|

Oyungezer'in mesaj panosunda verdiğimiz eşik metne göre sizlerden gelen öyküleri yayınlıyoruz. Sözkonusu metni Kitap-lık dergisinin eski bir sayısından aldık. Aşağıdaki eşik metin Cemil Kavukçuya, devamındaki öykü ise Vefa Gönenç'e aittir.
Gecenin bir saati durakta araç bekliyorum. Hiç dinmeyecekmiş gibi kararlı bir yağmur yağıyor. Uzun zamandır görüşmediğimiz, kentin oldukça dışındaki yeni sitelerden birinde oturan arkadaşıma uğramıştım. Konuştuğumuz konular kısa sürede bitiyor, araya uzun sesizlikler giriyordu. Kalmam için çok ısrar etmiş, bu saatte araç bulamayacağımı söylemişti ama ben dönmekte kararlıydım. İkimizin de hissettiği, üzerini örtmeye çalıştığımız olumsuz hava nedeniyle orada kalamazdım. Arkadaşım da ısrar ederken o kadar içten değildi aslında. On dakikadır bekliyorum, ne otobüs geçti ne de taksi. Bir süre daha beklemeye karar verdim, olmazsa arkadaşımın evine dönecektim. İkinci sigaramı da bitirmiştim ki, uzaktan bir aracın farlarını gördüm. El kaldırdım. Yavaşlayıp önümde durdu. İçinde sürücüden başka kimse yoktu. Direksiyonun başındaki adam eğilip bana baktı.
"Afedersiniz," dedim, "uzun süredir bekliyorum, tek bir araç bile geçmedi. Kente gidiyorsanız beni de alabilir misiniz?" Adam sağ kapıya doğru uzanıp kilidi açtı. Teşekkür ettim. Rica ederim, dedi. Tok, etkileyici bir sesi vardı. Bir süre konuşmadık. Arabanın içine yayılan hafif müzik sileceklerin hareketine büyülü bir hava veriyordu. Suskunluğu bozmak için, "burada mı oturuyorsunuz?" dedim. "Hayır" dedi. Yeniden sustum. Işıklardan sağa sapınca dönüp adama baktım.
"Afedersiniz," dedim, "kente gitmiyor muyduk?" Adam yanıt vermedi. Karayoluna çıkınca aracın hızını arttırdı. Kentten uzaklaşıyorduk.
Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Gazetelerin üçüncü sayfalarına konu olabilecek bir sona doğru mu gidiyoruz? Diye düşündüm.
"Beyefendi ters yöne saptınız galiba?"
Dalgınlıkla, "Hı!" diyerek bana döndü. "Haa! Yok yok! Merak etmeyin, ileride bir benzinci var, ona uğrayıp geri döneceğim." Endişemi okuyan yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
Rahatlayarak yerime iyice yerleştim. İlerideki benzincinin ışıklarına yaklaştıkça yavaşlamaya başladık. Müzik ve yağmurun cama vuran toportıları, arabanın sıcak havası, gecede parlayan sarı ışıklar, tok sesi, güven verici yüzü, yavaşlayan arabanın girdiği mıcır kaplı bağlantı yolunda gıcırdayan lastikler? Bir anlık korkunun yerini, yanımdaki yabancıya duyduğum merak almaya başlamıştı. Hiç konuşma arzusunda olmamama karşın, benzinciden çıkıp tekrar kente doğru döndüğümüzde aslında bu arabayla, bu yabancıyla yönümüzü değiştirmeden kenti terk edip, hiç durmadan kilometrelerce gidebileceğimizi hayal ettim.
Yağmurdan kaçmak, kentten kaçmak, korkularımdan kaçmak? kendimden kaçmak? Sıcak, karanlık, yağmur? Dizlerimi çekerek, büzüldüm.
Televizyonda seyrettiğim bir belgeselde, iki yabancı insanın yan yana geldiklerinde duydukları tedirginlikten söz ediyordu; belki de ilkel dürtülerimizden kaynaklanan, hep bir mesafe koyma çabasından. Kaç santimdir acaba bizi rahatlatan boşluk? Bir dirsek boyu? Bir kol boyu? Kendi yaşam alanlarını belirlemek için salgılarını çeşitli yerlere bırakan vahşi hayvanlar gibi mi oluşturuyoruz sınırlarımızı?
İsteklerimiz, seçimlerimiz, korkularımız, beğenilerimiz, inançlarımız? Hayali çaputlarımızı asıyoruz dallara, bir çalının dibine işiyoruz, bir kayanın üzerine tükürüyoruz, bir mağaranın girişine tabularımızı dikiyoruz.
Adam, "bana baba diyebilirsiniz" dese, ben ona "anne" diyeceğim. Uzanıp sarılacağım gövdesine. Direksiyonu tutan ellerini öpeceğim. Neden? Neden sızmak istiyorum, bir akışkan gibi usul usul bilinmeze.
Ne iş yaptığını soruyorum. Duymuyorum verdiği cevabı. Ben de grafikerim. Reklam tasarımcılığı yapıyorum. Hep tüketen insanlardan, her şeyi tüketen insanlardan nefret ediyorum; onların tüketim arzularını artırıyorum. Daha çok tüketsinler, daha çok özgür olsunlar, daha çabuk bitirsinler, duvarlarını örsünler.
Kentin ilk sokaklarına giriyoruz. Üst üste yığılmış evleri geçiyoruz. Bozuk yollar, ıslak ve çamurlu kaldırımlar. Üç beş birahane. Dumanaltı olmuş, alkol sinmiş, elbiselerden küf kokuları kıllı burun mukozalarına dolmuş. Sandalyeler düzeltiliyor. Televizyonların alacalı ışıkları parlıyor camlarda. Pencerelerde insan hayaletleri. Yüzüme al basıyor. Bir dansöz titreşiyor masanın üstünde. Çarpılmış ağızlarda tükürükler birikiyor. Bir cinayet işleniyor kuytuda. Bir kadının kocaman memeleri mıncıklanıyor, öpüşsüz dudaklar ayrı köşelere uzuyor.
Akşam uğradığım arkadaşım ara yuzun sessizliklerin girdiği konuşmamızın bir yerinde, "Nasıl hissediyorsan öyle yaşamalısın" demişti? Bu beylik cümleyi duyduğum anda sıkılmıştım ondan. Kendin bahsetmişti ve "Ne kadar farklı biriyim ben"cilikten çıkamamış, uzadıkça aynılaşmıştı. Bok farklısın! Hepimiz aynıyız işte! Hepimiz aynı! Ben aynıyım, sen aynısın, şu yanımda oturan adam, hepimiz. Göğsümüze bir sineğin inadı konmuş* öyle didikliyoruz hayatı. Hiç farkına bile varamadan, savrula savrula, hep aynı şeylere konup durarak.
Daha ışıklı güzel caddelere geliyoruz, önce otomobil galerileri ve gecekonduların yakasına yapışmış büyük marketler karşılıyor bizi. Kentin içine içine girdikçe pırıl pırıl vitrinler, lüks daireler başlıyor. Bakımlı, temiz sokakları yalayıp geçiyoruz. Evim kentin tam merkezinde. Yaklaştıkça doğruluyorum. Adam konuşmamakta ısrarlı. Benim işime gelse de hala öğrenmek istediklerim var. Evli mi, çocukları var mı, bu saatte nerden geliyor, bir metresi mi var, neden elleri bu kadar beyaz, neden bu kadar suskun?.. Ona bir hayat yakıştırıyorum. Bunu öylesine inanarak yapıyorum ki, belki aylar sonra bu hayatı gerçek olarak hatırlayacağım.
Yağmur kararlı halini devam ettiriyor, müzik ve silecekler kulaklarımdan kumsaati inceliğinde süzülüyorlar. "Müsait bir yerde inebilir miyim?" diyorum. Arabayı sağa yanaştırıyor. Teşekkür ediyorum. Rica ederim diyor. Usulca uzaklaşıyor. Kaldırımlara düşmüş ışıklara basa basa yürüyorum. Islanıyorum. Gidebilir miydim sahi? Hiç durmadan yol alarak. Güneş doğduğunda bir sahil kasabasına kapağı atmış ve huzuru bulmuş olabilir miydim? Canım eve gitmek istemiyor. Gececi barlardan birine giriyorum. İçerde hala üç beş kişi var. Bar taburelerinden birine oturuyor ve içki ısmarlıyorum. Barmeni tanıyorum. Havadan sudan konuşuyoruz. Bir içki de kendi ısmarlıyor. Bar yavaş yavaş boşalıyor; kapanma vakti geliyor. "Çıkınca ne yapacaksın?" diye soruyorum, "Bir işim yok?" diyor. "İstersen kahve içelim?" diyorum. Canım eve yalnız gitmek istemiyor.
*Homeros, İlyada
|