Ana Sayfa La Résistance Giriş Yazısı


Gönderen Öykü Procesi
Hurin 





« 30 Kasım 2008 »

Oyungezer'in mesaj panosunda verdiğimiz eşik metne göre sizlerden gelen öyküleri yayınlıyoruz. Sözkonusu metni Kitap-lık dergisinin eski bir sayısından aldık. Aşağıdaki eşik metin Cemil Kavukçuya, devamındaki öykü ise Vefa Gönenç'e aittir.

Gecenin bir saati durakta araç bekliyorum. Hiç dinmeyecekmiş gibi kararlı bir yağmur yağıyor. Uzun zamandır görüşmediğimiz, kentin oldukça dışındaki yeni sitelerden birinde oturan arkadaşıma uğramıştım. Konuştuğumuz konular kısa sürede bitiyor, araya uzun sesizlikler giriyordu. Kalmam için çok ısrar etmiş, bu saatte araç bulamayacağımı söylemişti ama ben dönmekte kararlıydım. İkimizin de hissettiği, üzerini örtmeye çalıştığımız olumsuz hava nedeniyle orada kalamazdım. Arkadaşım da ısrar ederken o kadar içten değildi aslında. On dakikadır bekliyorum, ne otobüs geçti ne de taksi. Bir süre daha beklemeye karar verdim, olmazsa arkadaşımın evine dönecektim. İkinci sigaramı da bitirmiştim ki, uzaktan bir aracın farlarını gördüm. El kaldırdım. Yavaşlayıp önümde durdu. İçinde sürücüden başka kimse yoktu. Direksiyonun başındaki adam eğilip bana baktı.

"Afedersiniz," dedim, "uzun süredir bekliyorum, tek bir araç bile geçmedi. Kente gidiyorsanız beni de alabilir misiniz?" Adam sağ kapıya doğru uzanıp kilidi açtı. Teşekkür ettim. Rica ederim, dedi. Tok, etkileyici bir sesi vardı. Bir süre konuşmadık. Arabanın içine yayılan hafif müzik sileceklerin hareketine büyülü bir hava veriyordu. Suskunluğu bozmak için, "burada mı oturuyorsunuz?" dedim. "Hayır" dedi. Yeniden sustum. Işıklardan sağa sapınca dönüp adama baktım.

"Afedersiniz," dedim, "kente gitmiyor muyduk?" Adam yanıt vermedi. Karayoluna çıkınca aracın hızını arttırdı. Kentten uzaklaşıyorduk.



Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Gazetelerin üçüncü sayfalarına konu olabilecek bir sona doğru mu gidiyoruz? Diye düşündüm.

"Beyefendi ters yöne saptınız galiba?"

Dalgınlıkla, "Hı!" diyerek bana döndü. "Haa! Yok yok! Merak etmeyin, ileride bir benzinci var, ona uğrayıp geri döneceğim." Endişemi okuyan yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Rahatlayarak yerime iyice yerleştim. İlerideki benzincinin ışıklarına yaklaştıkça yavaşlamaya başladık. Müzik ve yağmurun cama vuran toportıları, arabanın sıcak havası, gecede parlayan sarı ışıklar, tok sesi, güven verici yüzü, yavaşlayan arabanın girdiği mıcır kaplı bağlantı yolunda gıcırdayan lastikler? Bir anlık korkunun yerini, yanımdaki yabancıya duyduğum merak almaya başlamıştı. Hiç konuşma arzusunda olmamama karşın, benzinciden çıkıp tekrar kente doğru döndüğümüzde aslında bu arabayla, bu yabancıyla yönümüzü değiştirmeden kenti terk edip, hiç durmadan kilometrelerce gidebileceğimizi hayal ettim.

Yağmurdan kaçmak, kentten kaçmak, korkularımdan kaçmak? kendimden kaçmak? Sıcak, karanlık, yağmur? Dizlerimi çekerek, büzüldüm.

Televizyonda seyrettiğim bir belgeselde, iki yabancı insanın yan yana geldiklerinde duydukları tedirginlikten söz ediyordu; belki de ilkel dürtülerimizden kaynaklanan, hep bir mesafe koyma çabasından. Kaç santimdir acaba bizi rahatlatan boşluk? Bir dirsek boyu? Bir kol boyu? Kendi yaşam alanlarını belirlemek için salgılarını çeşitli yerlere bırakan vahşi hayvanlar gibi mi oluşturuyoruz sınırlarımızı?

İsteklerimiz, seçimlerimiz, korkularımız, beğenilerimiz, inançlarımız? Hayali çaputlarımızı asıyoruz dallara, bir çalının dibine işiyoruz, bir kayanın üzerine tükürüyoruz, bir mağaranın girişine tabularımızı dikiyoruz.

Adam, "bana baba diyebilirsiniz" dese, ben ona "anne" diyeceğim. Uzanıp sarılacağım gövdesine. Direksiyonu tutan ellerini öpeceğim. Neden? Neden sızmak istiyorum, bir akışkan gibi usul usul bilinmeze.

Ne iş yaptığını soruyorum. Duymuyorum verdiği cevabı. Ben de grafikerim. Reklam tasarımcılığı yapıyorum. Hep tüketen insanlardan, her şeyi tüketen insanlardan nefret ediyorum; onların tüketim arzularını artırıyorum. Daha çok tüketsinler, daha çok özgür olsunlar, daha çabuk bitirsinler, duvarlarını örsünler.

Kentin ilk sokaklarına giriyoruz. Üst üste yığılmış evleri geçiyoruz. Bozuk yollar, ıslak ve çamurlu kaldırımlar. Üç beş birahane. Dumanaltı olmuş, alkol sinmiş, elbiselerden küf kokuları kıllı burun mukozalarına dolmuş. Sandalyeler düzeltiliyor. Televizyonların alacalı ışıkları parlıyor camlarda. Pencerelerde insan hayaletleri. Yüzüme al basıyor. Bir dansöz titreşiyor masanın üstünde. Çarpılmış ağızlarda tükürükler birikiyor. Bir cinayet işleniyor kuytuda. Bir kadının kocaman memeleri mıncıklanıyor, öpüşsüz dudaklar ayrı köşelere uzuyor.

Akşam uğradığım arkadaşım ara yuzun sessizliklerin girdiği konuşmamızın bir yerinde, "Nasıl hissediyorsan öyle yaşamalısın" demişti? Bu beylik cümleyi duyduğum anda sıkılmıştım ondan. Kendin bahsetmişti ve "Ne kadar farklı biriyim ben"cilikten çıkamamış, uzadıkça aynılaşmıştı. Bok farklısın! Hepimiz aynıyız işte! Hepimiz aynı! Ben aynıyım, sen aynısın, şu yanımda oturan adam, hepimiz. Göğsümüze bir sineğin inadı konmuş* öyle didikliyoruz hayatı. Hiç farkına bile varamadan, savrula savrula, hep aynı şeylere konup durarak.

Daha ışıklı güzel caddelere geliyoruz, önce otomobil galerileri ve gecekonduların yakasına yapışmış büyük marketler karşılıyor bizi. Kentin içine içine girdikçe pırıl pırıl vitrinler, lüks daireler başlıyor. Bakımlı, temiz sokakları yalayıp geçiyoruz. Evim kentin tam merkezinde. Yaklaştıkça doğruluyorum. Adam konuşmamakta ısrarlı. Benim işime gelse de hala öğrenmek istediklerim var. Evli mi, çocukları var mı, bu saatte nerden geliyor, bir metresi mi var, neden elleri bu kadar beyaz, neden bu kadar suskun?.. Ona bir hayat yakıştırıyorum. Bunu öylesine inanarak yapıyorum ki, belki aylar sonra bu hayatı gerçek olarak hatırlayacağım.

Yağmur kararlı halini devam ettiriyor, müzik ve silecekler kulaklarımdan kumsaati inceliğinde süzülüyorlar. "Müsait bir yerde inebilir miyim?" diyorum. Arabayı sağa yanaştırıyor. Teşekkür ediyorum. Rica ederim diyor. Usulca uzaklaşıyor. Kaldırımlara düşmüş ışıklara basa basa yürüyorum. Islanıyorum. Gidebilir miydim sahi? Hiç durmadan yol alarak. Güneş doğduğunda bir sahil kasabasına kapağı atmış ve huzuru bulmuş olabilir miydim? Canım eve gitmek istemiyor. Gececi barlardan birine giriyorum. İçerde hala üç beş kişi var. Bar taburelerinden birine oturuyor ve içki ısmarlıyorum. Barmeni tanıyorum. Havadan sudan konuşuyoruz. Bir içki de kendi ısmarlıyor. Bar yavaş yavaş boşalıyor; kapanma vakti geliyor. "Çıkınca ne yapacaksın?" diye soruyorum, "Bir işim yok?" diyor. "İstersen kahve içelim?" diyorum. Canım eve yalnız gitmek istemiyor.

*Homeros, İlyada

 
Lord_Duxus 



« 11 Aralık 2008 »

Bir kez daha sordum, bu kez sesimde biraz endişe tınısıyla:

"Afedersiniz, kente gitmiyor muyduk?"

"Hayır, henüz değil." dedi adam.

Normalde bu gibi bir durumda; belki de yapmayı en beklemeyeceğim şeyi ? normalde böyle bir durumda hiç olmamıştım ve doğal tepkim de tam olarak ne olurdu bilmiyorum ama, sanırım bu olmazdı - yaptım. Öyle sessizce oturdum ve karanlık yolu seyrettim. Hiç gece vakti, şehirler arası, araba seyahati yaptınız mı bilmiyorum; ama 'uygarlık'tan uzaklaşınca siyah daha değişik bir ton alıyor, karanlığın zihinde yarattığı etki tamamen değişiyor.

Ne kadar zaman sonra bilmiyorum ama araba durdu. Sanırım. Tam da emin değilim çünkü hatırlamıyorum açıkçası. Yolda gidiyorduk ve ardından hatırladığım koca bir ekranın karşısında oturduğum. Depo gibi bir yerdeydik. Hayatımda hiç böyle bir yere gelmemiştim ama; herhalde böyle bir yer ancak depo gibi bir yer olabilirdi. Yumuşak bir koltukta oturuyordum. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyordum ve açıkçası o saniye hiç umurumda da olmadı.

Adam sanki herşey normalmiş gibi bir ses tonuyla sordu:

- Şu an ortadan kaybolsan ne olur?

-Bilmiyorum, ne olur?

Şaşırmıştım, ne gibi bir cevap vermem gerektiğini bilmiyordum. Doğuştan ukala ve alaycı bir insandım. Aklıma gelen ve ağzımdan çıkan ilk cevap bu saçma şey olmuştu.

-Ne değişir dünyada?

-Bilmiyorum. Sanırım pek birşey değişmez. Sonuçta çok da önemli biri değilim. Ailem, arkadaşlarım dışında kimse fark etmez bile herhalde.

-Bu kadar önemsiz mi hissediyorsun kendini hayatta?

-Ben önemsiz olduğumu söylemedim.

-O zaman önemlisin ve sen yok oldun diye pek çok şey değişir.

-Hayır, öyle de değil.

Bir anda sinirlenmiştim. Sinirimi belli etmemeye çalışarak, açıklamaya başladım.

-Bak, ben şu an yok olursam; genel anlamda evrende birşey değişmez çünkü evrenin küçük bir parçasıyım sadece. Ancak çevremde bana yakın olan insanların hayatlarında göreceli olarak daha büyük bir yerim var. Onlar için birşeyler değişir. Benim yok olmama üzülürler, sonra bensizliğe alışırlar herhalde. Ne de olsa hayat devam ediyor.

Dünyadan 'kaybolma' ihtimalimi tamamen yabancı biriyle, daha önce hiç olmadığım bir yerde konuşuyor olmam ve çok daha önemlisi panik içinde çığlıklar atmıyor olmam çok ama çok ilginçti.

-Peki ya o yakın çevrendeki insanlardan biri yok olsa, örneğin annen ya da bir arkadaşın; senin hayatında nasıl bir değişiklik olur?

"Hey annemi bu işin dışında bırak tamam mı adamım!" diye bağırırdım, eğer kötü bir Amerikan filminde olsaydım. Ama onun yerine:

-Çok üzülürüm. Ama eninde sonunda o üzüntüye de alışır, hayatımı yeni duruma göre düzenlerdim.

-Şimdi sana desem ki, şu an yakın çevrendeki herkes sonsuza dek yok oldu. Çok üzülür müsün?

-Üzüntümden ölürüm.

-Peki ya "Yakın çevrendeki herkes çok yakında sonsuza dek yok olacak." desem?

-Hemen onların yanına koşar onları ne kadar sevdiğimi, benim için ne kadar önemli olduklarını söylerim.

Adam durdu. Aslında aktif olarak birşey yapmıyordu. Hatta onu görüyor muydum emin bile değilim. Ama ben bunu söyleyince bir an durduğunu gördüm.

-O zaman yakın çevrendeki herkes çok yakında sonsuza dek yok olacak.

Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz, filmlerdeki hayallere dalma sahnelerinde olduğu gibi sadece kafamın bir sarmal içinde döndüğü görüntüsü gözümünün önüne geldi. Kendi kafamı dışarıdan nasıl görüyordum, bilmiyordum ama hem kendi kafamın, hem de kafama arka plan oluşturan sarmalın deli gibi dönmesi sonucu çok fena başım dönüyordu.

***

-Şişşşşt! Yım, olm uyan lan! Saat sabah 5 olmuş. Şişşşşşt, eşşek arabası uyansana!

-Hea? Neooluyoooolm?

-Len, o kadar dedim ben sana su bardağından Bacardi shot yapmayalım diye.

-Emaaan, kaç tane yaptık olm biz ondan?

-Valla şişe"LER" boş Yımcım...

-Ohfş... Olm Aliş, çok acayip bir rüya gördüm lan; bundan sonra hayatımı çok fena değiştiricem.

-Dur lan; şişenin üstünde uyumuş belimi oynatamıyom, adam gibi yatağa yatalım sabah anlatırsın. Çünkü birazdan ölücem sanırım.

-Söyleyelim yanyana gömsünler bizi...

-Sen benim yatakta yat, ben annemlerinkinde yatarım.

-Bu arada eşşek arabası ne olm? Hem insan bir şişenin üstünde nasıl uyuyabilir ki?

-Sus valla, ölücem...

Sabah uyanamadık. Öğleden sonraki dersi de ektik. İşte o kadar... Birşey değişmedi, herşey aynen eskisi olduğu gibiydi.

Ne sanmıştınız ki?

 
Jester Prince 



« 13 Aralık 2008 »

Durmasını istiyorum, ama o gülüyor; gülüşü de sesi gibi. Çok yorgun hissediyorum aniden. Konuşmaya itiraz etmeye çabalıyorum; olmuyor. Her yer karanlık. "kentte senin için ne var ki?" diyor. İtiraz edemiyorum. Karanlık beni sarıyor.

Gözlerimi açıyorum, arkadaşımın evindeyim hala. Uyuyakalmış olmalıyım. Gitmek istediğimi söylüyorum, 'dur,' diyor "film izleyeceğiz bak başladı bile!".

Oturuyorum. Küçük bir eve yaklaşıyor kamera. Çok tanıdık bir ev ama çıkartamıyorum. Evde bir çiftin kavga edişini izliyoruz. Çift çok tanıdık; ama uykum var. Çıkartamıyorum. Küçük bir çocuk araya girmeye çalışıyor. Ama. İkisi de ondan nefret ediyor belli; Çocuk çok tanıdık. Ama uykum...

Gözlerimin yaşardığını fark ediyorum. Ne annesi ne babası umursamıyor çocuğu. Kavga ederken de, birbirlerini aldatırken de çocuğu umursamıyorlar. Çocuk ağlıyor, tıpkı...

Benim gibi?

"Ne biçim bir şaka bu" diye bağırarak yerimden fırlıyorum. Şu an sadece arkadaşım olan sevgilim, tek aşkım bana bakıyor. Bir şeyler diyor ama anlamıyorum. Tam tekrar bağıracakken bir ses duyuyorum. Bana'uyan bebeğim' diyor.

Gözlerimi açıyorum. Bir kâbus. Sadece bir kâbus görmüşüm. O yanımda, o benim. Asla başkasının olmadı. Asla evlenme planları yaparken beni terk etmedi. O benim.

"çok kötü bir kâbustu. Beni terk etmiştin. Yalnızdım. Her şey çok karanlıktı." diyorum. Ama istememe rağmen devamını getiremiyorum çünkü elini ağzımın üzerine koyuyor, "ayrılmalıyız" diyor, konuşamıyorum. 'Başkasını seviyorum artık," diyor."Seninle sadece acı çekiyorum". Konuşamıyorum. Bağırmak "neden" diye haykırmak istiyorum. Yapamıyorum, çok yorgunum. Çok karanlık...

Tekrar bir ses duyuyorum. Daha resmi bu ses. "kendine geliyor doktor bey" diyor. Gözlerimi açıyorum. Beyaz dezenfektan kokan çarşaflar ve beyaz bir tavan. Üzerime eğilen beyaz önlüklü biri var, hastanede olmalıyım.

"Sadece bir kâbusmuş. Burada ne işim var' diyorum. Doktor bana acıyarak bakıyor. "Bir kaza geçirdin. Yaşadığın için şanslısın evlat. Ama... Uzun bir süre ellerini kullanamayacaksın" diyor. Bakıyorum. Kekeleyerek "ama ben gitaristim. Benim işim bu" diyorum. Hüzünle gülümseyip "çok üzgünüm" diyor. Ağlamak istiyorum; bir şeyleri kırmak parçalamak. Ama yapamıyorum. Hemşire koluma bir iğne yapıyor. Karanlığın içinden daha koyu bir karanlığa düşüyorum.

Işık. Çok fazla ışık. Gözlerimi açıyorum, bir sahnenin önündeyim; benim grubum. Ama bensiz. Gözlerimi kapıyorum.

Işık azalıyor...

Tekrar açıyorum. Bir aynanın karşısında takım elbisenin içindeyim. Sorgulamıyorum. İş görüşmesine gitmeye hazırlanıyorum. Kravatımı düzeltip kapıdan çıkıyorum ve...

Gelecekteki patronumun karşısındayım. Nefret ettiğim düzenin içinde yer alabilmek için kendimi alçaltıyorum. Ama işi alıyorum, nihayet güvendeyim. Patronun odasından çıkıyorum ve işimin başındayım. Saate bakıyorum sıkkın bir şekilde. Daha saat 10. 7 saat daha mesaim var. Lanet okuyarak kafamı masama koyuyor ve gözlerimi kapıyorum.

Saçlarımın arasında bir el hissediyorum. O... "Evleniyorum." diyor. Kalanını dinleyemiyorum. Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyor o konuşurken. Ama o kadar yüksek sesle çığlık atıyor ki ruhum; onu duyamıyorum. Giderken bana bakıyor. Lütfen kelimesiyle başlayan bir şeyler söylüyor. Gözlerimi kapayıp ayağa kalkıyorum.

Yüzüme çarpan temiz havayı hissederek gözlerimi açıyorum. Her zamanki yerimdeyim. Kentin her yerini görebildiğim bu tepe. Arkama bakıyorum, bira şişeleri. Bir adım atıyorum; kenara yaklaşıyorum. Acılarım uzaklaşıyor. Bir adım atıyorum; tüm kırık hayallerim yerlere saçılıyor. Bir adım daha; tüm ölü umutlarım uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor. Son bir adım kalıyor atmam gereken. Ona olan aşkımı, yani kendimi geride bırakmam için sadece bir adım.

Ama atamıyorum ve daha da kötüsü neden atamadığımı anlamıyorum. Arkamı dönüyorum. Karanlığın sıcak kollarına düşüyorum.

Kulağımda yolun uğultusuyla uyanıyorum. Kafamı çevirip arabayı kullanan adama bakıyorum. Çok tanıdık geliyor; ama çıkartamıyorum. Kaçla gittiğimize bakıyorum. Hala 170. Şehir artık çok uzakta. Bir yanımızda deniz diğer yanımızdaysa bir yamaç var.

"Daha hızlı git," diyorum adama: "Daha hızlı git. Kendimin bana yetişememesi lazım"

Kafasını çevirip bana bakıyor. Gülümsüyor ve "madem istediğin bu." diyerek gazı köklüyor ve direksiyonu bırakıyor. Ellerini başının arkasında kenetleyip bir sigara çıkartıyor koltuğunun yanında. Bir tane de bana uzatıyor ve yakıyoruz.

Aklıma alakasız şeyler geliyor. Arabanın yolda slalom yaptığını fark ediyorum. "Fight club gibi" diyorum. Tekrar bana bakıyor ve sırıtarak "zannettiğinden de fazla" diyor. Bu söze bir anlam aramaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Bir an için araba sarsılıyor. Ve sonra... Çok yorgunum, yanımda oturan adama bakıyorum. Çok tanıdık geliyor; ama uykum var. Tanıyamıyorum.

Karanlık beni alıyor...

 
Ayna-i Marzî 





« 14 Aralık 2008 »

..."Davranışlarınız son derece tuhaf" dedim, "hem şehir merkezine gitmediğimizi görüyorum, öyleyse nereye gidiyoruz?" diye ekledim, tedirgin olmuş bir sesle.

Sorumu duyduğuna dair bir mimik belirmemişti yüzünde; aldırmaksızın devam etti yola. Sinirlenmiştim iyiden iyiye. Hani şehir merkezinden gittikçe uzaklaşmamız yetmiyor, üstelik duymazdan geliniyorum. Adam sen de...

Sinirle "bana bak" diyecek oluyorum; dışarıya ilişiyor gözüm. Rüzgar esintili bir yağmur var hala, içeride ise tatlı bir sıcaklık; sinirim yatışıyor tabi hemen.

Nereye gittiğimizi merak etmiyor değildim, adam da merakımı gidermiyordu ama; her halukarda içinde bulunduğum sıcaklık dışarıdaki soğukluğa ağır geliyordu. İyice yayıldım koltuğa, zaten bir mahmurluk çökmüştü üstüme. Camdan izlemeye koyuldum etrafı. Yağmuru tek seferde yutarcasına çeken toprak, yağmur ve rüzgardan öfkelenmiş bir şekilde tüm dünyayı içine çekmeye and içmiş deniz dalgaları... Islanmış yerdeki su birikintilerini o yana, bu yana fışkırtarak giden arabanın çarptığı ağaç dallarının sesi; cam sileceklerinin kalkıp inen görüntüsü ve gizemli şu adam. İçinde bulunduğum sahnenin korku filmi olmadığına dair tek kanıt, korkmak yerine iyice mahmurlaşıp gözleri kapanan benim halim sanırım.

Korkmalısın diyen aklıma inat kapanıyor gözlerim, ağzım da destek çıkıyor, sonuna kadar esneyerek açıyor kendini. Bedenimse gerilerek veriyor desteğini, iyice mayışmıştım anlaşılan.

"Nereye ki bu yolculuk?" diye mırıldandım.

"Kim bilir" diye sorarak cevap verdi tok sesli adam da. Sesine acı bir ton da eklenmişti ama. "İşte şimdi korku filmindeyim," diye düşünerek irkildim "sanırım".

Yeni farkına varmıştım, yol ilerledikçe kıvrımlaşıyor, hissedilmeyecek derecede hafif bir yokuşla tepeye doğru çıkıyordu. Denizle aramızdaki mesafe arttıkça da adamın yüzündeki ifade farklılaşıyordu. Göz ucuyla bakıyor gibi gözüksem de, adamın mimikleri ilgimi çekmişti; bir an acıyla kıvranıyor, sertleşiyor akabinde, sonra hüzüne bürünüyor birden, hani neredeyse gözleri dolu dolu olacak.

Tepeye varmıştık. İyiden iyiye merakım artmıştı; ama nasılsa sorduğum soruyu duymazdan gelecek.

"İkidir cevap vermiyorsunuz; verdiğinizde de pek bir cevap gibi olmuyor" dedim sesime kinaye katarak. "Bu tepeye niye geldik?"

Arabayı durdurmuştu, bu sefer sorum ilgisini çekmişti galiba. Yüzünü bana dönerek gözlerimin taa içine baktı; suratında tanımlayamadığım garip bir ifade ile. Sanki kararmıştı yüzü; ifadesizlik mi vardı? Galiba. Belki de dinginlik.

Yüzünü döndü ve arabadan çıktı, kapısını açık bırakarak. Tepe üstündeydik, bir yamacın hemen gerisinde. Yağmur yağıyordu dışarıda, rüzgarla karışık ve kayboldu birden adam. Anlam kazanmıştı tüm davranışları.

Açık kapıdan yağmur damlaları süzülüyordu içeri. Kalktım ve şoför koltuğuna geçtim, kontağı çevirdim. Artık şehir merkezine gidebilirim. Sanırım.

 


Copyright M.Ö. Bilmemkaç - M.S. Herhangi bi gün (C) (R) (P) (CRAP) Beneath the Ground
Her Hakkı ölümü tadacaktır
İzinsiz kullanımı Transilvanya yasalarına göre yasaktır.