<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Çalışmalar</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/category/calismalar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 17:17:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Komutan #7</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 21:06:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3428</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.
- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.
- Neden ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.</em></p>
<p>- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?<br />
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?<br />
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.</p>
<p>- Neden korkuyorsun ki, fidye de yok dedin, göm toprağa gitsin. Unutalım. Şimdiye kadar olan masraflar için bir şeyler ayarlarız.<br />
- Hoppala! Sen bizi kiralık katil mi sandın lan? Üç kişinin hesabını alırım istediğim zaman, o ayrı; ama masrafları sen zaten döküleceksin en kısa zamanda.<br />
- Hadi ya, sen mi veriyorsun kararları?</p>
<p>Melancas güldü.<br />
- Vicdan azabı çekiyorum diyelim. Her şeyi anlatıp rahatlayasım var.<br />
- Ne yapacaksın? Remnos’a girip şehir meydanında konferans mı vereceksin?</p>
<p>Haydutbaşı düşündü, zihni gereken yanıtı üretiverdi hemen:<br />
- Yaşlı adama çok üzülüyorum, her şeyi itiraf edip af dilesem, Remnos yakınlarına bıraksam da devam etse savaşı için adam toplamaya ha?</p>
<p>Yüzü kızaran Brinkazas olduğu yerde hafifçe zıplayarak bağırdı patlarcasına:<br />
- Tehdit ha? Sen kimsin be? Hayvan herif! Dene bakalım bir, dene… Ben olmasam nasıl yaşardın bu kadar yıl, hiç düşündün mü? Ben karışmasam hepinizi çoktan öldürmezler miydi sanıyorsun? Keşke öldürselermiş, keşke!</p>
<p>Gülümseyen Melancas ayağını sürüyordu çakıllı toprağın üzerinde. Bir öğretmeni sinirlendirmek hoşuna gidiyordu. Kan basıncının tehlikeli biçimde yükseldiği görülebilen ihtiyar bir kalp krizi geçirse de yerde debelenirken onu seyredip neşeli bir veda etse diye geçirdi içinden. Ne de olsa buluşmaları tamamen gizliydi ve Brinkazas gibi “saygıdeğer” bir öğretmeni ormanın böyle ıssız bir köşesinde aramak kimsenin aklına gelmezdi. Ancak o bunları düşünürken sakinleşmişti Brinkazas. Kendisi olmasa pis işlerini kime yaptıracağını sorarak onu daha da sinirlendirebilirdi ama gençliğindeki hatayı yinelemek istemedi, gereken yerde alttan almak da bir sanat ve bunu uygun biçimde başarabilmek de bir beceri, bir üstünlüktü.</p>
<p>- Tamam hocam, tamam. Yok öyle bir şey, merak etmeyin siz. Biraz masraflara destek çıkarsanız seviniriz, yoksa boynumuzu büker yerimizi biliriz. Unuttuk gitti.<br />
- Güzel. Para konusu kolay, meraklanma. Şimdi geçmişi bırak da, şu yeni işimizi konuşalım asıl.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>UR791, çalışmak konusunda kararsız tozlu lambanın titreyen soluk ışığında önündeki yemeği yavaşça kaşıklıyordu isteksiz de olsa. Kadına bugün de yaklaşamamış, uzakta bir masaya oturmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Günler fabrikada geçip gidiyor, yığınlarca üretilen borular sürekli alınıp götürülüyordu. Kafası bir türlü uygulamaya koyamadığı tasarılarla dolup taşan adam ise sıkıntı içerisinde bekliyordu uygun bir fırsatı.</p>
<p>Zihninin aşık olmayan kısmı ise kurtarıcısının hala ortaya çıkmamış olmasına takılıydı. Çölü geçmek için bir araç ayarlayamamış mıydı? Belki de çölü geçmiş ama bu ufak fabrikayı bulamamıştı. Yanlış fabrikaya girip de yakalandıysa ya? Peki çölde kaybolup yönünü şaşırdıysa, susuzluktan kuruduysa?</p>
<p>Aklına su içmek gelen adam; temiz olmadığı belli bardaktaki tortulu, hafif tuzlu suyu tadını almamaya çalışarak bir dikişte içti. Yatma zilinin sesi havada dalgalanırken, sertçe koydu bardağı masaya istemeden. Metalin metale çarpmasından çıkan haddini bilmez tını, herkesin dikkatini üzerine topladı.</p>
<p>Eh, en azından kadın da bakmıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Son günlerde ağrıları azalan Patrobas vaktini çetenin arasında dolaşarak geçirmekteydi. Etrafındaki haydutlar kaçma ihtimaline karşı her an tetikteydi, zaten buna teşebbüs edecek kadar da iyileşmiş değildi. Haydutları tanıdıkça şaşırmıştı yaşlı adam, bilgileri oldukça ileri düzeydeydi, araştırma dahi yapıyorlardı hiçbir düzenleri olmasa da. Her şey Melancas’a soruluyordu, hiçbir kurumları veya akademik bölümleri yoktu. Öğretim işleri ya bizzat Melancas tarafından ya da konuyu diğerlerinden daha iyi bilen bir haydut tarafından gerçekleştiriliyordu hiçbir yönlendirici kitap veya denetleme organı olmadan. Bu başına buyrukluktan bile böyle bir sonuca ulaşmaları umutlandırıcıydı. Ne zaman yetenekli bir genç görse olduğu gibi kendini heyecana kaptırdı ve irice bir kayanın üstüne çıkıp ellerini iki yana açarak konuşmaya başladı:</p>
<p>- Bakın, hepinizin ne kadar faydalı olabileceği bu koşullarda bile sağladığınız başarılardan görülüyor. Gelin hep birlikte Deros’a gidelim, ben size kefil olurum, affedilip hepiniz şehre yerleşirsiniz. Biraz uyum sağladıktan sonra, toplum tarafından kabul edilir, geçmişiniz unutulunca da kucaklanırsınız. İyi bir gelecek için hala şansınız var.</p>
<p>Patrobas dostça konuşarak onlara ulaşmayı başardığını sanmıştı. Oysa ki aldığı tek karşılık kahkahalar oldu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Dibractes Silvos’ta yeni bir güne uyandı. Hala hedeflerine ulaşamadığı için sıkıntılıydı. Meydanda rastladı aradığı adama:</p>
<p>- Ooo, Sogdinias hocam, nasılsınız bugün?<br />
- Olanları biliyorsun sayın baştüccar, nasıl hissedebilirim ki? Halkımın çoğu ya hain olmuş, ya da aptal. Ama fiziksel sağlığımı soruyorsan iyiyim. Ya sen nasılsın?<br />
- Ben de hayal kırıklığı içerisindeyim, bu savaş zaten üzücü ama önce Ranke ülkesine fazla yakın olan Deros ahalisinin çılgınlığı deyip teselli buluyorduk. Ne var ki tüm Baravid şehirlerinden gördükleri destek çok daha üzücü ve yıkıcı oldu bizim için.<br />
- Haklısınız değerli dostum, çok haklısınız. Size karşı ne kadar mahcubum bilemezsiniz. Emin olun ki tüm gücümle çabalıyorum işleri yoluna koymak için.<br />
- Ondan bir şüphem yok, ben sizi tanıyorum. Ne var ki meclistekiler benim kadar iyi bilmiyor sizin saygıdeğer ve sözüne sadık kişiliğinizi. Sürekli sıkıştırıyorlar beni bir an önce her şeyin eski haline dönmesi için.<br />
- O zaman söyleyin onlara, hiç kimse merak etmesin. Düşüncelerimizi nihayete erdirdik ve yakında bu soytarılık da son bulacak.<br />
- Siz nasıl derseniz. İyi günler dilerim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uyanan Pelcardes işe koyuldu zaman kaybetmeden. Salona geçti, oğlanı masayı kahvaltı için hazırlarken buldu. Suratı asıktı çocuğun, kahvaltılıklara da pek sevecen davranmıyordu. Erken başlamış bir ergenlik bunalımı ile karşı karşıya olmadığını umdu.</p>
<p>- Kahvaltı hazırlamayı mı kendine yakıştıramadın evlat? Ne bu halin?<br />
- Olur mu öyle şey patron, “her iş yakışır emek edene” derdi babam.</p>
<p>Aslında ona emek vermek demesi gerektiğini söylemek için doğru bir zaman olmadığını hissetti Pelcardes.<br />
- Dertli gibisin Lako, bir sıkıntının varsa konuşalım. Bu yılgın halinle bir şey öğrenemezsin.<br />
- O adamın ve babamın ölmesine ben mi neden oldum?<br />
- Hoba! Ne alaka?<br />
- O hırsızı ben gösterdim babama, öyle yapmasaydım kim olduğunu bulamayacaktı, dolayısıyla o hırsız da babam da hala hayatta olacaktı. Her şey benim suçum!<br />
- Hııı.</p>
<p>Dolu dolu üfledi nefesini Pelcardes kapalı dudaklarının arasından, belki bıkkınlığının da bir kısmı uçar giderdi arada. Her şeye baştan başlamak yorucuydu.</p>
<p>- Şimdi iyi dinle beni evlat, bu konuşacaklarımız hayatının geri kalanı için çok önemli. Suçluluk insanın sahip olabileceği en zararlı hislerin başında gelir, kurtul ondan. Hatta bir sıralama yapacak olursak merhametin hemen altında yer alır. Geçmişi düşünmek şimdiki zamana yazık, geleceğe ise ayıptır. Olanlar senin denetiminden çıktı artık, olacakları ise belirleyecek güce sahipsin her zaman. Tabii sen vaktini pişmanlıkla harcarsan, başkalarının belirlediği bir gelecekte mecbur bırakıldığın seçimlerin suçluluğuna mahkum olursun.</p>
<p>- Yani o hırsızı affetmeyerek yanlış yapmadık mı?<br />
- Elbette hayır. Bak, az önce de dediğim gibi merhamet en zararlı duygulardandır.<br />
- Neden ki?<br />
- Affetmek suça teşviktir.</p>
<p>Çocuk anlamazca bakıyordu suratına.</p>
<p>- Şöyle düşün: Baban o adamı öldürmeseydi belki bu gece başka bir eve girecekti hırsızlık yapmak için ve başka insanları öldürecekti mallarını çalmak uğruna. Baban, anneni ve kardeşini kurtarmak için geç kalmış olabilir; ancak başka anneleri kurtarmak için asla geç değil. O hırsızın sefil hayatı boyunca öldüreceği birçok kadının ve çocuğun hayatını kurtardı baban. O bir kahraman. Sen de, suçluyu göstererek o kahramana yardım ettin evlat, aferin.<br />
- Ama babama katil dediler! Onu öldürdüler!<br />
- Onlara aldırma sen, yeterince düşünmüyorlar.<br />
- Babam katil değil mi yani?<br />
- Önce şunu cevaplaman gerekir: katil nedir?<br />
- Birini öldüren kişidir.<br />
- Öldürmek?<br />
- Iıı… Ölmesine sebep olmak.<br />
- Hmm.</p>
<p>Pelcardes’in zaman kazanmak için uydurduğu sorular işe yaramamıştı. Deneyimli tüccar, çocuğun basit sorusu karşısında hazırlıksız yakalanmıştı ve beklentiyle dolu bir çift gözün sıkıştırıcı bakışları altında doğaçlama yapmaktan başka çaresi yoktu:</p>
<p>- Birinin ölmesine birçok şekilde sebep olabilirsin, bilerek veya bilmeyerek. Bak… sen balıkçıydın, değil mi?<br />
- Babamla balığa giderdim.<br />
- Diyelim ki bir akşam balıktasınız. Siz de, diğer bir kayıktaki balıkçılar da epey doldurmuş kovaları. Tamı tamına birer balık eksik limana dönecek sayıya ulaşmanız için. Ağları bırakmış olta ile tutuyorsunuz balığı. Sende bir olta var, babanda bir tane, diğer kayıktaki iki balıkçıda birer tane. Eve gitmek için gereken tek şey bir, yalnızca bir balık. İşte o balık senin oltana vuruyor, babanın öğrettiği gibi çekiyorsun yukarı. Kovanız doluyor tıka basa ve birbirinize sarılıyor, sevinç nidaları atıyor, şarkı söyleye söyleye dönüyorsunuz köye. Pazarda balıkları taze taze satıyor, akşam evde ziyafet çekiyor, ailecek sohbet edip uykunun tatlı aylaklığına dalıyorsunuz. Sabah uyandığınızda limana gidiyorsunuz, diğer kayıktan arta kalan birkaç dalda sahilde uzanıyor. Herkes üzgün, durum ortada. Siz döndükten sonra kopan fırtına diğer iki balıkçıyı canından etmiş. Sizin mutlu aile akşamınız, başka bir ailenin felaketi olmuş. Bu seni katil yapar mı?</p>
<p>Ani soruyla sıçradı çocuk, kendini öyküye kaptırmıştı.<br />
- Ni… Niye yapsın ki?<br />
- Sen o balığı tutmasaydın belki de gidip o balıkçılardan birine yakalanacaktı. Onlar hemen limana dönecek, sevinecek, uyuyacaktı.<br />
- Ama ben onların ölmesini istemedim ki!<br />
- İstemek esnek bir eylemdir. O son balığı tutmak istedin mi, istemedin mi?</p>
<p>Kendilerini kaptırmış, varsayımdan gerçek bir olay gibi bahsediyorlardı. Kendi kıstaslarına göre başarılı bir yanıt verememişti, neyse ki başını öne eğmiş çocuğun etkilendiği belliydi. Pelcardes gülümsedi, her zaman dediği gibi, gençlerle çalışmak güzeldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #6</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 23:26:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3339</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Subay olan Rentus İkinci Atlı Okçu Bölüğü’nün başına geçer. Tugay, Batı Nisk topraklarına doğru yola çıkar. O sırada Athis Güney kavimlerini meydan savaşında mağlup etmiştir ve hayatta kalanları kovalamak için emrindeki adamlarla güneye ilerler.
Castratta surlarını sabah sisinin ardında seçebildiğinde geçmişi hatırladı Rentus. Tüm yükselişinin başlangıç noktası işte o surlardan tam da şu anda bulunduğu yere bakmak için kuzeydeki nöbet yerini terk etmesi olmuştu.
Kalenin ihtişamlı kapısından giren genç subay, avludaki sıkışık çadırları görünce şaşırdı. Daha önce hiç çadır görmediği avlu eskiye göre çok kalabalıktı, dinmek bilmeyen gürültü ise baş ağrıtıyordu. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Subay olan Rentus İkinci Atlı Okçu Bölüğü’nün başına geçer. Tugay, Batı Nisk topraklarına doğru yola çıkar. O sırada Athis Güney kavimlerini meydan savaşında mağlup etmiştir ve hayatta kalanları kovalamak için emrindeki adamlarla güneye ilerler.</em></p>
<p>Castratta surlarını sabah sisinin ardında seçebildiğinde geçmişi hatırladı Rentus. Tüm yükselişinin başlangıç noktası işte o surlardan tam da şu anda bulunduğu yere bakmak için kuzeydeki nöbet yerini terk etmesi olmuştu.</p>
<p>Kalenin ihtişamlı kapısından giren genç subay, avludaki sıkışık çadırları görünce şaşırdı. Daha önce hiç çadır görmediği avlu eskiye göre çok kalabalıktı, dinmek bilmeyen gürültü ise baş ağrıtıyordu. Askerler kümeler halinde oturmuş sohbet ediyorlardı, Kuzey Tugayı hala toplanmaya çalışıyor olmalıydı. Doğu Tugayı&#8217;nın yarısı dışarıda kalmıştı kalede yer olmadığı için. General Rodibnus&#8217;un kalenin taze komutanı Fufetius ile avlunun ortasında tartıştığını gören Rentus şaşırdı. Genelde sorunlar kapalı kapılar ardında halledilirdi ama uzun yol ve önlerindeki savaş generalin sinirlerini germiş olmalıydı.</p>
<p>Meraklanan Rentus haddini aşarak iki üstüne yaklaştı ve tartışmaya kulak misafiri oldu. Kalede bulunan askerler Kuzey Tugayı&#8217;nın çevreden gelen mensuplarıydı ve General Corialanus ile tugayın geri kalanının Castratta&#8217;ya ulaşmasını bekliyorlardı. Tartışma ise, kimin kalenin dışında uyuyacağı üzerineydi. Rodibnus zaten dinlenmiş olan Kuzey Tugayı&#8217;nın dışarıda uyuması, yol yorgunu ve sefer arifesindeki kendi tugayının ise kalede rahat bir gece geçirmesine dair ısrarında diretince Fufetius teslim oldu.</p>
<p>Hemen verilen dışarı çıkma emri Kuzey Tugayı’nın hiç de hoşuna gitmemişti. Disiplin cezası almayacak kadar düşük sesle olmasına özen göstererek homurdanıyor, çadırlarını sert ve aksi hareketler ile topluyorlardı. Onlar kaleden çıkıp Doğu Tugayı içeri girerken, iki tugayın askerleri birbirlerine ters ters baksa da kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Doğu Tugayı, onlar savaşa giderken burada yatan Kuzey Tugayı’nı korkaklık, tembellik ve işe yaramazlık ile suçluyordu kendi aralarında konuşurken; Kuzey Tugayı’nın ise onları işgalcilikle yaftaladığını işitiyorlardı yanlarından geçerken. Castratta garnizonu ise rahatlarını bozan ve yiyeceklerini tüketen iki taraf için de hoş duygular beslemiyordu. Zor bir dönemde göreve getirilen Fufetius, ilk sınavında pek başarı gösterememişti. Komutan Klossum – ki artık yeni oluşturulan İç Güvenlik Tugayı’nın başındaki General Klossum’du ve Nisklerin geri çekilmesinin ardından Castratta’ya dönmüş, terfi haberini alır almaz da eşyalarını toplayıp ayrıntılı bilgilendirme için saray yoluna düşmüştü. Yolda yanlarından geçtiğinde ise dönüp tugaya bakmamıştı bile – burada olsa farklı bir çözüm bulabilir miydi diye düşündü Rentus ancak aklına herhangi bir çözüm gelmiyordu.</p>
<p>Oda aramaya üşenen Rentus şiltesine avluda bir yer bulup bulutsuz gökyüzünün merhametine sığınarak açık havada uyudu ter ve ayak kokuları arasında, kendi payına düşen sinek sayısının az olmasını umuyordu.</p>
<p>Yorgunlukla derin uyuyan taze subay kalk borusunun bariton sesini duyunca sıçradı şiltesinde. Koca ordu aynı anda hareketlenince yer sarsıldı neredeyse. Tugay ivedilikle toparlandı ve bir yandan kahvaltı ederken diğer yandan silah ve zırhlarını kağnılardan alıp hızlı kahvaltıyı takiben kuşandı.</p>
<p>Doğu Tugayı, Lord Ferqus’un Nisk seferinin öncü kuvveti, çarpışmaya hazır biçimde yürürken düşman topraklarına; doğan güneşin altında parlayan miğferler atının üzerindeki Rentus’a orduyu saran bir hale gibi göründü. Kendi bölüğündeki askerlerin sağlam zırhlarına, güçlü atlarına ve esnek yaylarına hayranlıkla bakan subay, kendini önceden tasavvur edemeyeceği kadar güçlü hissediyordu. Yetki sahibiydi, rica etmek değil emir vermekti artık söyledikleri ve bu adamlar lafını ikiletmeyecekti. Önünde uzanan Nisk çayırlarını tehlikeli tuzaklarla dolu bir ölüm kapanı değil de bir av alanı olarak görmeye başladığını fark etmedi bile</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İlkel toprak yoldan geçip de Rentus’un çavuş rütbesini aldığı kaleye varan ordu mola verdi. Etrafına şaşkınlıkla bakınan Rentus, nerede olduğunu ancak yerdeki taşlardan çıkartabildi. Nisk saldırganların kaledeki herkesi öldürdüğünü, ardından Komutan Klossum’un emrindeki kuvveti görünce korkup kaleyi yıkarak uzaklaştığını duymuştu ama bu çapta bir yıkımı canlandıramamıştı zihninde.</p>
<p>Dört yanda uzanan yeşil tepeciklerin arasındaki düz arazide inşaatın ve onu izleyen kuşatmanın çoraklığını rahatça seçebiliyordu genç subayın gözleri. Altındaki ölü bedenleri zorlukla örtebilen bu toprak, eğer eski çiftçilik bilgileri onu yanıltmıyorsa, köyündeki kadar verimli değildi. Uzun süredir üzerinde yaşayan halk gibi yabanıl kalmış olan bu arazi, Lord Ferqus’a nasıl bir fayda sağlayacaktı ki? Akşam güneşinin altında coşkuyla uzanan çayırların seyri özgürleştirici bir manzaraydı belki; fakat bu engebeli araziyi vahşi bitki örtüsünden – hatta daha da öncesinde, her an geri dönebilecek vahşi insanlarından – temizlemek, buraya tarım aletlerini taşımak, çiftçileri köylerinden edip buraya getirmek, tarlaları açıp paylaştırmak ve sürmek, en uygun ne ekileceğini belirlemek… Kimin ömrü yetecekti ki buna? Hasadını asla yapamayacağı bir zaferin dibine hayatını gömmesine değer miydi acaba?</p>
<p>- Komutanım, buyurun yemeğiniz.</p>
<p>Düşüncelerinden kopan Rentus, ona yemeği getiren askere teşekkür etti ve kendi bölüğünün yanına gidip oturdu. Onu görünce nispeten ciddileşen askerlerle yedi, içti, sohbet etti. Zaferi ve sonrasında olacakları unutmuştu, onu bu adamların yanında savaşırken geçireceği zaman ilgilendiriyordu artık ve bunu heyecanla bekliyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Kendi aklındaki tasarılardan heyecanlanan Askold hızla çıktı çadırdan. Dünden beri yeniden sağlıklı hissetmekteydi. Dönüp Gabtu’ya seslendi:<br />
- Geliyor musun?</p>
<p>Bir yandan ona doğru yürüyen Gabtu sordu:<br />
- Dur bir ya! N’oldu bir anda?<br />
- Durduğumuz yetti artık. Ben bir şey yapmadıkça istediğim gelecek kendi kendini var edecek değil! Gel hadi, birliği genişletmeye gidiyoruz.<br />
- Yarın sabahı beklesek ya, erkenden yola çıkıp fazla fazla yol alırdık.<br />
- İşte hemen şimdi, olabilecek en erken vakitte yola çıkmamız da bu yüzden.<br />
- Yanına kimleri alacaksın?<br />
- Yalnızca seni. O da hızlı davranırsan.<br />
- Korumaların?<br />
- Kimden koruyacaklar ki beni? Korusalar ne değişecek? Tüm obaya karşı ha iki kişi ha yedi olmuş, pek fark etmez.<br />
- Ama gelenekler der ki sürübaşı en yiğit savaşçılarıyla dolaşsın, gittiği yerde saygı görsün.<br />
- Eh, önceki gezimde bu pek de işe yaramadı, değil mi? Tamamen dostça hislerle, samimi olarak geldiğimi görsünler; yalnız kalmaktan korkmadığımı da. Korumalarım burada kalsın. Athis dönünce onu karşılarlar, onlar bana ölümüne sadıktır.<br />
- Athis de öyle.</p>
<p>Omuz silken Askold atını eyerlemeye başladı. Kızın kafası ise hala karışıktı:<br />
- Yolluk bir şeyler de mi almayacağız?<br />
- Ne bulabilirsen koy heybelere hemen. Ben senin atını da eyerlerim.</p>
<p>Gabtu hemen işe koyulmak için dönmüştü ki Askold seslendi arkasından:<br />
- Nereye gittiğimizi sormadın!</p>
<p>Omuz silken Gabtu gülümsedi. Kız uzaklaşırken atı eyerlemeye devam eden Askold ıslık çalıyordu bilinçsizce.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Kalk borusuyla gözlerini açan Rentus, güneşin yolunu gözleyen bulanık mavi göğün altında doğruldu askerlerinin arasında. Hala tam olarak almıyordu aklı, tüm bu savaşçılar onun emri altında mıydı?</p>
<p>Tüm bölük atlarının koşumlarını taktı, zırhlarını kuşandı, yaylarını hazırladı. Yola çıkmaları için gereken tek şey emirdi. Kumanyaların dağıtıldığı sırada Yarbay Fufetius bizzat yanına gelerek General Rodibnus’un buyruklarını iletti. Doğrudan doğuya ilerleyecekti ordu, Valen sınırını güneyinde tutacak ve en azından bir yanı güvende olacaktı. Rentus ve bölüğü ise her zaman olduğu gibi kare düzeninde ilerleyecek olan birliğin sağ ön köşesinde yer alacak, gerektiğinde keşif için daha da öne çıkacak, ordunun saldırıya uğraması halinde ise hızlarını kullanarak düşmanın arkasına dolanacaktı.</p>
<p>Rentus bölüğe döndü:<br />
- Herkes atlara! Bir an önce yola çıkıyoruz!</p>
<p>Kimsenin emrini ikiletmediğini görünce kendi kendinden etkilenen Rentus bölüğünün başında yerini aldı ve Nisk toprakları, Equan atlarının ağır toynakları altında çiğnenirken çayırın küçük hayvanları kovuklarına kaçıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çatlamak üzere olduğu belli olan atından inen güneşten cildi kızarmış delikanlı, Olban’ın çadırına destursuz girerken ardında terden bir iz bıraktı. Bu saygısızlığa sinirlenen Olban öfkeyle ayaklanmıştı ki delikanlı hemen söze girdi. Birkaç sözcükte bir duraklayıp soluklanıyordu:</p>
<p>- Beyim, Lodnar’ın obasından haber getirdim. Equan ordusu geliyor. Tam bir ordu. Lodnar Bey obamızı topladı kuzeye çekiliyor. Buraya doğru. Birlikte direnmek için.<br />
- Sakinleş bakalım evlat, böyle çadıra girilir mi?</p>
<p>Oğlan itiraz edecekti ki Olban devam etti:<br />
- Tamam, durum acil, bu seferlik gençliğine veriyorum. Bir köşeye geç dinlen, ye, iç.<br />
- Beyim diğer obalara haber…<br />
- Sözümü kesme. Ben her şeyi halledeceğim.</p>
<p>Çadırdan çıkan Olban, çağırmasına gerek kalmadan obadaki tüm erkekleri hali hazırda karşısında buldu. Hemen durumu tek cümleyle açıkladı ve her Yelgüder beyine birer haberci yolladı. Kadınına dönerek savaşamayacak durumda olan herkesi toplayıp kuzeydoğuya gitmelerini salık verdi ve o bir an önce işe koyulurken obada en deneyimli savaşçıdan bir hançeri kaldırabilecek güce erişmiş en küçük çocuğa kim varsa Olban’ın tek kelime etmesine ihtiyaç duymadan silahlarını kuşanmaya yöneldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İşin Aslı (Çizim-Öykü)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2011 14:49:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>isotic</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[çizim]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3320</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/10/VxP4i.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3321" title="VxP4i" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/10/VxP4i.jpg" alt="" width="560" height="3744" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #5</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/09/03/komutan-5/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/09/03/komutan-5/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2011 22:17:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3336</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Komutan, Welien ve Diove’ye ait konak ve çiftlikteki çalışanlar ile Nisk sığınmacılara savaş eğitimi vermektedir. Welien ve Diove ise Konağın hakimiyeti konusunda tartışmalar yaşamaktadırlar. Kuzey duvarına yaklaşan bir kalabalık olduğunun haberi gelince herkes duvara koşar.
Herkes işini bırakıp duvara yönelmişti, eskiye göre çok daha düzenli hareket ediyorlardı. Nisklerin eklenmesiyle birlikte sayımız da iyice artmıştı, güçlü hissediyordum. Kule adını hak edecek kadar yüksek olmasa da başka isim bulmaya üşendiğimiz gözetleme kulesine çıkıp dalgalanan sıcak havanın ardındaki manzaraya baktım. Bu görüntüyü tanımıştım, telaşa gerek yoktu. Yine çok sayıda yıpranmış Nisk, büyük kısmı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Komutan, Welien ve Diove’ye ait konak ve çiftlikteki çalışanlar ile Nisk sığınmacılara savaş eğitimi vermektedir. Welien ve Diove ise Konağın hakimiyeti konusunda tartışmalar yaşamaktadırlar. Kuzey duvarına yaklaşan bir kalabalık olduğunun haberi gelince herkes duvara koşar.</em></p>
<p>Herkes işini bırakıp duvara yönelmişti, eskiye göre çok daha düzenli hareket ediyorlardı. Nisklerin eklenmesiyle birlikte sayımız da iyice artmıştı, güçlü hissediyordum. Kule adını hak edecek kadar yüksek olmasa da başka isim bulmaya üşendiğimiz gözetleme kulesine çıkıp dalgalanan sıcak havanın ardındaki manzaraya baktım. Bu görüntüyü tanımıştım, telaşa gerek yoktu. Yine çok sayıda yıpranmış Nisk, büyük kısmı yaşlı ve çocuk, yanlarında çadırları kaçıyorlardı işte. Nereden kaçtıkları, kimden kaçtıkları beni ilgilendirmezdi; benim bakış açıma göre geliyorlardı, bize katılmak için, gücümüzü artırmak için geliyorlardı.</p>
<p>Duyduğum seslerden herkesin gelenlerin kimliğini anladığını fark ettim. Sevindim, onlarda meydana gelen gelişimi bu yeni gelen güruhun da üzerinde yakın zamanda göreceğimi hayal ediyordum zihnimde. Heyecanımı bastıramayarak kuleden indim ve kapıdan fırlayıverdim gelen toz bulutuna doğru.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Endeis’e bakan Mannelig yüzünün kızardığını hissediyordu şimdiden. Onunla konuşma fırsatını değerlendirmek isteyerek seslendi:<br />
- Hey, gelenleri tanıdınız mı?</p>
<p>Olgun kadının dolgun dudaklarının kenarı tiksintiyle kasıldı. Tüm Nisk göçmenlerin kurmalı yaylarına ok sürmekte olduğunu fark etti Mannelig. Duvarla yerin birleşim noktasına gözlerini sabitlemiş olan kadın yanıt olarak mırıldandı:<br />
- Tanımaz mıyız…</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Atını topuklayan Essandes kısa sürede Komutan’ın önünü kesti, gülümseyen adam neşeyle konuştu ona doğru:<br />
- Hah, Essandes, iyi oldu geldiğin. Tek gitmek istemiyordum ben de. Sen konağı daha güzel anlatırsın, iyice heveslenirler bize katılmak için. Welien de gelecek mi?<br />
- Hayır, kararını Niskler’e bildirmek için beni yolladı.<br />
- İyi işte, gel gidelim.<br />
- İstersen gel tabii, ama bil ki Welien’in kararı onları geri yollamak.<br />
- Ne?<br />
- Daha fazla Nisk istemediğini söyledi.<br />
- Emin misin? Daha fazla adam lazım diye konuşmuştuk. Hem nereye gidecekler ki? Geri dönebilecek olsalar zaten hiç gelmezlerdi, değil mi?<br />
- Orası beni ilgilendirmez, ben konağın kahyasıyım ve konağın sahibi bana onları yollamamı söyledi az önce. Kesin konuştu, gayet eminim.</p>
<p>Ellerini beline dayayıp bir Niskler’e bir de konağa bakarak kapalı dudaklarının arasından düşünceli bir nefes verdi Komutan:<br />
- En iyisi dönüp konuşalım onunla.<br />
- Tabii, iyi olur. Sen dönüp Welien ile konuş, ben de şu gelenlere gidip bana söyleneni yapayım.</p>
<p>Essandes bunu söylerken atını gelen güruha çevirmiş sürmeye hazırlanıyordu ama bağıran Komutan öne atlayıp eyerinden yakaladı:<br />
- Hayır!</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Koşmayı avam bulduğu için hızlı adımlarla duvarın ardındaki kalabalığın yanına gelen Diove nefes nefese bağırdı Welien’ in dibinde:<br />
- Daha fazla Nisk mi? Yeterince vahşi var zaten konağımda, umarım şu gidenlerin görevi onları def etmektir.</p>
<p>Kadına dönüp bu konağın kendisine ait olduğunu söyleyecekti ki vazgeçti umursamazı oynamayı yeğleyen Welien.<br />
- Hey Nunkar! Atına binip şu grubu yakala, önceki teklifi aynen yapsınlar da bu gelenleri de alalım aramıza. Ordumuz iyice büyüyor!</p>
<p>Başını hafifçe öne eğip gözlerini kırparak “tamam” işareti veren Equan atına binerken kadın bağırdı yine cırtlak sesiyle:<br />
- Ne! Hayır! Böyle bir şey olmayacak dedim, konağımda hiç kimse istemiyorum!<br />
- Burası baştüccarlık konağı ve baştüccar benim. Kararları ben veririm.<br />
- Hayır efendim! Kararı konağın hanımı verir, çünkü iyi bir baştüccarın aklı ticarettedir. Ama beyimiz hiç oralı değil ki!<br />
- Savaş var kızım, ne ticareti?<br />
- Git savaşı bitir o zaman, beni ilgilendirmez.<br />
- Eeh! Nunkar, sen neyi bekliyorsun?</p>
<p>Diove’ye özür dilercesine bakan asker, diğerlerine yetişmek için acele ederek çıktı kapıdan. Kadın ise sıkılı dişlerinin arasından hırs dolu bir çığlık atıp ayağıyla yeri dövdü:<br />
- Ben, daha fazla vahşiyle yaşamayacağım dedim. Zaten bu herkesten uzak, ıssız yerde kaldım senin yüzünden. Ah şimdi başkentte olmak vardı!</p>
<p>İyice sinirlenmişti baştüccar. Kendisi kuzenini, tek dostu Tarden’i kaybetmişti bu şımarık kız yüzünden; bir de şimdi üste çıkmaya çalışıyordu nankör.<br />
- Git o zaman be başkente! Ne yaparsan yap!</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- Komutanım.</p>
<p>Eyeri hala tutarak tanıdık sese döndüm. O sırada Mannelig gözleriyle Essandes’e atından inmesini söylüyordu, sonra boynunu biraz yana eğip gözlerini devirerek ısrar etti ricasında. Öfleyen kahya atından indi, bu arada Mannelig bana dönüp konuşmuştu:<br />
- Biraz konuşabilir miyiz?</p>
<p>Gülümsedim.<br />
- Bekleyecek bir şey değil sanırım. Tamam, konuşalım.<br />
- Bu gelenleri de aramıza almayı mı düşünüyorsun?<br />
- Evet, hepimizin istediği bu değil mi?</p>
<p>Essandes’in “Değil.” diye söylendiğini işittim, onu başıyla onaylayıp yine bana döndü Mannelig:<br />
- Endeis ile konuştum, bu gelen grup zamanında onlara saldıran obalardan oluşuyormuş ve kesinlikle ama kesinlikle onlarla aynı yerde yaşamayı kabul etmeyeceklermiş. Hatta onlara saldırmak istiyorlar ve bizi de bu saldırıya katılmaya çağırıyorlar ama biliyorsun, biz yalnızca senden emir alıyoruz. Fakat onlar saldırmaya kalkarsa biz…<br />
- Öyle bir şey olmayacak.<br />
- Peki. Onları durdurmaya uğraşırız. Yine de, bu gelenleri aramıza alamayız.<br />
- Konağın uzak köşelerinde kalsalar?</p>
<p>Gülüştük, kahya bize katılmadı. Onun yerine ters bir sesle konuştu:<br />
- Baştüccar söyleyince karşı geliniyor da Niskler isteyince kabul ha! Ben de Valen toprağındayız sanıyordum.<br />
Ona döndüm, öfkemi boşaltmam lazımdı, kendi istediği şey olduğu halde niye bu tavrı sürdürdüğünü soracaktım cevaplanmayı amaçlamadan ki dörtnala gelen Nunkar atını durdurdu yanımızda ve indi aşağı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- Welien haber yolladı, Niskleri içeri almaya karar vermiş.</p>
<p>Essandes le aynı anda bağırdı Mannelig, ardından kahya devam etti:<br />
- Ne?<br />
- Beni de o göndermişti gelenleri kovmam için.<br />
- Fikir değiştirmiş demek ki.<br />
- Emin misin?<br />
- Kesinlikle.</p>
<p>Mannelig boğazını yakan bir sıvıyla dolu hissediyordu kendini, gemi tutmuştu sanki.<br />
- Bu hiç de iyi bir fikir değil ama…</p>
<p>Kendini durduramadan demişti bunu yavaşça, neyse ki kimse duymuş görünmüyordu, daha o konuşurken diğer iki adama doğru neşeyle bağırmıştı Komutan:<br />
- O zaman hadi gidip getirelim şunları!</p>
<p>Komutan Essandes’in atına yönelmişken Mannelig’in içinden geçirip de yapamadığını kahya yaptı ve kolunu Komutan’ın göğsünün önüne uzatıp durdurdu heyecanlı ve çevresindekilerin düşüncelerine karşı oldukça kapalı adamı.<br />
- Bi dur ya! Önce çözelim şu işi. Beni de Welien gönderdi diyorum size. Hem bak Endeis de istemiyormuş onları.<br />
- Ama Niskler’in değil baştüccarın dediği olacak ve baştüccar da onları konağa almamızı söylüyor.</p>
<p>Komutan’ın yüzündeki intikam gülümsemesi Mannelig’i de gülümsetmişti istemsizce ama gerçekleşen şeyden hoşlanmıyordu yaşlanmakta olan ve mutlu bir aileye sahip olmak için son fırsatının da kaçmak üzere olduğunu hisseden adam. Konuşacaktı ki Nunkar önce davrandı:<br />
- Şey, siz ne isterseniz yapın da, gidip o Niskler ile konuşacak kişi ben olmasam?</p>
<p>Mannelig atik davranarak girdi araya:<br />
- En iyisi kimse gitmesin şimdi. Önce hep beraber dönüp Welien ile konuşalım. Zaten onlar da hızla yaklaşıyor, biz Welien ile konuşurken kapıdan seslenecek kadar yaklaşırlar, kararımızı açıklarız.<br />
- Menzile girdikleri anda Endeis ve diğerleri saldırmasın?</p>
<p>Komutan’ın bu sorusu üzerine herkes susmuştu ki düşünen adam kendi sorusunu kendi yanıtladı:<br />
- Mannelig, en iyisi sen bir atla birlikte burada kal ve şu gelenleri bu hizada durdurmaya çalış, menzilin dışında olmalıyız. Eğer sana saldıracaklarını hissedersen hemen kaç atınla. Bize lazımsın.</p>
<p>- Şey, at…</p>
<p>Komutan güldü:<br />
- Can havliyle şimşek gibi binersin merak etme. Nunkar, atını verir misin Mannelig’e?</p>
<p>Mannelig, nasıl binmesi gerektiğini yeni yeni öğrendiği atın yularını korkuyla tutarken döndü kafası karışmış üç adam beklenti dolu konağa.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Diove güney kapısına doğru ardına bakmadan yürüyüp Asconen’e arabayı hemen getirmesi için bağırırken Welien de konağa gitti söylene söylene. Çalışma odasına girip evde duyacak kimse olmamasına rağmen öfkeyle çarptı kapıyı. Sandalyesine oturdu ama hemen geri kalktı ayağa. Oturmak istemiyordu, sakinleşmeye hazır değildi henüz. Odasında volta atmaya başladı, düşünceleri seksek oynuyor ama bir türlü sona ulaşamıyordu. Seksek kız oyunu diye düşündü ama zihni bunu umursamayarak devam etti. Çocukluğu, yalnızlığı, Diove, Tarden’in ölümü, Dibractes’in küçümser tavırları, evin boşluğu, uğraşacak bir işin yokluğu, geleceğe dair planları ve bir süredir artış gösteren umudu… Düşündükçe yürüyor, yürüdükçe düşünüyordu. Çalışması lazımdı, çözüm buydu ama o eski heyecanı hissetmiyordu içinde. Onu bekleyen tüm işler küçük meselelerdi ve hiç de vaktini onlara harcayası yoktu. Onu heveslendirecek, uykusunda bile düşünmeye teşvik edecek büyük bir uğraşa girişmedikçe rahat etmeyecekti.</p>
<p>Başı ağrıyordu, daha doğrusu kafasının içinde bir beyni yokmuş da ağır bir taş varmış gibi hissediyordu zaman zaman olduğu gibi. Düşünme yetisi yitip gitmişti ansızın. Yapmak istiyor ama yapamıyordu, yapacağı şeyin ne olduğunun bu durum içerisinde pek bir önemi yoktu.</p>
<p>Bacakları ağrımıştı artık, çöktü masasının başına. Belgelere bir göz attı ama odaklanamadı, sol elini gezdirdi üzerlerinde, sağ eli ise kalemin yanı başında seğiriyordu.</p>
<p>Belgelerinin herhangi biri ilgisini çekmeyince her şeyi yeniden düzenlemeye başladı. Meşguliyetin dinginliği sarıyordu zihnini.</p>
<p>Yerleştirmek için eline aldığı bir belge çekti dikkatini, tanıdık gelmemişti. Okudu hızla baştan aşağı. Sonra baştan bir daha okudu yavaşça, neşeli bir şaşkınlığın zihninde yarattığı boşluğun hoşluğunda bilinçsizce yutkundu. Avuçları terlemişti. Bulutların ardından bir anlığına aşağı bakan güneşin ışığı dans etti kağıdın üzerinde.</p>
<p>Belgeyi iki elinde sıkıca tutan Welien gülümsedi. Uzun süredir aradığı şeyi bulmuştu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/09/03/komutan-5/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #4</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/08/29/komutan-4/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/08/29/komutan-4/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2011 14:23:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3314</guid>
		<description><![CDATA[Gök gürleyince uykusu hafifleyen Kimachos döndü yatağında, daha fazla uyumak istiyordu ve daha tam açılmamış olan zihni ile ağır gözkapakları da oldukça umut vericiydi. Ne var ki devam eden gürlemeler buna izin vermedi. Yataktan kalkmak zorunda kaldı Kimachos, yağmurlu bir gün başlıyordu işte nahoş biçimde. Yere çarpan damlaların şapırtısını duyamadı bir türlü. Kovuğundan çıktı, anne ve babasının kovuğunun önünden hızla geçerek dışarı attı kendini. Birkaç yıl sonra kendi mağarasına kavuşmayı umuyordu; ailesi ile bir sorun yaşadığı yoktu ama özgürlük güdüsü giderek büyüyordu içinde. Açık havadaydı artık ve hiç yağmur yoktu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gök gürleyince uykusu hafifleyen Kimachos döndü yatağında, daha fazla uyumak istiyordu ve daha tam açılmamış olan zihni ile ağır gözkapakları da oldukça umut vericiydi. Ne var ki devam eden gürlemeler buna izin vermedi. Yataktan kalkmak zorunda kaldı Kimachos, yağmurlu bir gün başlıyordu işte nahoş biçimde. Yere çarpan damlaların şapırtısını duyamadı bir türlü. Kovuğundan çıktı, anne ve babasının kovuğunun önünden hızla geçerek dışarı attı kendini. Birkaç yıl sonra kendi mağarasına kavuşmayı umuyordu; ailesi ile bir sorun yaşadığı yoktu ama özgürlük güdüsü giderek büyüyordu içinde. Açık havadaydı artık ve hiç yağmur yoktu gökyüzünde. Yanına gelen anne ve babasının şaşkın seslerini duydu, tüm Domnialılar mağaralarının önüne çıkmıştı ve şaşkınlıkla gürültülerin geldiği yöne bakıyorlardı.</p>
<p>Batı. Novoxim sınırı.</p>
<p>Bu Novoxim silahlarının seslerini daha önce de duymuşlardı ama daha uzaktan gelirdi ses o zamanlar.<br />
Sınır yerleşimi Bumria’nın üzerindeki sisi mesafeye rağmen görebiliyorlardı.</p>
<p>Her gürlemeyle şehirden kalkan sisin ne anlama geldiğini kavramakta çevik davranan beyinler, ne yapacaklarını düşünmeye yanaşmıyordu bile.</p>
<p>Baravidlerin işgal haberi daha yeni gelmişken ve yollanacak destek hazırlanırken bir de nesillerdir beklenen Novoxim saldırısı başlamıştı aniden.</p>
<p>En gelişmiş halk olmanın cezasını çekiyorlardı.</p>
<p>Yükselmeye çalışırken suya dönüşüp yere inen bulutların güneşe olan nefreti gibi çöküyordu o geri kalmış halklar üzerlerine.</p>
<p>Neyse ki hazırlardı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Doğan güneşe sırtını dönmüş vaziyette fethettiği toprakları seyreden Elrisse kararsızdı. Kime fikir danışabileceğini biliyor, bunu yapmayı borçlu olduğunu da hissediyor ama zayıf görünmekten de kaçınmak istiyordu. Aklına gelen fikirle gülümseyip gölgesine basa basa yürüdü Siandra’nın dinlendiği mağaraya.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Küçük mağaranın rutubetinde kendini olduğundan da ağır hisseden Siandra, geçmişi düşünerek bugünün içinde süzülüyordu. Ayak sesleri işittiğinde dikkatinin ufak bir kısmı şimdiki zamana kaydı:<br />
- Siandra, gelebilir miyim?<br />
- Tabii Elrisse, lütfen.</p>
<p>Genç kadın içeri girdi suratında o sinir bozucu sırıtışıyla. Neşeyle yanına yaklaştı, yere hafif hafif basışını teninde hissedebiliyordu Siandra.<br />
- Gel dışarı çıkalım da güneşe merhaba de, güzel yüzünü özlemiştir bence.</p>
<p>Güzel yüzü. Bedeni değil. Elrisse’yi eskiden umursamazdı Siandra. Muharebe sırasındaki cesaret ve kararlılığını ise beğenmişti. Şimdi ise bir yandan yakın varlığından rahatsız oluyor, bir yandan da uzak varlığına minnet duyuyor, kendisinin bu aciz durumunda savaşını çekip çevirecek ve zaferini tamamlayacak birinin olmasından hoşlanıyordu. Sesine sevecen bir tını katmaya uğraşarak yanıtladı:</p>
<p>- Boşver, burası iyi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu basık, nemli, havasız inin nasıl iyi olabileceğini düşündü ama neşeli surat ifadesini korudu Elrisse. Siandra’nın beden sağlığı o kadar da kötü değildi aslında, sanki zihni daha fazla hasar görmüştü çatışmada. Bu bitik kadın mı taşıyacaktı bilge ulusunu o saygısızların karşısında başarıya?</p>
<p>Hayır. Bugün Ikvernia’ya fidanlar dikip tohumlar ekiyorlarsa kendisi başarmıştı bunu. Siandra’nın fikirlerine değer vermiyor değildi, ne de olsa Baravid halkını bu saldırıya o ikna etmişti; tabii bir de yeğeni, Drogas. Sözcüklerini toparlayıp konuştu:</p>
<p>- Bir süredir Ikvernia’dayız. Ölülerimizi gömdük, yaralılarımızı iyileştirdik, Deros’tan gelen takviyeleri eğittik. Herkes sabırsızca dolanıp duruyor ortalıkta, ilerlemek istiyorlar. Ranke ülkesi bizi bekliyor, artık devam etmeliyiz.<br />
- Haklısın. Yarın sabah yola çıkabilir misiniz?<br />
- Kesinlikle. Tek sorun şu, nereye gideceğimize karar vermek çok zor. Ne de olsa istediğimiz yeri ele geçirebiliriz. Batı, kuzey ve güney; üçü de uygun ama önce hangisi? Üçe bölünüp aynı anda da saldırabiliriz aslında…<br />
- Hayır, gücümüzü bir tutmazsak zayıf düşeriz. Batıya ilerleyelim, hedefimizin doğrudan merkez olduğunu sansınlar ve buna göre önlem alsınlar. Kuzey mi, güney mi işte o zaman seçeriz.<br />
- Sen gelmiyor musun?<br />
- Ben burada iyiyim. Deros ve gerisiyle iletişimi halledeceğim, daha fazla takviye bulmak lazım, daha da fazla.<br />
- Tamam, güzel. İyi haberlerini ve yollayacağın destekleri bekleyeceğim Siandra.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bumria’ya doğru yola çıktılar hemen, herkes savaşmaya ve öldürmeye hazırdı. Onlar yola çıkarken hala süren havan topu sesleri yolun ilk üçte birlik kısmında kesilmişti.</p>
<p>Şehre yaklaştıklarında yeniden başladı gürlemeler, daha hafif ama çok daha sıktı sesler, en korkuncu ise daha yakındılar.<br />
Yaşı nedeniyle arkalarda kalmıştı Kimachos, öndekiler hızla şehre girdiğinde aralardan ilerlemeye çabalıyordu. Ne de olsa Novoximlerin sağlıksız, zayıf askerlerini bir kez onlara yaklaşmayı başarınca kolayca öldürebiliyorlardı.</p>
<p>Üst üste patlamalar işitti Kimachos, ardından tanıdık çığlıklar. Ön sıradakilerin neredeyse yarısı yerde yatıyordu kanlar içinde. Novoxim askerlerini gördü çocuk, ellerinde ince uzun, taşınabilir toplara benzeyen aletler vardı. Askerler onları yeniden doldururken saldırmak için iyi bir fırsata sahip olan Rankeler şok içinde donup kalmışlardı. Ne zaman ki askerler silahlarını doldurmayı bitirip Domnia ahalisine doğrulttu, o zaman hepsi canlanıp dağıldı etrafa ve bulabildikleri kayaların arkasına saklandılar. Yaralılar ise hala açıkta yatıyor, acıyla bağırıyorlardı.</p>
<p>Yepyeni bir düşmana karşı olan Rankeler, ne yapacaklarını sorarcasına birbirlerine bakıyor ancak hiçbir cevap bulamıyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bir mağaranın girişi olan çıkıntının yarı yıkık duvarının ardında yalnız başına bekleyen Kimachos, sırtındaki giysiden çekildiğinde panikleyerek yumruk savurdu geriye doğru. Neyse ki arkasındaki büyük ihtimalle Bumria’dan olan yüzü örtülü Ranke bunu öngörüp geri çekilmişti biraz. Patlamaların tozu dumanı için çok iyi bir önlemdi yüz örtüsü, kendi niye takmamıştı ki? Susmasını işaret etti Bumrialı dostu, sonra da onu takip etmesini.</p>
<p>Yaralılara baktı genç, onlar için yapabileceği bir şey yoktu. Novoxim askerleri onların arasından geçmiş, her kayanın arkasını teker teker arıyor, geride kalan birkaç asker ise yaralıların arasında gezinip onların durumuna bakarak esir almaya değecek kadar iyi olanları kalkmaya zorlarken diğerlerini hançerleriyle öldürüyordu.</p>
<p>Öndeki bir kayanın ardına saklanmış olan üç öğretmen bu görüntülere dayanamayarak oldukları yerden çıkıp ellerindeki naftaları fırlattı onlara yaklaşan askerlere. İkinci naftaları da fırlatmışlardı ki yaralıların arasındaki, doğal olarak üzerlerine nafta fırlatılamayacak askerler tarafından vurularak öldürüldüler.</p>
<p>Arkasındaki kişi tekrar çekti kolundan. Kanı kaynayan Kimachos ise olduğu yerden çıkarak iki elindeki naftaları yaralılardan uzaktaki bir diğer asker grubunun üzerine attı ve çatışma yerine yeni gelmekte olan çok sayıda askeri görünce gerisin geri saklandı duvarın arkasına. Onu çağıran Ranke’nin çoktan kaçmakta olduğunu gördü.<br />
Yaslandığı duvarın kenarından seken mermilerin ve duvarın öte yanından gelen, patlamaları izleyen çığlıkların itkisiyle gizemli kurtarıcısını takip etmeye başladı.</p>
<p>Askerlerle daha sonra görüşecekti.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bumrialı dostunu takip ederek ilerledi kuzey yönünde, askerler güneydoğuda kalmıştı. Biraz gittikten sonra sola döndüler ve devam ettiler hızlı hızlı yürümeye. Zorla soluk alan Kimachos’ın dönüp bir kez olsun ona bakmayan dostuna seslenecek mecali yoktu.</p>
<p>Epey bir yürümüşlerdi, güneş batıyordu. Bumria’ya kuzeydoğudan yaklaşıyorlardı şimdi. Birkaç mağara girişini geçtiler, yol boyunca başka bir Domnialı’yı daha almak için hiçbir çaba sarf etmediklerini fark etti Kimachos, oysa ki bu yola çıkarken Bumrialı direnişçilerinin yanına gittiğini sanmıştı. Peki niye işgal altındaki şehre dönmüşlerdi ki?</p>
<p>Şüphe kıvılcımları beynine batan Kimachos, sakinleşmeye çalıştı.</p>
<p>Belki de yeraltında bir direniş örgütlemişti Bumrialılar ve oraya gidiyorlardı, hazırlanacak ve uygun zaman geldiğinde tepelerine çökeceklerdi Novoxim askerlerinin. Evet, olumlu düşünmeliydi, dostlar arasındaydı ve her şey iyi olacaktı.<br />
Yine de, emin olmaktan ne zarar gelirdi ki?</p>
<p>Örtülü dostunu omzundan tutarak kendine çevirdi Kimachos ve konuşmak istediğini söylemek için açtığı ağzının ortasına bir yumruk yedi şaşırmaya fırsat bulamadan.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Daha karşılık vermeyi başaramadan iki yumruk daha yiyen Kimachos, karnına vuran dizin etkisiyle iki büklüm oldu ve sol diz kapağına gelen tekme sonucunda yüzüstü düştü yere. Böğrüne ve sırtına birer tekme yedi, gözleri yaşarmıştı. Ranke kılığındaki Novoxim askeri onu örtüsüyle bağlamaya yeltendiğinde ayağa kalkmaya uğraşıyordu, birkaç tekmenin ardından gerisin geri yerde buldu kendini. Sırtında birleşen bileklerine dolanan kumaşı hissetti genç Ranke; ellerini hareket ettirdi, sırtüstü dönmeye uğraştı ama suratına bir tokat yiyerek yüzüstü çevrildi. Bir diziyle bel kemiğinin üzerine çöken asker, daha Kimachos direnemeden bağlayıverdi bileklerinin az üzerinden.</p>
<p>Üstünden kalkan asker, ensesinden tutarak çocuğu da ayağa kaldırdı. Kalkıp da dengesini bulur bulmaz kendi çevresinde yarım tur dönerek bir tekme attı Kimachos askerin sağ dizinin yan bağına, ardından yakın mesafeden bir tane daha. Adamı devirmeyi başaramamıştı, bir yumruk yedi şakağının üzerine, sonra karnına bir diz daha. Bir hançer çıkarıp çocuğun arkasına geçen asker, bıçağı böbreğine dayayarak yürümesini emretti.</p>
<p>Canı acıyan Kimachos, hayatının en isteksiz adımını attı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Her gülüşünde Kimachosun suratındaki yaralar acıyordu ama engel olamıyordu kendine. Sinir krizi geçiriyordu adeta, gürültülü ve uzun bir kahkaha attı. Bu halinden dolayı tedirgin olan asker her gülüşünde dürtüyordu sırtından. Bir daha güldü Kimachos, kafası sonunda çalışmıştı. Askerin onu dürttüğü sırada iki eliyle bıçağın kabzasından tuttu – ki yanlışlıkla bıçağın keskin kısmını tutsa olacakları o sırada hiç getirmemişti aklına – ve bıçağı sağa çevirirken kendisi de soldan dönüp tüm gücüyle kafa attı adamın sol şakağına. Hemen ardından sağ dirseğiyle alttan çenesine vurup sol ayağını askerin ayaklarının arkasına koyduktan sonra iki dirseğiyle birden adem elmasının üzerine vurarak adamı yere düşmeye zorladı. Bıçak askerin elinde kalmıştı ama çevresinde dönüp tekmeleyerek hem askerin yerden kalkmasını önledi hem de savurduğu bıçaktan kaçındı. Adam yorulunca da eline basarak bıçağı düşürdü ve bir tekmeyle uzağa savurdu. Bıçağın nereye gittiğine dikkat bile etmeden askeri tekmelemeye devam etti.</p>
<p>Siniri biraz yatışınca durumu düşünmeye fırsat buldu Kimachos. Diğer Novoxim askerleri fazla yakında olabilirdi. Yerdeki adama bir tekme daha attı, bıçağı arayıp buldu ve hala bağlı elleriyle zorlanarak da olsa alıp evin yolunu tuttu.<br />
Askerin kalkıp peşinden geleceğinden korksa da hızını kesmemek için dönüp arkasına bakamayan genç adam, tedirginlik içerisinde hızlandırdı adımlarını.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Meşalelerle geceye meydan okuyan Domnia’yı görünce rahatladı Kimachos. Şehri hala direniyordu. Ölümden dönüşünü düşündü, hala hayatta olmanın sevinci saklandığı yerden çıkıp ele geçirdi yüzünü. Mutlulukla koştu şehre, kendine güveni yeniden artmıştı.</p>
<p>Şehirdeki genel umutsuz hava onu biraz sarstıysa da gülümsemesinde ısrarcı davrandı. İnsanlar ona bakıp onaylamayan sesler çıkartırken o her gördüğü insan için seviniyor; göremediklerinin ise başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini reddederek Bumria’daki ilk saldırıda ölenlerin kendi şehrinin tek kaybı olduğunu ve olacağını düşünüyordu.<br />
Erişkinler, Üstün’ün çevresinde toplanmış hararetle tartışıyordu. Novoxim ordusunun yeni silahı tüm planlarını altüst etmişti. Askerler artık kısa mesafeli çarpışmalarda da tehlikeliydiler.</p>
<p>Kendi lafının bir kıymeti olmayacağını bilmenin öfkesine ilk kez kapılmayan genç doğrudan eve gitti. Eşyaları toplanmıştı bile, anne ve babasına sarıldı; endişelenmemelerini istediğinden başına gelenleri anlatmamayı tercih etti ve gecikmesine dair sitemleri sükunetle karşıladı.</p>
<p>Son işleri de birlikte hallettikten sonra çıktılar kovuklarından. Artık hayatları açık havada geçecekti.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Gecenin kucaklayıcı karanlığı sürerken, hayatta kalan tüm Domnialılar çantalarını sırtlayıp dağılmıştı çevredeki kayalıklara. Novoxim askerlerinin önceden belirlenmiş kurallara göre, ölümüne bir sabit fikirlilikle hareket eden ordu yapısı, dağınık bir savaşın bireysel mücadele ve anlık kararlarına karşı çaresiz kalacaktı.</p>
<p>En azından planları böyleydi. Tabii o zamanlar elde taşınabilir topları olmayan Novoxim askerleri, koca gülleleriyle yalnızca büyük yerleşimleri hedef alabiliyor ve küçük, hareketli gruplara karşı ıska atışlarla toz kaldırıp boğaz tahrişi ve göz yanmasından başka hasar veremiyordu genelde. O korkunç silahlara karşı naftaları kısa menzilli kalıyordu.</p>
<p>Eskiden fizik üstünlükleriyle yakından öldürdükleri Novoximlere artık yaklaşamayacaklardı. Aslında eğitim açısından iyi bir durumdu bu, kaba kuvveti akla yeğlemelerinin cezasını çekiyorlardı. Halbuki şimdi, Equanlar’a ve Baravidler’e karşı yaptıkları gibi üstün zekalarıyla alt edeceklerdi Novoxim işgalcileri.</p>
<p>Tek yapmaları gereken yeterince düşünmekti.</p>
<p>Tek sorun ise askerlerin hızla yaklaşması.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/08/29/komutan-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #3</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/08/27/komutan-3/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/08/27/komutan-3/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Aug 2011 14:22:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3309</guid>
		<description><![CDATA[- Nasıl oldun beybaba? Hala kalkamamışsın ayağa yahu! Bizim bakımımıza rağmen böyleysen Deros’ta ölüp gitmiştin çoktan. Fidyenin falan da geldiği yok ha, kaç gün oldu haber yollayalı. Tabii sen de kim bilir kaç parlak gencin geleceğini aldın elinden, kaç yeteneğin canını yaktın kıskanarak! Hepsinin acısı böyle çıkar işte. “Ulu ağacın gölgesinde büyüyen fidanlar er geç onun yerini kapar.” dememişler boş yere!
Patrobas’ın inlemekten başka bir şey yapacak hali yoktu; yalnız ve sessiz geçen günlerden sonra bu histerik adamın zırvaları bile yaprakların okşayan hışıltısı gibi gelmişti çınlayan kulaklarına. Gülümseyerek öne eğildi deliliğin ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>- Nasıl oldun beybaba? Hala kalkamamışsın ayağa yahu! Bizim bakımımıza rağmen böyleysen Deros’ta ölüp gitmiştin çoktan. Fidyenin falan da geldiği yok ha, kaç gün oldu haber yollayalı. Tabii sen de kim bilir kaç parlak gencin geleceğini aldın elinden, kaç yeteneğin canını yaktın kıskanarak! Hepsinin acısı böyle çıkar işte. “Ulu ağacın gölgesinde büyüyen fidanlar er geç onun yerini kapar.” dememişler boş yere!</p>
<p>Patrobas’ın inlemekten başka bir şey yapacak hali yoktu; yalnız ve sessiz geçen günlerden sonra bu histerik adamın zırvaları bile yaprakların okşayan hışıltısı gibi gelmişti çınlayan kulaklarına. Gülümseyerek öne eğildi deliliğin sınırındaki adam ve iyice yaklaştırdı yüzünü:<br />
- Tabii sen şimdi düşünüyorsun, “Hayır, ben öğrencilerimi eğittim, onları ben adam ettim, oldukları yere ben getirdim ve hepsi bunun için bana minnettardır.” diye kandırıyorsun kendini, hah! Sen öyle san bakalım, seni gerizekalı bencil bunak!</p>
<p>Komplekslerinle tüm o gençlerin onurunu çiğnedin, benliklerini yok ettin ve emin ol ki onlara hiç ama hiçbir şey öğretmedin, hiç! Öğrenmek isteyen kendisi öğrenir zaten, kitap diye bir şey var be! Şu hayatta ateşböcekleri bile daha gerekli birisine istemediği bir şeyi kendi seçmediği bir yöntemle öğretmeye çalışan siz beyin yıkayıcılardan! İşte biz, aydınlanmış insanlar, burada tüm o saçmalıklardan arınmış durumdayız, hepinizden ileriyiz, hepinizden daha temiz ellerimiz ve yakında o gübreleşmiş düzeninizin üzerine tüküreceğiz, zevkle! Sana göstereceğim seni beyni kömürleşmiş pislik, umarım bizim üstünlüğümüzü anlamana yetecek kadar nöronun çalışabilecek durumdadır hala, ne dersin? Yalnız dikkatli cevapla, yanlış tek bir yanıtta sınıfta kalırsın ha!</p>
<p>- Neden bu kadar öfkelisin hala? Geçmişi rahat bırak. Gelecek seni bekliyor, hem de kim bilir ne zamandır.<br />
- Öfkem bana güç veriyor, sen devam et nasihatlarına. Öfkem ve şu gördüğün boş yere harcanmış gençlerin öfkesi salgın hastalıp olup kıracak bütün ülkeyi!<br />
- Öfke en çok sahibini çürütür.</p>
<p>Haydutbaşı kıkırdadı ve suratında koca bir gülücükle yanıtladı:<br />
- Sen ve şu kitaptan çıkma lafların var ya… Hah hah ha! Hala ya, hala!</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uyanan Pelcardes neredeyse penceresine sığacak kadar küçük olan Salisaurum’u seyretti tepedeki evinden. Burada geçirdiği her gün bir bebeğin doğumunu anbean izlemek gibiydi. Ortalığı kolaçan edip havayı fırsatlar için koklamak üzere çıktı evinden.</p>
<p>Kasabanın adına cadde denerek fazla abartılmış irice sokağından, küçük limanın bir uzantısı olan ve az sayıda tezgahın yarısından fazlası balıkçılara ait pazaryerine yürüdü tüccar. Rüzgarı düşleyen deniz kadar sakin olmuştu her zaman kasabadaki bu tek meydan, halbuki kulağına doluşan sesler kara bir şamataya yaklaşmakta olduğunu ima ediyordu. Uyanık olduğundan şüpheye düşen adam farkı nasıl ayırt edeceğini düşündü ve yanıtlayamadı kendini. Sağ elinin parmaklarını yandaki evin soğuk taş duvarına sürttü, oldukça gerçek bir histi bu. Havadaki nemli tuz kokusu da her zamanki gibiydi, martıların kulak tırmalayıcı çığlığı da.</p>
<p>Yeterince yaklaşınca meydandaki darağacını ve karşısında toplanmış bağırıp çağıran kalabalığı gördü. Gürültü dalgalarından oltasına takılan sözcükler açıkladı garip başlayan günü:<br />
- Katil!<br />
- Yapın artık şunu!<br />
- Evet, daha işimiz var!</p>
<p>Ne kadar da yürek sızlatıcı, insanlar bu idamı seyredebilmek için işlerinden oluyorlar, yazık.<br />
Kendi kendine güldü Pelcardes, sinirleri bozulmuştu.</p>
<p>Kalabalığa yaklaştı, daha sakin olan arka sıralarda öylesine sordu ortaya adamın suçunu. Merakı tüm ömrü boyunca peşini bırakmamıştı. Önündekilerden biri hemen dönüp yanıtladı:<br />
- Katildir herhalde, onlardan başkası asılmaz ki. Ha tüccar bey, tabii sen bilmen Madras yasalarını.<br />
- Kimi öldürmüş?<br />
- Bilmem, fark eder mi? Bir cani daha gidiyor işte.<br />
- Tabii, kesinlikle.</p>
<p>Daha kendisi konuşurken kalabalığın sesindeki heyecan tınısı yükseldi ve önündeki adam da döndü darağacına. Cellat vurdu tekmeyi tabureye ve boşlukta bir anlığına sallanıp biraz titredikten sonra veda etti hayata suçlu. Yükselen tatmin nidaları ertesinde herkes işine gücüne dağıldı. Pelcardes kıpırdamamıştı, gidecek yeri yoktu zaten. Ortalık tenhalaştığında, hala ipin ucunda sallanan cesede bakan 13–14 yaşlarında bir çocuğu fark etti. Vücut dilinden öfkesini hissedebiliyordu. Yanına doğru yürüdü, biraz önüne geçip çaprazdan yüzüne baktı. Gözlerinden yanağına ve çenesinin kenarlarına inen nemli çizgilerin hatırasını seçebildi tozlu suratında. Açık deniz manzarası görme keskinliğine iyi gelmişti Novoxim ülkesinin kirli havasından sonra. Kimi tanıyordu çocuk, cinayetin kurbanını mı yoksa failini mi? Olduğu yerden bunu anlaması mümkün değildi. Heykel katılığında duran çocuğa yaklaştı, üzgün ile kızgın arası belirsiz bir ifade takındı:</p>
<p>- Bu görüntülerin sana uygun olduğuna emin misin?<br />
- Kime uygun ki? Bu olanlar uygun mu peki?</p>
<p>Demek ki çocuk idamdan hoşlanmamıştı, katilin yakını olmalıydı.<br />
- Sorduğum kimse tam olarak anlatmadı bu… olanların sebebini. Sen biliyor musun?</p>
<p>Çocuk yutkundu, gözleri daha da doldu. Yanılmamıştı Pelcardes. Bir hıçkırığın ardından aldı cevabını:<br />
- Evimize hırsız girmişti, annemle ben uyuyorduk, babam denizdeydi. İçeriden sesler gelince annemle ben uyandık, bana yatakta kalmamı söyleyip içeri gitti bakmaya. Babam yokken aynı odada uyurduk, öyle daha güvende hissettiğini söylerdi. Annem içerideyken devrilen bir sandalyenin sesini duydum ve ben de kalktım. Hırsızla karşı karşıya duruyorlardı, adam beni görünce kaçmaya yeltendi, evimizdeki azıcık para elindeydi. Kapıyla arasına girdi hemen annem, adam onu eliyle öyle hızlı itti ki masanın kenarına çarpıp düştü. Göbeğinde kardeşim vardı, annem altı aydır gebeydi. Bacakları kanla kaplandı hızla, hırsız ise çoktan gitmişti. Masanın kenarında kanlar içinde yatan annemin başına koştum, ne yapacağımı bilemiyordum. Elini tuttum, başını okşadım. Yardım çağırmamı fısıldadı. Dışarı koştum. Bağırtıma yetişti hemen komşular ama kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Annemin rengi solmuş, evin zemini ise kıpkırmızı olmuştu.</p>
<p>Kadınların çığlıkları odayı doldururken annemin üzerine kapaklandım. Teni soğuk, bedeni tepkisizdi. Kadınlar beni kaldırıp kopardılar annemden ve dışarı yolladılar. Ben gecenin serinliğinde denizi gözlerken içeride annemin kanamasını durdurmaya uğraşmışlar ama nafile, annem tutunamamış hayata. O gün boyunca beni evlerine götürmeyi teklif ettiler ama reddettim, kapının önünde babamı bekledim durdum, tüm vücudum sızlıyordu. Akşam çöktüğünde döndü babam, ona olanları anlatmaya varmadı dilim uzun süre. Annem daha fazla bekleyemeyeceği için karanlıkta birlikte açıldık denize ve uğurladık annemle hiç tanımadığımız kardeşimi. Artık ikimiz kalmıştık kan kokan evde. Babam bana olanları tekrar tekrar anlattırdı günler boyu, hırsızı tarif ettirdi. Çalışmayı bırakmıştı, gece gündüz dolaşıp hırsızı arıyorduk, öfkemiz yorgunluğumuzdan üstündü. Kaç gün kaç gece geçti bilmiyorum ama bana çok uzun gibi geldi. Sonra rastladık ona bir akşam, aha şu tezgahın yanından geçiyordu ve meşalenin alevi bana göz kırparcasına aydınlatıverdi yüzünün yarısını. Hemen babama işaret ettim. Sonrasında… o zamana kadar hiç düşünmemiştim babamın ne yapacağını, belki kendisi de düşünmemişti ama hemen adamın üzerine atladı. Aslında ben de katılmak isterdim ona ama bir anlığına donup kalmışım.</p>
<p>Adamı yere devirip üzerine çıktı ve kafasını yere çarptı, çarptı, çarptı… babam güçlü adamdır, bak hapiste geçirdiği günler bile pek zayıflatamadı onu.</p>
<p>Adama bakan Pelcardes, çalışkan bir balıkçının kaslı bedeninden geriye kalanları seçti gözleriyle, bu çocuk da onun soyundan geldiğine göre… Tüccar, aradığını bulmuştu:<br />
- Sen ne yaptın şimdiye kadar?<br />
- Evde uyuyorum, kimse bana karışmıyor, yalnızca uzaktan bakıp bakıp katilin oğlu diye fısıldıyorlar birbirlerine. Ama bu akşam eve el koymaya gelirler sanırım.<br />
- Ya yemek?</p>
<p>Oğlan bir süre düşündü, ayağını yere sürttü. Pelcardes üstelemedi:<br />
- Bana kalırsa evlat, babana çok büyük haksızlık yapmışlar. Aksine onu ödüllendirmeleri gerekirken…<br />
- Evet, evet!</p>
<p>Oğlan sesini alçalttı:<br />
- Hepsi, hepsi akılsız bunların! Babamı katlettiler!<br />
- Sana katılıyorum, tüm bunlar yanlış.<br />
- Sen kimsin? Ben Lako.<br />
- Ben de Pelcardes, kasabaya yeni gelen Valen tüccarıyım. Tüm bu saçmalığı da anlayabilmiş değilim.<br />
- Birini öldüreni asmak yasamızda yazılıymış. Ama birini öldürmek var, birini öldürmek var; masumu öldürmek var, katili öldürmek var.<br />
- Kesinlikle. Ben de hep bunu anlattım insanlara ama kimse anlamadı şimdiye dek.<br />
- Ben anlıyorum.<br />
- Tüm bunların değişmesi lazım. Adaleti, adaletli hale getirmek gerek.<br />
- Evet.<br />
- Ah, ama ben yalnız bir ihtiyarım, gücüm yetmez ki.<br />
- O kadar da yaşlı değilsin.<br />
- Yeterince genç de değilim.</p>
<p>Çocuk umutla suratına bakınca olayların istediği kıvama geldiğini anladı Pelcardes, gülümseyip başını okşadı oğlanın:<br />
- Bak ne diyeceğim, tüccar olarak bir çırağa ihtiyacım var, beni anlayabilecek tek delikanlı da sen varsın şu kasabada. Ne dersin, gel bana yardım et, hem evin de olur.<br />
- Ne için yardım edeceğim?<br />
- Her şey için evlat, her şey için. Sana hepsini öğreteceğim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Alarm sesiyle uyandı UR791 tüm koğuşla birlikte. Her sabah ilk gördüğü şey olan beyaz badanalı tavan tanıdık sıkıcılığıyla parlıyordu isteksiz mavi ışığın yansımalarıyla. Uyuşuk uyuşuk indi ranzasından, yüz yıkama kuyruğu için geç kalmış olduğundan önce makine yağı lekeleriyle her gün deseni çeşitlenen fabrika tulumunu geçirdi üzerine. Hala etkileyici uzunluktaki lavabo kuyruğuna girdi yüzüne iki avuç hafif kumlu su çarpabilmek için ve ağırlığını bir bacağından diğerine vere vere bekledi kirli fayanslara umursamazca yaslanarak. Umumi havlu yerine tulumunun koluyla yüzünü olduğu kadar kurutarak yürüdü çalışma binasına ve yerine geçerek devraldı vardiyayı.</p>
<p>Dök. Kaldır. Çevir. Yükselt. Soğut. Yinele.</p>
<p>Her gün aynı şey. Neyse ki her gün aynı koku, RU486’nın ışık saçan kokusu ulaşıyordu burnuna o gülümseten ılıklığıyla. Geçen günlere rağmen doğru düzgün konuşamamışlardı bir türlü; korku, haklılığı yadsınamaz bir engeldi aralarında. Kadın onun ısrarlı yakınlaşma çabalarından, aşikar nedeninden dolayı UR791’in bir türlü kızamadığı bir ürkeklikle kaçınıyordu. Kafasında tasarlayıp durduğu o uzun, etkileyici konuşmayı bir türlü yapamamış; ancak birkaç hızlı cümle ile anlatabilmişti kadına aşkın ne olduğunu ve kendini pek de başarılı hissetmiyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/08/27/komutan-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #2</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/06/27/komutan-2/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/06/27/komutan-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2011 12:57:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3150</guid>
		<description><![CDATA[Rentus’un içindeki huzursuzluk atının her adımıyla artıyordu. Subay da olsa, o güne kadar girdiği savaşlar hep kendi yararına sonuçlanmış da olsa hala barışık değildi savaş kavramıyla.
Sarayda geçirdiği güzel günlerin ardından çıkmıştı Castratta yoluna. Kapıdaki nöbetçi çavuşu yine bulmuş ve günlerdir içinde büyüttüğü öfkesini serbest bırakmıştı. Ne de olsa bir subaya ters davranacak kadar da kafasına darbe almış olamazdı pek cephe görmemiş adam. Ona iyi bir ders vermiş olduğunu, bundan sonra diğer insanlara doğru düzgün davranacağını düşünüyordu Rentus. Kendisinin düzgün davranması gereken insan sayısı ise köyündeki çiftçilik günlerine göre oldukça azalmıştı.
Atının ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Rentus’un içindeki huzursuzluk atının her adımıyla artıyordu. Subay da olsa, o güne kadar girdiği savaşlar hep kendi yararına sonuçlanmış da olsa hala barışık değildi savaş kavramıyla.</p>
<p>Sarayda geçirdiği güzel günlerin ardından çıkmıştı Castratta yoluna. Kapıdaki nöbetçi çavuşu yine bulmuş ve günlerdir içinde büyüttüğü öfkesini serbest bırakmıştı. Ne de olsa bir subaya ters davranacak kadar da kafasına darbe almış olamazdı pek cephe görmemiş adam. Ona iyi bir ders vermiş olduğunu, bundan sonra diğer insanlara doğru düzgün davranacağını düşünüyordu Rentus. Kendisinin düzgün davranması gereken insan sayısı ise köyündeki çiftçilik günlerine göre oldukça azalmıştı.</p>
<p>Atının her sarsıntısında uyluklarının iç kısmı sürtünüp kaşınan subay neden aynı huzursuzluğu başkent yolunda yaşamamış olduğunu getirmiyordu aklına. Yakında emri altında olacak askerler canlanıyordu gözlerinin önünde. Onlara emir vermek için sabırsızlanıyordu bu isteğinin ancak düşmana yakın olduğunda gerçekleşebileceğini aklına getirmediği anlarda. Eğitimde taktik kısmını çok hızlı geçmişler ve asıl görevlerinin verilen emri ivedilikle uygulamaktan ibaret olduğu dışında çok az şey öğrenmişlerdi. Üstlerinin duruma gayet hakim kişiler çıkacağını ve kendisinin tek yapması gerekenin de onlardan aldığı komutları uygulamaya koymak olacağını umuyordu. Birdenbire subay yapıvermişlerdi onu, aslında ne yeterince bilgisi vardı, ne de deneyimi. Katıldığı tek çatışmada yaptığı biricik şey olanca hızıyla kaçmak olmuştu. Eğer ki karar vermek zorunda kalırsa… eh, doğaçlama becerisine sahip olup olmadığını keşfetmek için iyi bir fırsat olacaktı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Savaş meydanını şu anda kokudan rahatsız olan atıyla durduğu tepeden taramıştı Athis önceki gün. Atının yelesini okşayıp az sonra gideceklerini, kokudan kendisinin de tiksindiğini söyledi. Tek komutan olarak katılıp da ezici bir zafer kazandığı ve güneylilerin son çırpınışını da nihayete erdirdiği şu çayırı doyasıya seyretmek istiyordu yalnızca. Olgest’in adamlarının yarısı da kendininkilere katılınca iyice artmış olan gücü, yola devam etmek için onu bekliyordu.</p>
<p>Askold’a savaşı nasıl kazandığını anlatmak için sabırsızlanıyordu, söyleyeceklerini toparlamak için yeniden yaşadı zaferi zihninde. Olgest’in zaferinin sevindirici haberini taşıyan adamlar gelip kendisine katıldığında, Fronils ve Guthrils’in cezalarını çekmesinden dolayı yaşadığı mutluluk artan gücüne eklenmiş ve Athis’in iri bedenine bile sığmaz olmuştu. Asi kabilelerin öldürdüğü sadıklara böylece Olgest’in öldürdüğü asiler eklenmiş ve Yerdöver nüfusu epey azalmıştı ama artık barış içinde yaşayacaklarından birkaç nesil sonra daha da fazla çoğalabileceklerdi. Torunlarının bu saçma iç mücadelelerle ömürlerini tüketmeyeceği, Athis’in taşıdığı en parlak umuttu. Olgest’in gönderdiği habercinin üzerine basa basa ilettiğine göre; adamlarını yollama nedeni kendisinin geride kalıp ortalığın sakinleştiğinden emin olmayı istemesiydi ve hiç beklemediğini özellikle belirttiği bir ihtiyaç halinde ise yedek kuvvet olarak yardıma gelmeye hazır olduğunu da eklemişti.</p>
<p>Şu anda durduğu tepeden daha dün sabah güney kavimlerinin dağınık adamlarını süzmüştü Athis ve emin olmuştu yedek kuvvet gerekmeyeceğine. Bu meydana gelene kadar birkaç küçük çarpışma kazanmış ve sınır taşlarını güneye kaydırarak kovalamıştı asileri. Birliğin tüm gücünü ve birikmiş öfkesini karşılarında bulan korkmaktan yorulmuş güneyliler, Valen sınırına yakın bu çayırlarda durmak ve onunla yüz yüze savaşmak zorunda kalmıştı en sonunda. Hala ıslak, hala kızıl, hala kokan bu topraklarda. Leş yiyen hayvanları çocuklara öğretmek için en doğru yerdi şu anda ama pek çocuk yoktu etrafta.<br />
İzgider ve İzdiker kavimleri çayırın iki ayrı tepesine yerleşmişlerdi, her tepenin içinde de obalar birbirinden uzak duruyordu. İşte anlamadıkları, isyan ettikleri, uğruna birçok Yerdöver’i katlettikleri birliğe karşı esas zayıflıkları buydu ve mutlak yenilgileri de bundan olmuştu. Onun tek liderli ordusu, kararlı biçimde ilerlemiş, kafası karışık güneylileri sabit adımlarla ezmişti.</p>
<p>Takdir edilesi Nisk gururlarını hala koruyan güneyli erkekler kaçmamıştı her şeye rağmen, şu anda hepsi yatıyordu önünde. Bir sonraki nesil için burası verimli topraklar olacak, sonraki nesil ise bu verimli toprak için öldürecekti birbirini. Tabii birlik olmazlarsa. İşte bu yüzden, birçok nedenin yanında bu yüzden birlik varlığını sürdürmeliydi. Hem de büyüyerek sürdürmeli.</p>
<p>Atını çevirdi Athis, adamlar da hareketlendi. Bazılarının bu fikre karşı olduğunu bilse de kararı kesindi. Bu isyanı yineleyebilecek tek bir güneyli bile bırakmayacaktı.</p>
<p>Doğan güneşe bir kez olsun bakmadan güneye sürdüler atlarını, güney kavimlerinden hayatta kalan kim varsa bulmaya ve leş yiyenleri tıka basa doyurmaya.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Merisso şehrinin üzerindeki üçüncü köprüye yaklaştığında karşıya geçmek için bekleyen orduyu gördü Rentus ve acele etmeden gitti yanlarına. Onun sarayda geçirdiği günler boyunca aheste aheste dolaşan tugay çevre garnizonlardan asker, cephane ve erzak toplamış, iyice heybetlenmişti. Atının dinlenmeye ihtiyacı olan Rentus, hepsi aynı anda geçemeyeceği için durmuş bekleyen askerlere yaklaştıkça nehrin bu tarafındaki kalabalık da azalıyordu. Hala kendi ülkelerinde olmanın rahatlığıyla karışık düzende hareket ediyordu ordu. Köprünün ayağına ulaştığında ona selam veren askerlere generalin yerini sordu ve karşıya geçmiş olduğunu öğrendi. Oturmuş dinlenen askerler ile otlayan öküzlere bağlı zırh, silah ve erzak arabalarının arasından ilerledi nehrin öte yanına. Merisso, Nisk sınırından önceki son nehirdi.</p>
<p>General Rodibnus&#8217;un kurmaylarıyla oturup yemek yediği kısma vardığında muhafızlar tarafından durdurulup atından indirildi. Silahlarını onlara teslim ettikten sonra çıkabildi generalin karşısına. Ağzındaki lokmayı yutan general konuştu:<br />
- Hoşgeldin, subay. Beyler, Castratta&#8217;dan hiç dinlenmeden haber getiren cesur asker işte bu.</p>
<p>Rentus selam dururken kurmaylar başlarıyla onayladı. General devam etti:<br />
- Gel asker, otur ve bir şeyler ye. Yorulmuşsundur.</p>
<p>Rentus ne yapacağını şaşırdı. Bu teklifi kabul etmesi hiyerarşiye hiç de uygun olmayacaktı. Tereddüt ettiğini gören general ısrar etti:<br />
- Subay, oturmanı emrediyorum. Bir de, belgeni teslim et.</p>
<p>Çaresiz Rentus teşekkür ederek ilişti bir köşeye ve emireri hemen donattı önünü. Ardından da Rentus&#8217;un uzattığı atanma kağıdını alıp yüksek sesle okudu:<br />
- Subay Rentus, doğum yeri Trienbissum’da Domitia. General Rodibnus&#8217;un komutası altındaki Doğu Tugayı&#8217;nda, Albay</p>
<p>Fortius ve Yarbay Vernus&#8217;un emri altında hizmet verecektir.<br />
- Güzel. Yemeğini bitirince onları bulursun.</p>
<p>Kurmaylar sohbet ederken önündekileri bitiren Rentus teşekkür edip izin istedi. Emirerinden Albay Fortius&#8217;un yerini öğrenip yanına gitti ve kendini tanıttı. Hoşgeldin diyen albay onu yarbaya yönlendirdi. Rentus albayın emireri eşliğinde yarbay ile tanışmaya giderken ordu da yola çıkıyordu yeniden.<br />
- Komutanım, ben Subay Rentus. Emrinizdeyim.</p>
<p>Rentus&#8217;un uzattığı belgelere protokol gereği göz attı yarbay.<br />
- Hoşgeldiniz, subay. Tercih ettiğiniz bir silah var mı?</p>
<p>Rentus düşündü. Beladan uzak durmak en iyisiydi.<br />
- Yay, efendim.<br />
- Güzel. Ben de atlı okçuları iki bölüğe ayırmanın iyi olacağını düşünüyordum. Yola çıktığımızda bölüğünüzde olacak askerleri size yönlendireceğim. İkinci Atlı Okçu Bölüğü sizin komutanızda olacak.<br />
- Sağolun efendim.<br />
- Atınızı yakınlarımda sürün ki nerede olduğunuzu bileyim.<br />
- Elbette, efendim.</p>
<p>Yarbay emirerine dönerken Rentus atına atladı ve tırısta ilerledi kalabalık ordunun arasında. Atlı okçu taktiklerini hatırlamaya çalışıyor, emri altındaki askerlere karşı nasıl bir tavır takınmasının daha iyi olacağını tasavvur ederek kendi kendini heyecanlandırıyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Adamlarının isteksizliğini asık suratlarından okuyan Athis, geçmişini düşünüp onları anlıyor ve hemen yufka yüreklilikle suçlamak istemiyordu. Equanların önünden çekildiklerinde Gabtu’nun ona ve Askold’a karşı aldığı tavır hala netti zihninde, şimdi onu anlıyordu. Kendi obasını kaybetmek insanın diğer tüm obalara karşı acıma duygusunu alıp götürüyordu sezdirmeden. Affedemiyordu insan, affedenleri de anlayamıyordu. Dönünce Gabtu’dan özür dileyecekti, tabii ilk iş olarak Askold’dan özür diledikten sonra. Onu öyle baygın bırakıp gitmeyi hiç istememiş ancak birliğin geleceği için kendini sürüklemişti. Askold bayılmadan önceki konuşmalarını durmaksızın düşünüyor, adamın ima etmiş olabilecekleri arasında en kötü ihtimalleri düşündükçe çıldırıyordu. Halbuki o olduğu yerde gayet mutluydu, Askold gibi bir önderi izlemekten gurur duyuyor, birlikte yarattıkları huzurlu geleceği heyecanla bekliyordu.</p>
<p>Eskiden kardeş gibi yakınlardı, Askold’u ağabeyi yerine koymuştu. Batıya gidene kadar, Gabtu ile tanışmaları dışında hiçbir fayda sağlamamış o fuzuli sefere kadar çok iyi olmuştu araları, bu şüphe nereden çıkmıştı ki? Aralarındaki güveni ne sarsmıştı birdenbire?</p>
<p>Gabtu mu?<br />
Yok, hayır. Niye ki?<br />
Athis önüne baktı doğrudan, güney ufkuna. Atını topukladı, önce görünen sorunu çözecekti. Aile bağlarının tamiri bekleyebilirdi. Ne de olsa kavimlerin birliği sağlama alındı mı liderlerin birliği de sağlanırdı bir şekilde.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Önünde ve arkasında sonu görünmezcesine uzanan askerlerin arasındaki Rentus, at ve ter kokusuna aldırmadan gururla izliyordu çevresini saran dev kuvveti. Equan ülkesinin köklü askeri geleneği tüm haşmetiyle yürüyordu işte zavallı düşmanının üzerine. Üstelik bu gücün bir kısmı onun hükmü altındaydı. Savaşa giderken mutlu hissetmek&#8230; Bu nasıl bir rüyaydı?</p>
<p>Yanına yaklaşan atın kişnemesi düşüncelerini dağıttı, ardından binicisi kendini tanıttı:<br />
- Subay Rentus, ben Çavuş Tertius. Emrinizdeyim.<br />
- Tüm askerler toplandı mı?<br />
- Evet efendim.<br />
Gözlerini kapatan Rentus gülümsedi. Bu sözcüğü duymak sandığından daha güzeldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/06/27/komutan-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #1</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/04/27/komutan-1/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/04/27/komutan-1/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Apr 2011 12:50:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3148</guid>
		<description><![CDATA[Uyandım.
Geçen günlerle birlikte alışıp benimsediğim kulübeden çıktım, doğan güneşe dönüp iyice gerinerek esnedim. Zindelik bekleyen bir gün daha başlıyordu. Önümde, epey bir elden geçirilerek eskiliği gizlenmeye çalışılmış konak; arkamda ise onlara verilen araziye iyice yerleşmiş olan Nisk mültecilerin çadırları vardı.
Komutan lafı konakta hızla yayılmıştı, artık kimse Yabancı diye çağırmıyordu beni. Adamlar ve Mannelig saygı, Welien övünç ve gurur, Diove ise alayla gizlemeye çalıştığı hayranlıkla Komutan diye hitap ediyordu bana. Asconen ise kimseyle ters düşmek istemediğinden duruma ayak uyduruyordu.
Benden aldığı eğitimle bana sinsice yaklaşan ayak sesleri işittim ve sol omzuma dokundu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uyandım.</p>
<p>Geçen günlerle birlikte alışıp benimsediğim kulübeden çıktım, doğan güneşe dönüp iyice gerinerek esnedim. Zindelik bekleyen bir gün daha başlıyordu. Önümde, epey bir elden geçirilerek eskiliği gizlenmeye çalışılmış konak; arkamda ise onlara verilen araziye iyice yerleşmiş olan Nisk mültecilerin çadırları vardı.</p>
<p>Komutan lafı konakta hızla yayılmıştı, artık kimse Yabancı diye çağırmıyordu beni. Adamlar ve Mannelig saygı, Welien övünç ve gurur, Diove ise alayla gizlemeye çalıştığı hayranlıkla Komutan diye hitap ediyordu bana. Asconen ise kimseyle ters düşmek istemediğinden duruma ayak uyduruyordu.</p>
<p>Benden aldığı eğitimle bana sinsice yaklaşan ayak sesleri işittim ve sol omzuma dokundu bir el dostça.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Uyanan Mannelig kulübeden çıkmış ve güneşi karşılayan Komutan’ı görmüştü. Derslerine çalıştığını göstermek istercesine usulca yaklaşıp omzuna dokundu:</p>
<p style="text-align: left;">- Güneşin daim olsun.<br />
- Senin de Mannelig.<br />
- Bugün farklı bir şey var mı yapılacak?<br />
- Her günü farklı yapmak en büyük yeteneğimiz değil mi?<br />
- Eh, duvarın farklı bir kısmını inşa etmeyi ve idmanda farklı bir duruş denemeyi kast ediyorsan…</p>
<p style="text-align: left;">Gülüştüler. Ortalığa bir göz atacağını söyleyen Mannelig ayrıldı Komutan’ın yanından. Endeis’i görmek için sabırsızlanıyordu. Rüyasında yine birlikte idiler ve kendisi için doğru eş olduğunu düşündüğü kadınla artık gerçek hayatta da kavuşmak istiyordu uzun süredir beklediği kadını bulduğunu düşünen adam. O denizden karaya yeni çıkmıştı, kadın ise göçerlikten vazgeçip yeni geçmişti yerleşik hayata. Yaşları da yakındı ve Endeis güçlü, olgun bir kadındı. Özellikle Diove’yi tanıdıktan sonra genç bir kadının kaprisleriyle baş edemeyeceğine ikna olmuştu. Eğer kadın kulübeleri sevmezse çadırda yaşamaya alışmaya bile hazırdı Mannelig.</p>
<p style="text-align: left;">Kadının oğullarıyla paylaştığı çadırı görüp oraya yöneldi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Uyanıp çadırdan çıkan Kullrum, yaklaşan Mannelig’i görerek kötü başladı güne. Adam günden güne daha fazla dolanmaya başlar olmuştu etraflarında. Bu durumdan rahatsız olan Kullrum, yaşlı adamın işi olan kuzey duvarı yerine annesinin çadırının etrafında bu kadar dolaşıyor olmasının sebebini tahmin edemeyecek kadar da çocuk değildi, kardeşi belki ama kendi asla. Utanmaz adam yanına geldi sırıtarak:</p>
<p style="text-align: left;">- Güneşin daim olsun.</p>
<p style="text-align: left;">Bu Madras selamlaşması ilk duyduğunda hoşuna gitmişti fakat Mannelig’in ağzından çıkınca küfür gibi geliyordu. Asık suratını tamamlayan soğuk sesiyle yanıtladı, sabahleyin kurumuş boğazı sesini hafiflettiğinden istediği etkiyi yapamamıştı:</p>
<p style="text-align: left;">- Senin de.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Kullrum’un sesini duyan Endeis, annelik içgüdüsüyle uyandı. Çadırın dışındaki iki adamın gölgesini gördü. Oğlunun iri, savaşçı fiziğiyle gurur duydu bir kez daha.<br />
- Güzel bir gün olacak gibi, ha?<br />
- Eh, kim bilir.</p>
<p style="text-align: left;">Oğlunun yanıtındaki mutsuzluğu hissederek şiltesinden kalktı, Glabrum ise uyanmak yerine mırıldanarak diğer tarafa döndü. Hep çok uyurdu zaten, hem büyüme çağında gerekliydi bu uyku ona. Şefkatle küçük oğlunu öpüp üzerini örttü sıkıca ve çadırın girişine yöneldi. Diğer adamın kahkahasını duyabiliyordu.<br />
- Bak aklıma ne geldi, bizim gemideki tayfalar derdi durgun havalarda: “Rüzgar yok diyorsan dostum, önce yelkenleri açtığına emin ol!”<br />
- Ne?</p>
<p style="text-align: left;">Endeis yaklaşan üçüncü bir gölge gördü ve çadırdan çıkmamaya karar verdi, oğlunun da içerde, yanında olmasını istiyordu bilinçsizce ve endişeyle dinliyordu dışarıdaki konuşmayı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Neşeli Nunkar, uyanıp hemen tarlalara yönelmişti heyecanla. İşlerinin bitmesi yakındı, Nisk işçilerin bir kısmını tarladan çekip daha iyi bildikleri çobanlığa yollamıştı bile. Mannelig ve Kullrum’u görünce yanlarına gitmeden edemedi, Madras’ın rüzgarla ilgili deyişini az biraz duyduysa da Nisk’in anlamazca karşılığına çok yakından şahit oldu.<br />
- Boşver be Kullrum, Madras zırvalıkları işte. Nasılsın Mannelig?<br />
- İyiyim de Nunkar, sen ne anlarsın deyişlerin manasından? Bak Kullrum, bir de devamı var bu lafın: “Eğer ki yelkenler açıksa, ne beklersin rüzgarı; tayfalar bir olup üflese, gemi aşar her dalgayı!”</p>
<p style="text-align: left;">Nunkar genç Nisk’in sıkıldığını fark etmişti, kolundan hafifçe tutarak çevirdi Mannelig’i.<br />
- Gemileri denizde bırak da gel tarlaları göstereyim sana, ne kadar hızlı ilerlediğimize inanamayacaksın!</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Ormanın içindeki çakıllı toprak yolda yürüyen Welien, Pulchraqua’ya yaklaştığını hissediyor ancak ne kadar yürürse yürüsün oraya ulaşamıyordu. Ufuk çizgisinden yükselen dumanları fark ettiğinde hızlanmak istedi ancak başaramadı, ağırlaşmıştı. Başını çevirip bakınca sırtına binmiş olan Diove’yi gördü; kollarıyla göğsüne, bacaklarıyla ise beline dolanmıştı kadın. Sırtından inmesini söyledi fakat Diove onu işitmiyordu, sürekli olarak ileriye bakmaktaydı. Kadının kollarını çözmek, silkinip üzerinden düşürmek için uğraştı ama başaramadı. Pulchraqua hala yanıyordu. Sırtındaki Diove’ye rağmen bir iki adım attı, tükendiğini hissediyordu, başaramayacaktı. Durdu, başını önüne eğdi. Tekrar doğrulduğunda kendini mecliste buldu, yalnız meclis salonu değişmişti. Ortaya bir sanık kürsüsü koymuşlardı ve Welien orada dikiliyordu. Nereye baksa öfkeli tüccarların yüzüyle karşılaşıyordu. Herkes onu suçluyor, tükürükler saçarak bağırıyor, ceza talep ediyordu. İtiraz etmeye çalıştıysa da sesi çıkmadı. Mahkeme başkanı gibi giyinmiş olan Dibractes tokmağı vurdu ve cilalı tahtaya çarpan cilalı tahtanın sesi çınladı Welien’in kulaklarında. Tahterevallide Tarden ile oynuyordu Welien. Burası Astenum’daki evin bahçesiydi. Tarden alçalıyor, Welien ise yükseliyordu. Tarden alçaldı, alçaldı&#8230; Welien artık onu göremiyordu, havada asılı kalmıştı. Ağırlığını verip kendi tarafını aşağı indirmeye ve Tarden’i yükseltmeye çalıştı çünkü oyunun kuralı böyleydi ama başaramadı. Tarden aşağıda kalmıştı. Bir süre boşlukta asılı duran Welien çevresine bakındı fakat göyüzündeki bulutlar tek manzaraydı. Yavaşça alçalmaya başladı, Diove gelip onun tarafına oturmuştu. Kıza gitmesini söylemek için ağzını açmıştı ki tahterevallinin düşüşü hızlandı ve daha da hızlandı ve yere çarp&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Gözlerini sertçe açtı Welien. Uyanmıştı. Yanında uyuyan kadına bakmaya bile gerek duymadan kalktı yataktan. Biraz su içti, boğazı kurumuştu. Terli uyuma kıyafetlerini değiştirirken kadın da kıpırdandı yatakta.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Konağa doğru yürüdüm, karşıma çıkan Essandes’i selamladım. Birkaç gündür yüzü asıktı adamın, yeni efendilerini mi sevmemişti acaba? Onu neşelendirmek isteyerek devam ettim konuşmaya ve nasıl olduğunu sordum. Aldığım cevap kısaca “Yorgun.” oldu. Gülümsedim ve işlerin son zamanlarda hızlandığını, gelen Nisklerin konağa hareket kattığını söyledim. Onlar gelmeden önce burasının ne kadar ıssız olduğunu şimdi anlayabildiğimi de belirttim şaka yoluyla. Ancak bu onu gülümsetmek yerine bıkkın bir nefes verip ayağının ucuyla toprağı eşelemesine ve başını kaldırıp sisli gözlerle beni yanıtlamasına neden oldu.</p>
<p style="text-align: left;">- Eh, öyle tabii ama bir de siz gelmeden önce nasıl olduğunu düşün.</p>
<p style="text-align: left;">Konağa doğru yürüdük sessizce, adamın tavırlarını çözmeye uğraşmakla meşguldü zihnim. Kapıda Asconen de katıldı yanımıza ve hep birlikte oturduk kahvaltı masasına. Welien ile Diove daha gelmemişti.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Kocasının çıkardığı seslerle huzurlu uykusu dağılan Diove, her sabahki gibi yatakta birkaç kez dönerek yeniden uykuya dalmayı denedi ama başaramadı hep olduğu gibi. Hafifçe söylendi:<br />
- Evlendiğimden beri uykusuzluk çekiyorum be!</p>
<p style="text-align: left;">Welien onu ya duymamış ya umursamamıştı. Son zamanlarda çok sık oluyordu bu. Diove sesini duyurmak için özellikle çabaladı:<br />
- Hayatım ya, biz her sabah böyle güneş doğdum der demez uyanmak zorunda mıyız?<br />
- Sen uyanma güzelim, benim çalışmam gerekiyor.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Dokundurduğu lafı kadının anlayacağını ummamıştı fakat aldığı yanıtla şaşırdı genç adam:<br />
- Ev işlerini ben hallederim ki, uğraşmana gerek yok.</p>
<p style="text-align: left;">Yine aynı sorun. Bu meseleyi konuşmaktan bıkmıştı baştüccar. Günlerdir kibar kibar savaşıyorlardı evin hakimiyeti için.<br />
- Ben yapmaktan keyif alıyorum canım, merak etme. Asıl sen yorma kendini bu işlerle, güzelce dinlen. Ben tüm hizmetçilere söylerim yapılması gerekenleri.<br />
- Ama sen ticaretle uğraşmalısın tatlım. Tamamen ona odaklan ki başarılı ol iyice.<br />
- İki işi birlikte yürütemem mi sanıyorsun? Yetersiz kaldığım bir şey mi oldu?</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Offf. Kocası onu anlamıyorsa ayrı kötüydü ilişkileri için, anlayıp da ona karşı geliyorsa ayrı kötü. Diove yataktan kalkarak dolaba yürüdü, daha fazla tartışmak istemiyordu sabah sabah. Üzerini değiştirmek için dolabı açtığında Welien’in giysileri ile karşılaştı, önceki gün söylemişti bu dolabın tamamen kendine ait olması gerektiğini ama kocası ısrarla diğer dolabın fazla küçük olduğunu söyleyip itiraz ediyordu bu isteğine. Babası uyku dışında vaktinin neredeyse hepsini ya çalışma odasında ya da dışarıda işiyle uğraşarak geçirir, evin düzenini ise genç kızın isteğine göre Asconen yapardı eski güzel evinde. Halbuki Welien evin içinde dolaşıp duruyordu gündüzleri, Diove’nin düzenini ya değiştiriyor ya eleştiriyordu.<br />
Genç kadın sinir krizi geçirmek üzereydi, yumruklarını ve dişlerini sıkmıştı ki kapıdan çıkan Welien’in keyifli sesini duydu:<br />
Hadi güzelim, kahvaltıya inelim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Kahvaltı masasında bir süre herkes konuşmadan yiyip içti, mideleri dolunca sıra kulaklarına geldi. Essandes’e dönen Welien sorusuyla hem sohbet başlatmak hem de Diove’ye işle ilgilendiğini göstermek istedi.</p>
<p style="text-align: left;">- Konakta üretim nasıl gidiyor Essandes, iş gücünün artması ne kadar işe yaradı?<br />
- Yaradı diyebilirim. Niskler hem istekli hem de dayanıklı, uzun süre çalışıyorlar. Şu Equan da tarımdan anlıyor gibi, sürülerimiz de büyüdü.</p>
<p style="text-align: left;">Ağzındaki lokmayı yutan Asconen girdi araya:<br />
- Tabii konakta nüfus da arttı bu arada, onları beslemek başlı başına uğraş olmalı.</p>
<p style="text-align: left;">Essandes’ten daha tez davranan Welien yanıtladı onu:<br />
- İşte buna rağmen üretimimiz arttıysa onları konağa almak verimli bir yatırım oldu diyebiliriz.</p>
<p style="text-align: left;">Komutan’a göz kırpan Welien, Diove’nin burada lafa karışıp o iğneleyici ses tonuyla ne zaman bu üretimi ticarete sokacağını sormasını bekledi ama kadın yalnızca önündeki yiyecekler ile ilgileniyordu. Eşinin bu kalabalık kahvaltılardan hoşlanıp hoşlanmadığı konusunda şüpheye düştü acemi koca. Sessizliği ise Essandes bozdu:<br />
- Sanki onlar gelmeden önce burası usulca akan bir çaydı, şimdi ise gürültülü bir nehir.<br />
- Evet, dikkat edelim de şelaleye dönüşmesin.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Dil konusundaki yetersizliğime rağmen anlayabildiğim imalar ve laf sokmalar içinde kahvaltımızı ediyorduk ki hızlı adımlarla odaya giren Vulso nefes nefese konuştu:<br />
- Efendim, acilen gelmeniz lazım.</p>
<p style="text-align: left;">Beni değil de doğrudan Welien’i çağırdığına göre büyük olmalıydı mesele. Yorgunluktan karnı ağrımış olacak ki yüzünü kasıp öne eğilerek masaya tutundu ve derin derin soludu bir zamanlar Pulchraqua sokaklarında, günü geçirmekten başka derdi olmadan yaşayan adam. Bunun üzerine hiçbir soru sormadan hepimiz masadan kalkıp kapıya yöneldik. Essandes’in bıkkın sesini duyabildim.<br />
- Yahu bir günümüz de olaysız geçsin be!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/04/27/komutan-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yabancı #37</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/04/10/yabanci-37/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/04/10/yabanci-37/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2011 18:20:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3118</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Her şeyini aniden kaybeden bir adam, görevine odaklanıp batıdaki Aşılmaz Dağları geçer. Ölmek üzereyken Pulchraqua&#8217;nın eski baştüccarı Targolien tarafından bulunur. Yeni baştüccar Welien ona dil hocası olarak aynı ülkeden küçükken kaçırılmış olan Mannelig adlı tayfayı tutar. Pulchraqua&#8217;da başlayan Baravid-Ranke tartışması sonucunda şehir yıkılmanın eşiğine gelir, herkesin aksine onlardan korkmayan Yabancı şehri kurtarır. Dokuz Madras genci gelip ondan kendilerini eğitmesini ister, karşılık olarak da hizmetlerini sunar. Dibractes&#8217;ın kızı Diove, çocukluk arkadaşı ve müstakbel kocası Welienle tanışmak için şehre gelmiştir ama Welien meclistedir. Yabancı ve Madraslar, ücret karşılığında kıza Valen meclisine ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Her şeyini aniden kaybeden bir adam, görevine odaklanıp batıdaki Aşılmaz Dağları geçer. Ölmek üzereyken Pulchraqua&#8217;nın eski baştüccarı Targolien tarafından bulunur. Yeni baştüccar Welien ona dil hocası olarak aynı ülkeden küçükken kaçırılmış olan Mannelig adlı tayfayı tutar. Pulchraqua&#8217;da başlayan Baravid-Ranke tartışması sonucunda şehir yıkılmanın eşiğine gelir, herkesin aksine onlardan korkmayan Yabancı şehri kurtarır. Dokuz Madras genci gelip ondan kendilerini eğitmesini ister, karşılık olarak da hizmetlerini sunar. Dibractes&#8217;ın kızı Diove, çocukluk arkadaşı ve müstakbel kocası Welienle tanışmak için şehre gelmiştir ama Welien meclistedir. Yabancı ve Madraslar, ücret karşılığında kıza Valen meclisine kadar eşlik etmeyi kabul ederler. Yolda Baravid haydutları tarafından saldırıya uğrarlar ancak onları alt etmeyi başarırlar. Merkeze yakın bir handa Welien ve Dibractes onları karşılar. İyi bir ücret karşılığında Welien&#8217;in kuzeydeki konağının koruması olmayı kabul ederler. Diove, babasından Welienle bir süre flört edip kendi kararını vermek için izin alır. Kuzeye taşınan Yabancı, Çavuş Rentusla birlikte Nisk kuşatmasını yaran manganın bir üyesi olup da çatışma sırasında kaçan bir Equan askeri olan Nunkarı bulup yanlarına alırlar. Welienle Diove ise çok iyi anlaşırlar kısa sürede ve evlenirler. Yabancı kurmalı yay yapar, Nunkar ise Equanların gelişmiş tarım yöntemlerini öğretir çiftliktekilere. Askold&#8217;un batıdaki savaşa gitmiş olmasını fırsat bilen Orta Nisklerin güney obaları ve Güney Niskleri isyan eder, isyana katılmak istememiş olanlar ise kendi kavimlerinden gördükleri şiddetten kaçarken Welien&#8217;in arazisine gelirler, Yabancı onları kalıp çalışmaya ikna eder, Welien&#8217;e de onların gelecekte faydalı olacağına dair söz verir.</em></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uyandım.</p>
<p>Üçüncü kez Welien ve Diove ile kahvaltı etmek için konağa doğru yürüdüm, Mannelig ise gayet iyi anlaştığı adamlarla yapıyordu kahvaltısını. Yolda Nunkar’ı gördüm, Nisklere açtırmaya uğraştığı tarlalara gidiyordu erkenden, korkusunu atmış olmasına sevindim. Welien’den aldığım izni hemen açıkladığım Niskler o gece rahat uyumuştu ve sabahleyin Nunkar’ı onlara tanıtıp da burada her halkın birlikte ve kavgasız yaşaması gerektiğini öğütlemiştim, onlar da Nunkar’a karşı hiçbir saldırıda bulunmamışlardı ama hepsinin hareketlerinden ona karşı nefretleri anlaşılabiliyordu.</p>
<p>Yeni tarlaları açmak epey bir iş gerektireceğinden ve Nisklerin tarım konusundaki bilgisi de hiçe yakın olduğundan dolayı hem konağın tarla denetçisi hem de Nunkar kendi tarlalarında yapılacakların komutlarını arazinin deneyimli işçilerine bildirdikten sonra Nisklerin yanına gelip onları yönlendiriyordu. Kendilerini borçlu hisseden Niskler hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden çalışıyorlardı durmadan ve Nunkarın her dediğini de hemen yapıyorlardı ama ne bir selam veriyorlardı onlara kendini sevdirmeye uğraşan adama, ne de yaptığı şakalara en ufak biçimde gülümsüyorlardı. Oysaki Nunkar tüm gün tarlada güneşin altında çabalıyordu, Nisklerin biri sabah biri akşam olmak üzere iki ayrı grup olarak yaptıkları idmanları ben idare ediyordum. Söyledikleri gibi dövüşte ustaydılar ama iş düzen ve disipline gelince tam bir felakettiler, Madrasların ilk günlerini bile aratıyorlardı bana. Bu konuda çok çalışmak gerekecekti.</p>
<p>Nunkar ile Niskler arasındaki ilk iki gün böyle geçmişti işte, zamanın onları yakınlaştıracağını ummaktan başka bir şey gelmiyordu kimsenin elinden.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yabancının ona verdiği selama karşılık veren Nunkar tarlalara doğru yürümeyi sürdürdü dudaklarında keyifli bir ıslıkla. Basit bir er olduğu ülkesini bir kaçak olarak terk etmişken burada Nisklerin başında bir öğretmene dönüşmüştü ki bu da gururunu okşuyordu. Aslında bu güneyli Niskler o kadar da kötü değildi, gerçek vahşilerin Batılılar olduğunu düşünüyordu. Zaten Equan devleti de nesillerdir hep Batı kavimleriyle çarpışmıştı, güneylilerle değil. Nisklerin ona saldırmamasında bir etken de hiçbirinin bir Equan ordusu tarafından saldırıya uğramamış olmasıydı. Diğer herkes hızla sevmişti onu, inanılmaz derecede alçakgönüllü olan efendileri Welien ve Diove bile; Nisklerle de arasını düzeltebileceğine inanıyordu yeterince çabalarsa. O zaman geceleri daha rahat uyuyacaktı. Şimdiye kadar saldırıya uğramadığına seviniyordu, Niskler onu görmezden geliyor, içeriğini işitemese de hakaret olduğunu sezebildiği laflar mırıldanıyordu yalnızca.</p>
<p>Tarlaya vardığında Nisklerin erkenden gelip çalışmaya başlamış olduğunu gördü, her şeyi onun öğütlediği gibi yapıyorlardı, kendisi gibi kaçak ve kayıp olan bu insanlara karşı duyduğu yakınlığı sonunda kabullendi, halkları savaşıyor olabilirdi ama burada birlikte yaşıyorlardı işte.</p>
<p>Bir süre tarlada gezip yapılan işleri denetledi, gerekli gördüğü yerlerde müdahale etti Nunkar, yere düşmüş ağlayan bir bebek gördü. Çocuklar hakkında pek bilgi sahibi olmasa da yaşının iki civarında olduğunu tahmin edebiliyordu. Nedense Nisklerin hiçbiri çocukla ilgilenmiyordu, hemen yanına giden Nunkar kollarından tutarak kaldırdı çocuğu ayağa; bu sırada da en tatlı sesiyle çocuğu teselli ediyordu.</p>
<p>- Adi herif!</p>
<p>Nunkar’ın bu lafları işitmesiyle sağ tarafa devrilmesi bir oldu, bir yumruk sol kulağında patlamıştı. Kendini koruma içgüdüsüyle hemen kalktı ayağa. Glabrum’u tanımıştı, öfkeli adam saldırgan biçimde üzerine gelmeye devam etti, hala yumruk savuruyordu ama hazır durumdaki Nunkar çocuk sayılacak rakibinin her hamlesini başarıyla savuşturuyor bu arada da durması için sesleniyor, dost olduğunu haykırıyordu. Geri çekilmeye devam ederken durdurulduğunu hissetti, Niskler her yanındaydı ancak Kullrum gelip Glabrum’u tuttu neyse ki. Ardından da Nunkar’ı tutan Nisklere onu bırakmalarını işaret etti. Kullrum’un onu kurtardığını düşünen asker tam rahatlamıştı ki kardeşinden iki yıl büyük olan güçlü adam yakasından tutup neredeyse burunları birbirine değecek kadar yaklaştırdı suratını:</p>
<p>- Ne yapıyorsun sen, hain!<br />
- Hayır, bakın, ben…<br />
- Seni başımıza diktiler diye efendimiz mi sandın kendini? Yoksa hepimizi yok etmek mi istiyorsun ha, Equan!<br />
Sözleriyle kendi kendini öfkelendirmeyi başarmış olan Kullrum, sol elini yumruk atmak için geri çektiği sırada bunu sezen Nunkar kaçtı adamın elinden. Korku içerisinde koşmaya başladı tarla boyunca. Her yanında Niskler vardı, nefretin ortasında yalnızdı. Olayı uzaktan görüp gelmekte olan bir grup Nisk yolunu kesti, arkadakiler de yaklaşıyordu. Neyse ki yolunu kesen grubun başındaki Endeis’i gördü, olduğu yerde durup bir elini açık biçimde havaya kaldırdı ve ona seslendi:</p>
<p>- Burada neler oluyor?</p>
<p>Nefes nefese olan Nunkar zorlukla başardı konuşmayı:<br />
- Ben de… ben de bilmiyorum. Birden saldırdılar bana. Ben hiçbir şey yapmadım. Sizinle dost olmak istiyorum yalnızca.</p>
<p>O sırada arkadaki Niskler de gelmiş, çevresini sarmıştı ancak Endeis’in varlığının etkisiyle bir şey yapmadan duruyorlardı.<br />
- Önce sen anlat Equan, madem dost olduğunu söylüyorsun biz de güveniyor olalım sana.<br />
- Tarladaydım, bir çocuk düşmüş ağlıyordu, onu kaldırdım, geçtiğini söyledim sonra Glabrum gelip vurdu bana. Herhalde ona bir şey dediler benle ilgili ama ben hiçbir şey yapmadım. Size ne dediler onu bile bilmiyorum!<br />
- Çocuğu niye kaldırdın?<br />
- Çünkü bir çocuk düşmüşse yerden kaldırır ve sakinleştirirsin.<br />
- Siz ülkenizde düşen çocukları kaldırır mısınız yani?<br />
- Elbette. Bu her ülkede böyledir.<br />
- Nasıl biliyorsun? Her ülkeyi gördün mü?<br />
- Hayır ama…<br />
- Yerdeki bir çocuğu kaldıran Nisk gördün mü hiç?<br />
- Görmedim ama gerek yok ki, sonuçta herkes düşen bir çocuğu kaldırır.<br />
- Neden?<br />
- Yani… onların iyiliği için işte, canları acım…<br />
- Nasıl onların iyiliği için? Siz Equanlar böyle mi düşünüyorsunuz? Haliniz şimdi anlaşılıyor. Peki Equan, kaldırdığın çocuk bir Equan mıydı?<br />
- Tabii ki hayır, o bir Nisk’ti ama ne fark e…<br />
- Bir Nisk çocuğu Nisk geleneklerine göre yetiştirilmelidir. Buna karşı olmadığını umuyorum yoksa aramızda kavga çıkacak.<br />
- Değilim zaten, ben anlamıyorum neler olduğunu. Yalnızca bir çocuğa yardım etmek istedim ben.<br />
- Peki, iyi niyetine inanıyorum ama şunu bil ki yaptığın büyük bir hakaretti, hem bizim zayıf olduğumuzu ima ediyordu hem de senin bizim zayıf kalmamızı istediğini.<br />
- Hayır, hayır, benim öyle bir niyetim yoktu. Yalnızca o çocuk ağlıyordu ve…<br />
- Ağlayacak tabii, sonra da kendi kendine kalkmayı öğrenecek. Biz Niskler yere düşen hiçbir çocuğu kaldırmayız, çünkü onu bir kez kaldırırsan bir daha düştüğünde de bunu yapmanı ister, sonra bir dahakinde de. Eğer seni göremezse başka kişilerden yardım ister. Kendi kendine ayağa kalkmayı asla öğrenemez, her sorununda başkalarının yardımını bekleyen, muhtaç bir zavallı olur çıkar. Biz bunu istemeyiz, ya sen o kaldırdığın çocuğun böyle mi olmasını istiyordun?</p>
<p>Nunkar olayı şimdi kavramıştı, incinmiş ve öfkelenmiş zihninden diline doğru giden sözleri zorlukla önledi. Neredeyse karşısındaki alıngan Nisklere, böyle düşünmelerine rağmen neden bu arazide sığıntı hayatı yaşamayı kabul ettiklerini soracaktı ancak kendini dizginlemeyi başardı ve linç edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan her mantıklı adamın yapacağı gibi onları alttan aldı:</p>
<p>- Hayır, kesinlikle hayır. Ben hiç böyle düşünmemiştim. Üzgünüm, tamam mı, hepinizden özür dilerim. Karışmaya hakkım yok, bir daha da yapmayacağım. Beni dost olarak dinlediğiniz için de teşekkür ederim, umarım en kısa sürede gerçekten dost olabiliriz. Tekrar özür dilerim.</p>
<p>- Özrün kabul edildi, Equan; bu konu da kapanmıştır. Ancak aklından hiç çıkarma ki bizler Nisk’iz ve hep öyle kalacağız, buna saygı duyarsan sorun yaşamayız.</p>
<p>Günlerdir kendini sevdirmeye uğraşmaktan yorulmuş olan Nunkar, bu olayın da etkisiyle iyice çileden çıkmıştı, bağırma isteğini bastırsa da aklındakileri söylemeden edemeyecekti:<br />
- Zaten duyuyorum, bugüne kadar ne yaptım ki düşmansınız hepiniz bana? Sizlere her zaman iyi davranmaya çalıştım.<br />
- Bugün buradaki üçüncü günümüz, şu son olayı saymazsak sana zarar veren bir Nisk oldu mu?<br />
- Hayır.<br />
- O zaman sana düşman olduğumuzu nereden çıkardın? Öyle olsaydı tarlalar ile ilgili söylediklerini dinlemezdik. Biz sana iyi bir… hmm, tarlacı olduğun için saygı duyuyoruz. Ayrıca iyi bir savaşçısın da, kılıç ve yay kullanıyor, at biniyorsun. Bu konularda da birbirimizi dinleyebiliriz Equan, ama bilmediğin diğer işlere karışma, hele ki bize danışmadan, asla. Halklarımız arasındaki savaşı bir kenara bırakıp burada birlikte yaşamayı kabul etmiş durumdayız zaten, dostumuz olduğunu düşünmesek seni aramıza almazdık.<br />
- Tamam, tabii, teşekkürler. Yalnız adım Nunkar, bana Equan diye seslenmeyin. Benim evim artık burası ve de burası Equan ülkesi değil.<br />
- Anlaştık, Nunkar.<br />
Nisklerle kaynaşarak geçen günün sonunda, akşam idmanını az önce bitirmiş olan Yabancı geldi Nunkar’ın yanına:<br />
- Olanları duydum, tebrikler. Sevindim.</p>
<p>Adamın garip konuşmasına alışmıştı kaçak asker, teşekkür etti. Yabancı yeniden gülümsedi:<br />
- Senden bir isteğim olacak. Niskler artık seni dinler. Onlara düzen öğretmek gerek. Asker olsunlar. Ben yetmiyorum, sen de idman vakti tarladan çık da Nisklere öğret. Sana güveniyorum. Kabul mü?<br />
- Elbette dostum, sen ne istersen. Elimden gelenin en iyisini yapacağım.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yeni evinin yatağında beşinci kez uyandı Welien. Dönüp yanında yatan Diove’nin çıplak omzunu öptü, kolunu okşadı. Kadın hala sabah uykusunun tadını çıkarıyordu. Kalkıp pencereye yürüyen tüccar şikayetçi değildi, hayatının en güzel haftasını yaşamıştı Diove’yle evlendiğinden beri.</p>
<p>Konağa doğru yürüyen Yabancıyı gördü uzaktan, her zamanki gibi sabah kahvaltısını birlikte etmeye geliyordu. Welien’in gözü hızla avluya giren atlıya kaydı, kapının önünde atından inen adam, onu karşılayan uşağa elindeki zarfı gösterdi. O bir haberciydi ve merdivenlere yönelen Welien kötü bir haber getirdiğini sezebilmişti görünüşünden.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>UR791 kontrolünü hepten yitirmişti. Kadının kokusunu burnuna doldurmaya çalışmaktan dikkatini önündeki işe veremiyor, günlerdir defalarca son anda dönüyordu hata yapmanın eşiğinden.</p>
<p>Üç gün önce kadının ona gülümsediğini görmüştü sanki, o anı zihninde yeniden yaşayıp duruyordu ve giderek RU486’nın da ona karşı hisleri olduğuna ikna ediyordu kendini.</p>
<p>Paydos zili çaldı, UR791 dönüp kadına baktı. Her Novoxim gibi zayıf ve kısa, güneş görmemekten dolayı ince kemikli ve kambur, esmer teni ise kansızlığın etkisi ile soluktu fakat kendisi dahil etraftaki herkes böyleydi zaten. Ne olursa olsun, kadın çok güzel görünüyordu.</p>
<p>Yan yana yürümeye başladılar yemekhaneye doğru, kadın ona bakıyordu alenen. UR791 göz kırpıp gülümsedi, kadının bakışları daha da dikleşti. Kalabalığın içinde daha fazlasını yapmak gelmiyordu adamın elinden.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yeniden masasına oturup Pelcardes’in raporunu açtı Vaspinien. Yazan her garipliği artık kanıksamıştı ama şu üreme konusu takılıp duruyordu kafasına. Pelcardes bunları uydurmuş olamazdı, resmi raporla dalga geçecek biri değildi. Ya adamı kandırdılarsa? Gerçi diğer bilgiler oldukça mantıklı ve doğru görünüyordu, bir tek bu konuda kandırılmış olması saçma bir fikirdi. Örneğin bu Novoximlerin çölde çiftlik kuramadıkları için tarım ve hayvancılığı tamamen fabrikalarda, onlara has yöntemlerle icra ediyor olmaları gayet anlaşılabilirdi, fakat, bu… Bir daha açıp okudu “ Üreme üzerine…” adlı makaleyi:</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yemekhaneye ulaşıp tepsilerini aldıktan sonra yılların casusluk deneyimini kullanan UR791, kadını izbe bir masanın uç kısmına yönlendirmeyi başardı ve karşısına geçip oturdu. Bir daha gülümsedi, kadın da onun hareketini taklit etti beceriksizce.</p>
<p>Yemek için eğilmiş gibi yapıp dudaklarını hafifçe oynatarak konuştu UR791, görülmeleri iyi olmazdı:<br />
- İşin iyi olsun, ben UR791.<br />
- Senin de. Ben RU486.<br />
- Seni tanımak çok güzel RU486.<br />
- Neden?</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>“Bu bölümde anlatılacakları kabul etmek zor olsa da sizi temin ederim ki yazdıklarım gerçektir.<br />
Novoxim halkında, bu sırrı tamamen kendilerine saklamayı başaran yönetici sınıf hariç kimse aşk nedir, sevmek nasıldır bilmiyor. Üremeleri de her şeyleri gibi fabrika düzeninde. Askerler ve Mühendisler belirlenmiş zamanlarda üreme evlerinde bir araya gelip görevlerini yerine getiriyor, bir daha da görüşmüyorlar. Bebekler de doğar doğmaz bakım evlerine yerleştirilip sağlık durumlarına göre işçi ya da asker-mühendis sınıfına ayrılarak ona göre yetiştiriliyorlar.”</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>UR791 düşündü, bu soru ile afallamıştı. Kadın umursamaz görünerek yemeğinden birkaç kaşık aldı, adam da nerede olduğunu hatırlayarak aynı şeyi yaptı. Kadının ondan daha iyi rol kestiğini kabul etti ömrünü casus olarak geçirmesine rağmen. Kadına verecek uygun bir yanıt bulamadığından dudaklarını serbest bıraktı:<br />
- Şu yüzden ki… Senin varlığınla hayatım eksenini buldu, zihnim hoş ve güzel sözcüklerinin anlamını kavradı ilk kez. Burnum ne işe yaradığını keşfetti. Ancak seni tanıyınca fark ettim geçmişte kalan yalnızlığımı ve şimdi karşında yemek yerken anlıyorum ki, beni kendinden mahrum ettiğin her öğün tatsız olacak yediklerim. Bir gün işe gidip de seni orada görmesem, sanmıyorum ki çalışabilirim.</p>
<p>- Ama çalışman gerekir.<br />
- Evet, aynen öyle. Seninle olmam gerekir.</p>
<p>Anlamaz biçimde bakan kadın yemeğine döndü, UR791 yanlış bir şeyler söylemiş olabileceğini düşündü. Kendini doğru ifade etmeyi becerememişti işte. O içindekileri dışa vurmakta değil, aksine kendine saklamakta, yalan söylemekte, gizlenmekte ustalaşmıştı. Bu kadın söz konusu olduğunda her adımında yeni bir şeyler keşfediyor ve bu durumdan büyük keyif duyuyordu. Sonunda kadının kırılmasının nedeninin çalışma bahsinin açılması olduğunu düşündü. Burada herkes çalışmaya bu kadar önem verirken kadın onun farklı olmasını ve kendisine işten daha fazla önem vermesini istiyor olmalıydı. Yeniden söze girdi:</p>
<p>- Yanlış anlattım az önce kendimi, iş filan umrumda değil, çalışmak da, fabrika da. Ben yalnızca seni istiyorum. Senin varlığını, mutluluğunu, sürekliliğini… Çalışalım veya çalışmayalım. Sen ne dersen, nasıl istersen.<br />
- Yaşamak çalışmaktır.<br />
- Peki o zaman, biz de çalışırız, tamam. Her zaman olduğu gibi, arka arkaya. Birbirimizin varlığı nedeniyle beynimiz hazla dolarken.<br />
Kadın yine yemeğine dönmüştü, işler sarpa sarıyordu. UR791 paniğe kapıldı, kadını üzmekten ve kaybetmekten çok korkuyordu.<br />
- Bak, tamam, değişiklik istiyorsan öyle olur. Yalnızca söyle ne istediğini. İstersen gideriz buradan ha? İkimiz, el ele.<br />
- Ne gitmesi?<br />
- Uzaklara, bir yere işte. Birlikte olacağımız bir yere.<br />
- Gidersek ölürüz.<br />
- Buluruz bir yolunu, birlikte olduktan sonra yaşamak kolay. İstemiyor musun bunu?<br />
- Neden isteyeyim ki?<br />
***<br />
“Novoxim üreme sisteminin asıl kurbanları ise, Novoxim halkıyla ilgili her konuda olduğu gibi işçiler. Bu insanlar, bir cinsiyet sahibi olduklarının bile bilincinde değiller, oysa ki cinsiyetlerine göre isimlendiriliyorlar &#8211; daha doğrusu kodlanıyorlar. Onlar için karşı cins yok, aşk yok, şehvet yok, nesillerini sürdürmek yok. Sevmek ise tamamen ve yalnızca çalışmayı sevmek olarak biliniyor. Bu zavallılar, kısa ve sağlıksız ömürleri boyunca hizmet edip ardından neler kaçırdıklarını bilmeden ölüyorlar.”</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- Şe…şey, ben…Bunu istemiyor musun yani? Beni sevmiyor musun?</p>
<p>Kadın yemeği de bırakmış UR791’in yüzüne bakıyordu anlamazca. Adam devam etti:<br />
- Ben seni seviyorum RU486. Seni çok seviyorum.<br />
- Neden ki? Ben çalışmak… yani ben, hmm, iş değilim ki? Ne yapacaksın, beni mi üreteceksin?</p>
<p>UR791 güldü, kadının şaka yapıyor olması iyiye işaretti.<br />
- Eh, öyle de denebilir. Sen, ben ve bir sürü küçük sen daha. Ailemiz.<br />
- Ne diyorsun, anlamıyorum. Yemeğini ye, yoksa bitkin düşersin, çalışamazsın.</p>
<p>UR791’in hayalleri yıkılmıştı ama kadına karşı hisleri hala sapasağlamdı.<br />
- Olsun, anlatırım sana. Bana bir fırsat ver, ne olur. Şimdi istediğin gibi yemeğimi yiyip sesimi çıkartmayacağım.<br />
Karşılıklı birer kaşık aldılar önlerindeki tepsiden. UR791 korktu aniden:<br />
- Peki, beni… beni şikayet edecek misin?</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>“Ben Pelcardes, bu konuda tüm duyduklarım bu kadardır. Şahsımın naçizane fikirleri de şunlardır ki; bu işçilerin öyküsünün kendi ülkemizdekiler arasında anlatılmasını sağlamalı, hallerinden memnun olmayıp da biz tüccarları kıskanan ve şikayet edip duran çiftçilere, uşaklara, arabacılara kötü bir hayatın nasıl olduğunu göstermeliyiz ki onlara sağladıklarımız için bize minnet duymaları gerektiğini fark etsinler.</p>
<p>Son olarak şunu söyleyeceğim, kendi halkına karşı bu kadar acımasızca davranan Monoxim’in bizlere yapabileceği işkencelerin, çektireceği acıların boyutunu bir tasavvur etmenizi rica ediyorum. Tüm insanlığı, bugünü ve geleceği korumak için; bir an önce tüm düşmanlıkları sona erdirip Novoxim devletini yok etmek için elbirliğiyle çalışmalıyız.</p>
<p>Ben Pelcardes, umarım sayısız çileler sonucu ulaştığım tüm bu bilgiler devletimize faydalı olur.”</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>RU486 bir anlık tereddütten sonra cevapladı:<br />
- Hayır, o zaman seni öldürürler. Daha yeni idam ettiler birini, zorla da izlettiler. Korkunçtu. Ama beni rahatsız etme, yoksa beni de öldürürler.</p>
<p>UR791 çoktan başını öne eğip yemeğe odaklanmıştı bile. İleride yapacaklarını tasarlıyordu umutla.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Konağa girmek üzereyken Essandes durdurmuştu beni, bu yaptığı büyük kabalıktı ama buralarının adetlerine göre normal sayılıyordu belki. Her neyse, adamın dostum olduğu kesindi ve dostlar arasında böyle şeyleri önemsememek gerekirdi. Beni neden içeri almadığını sorduğumda, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, elbette istediğim an içeri girebileceğimi söyledi fakat Welien biraz yalnız kalmak istediği için onun yanına çıkmamamı rica etti. Ona haberciyi gördüğümü söyleyip neler olduğunu sordum.</p>
<p>Essandes önce çekinse de yavaşça aktardı konakta yalnızca kendisi ve Welien’in bildiği haberi; Tarden ölmüştü. Bu isim bana hiçbir şey ifade etmediğinden daha fazla açıklamasını istedim ve öğrendiklerim üzücüydü; Pulchraqua’nın intikamını almak isteyen sözde büyücüler, Welien’in kuzenini linç etmişti şehirlerinin ortasında. Hepsine karşı Tarden bir başına, bu hiç de adil değildi.</p>
<p>Büyük bahçede bir gölge bulup oturdum bir başıma. Tarden’i hiç tanımamış, hiç karşılaşmamıştım. Ama öyküsünü anlıyordum. Yalnız başına kalabalığın ortasında kalmasını ve diğerlerini anlayamamanın hissettirdiği zayıflığı çok iyi biliyordum. Onun ölümünün sebebi bendim kimseye söylemek istemesem de. Alnıma dokundum, kendimi tutup da o sözde büyücünün burnunu kırmasaydım tüccarların üzerine saldırmayacaklardı, kendi topraklarına dönüp de orada bir tüccarı güçsüz yakalayınca benden alamadıkları hırslarını onun canıyla doyurmayacaklardı. Hiç tanımadığım birini öldürmüştüm, bana saldırmamış birini. İlk cinayetimdi bu ve canımı yakıyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum.</p>
<p>Tarden’in nasıl öldürüldüğünü zihnimde canlandırmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Katledilmişti, tanıdığım birçok insan gibi. Yalnızca zayıf olduğu için, ondan daha güçlü olanların keyfine kurban gitmişti. Buna katlanamıyordum, suçu olmayan insanların eşkıyalar tarafından öldürülmesi ve benim burada oturmaktan başka bir şey yapmamam kabul edilebilir şey değildi. Bana ihtiyacı olanları bir kez yüz üstü bırakmış ve buraya gelmiştim, buradaki muhtaçları da yüz üstü bırakırsam nereye gidecektim?</p>
<p>Babamın uyarısını hatırladım, sık sık beni kenara çeker, kudretin en büyük tehlikesinin muktedirlik sanrısı olduğunu söylerdi, her şeye güç yetirebileceğin hayaline kapılmak. Sınırlarını bilmeyenin hiçliğe karışacağını söylerdi. Güç sahibi olanın bu yanılgıya düşmemesi gerektiğini anlatır dururdu, laflarını bana tekrar ettirir, tahta geçtiğimde bunları hatırlayacağıma dair söz verdirirdi. Ne var ki, o tahta hiç geçmedim, bu durumda sözlerim neye bağlıydı ki?</p>
<p>Kazandığım zaferler içimde kaçınılmaz bir yenilmezlik duygusu yaratmıştı. Tüm insanlığa adalet getirmenin yalnızca benim elimde olduğunu düşünüyor, bunu kendime görev ediniyordum. Hiçbir şeyin beni durduramayacağına inanmak konusunda kendimi durduramamıştım. Durmak, ölmek demekti, dinlenmek ise yaşamamak.</p>
<p>Ayağa kalktım. Babamın her zaman söylediği bir diğer lafı da her oğlun babasını geçmesi gerektiğiydi. Aksi halde ilerleme olmaz derdi; takip eden önde gidemez, kimseyi de ileriye götüremez derdi. Ben babamı geçecektim. Böylece onun sözünden çıkmadığıma da ikna ettim kendimi ve Welienin yanına gittim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çalışma odasında yalnızdı Welien, koltuğuna çökmüş sessizce yumruğunu kemiriyordu. Tarden’i öldürmüşlerdi, hayır, yok, kendisi öldürmüştü Tarden’i. Pulchraqua’daki o soluksuz günde, o beş para etmez valiyi kontrol altına alamayışı ile öldürmüştü kuzenini. Başka bir yol ile Pulchraqua’yı hepten dizginlemesi gerekirdi, büyücülerle dostluğu koruması gerekirdi. Tabii onun yerine mecliste olan bitene dikkatini verip de kuzeninin gerisin geri o yabanlığa yollanmasını da engelleyebilirdi ama aklı başında değildi o vakitler. Diove için, bu evlilik için uğraşmaktan kuzeninin akıbetini sormamıştı bile. Zengindi. Üzerinde oturduğu koltuk gerçekten kaliteliydi, dışarıda geniş bir arazisi vardı, kendine ait ufak bir askeri birliği…</p>
<p>Kapıyı öylesine bir kez tıklatıp doğrudan içeri girmişti Yabancı, haberi almış olmalıydı. Gelip başında durdu:<br />
- Welien, kuzenin…</p>
<p>Genç tüccar yalnızca başsını sallamakla yetindi. İki adam da ne diyeceklerini bilemiyordu, ikisi de güce alışmış olduğundan tüm bu duygusallık yalnızca unutulması gereken bir olaydı onlar için. Yabancı sol elini adamın omzuna koydu:</p>
<p>- Bak, Welien, acını dindirecekse… o sahtekarlar yaptı dediler bana…</p>
<p>Genç tüccar hala konuşamıyordu, başını sallamaya devam etti. Yabancı ise lafını toparlamak için uğraşıyordu:<br />
- Ben, biliyorsun, senin için… ne istersen, nasıl istersen… onlar…</p>
<p>Yabancı da derin bir soluk verdi, açıkça söylemeyi de bir türlü başaramıyordu. Welien biraz toparladı kendini, hala bir dostu vardı:</p>
<p>- Evet, onlar. Onlar!</p>
<p>Yumruğunu masaya indirdi genç adam, örtüyü kırıştırdı. Yabancının omzunu sıkıp bıraktığını hissetti, elini çekmiş, gitmeye hazırlanıyordu:<br />
- Tamam, o zaman…<br />
- Hayır, şimdi değil. Bir gün ama şimdi değil. Uygun zamanda.<br />
- Senin istediğin zamanda.</p>
<p>Arkasını dönen Yabancı çıktı odadan, yine Tarden’i hatırladı Welien. Küçükken aradaki ufak yaş farkına rağmen hep ağabeylik yapmıştı ona. Paytak paytak yürüdüğü sıralarda sık sık düşerdi her bebek gibi, Welien de daha ağlamasına fırsat vermeden onu kaldırır ve düştüğü yere vururdu birkaç kez, o zamanki deyişleriyle “ah ederdi”.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Konaktan çıktım, sabah çalışmasını yöneten Nunkar ve Mannelig’in yanına gittim. Nunkar’dan Nisklere disiplin öğretmesini iki gün önce istemiştim ve iyi niyetli Equan’a artık ısınmış olan Niskler de benim teminatım üzerine bu eğitimin onların yararına olacağına ikna olup sorun çıkarmamıştı. Şimdi askerin komutlarını zorunluluktan çok inançla yerine getiriyorlardı.</p>
<p>Çalışma alanına girip onları selamladım. Nunkar ve Mannelig’den idmanı devralarak herkesin savunma idmanı için surlara gitmesini söyledim. Nunkar’ın bir işaretiyle hepsi birden nizami biçimde kaskatı dikilip gür ve şen bir sesle yanıtladılar:</p>
<p>- Emret Komutanım!</p>
<p>Şaşırmıştım. Gülümsedim. Nunkar abartmıştı ama iyi iş çıkarmıştı doğrusu. Hem hızlı öğreteni hem de hızlı öğrenenleri takdir ettim.</p>
<p>Gözlerimi kapadım bir anlığına; bu topraklarda onları ilk açtığımda bir yabancıydım, şimdi ise Komutan olmuştum.<br />
Gözlerimi açtım.</p>
<p><strong>İlk kitap Yabancının sonu.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/04/10/yabanci-37/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yabancı #36</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/05/yabanci-36/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/05/yabanci-36/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Feb 2011 18:33:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2836</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Bir Ranke saldırısında arkadaşlarını kaybeden Drogas kaçan bir Ranke&#8217;nin peşine düşüp iki ülke arasındaki sınırı geçer, Patrobas ise ölmekten, Savunma Metotları bölümünden Siandra&#8217;nın uyarısı sayesinde kurtulur. Siandra da küçükken öğretmenini bir Ranke saldırısında kaybetmiştir ve artık Rankeleri tamamen yok etmeye kararlıdır. Ranke ülkesine saldırmak için adam toplarken Patrobas&#8217;ı da diğer Baravid şehirlerini dolaşıp onları da bu savaşa katılmaya ikna etmesi için gönderir. Drogas ise kovaladığı Hestia adındaki Ranke kadın tarafından yakalanıp hapsedilir. Siandra bir hafta içerisinde toplanan adamların yeterli olduğuna kendini ikna edip saldırıyı başlatır. Sınırdaki tuzakları söküp Ranke ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Bir Ranke saldırısında arkadaşlarını kaybeden Drogas kaçan bir Ranke&#8217;nin peşine düşüp iki ülke arasındaki sınırı geçer, Patrobas ise ölmekten, Savunma Metotları bölümünden Siandra&#8217;nın uyarısı sayesinde kurtulur. Siandra da küçükken öğretmenini bir Ranke saldırısında kaybetmiştir ve artık Rankeleri tamamen yok etmeye kararlıdır. Ranke ülkesine saldırmak için adam toplarken Patrobas&#8217;ı da diğer Baravid şehirlerini dolaşıp onları da bu savaşa katılmaya ikna etmesi için gönderir. Drogas ise kovaladığı Hestia adındaki Ranke kadın tarafından yakalanıp hapsedilir. Siandra bir hafta içerisinde toplanan adamların yeterli olduğuna kendini ikna edip saldırıyı başlatır. Sınırdaki tuzakları söküp Ranke ülkesine girerler, labirentin içinde kaybolurlar. Patrobas ise Silvos&#8217;ta konuşma yapmasının engellenmesinden dolayı hayal kırıklığına uğramıştır, Remnos yolunda haydutlar tarafından kaçırılır, haydutların lideri parlak bir öğrenciyken öğretmenleriyle kavga edip okuldan atılmış akıl sağlığı çalkantıda bir adamdır. Tarden ise barışı yeniden sağlamak göreviyle Deros&#8217;a yollanmıştır. Drogas&#8217;ı tek başına götürüp de tüm Baravidleri teslim almak isteyen Hestia, Ikvernia&#8217;nın yöneticisi Brigomaglos&#8217;a yakalanır, karmaşada Drogas kaçar. Siandra&#8217;nın önderliğindeki Baravidler tuzağa düşerler. Tarden ise sevdiği kadın olan barışçı Elrisse&#8217;nin, Drogas&#8217;ın teyzesi olduğunu ve şimdi tam bir savaş yanlısı olduğunu öğrenip yıkılır. Hestia Siandra&#8217;yı rehin alır ama uzun bir pazarlıktan sonra Siandra kendini riske atar ve kalabalık Baravidler Ikvernialı Rankeleri alt etmeyi başarır. Patrobas ise haydutların isteği üzerine Deros&#8217;a fidye mektubu yollar ama kişisel bir not da eklemekten geri kalmaz.</em></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">
Tüm Baravidleri meydana çağıran bir adamın sesiyle uyandı Tarden, kulübesinin kapısının eşiğine durdu, buradan meydanda toplanmış kalabalığı görebiliyor ve duyabiliyordu, daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi. Dört gündür endişeyle beklemişti başına gelecekleri, ne Valenleri karşısına alıp Deros’tan gidebiliyor, ne de Baravidleri karşısına alıp konuşabiliyordu. Elrisse’yi hala düşünüyordu, Deros’a zafer haberi ulaşmış, Baravidleri artık Elrisse’nin komuta ettiği söylenmişti ve Baravidler hala Ikvernia’da olduğuna göre Elrisse’nin Deros’a dönüp barışı korumaya niyeti yok demekti. Kendini ihanete uğramış, kandırılmış hisseden Tarden, üç gündür Ranke ülkesinde yitirdikleri dostlarını gömen Baravidlerin kendine karşı artan öfkesini bile göremeyecek durumdaydı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Meydanda, bir arabanın üzerine çıkmış olan orta yaşlı bir adam, toplanan kalabalıktan memnun kalmış olacak ki konuşmaya başladı:</p>
<p>- Arkadaşlarım, Deros’un önemli öğretmenlerinden Patrobas’ı Silvos’tan Remnos’a taşıyan arabacı, onun yazdığı bir mektubu bize getirdi. Haydutlar tarafından kaçırılmışlar, Patrobas da isteklerini kağıda dökmüş. Dinleyin: Bilge Baravidler, ben Deros’tan Doğayı Anlama dersi yüksek öğretmeni Patrobas. Kederli bir halde Silvos’tan Remnos’a giderken alıkoyuldum. Durumu size bu mektubu getiren kişi açıklamış olmalı. Ama hemen kızmayın, beni alıkoyan insanlar da Baravid halkına mensup eğitimli kişilerdir, ne yazık ki yanlış yollara sapmışlar. Benden istedikleri şey para, onlara maddiyata hiçbir zaman önem vermemiş biri olduğumu anlatamadım bir türlü. Sizden rica ediyorum, evimde az biraz değeri olan ne varsa bir arabaya yükleyip Remnos ile Silvos arasındaki yola gönderiniz, arabaya asılacak bir beyaz kumaş ile tanınmasını sağlayabilirsiniz. Kendim için istediklerim yalnızca bu kadar olmakla birlikte, bu mektubu yazmaktaki amacım kendi hayatımı kurtarmaya dair belki de beyhude bir çaba değil. Amacım, halkımıza karşı çok önemli bir tehditten erken haberdar olmanızı sağlamaktır. Ben bir daha o güzel Deros’a ulaşabilecek miyim bilemiyorum, dolayısıyla bu meseleyi yazarak iletmek zorunda kaldım. Silvos’taki dostlarımızı bize yardım etmeye çağırmak niyetindeyken oradaki hocalar tarafından güler yüzlü yalanlarla engellendim, direnince sert davranmaktan da çekinmediler. Biraz konuşunca onları bu hale getirenin aramıza sızmış olan cahil yabancılar olduğunu anladım, bizi altınlarıyla, gümüşleriyle, yokken eksikliklerini hiç fark etmediğimiz halde şimdi bazı gençlerin çok değer verdiği garip mallarla satın almaya çalışan ve maalesef bazılarımız üzerinde bunu başaran yabancılar, Valenler!  Bu paradan başka değer bilmeyen halk, hem kanlı düşmanımız Rankelerle sürdürdüğü yakın ilişkilerle, hem de vahşi olmalarını bir kenara bıraktığımızda bize hiçbir zarar vermemiş olan Sagislere karşı doğudaki dostlarımızı kışkırtmaya çalışmasıyla göstermiştir ki, bizim kötülüğümüz ve yıkımımızı istemekte, mahvoluşumuzu seyretmek için hazırlık yapmaktadır. Lütfen onların oyununa daha fazla gelmeyiniz, kim olduğunuzu hatırlayınız ve size bunu unutturmaya çalışan herkesi güzel ormanlarımızdan def ediniz! Uzun düşünmeler sonucunda karar vermiş bulunuyorum ki, Valenler de Rankeler kadar düşmanımızdır, onlar kadar zararlıdır. Kültürümüz ve geleceğimiz size emanettir, beni iyi hatırlayınız.</p>
<p>Kalabalığı oluşturan, bir süredir yaşadıkları ve duydukları sonucu ürkmüş insanlar; üzgünlük ile kızgınlığın garip birlikteliği içerisinde, gözyaşları yanaklarından süzülürken öfkeyle bağırıp yumruklarını havada sallamaya başladılar.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Daha ilk Valen sözcüğünü duyduğunda kalabalığın duygularını sezerek, en lazım gördüğü eşyalarını toplamaya başladı Tarden hızlıca. Bunu neden daha önce akıl edip de eşyalarını gitmeye hazır biçimde tutmadığına hayıflanıyordu. Hiç oyalanmadan çıktı kulübeden, her şeyin yenisi satın alınabilirdi. Asıl endişesi nereye gideceğiydi. Meclise dönse, görevini terk etmiş olacak, kariyeri bitecekti. Eğer ki eski dostları araya sokabilirse ücra bir köşede hayatını sıkıntıyla da olsa sürdürmesine yetecek ufak bir ticaret işi bulabilirdi belki. Daha düşük bir mesleği ise aklına bile getirmiyordu. Elrisse’nin yanına zaten gidemezdi, kadının da onun yanına gelemeyeceği gibi. Nasıl unutacaktı Elrisse’yi, ya nasıl başka bir kadını beğenecek, onunla tanışacak, yakınlaşacak, aşık olacak ve ömrünü birlikte geçirecekti. Çok yorgun hissediyordu Tarden, yeni bir hayata doğru yola çıkmaya gücü yoktu.</p>
<p>Meydandaki konuşma bitmiş, insanların öfkeli homurtuları yükselmişti. Arabanın yanında duran Tarden, zamanının kalmadığını biliyordu. Arabaya binerse, kaçmakta olduğu görülecek ve suçluluğunu kabul ettiği düşünülecekti. Geriye doğru bir adım atmışken bir kadının sesini duydu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- Bakın, kaçıyor!</p>
<p>Tarden sese doğru döndü. Ellerini omuz hizasına kaldırıp açık avuçlarını büyücülere göstererek onlara doğru yürüdü. Üzerine akmaya başlayan kalabalıktan onun yakalanmasını isteyen bağırışlar yükseliyordu. Tarden, bağırmamak için kendini zorlayarak, samimi bir sesle konuştu:</p>
<p>- Hayır, hayır, kaçmıyorum! Aksine, sizinle konuşmak için buradayım. Sizin dostunuzum ben, amacım her şeyi, hepimiz için daha güzel hale getirmek. Hadi konuşalım, sonunda benim gitmemin daha iyi olacağına karar verirseniz, o anda buradan gidec…</p>
<p>Karnına inen tekme ile iki büklüm olunca kafasının üstüne bir yumruğun dibi isabet etti, bir tokat sol kulağında inledi, sağ diziyle sol baldırına birer tekme ve ensesine inen yumruk, ardından sağ koluna vuran çok sayıda el, böğrüne inen tekmeler… Baravidler, hançer veya büyü ile ulaşacakları hızlı bir ölümün onları tatmin etmeyeceğine karar vermiş olmalıydı ki el ve ayaklarını kullanmayı tercih ediyorlardı.</p>
<p>Birkaç darbe sonra yere düştü Tarden; yan yatmış biçimde başını olabildiğince gövdesine yaklaştırdı, önde birleştirdiği ellerini dirseklerinden büküp yüzünü örttü, dizlerini ise karnına çekmişti. Tekmeler inmeye devam etti, ağrı giderek hafifliyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Öndeki Baravidler yoruldukça öğlen yemeğine gidiyor, onların yerini arkadan gelenler alıyordu. Dinlenenler bir süre sonra geri dönüyor ve günlerin öfkesini, üzüntüsünü, endişesini yerdeki et, kan ve kemik yığınından çıkarıyordu. Akşam yemeği boyunca tek konuştukları sofradan kalkınca dinlenmiş ayaklarıyla biraz daha tekmelemek oldu. Tarden’in bir süredir hiçbir tepki vermeden yattığına dikkat etmemişlerdi bile.<br />
Tüm Baravidlerin ayakları vurmaktan ağrımaya başladığında, güneş Deros’u çoktan terk etmişti.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çevresine bakınan Elrisse, Ikvernia’yı altı günde bu hale getirebildikleri için halkıyla gurur duydu. İlk kavgayı kazandıktan sonra o öfkeyle Ikvernia’ya kadar gelmişlerdi ve Rankeler de kaçmıştı önlerinden. Bu bilinmedik ülkenin daha da içlerine ilerlemek yerine burada kalma kararı vermişti genç kadın, mağaralara girmek istemiyorlardı ama yalnızca Drogasın naşını bulmak umuduyla dolaşmışlardı yakın olanları kalabalık ve temkinli gruplar halinde, ne yazık ki hala hiçbir bulgu yoktu çocuğa dair.</p>
<p>İlk iki günü ölülerini gömmekle geçirmişlerdi yalnızca, çok fazla kayıpları vardı. Neyse ki dün sabah Deros’tan epey bir kişi daha gelmişti yardıma. Patrobas’ın durumunu haber vermişler, fidyeyi yükleyip yolladıklarını söylemişlerdi. Sonraki günlerde de Ikvernia’yı batıdan gelen saldırılara karşı korunaklı hale getirmişler, açık alanlarda barınacak yerler ayarlayıp mağara girişlerini kontrol altına almışlardı. Sonunda birkaç gece rahat uyuyacak ve ardından ilerlemeye devam edeceklerdi.</p>
<p>Durumuna bakmak için Siandra’nın yanına gitti, muayenesini yeniledi. Yarasına bakarak başladı işe, hançer üçüncü boyun omurunun altından girmişti. Hemen olay yerinde temizlenip dikilmişti ve hala bir iltihaplanma bulgusu olmadığına göre o tehlikeyi atlattıklarını düşünebilirlerdi. Ertesi gün kendine gelen Siandra’nın ilk sorduğu şey onu tutan kadına ne olduğuydu ki kadını hızla kanayan yarasıyla olduğu yerde bıraktıklarını, sonraki gün de cesedini diğer Rankelerle bir araya yığdıklarını duyunca mutlu olup yeniden uyumuştu. Başından beri asıl korktukları şey omurilik zedelenmesiydi ki günlerdir yapılan muayeneler hiç de olumlu değildi. Umut kırıntılarına sarılarak başladı Elrisse; önce duyularını inceledi, bazı bölgelerde azalmış olsa da genel olarak yeterliydi. Ondan kollarını ve bacaklarını kaldırmasını istedi sırasıyla. Sol kol ve sol bacağı bir süre titredikten sonra aniden kalkıyordu, biraz çalışma ile kontrol edilebilecek hale gelebilirlerdi belki. Sağ taraf ise daha da kötü durumdaydı ki hançer de sağ taraftan saplandığı için oraya daha fazla hasar vermiş olmasıyla örtüşüyordu bu durum da. Kendilerini kandırmak faydasızdı, kadının durumunu travma sonrası şoka yorup durmuşlardı ama Siandra’nın zihni o kadar iyi işliyordu ki şoku çoktan atlatmış olduğunun büyük ihtimalle o da farkındaydı. Söylenecek bir şey yoktu, yapacak da. Arka tractuslar zedelenmiş olmalıydı ve Siandra hayatının geri kalanını çok iyi işleyen bir kafa ile söz dinlemeyen bir beden arasında bocalayarak geçirecekti. Onu hiç sevmese de kadın için üzüldü Elrisse, her şeyin zamanla eski haline döneceğini söyleyerek çıktı ama bunun hiçbir zaman hiçbir konuda geçerli olmadığını biliyordu herkes.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Drogas hala yürüyordu karanlıkta. Gün hesabı tutmanın faydası olmadığını anlayınca bırakmıştı kaç kez uyuyup uyandığını saymayı, zaten ne zaman uyuyup ne zaman uyandığını bilmediği için saysa da kesin olarak anlayamazdı kaç gün geçtiğini. Bir daha düşündü, son saydığında dördüncü uyanışıydı, ondan beri de üç kez mi uyumuştu ki? Emin değildi, aslında önemli de değildi. Artık kabul etmesi gerekiyordu ki kayıptı ve kaçak hayatı yaşıyordu Rankelerin arasında. Evinin yolundan çok uzaktı çünkü buraya gelirken herhangi bir tünelden geçtiğini hatırlamıyordu ve günlerdir bu tünelin içindeydi, daha doğrusu bir çıkışı olduğuna emin olmadığından buraya mağara demeliydi.</p>
<p>Labirentin içerisinde kaybolup da karanlıkta farkına bile varmadan bir mağaraya girmiş, biraz daha yürüyünce yan tarafta bir oda olduğunu görmüştü Drogas. Masadaki ve raflardaki bazı şeyleri esareti boyunca yediğini hatırlamıştı. Hızla aç karnını tıka basa doyurmuş ve sığdırabildiği kadar yiyecekle su dolu bir matarayı da orada bulduğu bir heybeye sıkıştırmayı ihmal etmemişti. Gece serinliğini daha da arttıran nemli mağara havasında titreyip gördüğü Ranke giysisini de almıştı üzerine. Tam da artık gitmesi gerektiğini düşündüğü sırada giriş tarafından gelen ayak seslerini işitmiş, kendini korumaya niyetlenerek yerde bir köşede duran patlayıcı çömleklerden iki eline sığdırabildiği kadar almıştı, sonradan saydığında üç tane olduğunu anlayacaktı. Yine de gelen kişiyle yüzleşmesinin akıllıca olmayacağına karar verip kovuktan çıkarak diğer yöne yürümeye başlamıştı hızlıca, meşalenin korkutucu ışığı yaklaşırken adımlarını hızlandırmıştı ve bir süre sonra da ışık kaybolmuştu. Ne var ki elindeki naftaları heybeye koyacak kadar rahatlaması için epey yürümesi gerekmişti. Sonrasında ise tek yaptığı yürümek, saklanmak ve yanındakileri yapabildiği kadar tasarruflu biçimde tüketmek olmuştu.</p>
<p>Kulaklarına gelen hafif ses şaşırttı kayıp çocuğu, akan bir dereye yaklaşıyordu sanki. Yürümeye devam etti, ayağının suya girdiğini hissetti ve geri çekilmeyi başaramadan akıntıya kapılarak suya düştü yanlamasına.</p>
<p>Akıntıyla birlikte sürüklenen Drogas, kendini suyun üzerinde tutmayı başardı, hızla sürükleniyordu bu garip yeraltı nehrinin içinde. Batıp çıktı bir süre, epey bir gitmişti akıntı yönünde. Gücünün iyice azaldığını hissettiği sırada bir daha battı, derinlik azalmış olmalıydı ki ayakları dibe değdi, yerden güç alarak kendini yukarı fırlattı.</p>
<p>Nehrin kenarına sürüklemişti akıntı onu, sağ elini uzattığında duvara dokunmayı başardı ancak tutunacak bir yer bulamıyordu. Çizilen eli acıyordu ama bir kez nehrin kenarına ulaşmışken de vazgeçmeye niyeti yoktu, devam etti duvarı yoklamaya. Sonunda bir girinti buldu ve sol elini de ulaştırmayı başardı sağ elinin yanına. Sıkıca tutundu ve derin bir soluk alıp yukarı çekti kendini. Oturabileceği kadar bir yer vardı, biraz dinlendi. Akıntının yönüne bakılırsa nehrin karşı kıyısına gelmişti. Epey bir su yuttuğundan günlerdir kurumuş boğazı rahatlamıştı ama yine de matarasını doldurdu nehrin suyuyla. Su geçirmez biçimde yapıldıklarından naftalarda sorun yoktu. Yiyeceklerinden geriye kalan azıcık kırıntı ise ıslanıp birbirine ve heybeye yapışmıştı.</p>
<p>Elleriyle yandaki boşlukları yoklayan Drogas, sağ tarafında yani akıntı yönünde zeminin devam edip genişlediğini anladı ve biraz o yöne kaydıktan sonra ayağa kalktı. İyice yorgundu ama olduğu yerde, yiyeceksiz olarak durmasının da hiçbir anlamı yoktu. Islak giysilerinin rahatsızlığına aldırmadan yürümeye başladı yavaşça, nehri takip ediyordu. Biraz gittikten sonra nehir sola döndü, üzerinde bulunduğu zemin ise bitmişti ancak iki adım gerisinde sağa giren bir oyuk vardı. Mecburen oraya girdi Drogas, tavan saçlarına sürtünüyordu. Daralıp genişleyen, yükselip alçalan tünelde kıvrıla büküle yürüdü kendini zorlayarak.</p>
<p>Havanın biraz hafiflediğini hisseden çocuk burnuna güvenerek ilerledi. Zemin giderek yükseliyordu, tavan ise alçalıyordu. Bir yerden sonra emeklemeye başladı, ardından ise ıslak karnının üzerinde sürünmeye. Umudu giderek azalsa da geri dönebilecek durumda değildi artık. Ayrıca gerçekten hissedebiliyordu havanın giderek daha güzel koktuğunu. Mağaranın küf kokusundan sonra o kadar özlemişti ki açık havayı; burnunun hayal gördüğünü, daha doğrusu kokladığını bile düşündü bir ara, yine de iteledi kendini ileri. Her tarafı çizikler içerisinde kalacak kadar sürünüp emekledikten sonra havanın serinliğini hissetti, derin bir nefes alıp hızlandı. Yorgunluktan soluk soluğa kalmıştı ki ufacık bir nokta halindeki o tatlı ışığı gördü ve içinde birden artan kuvvetle devam etti ilerlemeye, yıldız onu kendine çağırıyordu.</p>
<p>Tünelin ağzından çıktığında kollarını açıp iyice gerindi ve fazla oksijenden zihni yumuşayana kadar derin derin soluk alıp durdu. Yıldız tüm arkadaşlarıyla hoş geldin diyordu ona ve yeniden gökyüzünün altında olmanın sevinciyle yürüdü onu çağıran uykuya karşı ilgisini yitirmiş olan Drogas. Ancak temel bir sorun vardı, nereye yürüyeceği konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Günlerdir tek uğraşı labirentten ve ardından da tünelden çıkmak olmuştu, şimdi bunu başardığına göre Deros’a dönmek istiyordu fakat bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.</p>
<p>Okulu hatırlamaya çalıştı, dersleri düşündü. Aklını onun peşinden Ikvernia’ya gelen ve kendisi bir türlü bulup da uyarmayı başaramadığı için muhtemelen Rankelerin tuzağına düşmüş olan Derosluların üzüntüsü doldurduysa da hayatta kalma içgüdüsü kısa sürede baskın çıktı. Bir Baravid çocuğunun tek başına Ranke topraklarında kaç gün hayatta kalabileceğine dair en iyimser fikri bile çürüteli epey olmuştu, artık evine dönmeliydi.</p>
<p>Onu Deros’a götürdüğünü söyleyen katille birlikte yürürken doğan güneşe doğru yürüdüklerini hatırlıyordu, gerçi ona güvenemezdi ama aklının bir köşesindeki buğulu bir bilgi de Deros’un doğuda olduğunu söylüyordu. “Doğada Yaşam” derslerine geri dönmeye uğraştı, yön bulma konusunda neler anlatmıştı öğretmenleri Molze? Güneşin doğudan doğduğunu ve batıdan battığını biliyordu elbette ama gece vakti bu bilgi yaramıyordu işine. Bir de ağaçların yosun tutan tarafı kuzeye bakar diye hatırlıyordu ki yanılıyor da olabilirdi ama çevresinde bir tane bile ağaç olmadığı için hatırlamaması pek de sorun değildi. Hakikaten, nasıl çorak bir yere çıkmıştı böyle? Fazlasıyla toz çıkaran ince kum ve aralardan kendilerini belli etmeye uğraşan kayalardan başka bir şey yoktu görebileceği. </p>
<p>Ah, Deros’un ormanları ne güzeldi!</p>
<p>Kafasını toplamaya çalıştı yeniden, başka ne vardı? Karınca yuvalarının girişi güneye bakar gibi bir şey anımsıyordu sanki, iyice eğilip baktıysa da ağrıyan boynu ve dönen başı nedeniyle yeniden dikilene kadar tek bir karınca yuvası bile göremedi. Yıldızlara bakarak yön bulunabildiğini söylemekle yetinen öğretmeni bu bilginin şimdilik işlerine yaramayacağını, kafalarını fazla karıştırmak istemediğinden sonraki senelere bıraktığını söylemişti.</p>
<p>Drogas’ın yapabileceği bir şey yoktu, yönünü bulamayacaktı. Bu açıklığın ortasında uyuyup sabahı beklemeye de korkuyordu, ilerlemeliydi. Hislerine kulak vermenin en iyisi olacağına karar verdi birdenbire. Burnunun dikine yürümeye başladı, farkında olmadığı şey ise tam olarak tüneli arkasında bırakacak biçimde yürüyor olduğuydu ki güvendiği hisleri de pek de hoş bir yer olmayan o mağaradan uzak durma isteğiydi bilincinin derinliklerindeki.</p>
<p>Yürürken bir yandan da heybesindeki ıslanıp hamurlanmış kırıntıları yedi ve mataradaki sudan bolca içti. Artık yola çıkmıştı ne de olsa, uzun yol için onları saklamaktansa hem yükünü azaltmak hem de gücünü toplayıp uzun yolu kısaltmak daha iyi olur diye düşünmüştü. Umutla ve keyifle bir süre yürüdü kayıp çocuk.</p>
<p>Göğün rengi ağarmaya başlamıştı yavaşça, Drogas’ın ayakları durması için yalvarmayı keseli epey olmuştu ama o yürümek isti…</p>
<p>- Dur orada! Sen!</p>
<p>Drogas panikledi, dikkatsiz davranmış ve yakalanmıştı sonunda. Ne yapacağını düşündü, açık arazideydi ve geri dönüp kaçması hiçbir işine yaramayacaktı. Korunmak için en yakındaki kayanın arkasına saklandı.</p>
<p>- Nerede olduğun görünüyor, kalk ve teslim ol!</p>
<p>Hayır. Drogas artık evine dönecekti, bir mağarada zincirlenmiş biçimde oturmaya niyeti yoktu. Kayanın kenarından başını uzatıp ona seslenen adama baktı. Tek görebildiği, tükenmiş ve hastalıklı görünen bir atın bağlı olduğu, üzerinde ince uzun garip bir kazan bulunan basit bir araba oldu, adam ortalıkta yoktu. Drogas’ın dikkatini sürücü yerinde duran açık paket çekti hemen, adam onu gördüğünde yemek yiyor olmalıydı. Bu durum Drogas’a karnının acıktığını hatırlattı. Arabanın arkasından uzanan bir burun, ağız ve ardından göz gördü. Bir Ranke’ye göre oldukça kısa boylu olan adam konuştu:</p>
<p>- İki elini de havaya kaldır ve yavaşça ayağa kalk. Hemen!</p>
<p>Belki de adam hafif eğilmişti kendini korumak için, arabanın da arkasına saklanmıştı. Kendisinden korkulduğunu anlayan Drogas gurur duydu. Bu gurur yavaşça kibire dönüşürken aklına eğer arabayı ele geçirirse çok daha hızlı yol alabileceği geldi, sürmeyi bilmiyordu ama ne kadar zor olabilirdi ki? Hem karnını da doyurabilecek, üstüne üstlük bir de Ranke öldürüp dostlarının öcünü alacaktı.</p>
<p>Taşıdığı üç naftadan ikisini eline aldı, hızla hedefe çarptığında çömleğin içindeki ufak cam şişe kırılacak ve şişedeki sıvı çömlekteki toza karışıp bir ateş topu çıkararak patlayacaktı. Ancak Drogas’ın dikkatli olması ve arabayı ateşe vermemesi gerekiyordu, hemen planını yaptı ve anında uygulamaya koydu.</p>
<p>Kayanın arkasından fırlayıp ilk naftayı arabanın biraz arkasına attı Drogas ve düşündüğü gibi adam alevlerin içinde kalırken patlamadan korkan at ileri hamle yaptı ve arabaya bir şey olmadı. Koşarak arabaya atlamaya çalışan çocuk alevlerin yaladığı adamın ölümünü kesinleştirmek için diğer naftayı da atmaya niyetlenirken bunca zaman arabanın arkasında saklanmış olan diğer adamı gördü ve naftasını ona fırlattı. Adamın yakınına isabet ettirmeyi başarmıştı ancak gözünün ucuyla adamların hiç de Ranke gibi giyinmediğini görmüştü. Rankelerin hainliklerine aklının ermeyeceğini düşünerek bu durumu kafasına takmadı ve arabaya tırmandı zorlukla. At artık koşuyordu korkudan ve onu yönetmek de Drogas’ın sandığı kadar kolay değildi.</p>
<p>Atı yönetmeye uğraşırken bir yandan da iki Ranke öldürüp ellerinden bu arabayı aldığını Deros’ta nasıl anlatacağını düşünüyordu, herkes şaşıracak ve hayran kalacaktı. Bir diğer araba sağ taraftan hızla üzerine gelmeye başladı, zaten tüm gücüyle deneyen Drogas ata söz geçirmeyi hala başaramıyordu. Kalan son naftasını eline aldı ama araba bu hızla giderken iyi bir atış yapması imkansızdı.</p>
<p>Ona oldukça yaklaşan araba üzerine gelmekten vazgeçip onunla aynı doğrultuda yol almaya başladı ki Drogas’ın kontrol edemediği at kafasına göre hareket ettiği için bunu epey zor biçimde yapıyorlardı. Arabadaki adamdan arkada olanın ince uzun kazanı ona doğru çevirdiğini ve kazanın arkasına elindeki meşaleyi yaklaştırdığını gördü. Çocuk daha gördüklerine anlam vermeye çalışırken büyük bir gürültüyle kazan sarsıldı ve oturduğu yer parçalanıp havaya uçtu Drogas’la birlikte. Vücudunun çoğu patlamada yanmış olan çocuğun sağlam yerleri de hızla yere çarpınca sakatlandı ve tüm bunlar yetmezmiş gibi arabanın da bazı parçaları üzerine düştü.</p>
<p>Drogas artık hiçbir şey duyamayacak durumdaydı ama birkaç dakika daha uzun yaşasa duydukları çok hoşuna gidecekti. Arabadan inip çocuktan geriye kalanların başında toplanan Novoxim askerlerinden biri diğerine döndü:</p>
<p>- Kaleye hemen haber verelim, bu Ranke çocuğu topraklarımıza girip bize saldırdı ve iki Novoxim askerini öldürerek toplarımızdan birini çalmaya çalıştı. Bu açıkça savaş demektir.</p>
<p>- Yani bu Rankeler birden savaş mı açtı bize?</p>
<p>- Silahımızı çalıp da taklit etmek için toprağımıza girdiler ve askerlerimizi öldürdüler. Bunun sonucunu bilecek kadar çalışıyordur kafaları.</p>
<p>- Eh, en azından şu yeni silahlarımızı kullanabileceğiz demektir. Neydi adları?</p>
<p>- Tüfek deniyordu sanırım, gücüne hayran kalmaktan adına pek odaklanamadım.</p>
<p>- Evet evet, tüfek. Muhteşem olacak.</p>
<p>Ölen arkadaşlarını sırf kanıt değerleri nedeniyle arabaya yükleyen adamlar gülüştü. Drogas’ın terk edilmiş naaşı ise gökyüzünü seyrediyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/05/yabanci-36/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

