümünü dinlemelisiniz, zira ilk dinlemede Niyaz grubuyla çıkardığı albümler biraz farklı gelebilir.

Gelelim Niyaz’a. Azam Ali tarafından kurulmuş bir grup Niyaz (ayrıca Niyaz kelimesi bektaşilikte de saygı duruşunu ifade için kullanılıyor). Grubun adı olan Niyaz isimli bir albüm çıkarmışlardı 2005 yılında. Zaten Nine Heavens da tarz olarak evvelki albümden çok farklı değil, dinlediğinizde aynı havayı alıyorsunuz yeni albümden de. Loga Ramin Torkian (Azam Ali’nin kocası, 2003 yılında evlenmişler); Carmen Rizzo müzik ve şarkıların oluşumunda Azam Ali ile ortaklaşa çalışırken, Ulaş Özdemir bağlama, Ömer Avcı davul ve bendir, Pandit Radha Prasad ise bansuri gibi çeşitli çalgılarla eşlik etmişler.

Albüm’de ilk göze çarpan parça Aşık Dertli’nin yazmış olduğu “Beni Beni” adlı türkü ki Azam Ali bu şarkıyı çok içli bir şekilde söylemiş (Türkçe olarak hem de). Yazdığı eserlerle Urdu diline büyük katkılar sağlamış Emir Hüsrev Dehlevi’nin iki şiirini de bestelemişler (Molk-E-Divan, Sadrang). Geri kalan parçalar da gerek Urduca yazılmış şiirler (Tamana, Ishq - Love And The Veil) gerekse de Farsça geleneksel halk şarkılarından oluşuyor (Allah Mazare ve Feraghi). Tabi asıl güzel ve bizi sevindiren albümün bir de akustik versiyonunun olması ki asıl bu versiyonunu beğendim ben. Özellikle Beni Beni ve Allah Mazera akustik versiyonunda defalarca dinlenesidir, bıkmadan usanmadan dinlettiriyor.

Web sayfasından da bahsetmek istiyorum biraz. Tezhip ve hat ile yazılmış harflerden/kelimelerden oluşan çok hoş bir tasarımı var, özellikle reviews (hat örnekleri) ve news (tezhip örnekleri) bölümündeki tasarımda gözüm kaldı diyebilirim. Zaten siteye ilk girdiğinizde Beni Beni türküsü karşılıyor sizi.

Hazır Beni Beni demişken söyleyeceklerime Aşık Dertli’nin şu sözleriyle son vereyim bari:

Dertliye tükenmez nice dert verdin, ala dert verdin,
ne çekmeğe sabır; ne gayret verdin,
ne saltanat verdin; ne devlet verdin,
ya niçin getirdin dost dost,
dünyaya beni beni; dost beni beni…

1- Beni Beni
2- Tamana
3- Feraghi: Song of Exile
4- Ishq: Love and the Vei
5- Allah Mazare
6- Iman
7- Molk-e-Divan
8- Hejran
9- Sadrang.

Akustik versiyon:
1- Allah Mazare
2- Beni Beni
3- Sadrang
4- Tamana
5- Feraghi: Song of Exile
6- Hejran
7- Ishq: Love and the Vei
8- Molk-e-Divan (acoustic)

28
Oct

Bloc Party - Intimacy (2008)

   Posted by: montezaus Tags: ,

Aralık sayısıyla 2008′e veda ederken bu sene çıkan albümlerden atladıklarıma da tekrar bir bakayım, mecellemize kazandırayım dedim. Tabii bu haylazlar da kabahatlerini biliyorlar, ‘biz ilk olalım, bi kere hızını aldı mı yemediğimiz laf kalmaz monte dededen’ diyip bir heves öne çıktılar ama yanıldıklarını da pek bir geç anladılar. Şşt kime diyorum Kele -hasbinallah nası isimmiş bu da-, inmeyecek o ayak, tek ayak havada, hadi canım. Uyarmayacağım bir daha.

Öncelikle Bloc Party ile daha önce tanışmamış olanlara diğer albümlere öncelik vermelerini tavsiye edeyim. Grubun albümlerini kronolojik olarak; Silent Alarm, A Weekend In The City, Intimacy sırasıyla dinlemenizde grubu daha iyi tanımanız bakımından fayda var. Gerçekten çok da iyi çalışmalar bulunmakta saydığım albümlerde. Hem grubun karakterini daha iyi anlamaya, hem de grubun bu albümü çıkarırken bir yere kadar sadık kalma kaygısı güttüğü geçmişini görebilmeye katkısı olacağını düşünüyorum ilk olarak önceki albümlerini dinlemenin.

Neyse efenim; başarılı bir geçmişi olan, sevgimizi de kazanmış bulunan grubumuzun yeni albüm çıkardığını duyduğumuzda da heyecanlandık dolayısıyla. Önceki albümlere damgasını vurmuş Helicopter, Banquet, Like Eating Glass, Song For Clay, Hunting For Witches gibi şarkıları aklımızda, geri kalan diğer birçok iyi parçayı da unutmadan açtık albümü, başladık dinlemeye vakit kaybetmeden. Neler buldun neler gördün derseniz, öncelikle karşımda müzik çizgisini önemli ölçüde değiştirmiş bir Bloc Party’yi bulduğumu söyleyebilirim. Kele Okereke’nin (vokal) ağzından dökülen ilk sözün ‘I want to declare a war’ olmasıyla da grubun cephanesini hazırlamış, bu değişimi gerçekleştirmeye hazır ve istekli olduğunun işaretini de alıyoruz zaten bir yerde.

Anladığım kadarıyla, grubun alışıldık Bloc Party çizgisinin dışına çıkma, müziklerini farklılaştırma isteğinin altında yatan neden artistik ifadeye daha bir ağırlık verme, ciddiyet kazandırma arzusu olmuş. Örneğin fazlaca kullanılan synthesizerların çok da özensizce kullanılmadığını, liriklerdeki ifadeleri kuvvetlendirmesinin, bu amaçla şarkıya uygun bir hava kazandırmasının amaçlandığını farketmek mümkün. Aynı şekilde şarkılardaki vokal kullanımının, gitar kullanımının, kimi yerlerdeki ritmler, özellikle aksak ritmlerin ve şarkıların etkileyici, atmosferik anlamda kuvvetli biçimle sonlandırılmasının da albümdeki genel anlatımı, belki kaygı, hayalkırıklığı, arzu, istek, ihtiyaç gibi hisleri taşıyacak şekilde kurgulanmış olduğu söylenebilir.

Ancak sonucun yeterince bütünlük göstermeyişi, grubun elektronik ve deneysel çabalarının müzik içerisinde belki o kadar da anlamlı bir yere oturtulamayışının sorun olduğu söylenebilir. Intimacy bu anlamda ilk dinlediğimde alışamadığım, sevemediğim albümlerden biri oldu. Hatta benim için çok kötü bir albüm olmaktan kötü bir albüm olmaya terfi edişi bile baya uzun sürdü aslında. Belki Bloc Party’nin Silent Alarm zamanlarındaki belirgin, ayırtedilebilir müzikal karakterine fazlaca alışık olduğumdandır ama Intimacy’deki elektronik öğeleri gerçekten yersiz, anlamsız bulmuştum uzun bir süre için. Şimdi belki de alıştığımdan, o zaman gereksiz gelenler fazlaca kulağımı tırmalamadığından grubun bu anlamda yaptığı olumlu şeyleri daha kolay farkedebiliyorumdur ama grubun müziklerini deneyselleştirme, elektronikleştirme işini daha iyi kotaramayacağı anlamına gelmiyor bu. Tamam her şeye rağmen iyi denilebilecek bir albüm, ama özellikle yeniliklerin yapıldığı böyle bir döneminde Bloc Party’nin daha bitmiş bir iş çıkarması çok daha iyi olurdu.

Vurgulamadan geçmeyelim, albümün Kele Okereke’in yaşadığı bir ayrılık sonrası ortaya çıkmış ve birçok şarkıda ayrılık temasının işleniyor oluşu bir dönem çokça dillendirilmişti. Bu anlamda albüm lirikleri bakımından da belirli bir iddiaya sahip, ancak bilemiyorum, pek değerlendiremedim kendi adıma. Şarkı sözlerinin iyiliği-kötülüğü herkese göre değişir tabii ama Bloc Party bu yönüyle nedense çok da tatmin etmemiştir beni hiçbir zaman. Onun dışında eski Bloc Party dinleyicilerindenseniz ve grubun elektronik olaylara girmesine de şüpheyle yaklaşıyorsanız Bloc Party’nin sizleri de unutmadığını söyleyelim. Albümde Halo, Trojan Horse gibi grubun alışıldık müzik tarzını bir yere kadar taşıyan iyi şarkılar da bulunmakta.

Linkler:
Grubun Resmi Websitesi
Myspace Sayfaları
Grupla Ropörtaj (Xfm)
Bir Diğer Ropörtaj (BBC)
Canlı Performans: Ares, Halo (radyo yayını), Trojan Horse, Signs

Şarkı Listesi:
1. Ares
2. Mercury
3. Halo
4. Biko
5. Trojan Horse
6. Signs
7. One Month Off
8. Zephyrus
9. Better Than Heaven
10. Ion Square