<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 04 May 2012 16:41:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Mazi ve Hâlin Fotoğrafı</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/05/04/mazi-ve-halin-fotografi/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/05/04/mazi-ve-halin-fotografi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 16:40:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3516</guid>
		<description><![CDATA[Şu yazının orta kısmında biraz değinmiştim mazi ve anın algılanışının farklılığına dair. Bu yazımda ise bu algılanış farklılığından dolayı geçmiş ve şimdinin fotoğraflaryla ilgili hislerin de değişkenlik arzettiğinden bahsedeceğim.
Mazi ile ilgili hatıralar genelde silik, şimdiyle karışmış, rüya mı yaşanmış mı belli olmayacak bir şekilde üşüşür zihne (en azından benimkine). Hâl ise daha canlı algılanabildiği için fotoğrafına da biraz yan gözle bakılır genelde. Anı bizzat kendim deneyimleyecekken niye başka aracı koyayım, değil mi? Fakat mazi öyle değil, ona dair renkler karışık. Bazen çok belirgin değilse hatırda kalan kısmı da pek az oluveriyor. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://dariteemmul.blogspot.com/2011/10/fotograf-uzerine.html" target="_blank">Şu yazının</a> orta kısmında biraz değinmiştim mazi ve anın algılanışının farklılığına dair. Bu yazımda ise bu algılanış farklılığından dolayı geçmiş ve şimdinin fotoğraflaryla ilgili hislerin de değişkenlik arzettiğinden bahsedeceğim.</p>
<p>Mazi ile ilgili hatıralar genelde silik, şimdiyle karışmış, rüya mı yaşanmış mı belli olmayacak bir şekilde üşüşür zihne (en azından benimkine). Hâl ise daha canlı algılanabildiği için fotoğrafına da biraz yan gözle bakılır genelde. Anı bizzat kendim deneyimleyecekken niye başka aracı koyayım, değil mi? Fakat mazi öyle değil, ona dair renkler karışık. Bazen çok belirgin değilse hatırda kalan kısmı da pek az oluveriyor. Fotoğraf, mazi söz konusu olduğunda daha bir anlam kazanıyor o yüzden. Öyle ki hâli fotoğrafladığımızda özel filtrelerle geçmiş gibi göstermeyi ve öyle izlemeyi seviyoruz. Şimdiyi olduğu gibi çekmek çok sıradan, çünkü hafızamızda hala çok daha taze ve kokusu, dokusu da yanıbaşımızda. Belki özel merceklerle çekilirse (gözümüzün gördüğünden daha farklı olduğu için) bir miktar daha ilgi gösterilebiliyor ama normal çekim pek rağbet görmüyor.</p>
<p>Sosyal ağlardaki &#8220;Cildhood friday&#8221; etiketi ile meşhurlaşmış çocukluk fotoğrafları da yukarıda bahsettiklerim yüzünden tutuluyor olmasın? (Ergenlik değil, ergenliğin bitimindeki gençlik halimiz de değil, zira onlar şu anki halimize pek benziyorlar.) Şahsen tanıdığım insanların şimdiki hallerini fotoğrafla görmektense canlı olarak, mimikleriyle, kendilerine ait havalarıyla görmeyi, hissetmeyi daha çok seviyorum. Fotoğrafları hem yanıltıcı hem soğuk geliyor. Arkadaş dediğinse soğuğun zıddı, içini ısıtan bir şey, onu soğuk fotoğraf karesine sığdırmaya çalışmak haksızlık olur haliyle. Fakat arkadaşların çocukluk fotoğraflarında ise durum farklı. Artık bakılan kişi şimdi tanınan biri değil ama ondan izler de taşıyor. İzlemesi eğlenceli, şimdiki haliyle ne tür benzerlikleri/farklılıkları var diye meraklanıp bakarken buluyorsun kendini. Kendine ait çocukluk fotoğrafları da keza öyle. Mevcut hâl fotoğraflandığında yabancılık çekilebiliyor, çünkü kendimize diğer herkesten çok daha yakınız ve tek kareye indirgenmek belki daha da tedirgin edebiliyor bu yüzden. Ama kişi zaten çocuklukla hâl arasına bir mesafe koyduğu ve ona şimdiye göre daha yabancı olduğu için kendine ait çocukluk fotoğraflarına ilgiyle bakabiliyor.</p>
<p>Her hâlukarda fotoğraflarla maziyi incelemek bence hâli incelemekten daha eğlenceli. Hatta sanki fotoğraf, çekilip şimdi bakmak için değil de arşiv için güzeldir, bile diyebiliriz. Çekecek, arşivleyeceksin. Oh mis. (Arşivlerken o anki hislerini yazmak ve yıllar sonra baktığında tekrardan hissettirdikleriyle karşılaştırma yapmak da faydalı olabilir beri yandan.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/05/04/mazi-ve-halin-fotografi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>An Essay Concerning Human Understanding</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 22:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3499</guid>
		<description><![CDATA[Locke&#8217;un üslubu hem yavan olmayan bir yalınlık, hem de hakkı verilmeden okunan her cümle için yeniden odaklanma isteği uyandıran bir temizlik ihtiva ediyor. Örnekleri ikna edici, anolojileri yerinde, neticede iyi düşünür oralardan. Benim de Adım Rıdvan. Merhaba. Yani diyorum ki, disipline gönderir gibi &#8220;bana böyle şeylerle gelenleri direkt tecrübelerine gönderiyorum.&#8221; diye &#8216;algılara gönderen&#8217; adamı sevmeyeyim de kimi seveyim? Konuyu inceleyişindeki sakinliğe, &#8220;vay be hacı abi&#8221; demeyeyim de neye diyeyim? Bir kez daha baktım Reader&#8217;a ve Treatise&#8217;e &#8220;David Ağabey&#8217;in caps lock açık kalmış, lol.&#8221; diye düştüğüm seviyesiz gibi ama sevimli notların ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Locke&#8217;un üslubu hem yavan olmayan bir yalınlık, hem de hakkı verilmeden okunan her cümle için yeniden odaklanma isteği uyandıran bir temizlik ihtiva ediyor. Örnekleri ikna edici, anolojileri yerinde, neticede iyi düşünür oralardan. Benim de Adım Rıdvan. Merhaba. Yani diyorum ki, disipline gönderir gibi &#8220;bana böyle şeylerle gelenleri direkt tecrübelerine gönderiyorum.&#8221; diye &#8216;algılara gönderen&#8217; adamı sevmeyeyim de kimi seveyim? Konuyu inceleyişindeki sakinliğe, &#8220;vay be hacı abi&#8221; demeyeyim de neye diyeyim? Bir kez daha baktım Reader&#8217;a ve Treatise&#8217;e &#8220;David Ağabey&#8217;in caps lock açık kalmış, lol.&#8221; diye düştüğüm seviyesiz gibi ama sevimli notların benzerlerini kâh &#8220;Rofl. Disipline gönderir gibi algılara gönderiyor adam.&#8221; ile, kâh sadece bir &#8220;:)&#8221; ile (manalı) Locke&#8217;un Essay&#8217;inin civarına da iliştirdiğimi görünce, içimi tarifi zor bir hissiyat kapladı. Anna Karenina, yüzünde o çoğu güzel kadında görülen hınzır gülümsemeyle bana baktı. Bakmadı mı? (Felsefe soru sormaktır. Değil midir?)</p>
<p>Hume dedim ya, ilginçtir, Locke-Hume-Kant çizgisinde üslubun &#8216;karmaşıklığı&#8217; enteresan bir şekilde soldan sağa, yani zamanla artıyor. Hatta rivayet odur ki Kant zihnindekileri en açık haliyle kağıda dökme yeteneğine sahipken (Prolegomena), yazdıklarına dair oluşması muhtemel atıp tutma kalabalığına set çekmek için, kasıtlı olarak çetrefilli bir dili tercih etmiştir kritiklerinde.</p>
<p>Back to Locke. Malumunuzdur, beşerbey Locke deneyciliğiyle ünlüdür. Dahası, onun adıyla anılması farz tabirlerimizden biri İmajica&#8217;ya bile sızmış meşhur Tabula Rasa&#8217;dır. İşte Locke&#8217;un Tabula Rasa, naber nasa muhabbetini çevirdikçe çevirdiği bir kitaptır aslında essay (The Essay). John ağabey der ki, öyle doğuştan bilgiyle fikirle gelmiyoruz bu dünyaya. Hakikatleri kafamızın içinden çıkarmıyoruz, aksine duyu organlarımız vasıtasıyla nesnelere dair öğrendiklerimizi, gördüğümüz örnekleri, bilginin inşasında kullanıyoruz. Tabii verdiği misaller akıllıca, çocukların öğrenme süreçlerinden bahsediyor vesair. Ben şimdi bu misal silsilesini didik didik etmek yerine, kafama takılan bazı noktaları kurcalayayım, ki kitap başına düşen kurcalama ihtiyacımı gidermiş olayım.</p>
<p>Gariptir, Locke insanın bazı &#8220;eğilimlerinin&#8221; doğuştan olabileceğine dair bir itiraf yapar ama bunu sadece laf arasında dile getirir, ve muhtemelen &#8216;ihmal edilebilir&#8217; bulduğu için herhangi bir misal vermez. Rasyonalist düşünceye yönelik ataklarını daha çok &#8216;özdeşlik ilkesi&#8217; üzerinden geliştirdiği için, topu oradan alıp sonra bu &#8220;eğilim&#8221; mevzuuna geri döneyim. Öncelikle söylemeliyim ki Locke&#8217;un &#8220;bir şey neyse, odur&#8221; ile ilgili olarak inşa ettiği argümanlar, bende, tekil fikirlerin değil, fikir şablonlarının, türlerinin doğuştan olabileceğine dair bir itiraz uyandırdı (oop terminolojisinde: &#8216;Concrete Class&#8217; değil &#8216;Abstract Class&#8217;). John Ağabey&#8217;e göre, bir çocuk, annesinin ablasıyla bir olmadığını, algıladığı iki şahsı ihtiva eden tecrübelerden sonra öğrenir. Yani, &#8220;x=x&#8221;in, açıkçası &#8220;x=x&#8221;in bilinçte belirişinin, mezkur tecrübeden önce (ve hatta sonra) herhangi bir işlevi yoktur.</p>
<p>Çalım güzel, ifade güzel, aynı zamanda hava da güzel, zemin de güzel. O halde, akılcılarla deneyciler arasındaki müsabakaya adeta tribünlerden fırlayan bir taraftar (&#8220;milli takımı tutuyom ben abi.&#8221;) gibi, ben de dahil olabilirim. Oldum: Birincisi, yinelemem gerekirse, tekil fikirlerin değil, fikir şablonlarının, yani &#8220;anne, anneye eşittir.&#8221;in değil &#8220;x=x&#8221;in önceden-hesaplanmış (pre-computed) bir kabulün (izin, şemanın, yolun) zihinde bulunduğunu iddia edebilirim. Tabii, aslında bunu söylemekle, Locke&#8217;un temel temasına, rotasına darbe vurmuş olmuyorum, ve fakat, bir yandan da onun tabiri caizse &#8216;katı&#8217; fikir tanımı üzerine soru işareti savuruyorum (Scroll&#8217;s Read: Town Portal Ready).</p>
<p>Öyle arkada sinsi gibi duran arzulardan, dürtülerden falan bahsetmicem. Aklımdaki kabaca şu: Bir &#8216;fikir&#8217; bilinçte belirdiği an itibarıyla, yani mesela tecrübeyle (algılananın zihinte temsil edilmesiyle) eşzamanlı olarak, tamamen mezkur uyaranın, nesnenin yarattığı dalgalanma neticesinde hasıl olmaz: Açıkçası, daha doğrusu, &#8216;fikir&#8217; dediğimiz eğer bu dalgalanma ise, onun karakteri (Hume&#8217;un &#8216;yaylı&#8217; benzetmesini hatırlayalım (bkz: A Treatise of Human Nature)), sonucu ve sebep Network&#8217;u gelişigüzel kurallarla değil, birtakım şablonlarla vuku bulur. Şöyle bir itiraz gelebilir (ki gelsin, yerinde olur):</p>
<p>&#8220;İyi de, sen fikrin doğuştanlığı hakkında bir şey söylemiyorsun. Sadece, zihnin işleyişinin doğuştan gelen bazı karakteristiklere tabi olabileceğini dile getiriyorsun.&#8221; Doğru, dile getirdiğim, anlatmak istediğim zaten bu: O net belirişin, zihinsel cismanileşmenin, dalgalanmanın, yani fikrin, gelişigüzel meydana gelmediğini, dahası zihnin içindeki konumunun, konumlanışının &#8216;genetik&#8217; ve &#8216;evrim&#8217; kabilinden mekanizmalarla alakalı bir tevarüs etme dizgesinden münezzeh olamayacağını iddia ediyorum. Tafsilât:</p>
<p>Eğer gördüğüm nesnenin bir insan yüzü olup olmadığını asırlar boyunca bu iş için optimize edilmiş modüller sayesinde saniyesinde anlayabiliyorsam, rahatlıkla söyleyebilirim ki, aklımda bu sınıflandırma için özelleşmiş düzenekler vardır. Yani, özdeşliği bir kenara koyuyorum, rüzgarla titreyen tülde gece ışık ve gölge desenlerinin hareketiyle insan yüzüne benzeyen bir doku görürsem eğey uykuyla uyanıklık arasındayken, ve bunun akabinde bana &#8220;aa, insan yüzüne benzedi.&#8221; kabilinden bir düşünce eşlik ederse: 1. Bu &#8216;düşünce&#8217; değil, onu üreten karar fonksiyonu doğuştan gelir. 2. Karar fonksiyonu, zihnin işbu düşünceyi ihtiva eden halinin genel örgütlenmesinin, ait olduğum türün geçmişinde defalarca tekrar edilmesiyle inşa edilir. 3. Karar fonksiyonu, düşüncenin belirişinden, cismanileşmesinden daha önemlidir. Dolayısıyla, onun doğuştanlığı, doğuştan olabilirliği, hafızayla (bilhassa da &#8216;türün hafızasıyla&#8217;) ilişkisi, zihnin şimdideki dalgalanma halinin &#8216;yazılı&#8217; (&#8216;imprinted&#8217;) olmasına kıyasla daha mühimdir.</p>
<p>İtiraz: &#8220;İyi de, işte, Locke&#8217;un zaten bu kabil misalleri atlaması, onları &#8216;ihmal edilebilir&#8217; görmesi doğru değil mi? Açıkçası o, fikir derken, gündelik düşünceyi değil, &#8216;felsefi&#8217; fikri kastediyor. Yani, özdeşlik soyutlaması ile &#8216;yüz mü değil mi? Bence değil&#8217; tarzı neredeyse içgüdüsel bir düşünce aynı kefeye koymak doğru olabilir.&#8221; Güzel itiraz, genco. Ben de tam oradan hamle yapmayı düşünüyordum, denk geldi. Locke, eğer bu itirazı görseydi, yani &#8216;fikir&#8217; ile kastettiğinin neliğini ve tanımını kurcaladığımızı görseydi sevinirdi. Zira Essay&#8217;ın hatrı sayılır bir kısmında, çoğu tartışmanın ve anlaşmazlığın konseptlerinin tanımlarıyla ilgili belirsizliklerden kaynaklandığını vurgular. İtirazı azcık kurcalayayım, sonra bundan yine bahsedicem.</p>
<p>Eğer Locke &#8216;fikir&#8217; kelimesini kullanırken gündelik-felsefi tarzı bir ayrım önkabulüyle hareket etseydi, şu uslamlamaya yönelmezdi: &#8220;Şayet bir fikir doğuştan olsaydı, onun türevleri de doğuştan olurdu. Misal, eğer özdeşlik ilkesi akılda doğuştan yazılı olsaydı, onun tüm örnekleri de (instance&#8217;ları da) doğuştan olurdu. Bu örneklerin sayısı sonsuz olduğuna göre, onları ihtiva eden de, yani zihin de sonsuz olmalı. Ve fakat biliyoruz ki insanın zihni sonlu. O halde, bu fikirlerin aklımızda doğuştan itibaren bulunması imkansız.&#8221; Burada, Locke&#8217;un örnekle (instance&#8217;la) kastettiği, &#8220;x=x&#8221;&#8216;in tekil nesnelere uygulanışı. Yani &#8220;masa masadır,&#8221; &#8220;kalem kalemdir.&#8221; gibi (bu arada uslamlamayı aklımda kaldığı kadarıyla kendi kelimelerimle (&#8220;with your own words&#8221;) kurdum, yani Locke kitapta aynen bu kelimelerle yazmıyor, ne bileyim instance filan demiyor, uyarayım). Atağımı iki kanattan geliştiriyorum:</p>
<p>I.) Başta söylediğim gibi, tekillerin değil, şablonların incelenmesini öneriyorum. Bir de, özdeşlik yerine mesela &#8216;nedensellik&#8217; daha köklü ve bu tahkike uygun bir &#8216;fikir&#8217;, daha doğrusu &#8216;fikir-rota&#8217; gibi duruyor. Oradan devam edeyim: &#8220;Suyu ısıtırsan kaynar.&#8221; fikrinin &#8216;doğuştan&#8217; geldiğini iddia etmek absürd olur. Lakin art arda gelen olaylara dair kurduğum muktezalığı (nedensellik) kullanma eğilimim &#8216;doğuştan&#8217; gelir. Çünkü bu &#8216;eğilim&#8217;, hem ait olduğum türün hayatta kalmasına katkıda bulunmuş, hem de ona kümülatif akıl yürütme imkanını sağlamıştır. Sadece ait olduğum tür için değil, envai çeşit canlı için de geçerlidir bu: Hatta, nesedenselliğin kökeninin &#8216;akıl&#8217; benzeri &#8216;üstün&#8217; bir melekede değil &#8216;alışkanlıklarda&#8217; olduğunu vurgulayan kritiklerin mühim dayanak noktalarından biri budur. Locke&#8217;un eleştirisine ise şuradan destek veriyorum: Bazı şablonların &#8216;doğuştan&#8217; gelebileceğini teslim etsem de, tüm &#8216;kilit&#8217; fikirlerin yaratıcı (veya tabiat, farketmez) tarafından insan zihnine &#8216;önceden&#8217; kodlandığı iddiasına skeptik yaklaşıyorum.</p>
<p>II.) Düşünce-davranış ikiliği. Şayet bazı davranışların (aka eğilimlerin) doğuştan geldiğini kabulleniyorsak, düşünce-davranış ayrımının her zaman o kadar net olmadığını göz önünde bulundurarak bazı düşünce şablonlarının da önceden kodlanmış olma ihtimaline yer açabiliriz. Nasıl? Şöyle: Nedensellik örneğinden devam edeyim: &#8220;Hızlı ve katı bir nesne, hareket halindeyken vücudumla temas ederse, bende acı yaratır&#8221;ı ele alıyorum. Bu, esasında bildiğimiz anlamda bir &#8216;fikir&#8217; değildir, çünkü zımni bir ilke olarak yer alır zihinde. Açıkçası o bir ön-fikirdir, yarı veya daha doğrusu eksik bir zihin cismidir. Sıvıdır, sadece tefekkür halindeki bilincin dalgalanmasında açıkça belirir, katılaşır ve kelimeye dökülür. Genel bir şablonun özel bir misalidir. Bir nesne hızlıca yanımdan geçerse irkilirim. İrkilmemle neticelenen noral paternin düzeneği, adına ister fikir, ister ön-fikir, isterse de içgüdü diyelim, &#8216;önceden-hesaplanmış&#8217; bir şablon halinde türün hafızasına kayıtlıdır. O halde, soruyu Locke kontekstinde yeniden formüle ediyorun: İdrak&#8217;e ait fikirler, mesela felsefede ve dinde bahsi geçen mülahazalar ne kadar &#8216;doğuştandır&#8217;?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Viva la Devolution ! #1 &#8211; Prolog</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/04/22/viva-la-devolution-1-prolog/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/04/22/viva-la-devolution-1-prolog/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Apr 2012 21:25:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3487</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İnsanı insan yapan canlılığı mıdır? Robotları dışlamamızın sebebi cansız olmaları mı? Canlılığı tanımla kafanda ve kafana takılan farkı söyle bana. Çünkü inan bana, canlı olmak sadece seks ve kavgadan ibaret değil.
İnsanlar, aşağılık varlıklar. Haksız mıyım bu bakışımda? Çatışmam burada başlıyor, iç kavgam, benliğimle verdiğim savaş. Yıllardır radikal olarak süren tek kararsızlığım. Biyolojik insan kimliğinin hastası olan bir kısmım savunuyor bunu, seviyor insan doğamı o kısmım. Tembelliğimi, vahşiliğimi, irrasyonelliğimi seviyor. Ben aşağılık diyorum kendime bu yüzden, biyolojik dürtülerinden kurtulamayıp gelişmiş olduğunu zanneden bir aşağılık.
Tek gerçekliğim şu an, dayanamamazlığım. Bu gürültüye, bu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;İnsanı insan yapan canlılığı mıdır? Robotları dışlamamızın sebebi cansız olmaları mı? Canlılığı tanımla kafanda ve kafana takılan farkı söyle bana. Çünkü inan bana, canlı olmak sadece seks ve kavgadan ibaret değil.</p>
<p>İnsanlar, aşağılık varlıklar. Haksız mıyım bu bakışımda? Çatışmam burada başlıyor, iç kavgam, benliğimle verdiğim savaş. Yıllardır radikal olarak süren tek kararsızlığım. Biyolojik insan kimliğinin hastası olan bir kısmım savunuyor bunu, seviyor insan doğamı o kısmım. Tembelliğimi, vahşiliğimi, irrasyonelliğimi seviyor. Ben aşağılık diyorum kendime bu yüzden, biyolojik dürtülerinden kurtulamayıp gelişmiş olduğunu zanneden bir aşağılık.</p>
<p>Tek gerçekliğim şu an, dayanamamazlığım. Bu gürültüye, bu nefrete, beynimin içindeki kablolara ve elektrik iletimine dayanamıyorum. Yüzeyselliğe karşı, yapaylığa karşı midem bulanıyor. Hayatımın yaşanılabilitesi kalmadı artık.</p>
<p>Son sözlerim bunlar sayın okuyucu ve ilettiği &#8216;sistemler&#8217;. Yoldaşlarım, elveda. Atomlarımın dağıldığı yerden sevgiler hepinize.&#8221; ~Kill&#8217;k</p>
<p>Son tuşa da bastı ve yumruğuyla duvardaki koleksiyon parçası eski model bir silahın bulunduğu eski çerçevenin camını kırdı. Tozlar uçuştu etrafa. Silahı eline aldı, içine çerçevede çıkardığı birkaç kurşun koydu. Kafasına dayadı, kabzayı kavradı ve tetiğe dayadı parmağını. Çekti tetiği, patladı silah ve elektrik kana karıştı. Son gördüğüm sahne buradan, eski teknolojik şeylerle dolu bir oda ve klavyenin üzerinde arka tarafından kıvılcımlar, kablolar ve kan çıkan bir kafa.</p>
<p style="text-align: center;">****</p>
<p>Şehrin, geceleri insan geçmeyen, sabahları insan geçemeyen yerinde 2 genç. Ellerinde bir pankart var ve bir misyon beyinlerinde, yukarıdan geçen arabalara aldırmıyorlar bile. Titrek sokak lambası, sönmemek için son direnişlerini veriyor. Yanacak çok yakında ve yenilenecek eğer belediye bu tenhalıkta farkedebilirse.</p>
<p>-&#8221;Çabuk, ipi bana uzat.&#8221; dedi biri, yüzünden tedirginlik akıyordu.</p>
<p>-&#8221;Uzatacağım ama düğüm olmuş. Sana naylon kullanalım demiştim. Hem biraz gevşe, etrafta kimse yok. Sadece duyarsız birkaç araba sürücüsü, yarısı da sarhoştur bahse girerim.&#8221; dedi diğeri, yüzünde kızgınlıkla beraber hafif bir rahatlık da var rahatsız edici.</p>
<p>-&#8221;Bu kadar basit bir işi bile beceremediğine inanamıyorum.&#8221;</p>
<p>-&#8221;Böyle konuşmanın benim dikkatimi dağıtıp işi geciktirmekten başka bir faydası olmadığının farkındasın, değil mi ?&#8221;</p>
<p>-&#8221;Hmmeh.&#8221;</p>
<p>İç geçirdi Kill&#8217;k, yanına yine heyecanlı bir çaylak gelmişti. &#8216;Rütbe atlayamamamın sebebi budur belki?&#8217; diye düşündü, sonra da &#8216;Rütbeler çok umurumdaymış gibi&#8217; diye mırıldandı ve güldü.</p>
<p>-&#8221;Beceriksiz olduğunu söylemişlerdi ama, bu kadarını beklemiyordum.&#8221; dedi heyecanlı olan.</p>
<p>-&#8221;Sağ elime taktığım eldivenimin altında olan metal kolumu gördün mü bilmiyorum ama, vurduğum zaman birçok kemik kırabiliyorum.&#8221; dedi Kill&#8217;k ve ekledi &#8220;İnanmıyorsan, odamdaki tutanakları inceleyebilirsin.&#8221;.</p>
<p>-&#8221;Niieh.&#8221;</p>
<p>-&#8221;İç geçirmeyi bırak da şu ipi alıp afişi köprüye bağlamaya bak.&#8221; dedi ve ellerini çarptı Kill&#8217;k, &#8220;Çalış bakalım.&#8221;.</p>
<p>Roland hızlıca afişi 4 yerden köprüye bağladıktan sonra, lazerle ipleri eritip köprüye iyice yapışmalarını sağladı.</p>
<p>-&#8221;Şimdi toz olma vakti.&#8221; dedi Kill&#8217;k ve parmağındaki yüzüğe dokundu. Ve bir anda yitirdi tüm gerçekliğini sokak. Kalan tek gerçek afişteki yazıydı o anda.</p>
<p>&#8220;Viva la Devolution!&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">****</p>
<p>İnsanların sessizliği, 21.yüzyıl&#8217;ın en büyük özelliği. Ve de gürültü, yine aynı şekilde.</p>
<p>Şehir yine çok hareketli, öyle ki, henüz inşa edilmekte olan ve hava trafiğinden yüksek bir katta bulunduğum bu binadan bakınca, bizim çocukları çok rahat seçebiliyorum kalabalıkta.</p>
<p>Kamuflaj için takım elbise giydilerse de, toplulukta yavaş kalıp ne yapacağını bilmeyen iki saplar sadece. Yavaşça yere uzanıp, kollarımı kafamın altına alıyorum.</p>
<p>İkisi de duruyor, belli ki birşeyler oluyor aşağıda. İşaret bu muydu? Topluluk yarılıyor yavaş yavaş, işte bu, belediye başkanı Morris. Silahımı kuruyorum, büyük bir şölen var bugün! Bakarsın 1,5 yıl sonra ilk rütbe atlayışımı bugün gerçekleştiririm.</p>
<p>Tahmin ettiğim gibi, yalnızca iki koruma. Bizimkiler kenara yaklaştı. Nefesimi tutuyorum. Odaklanmalıyım. 1, 2, 3, 4&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">****</p>
<p>-&#8221;Üç deyince Roland. 1, 2,-ÜÇ&#8221;</p>
<p>Howard&#8217;ın bağırmasıyla birlikte Roland ve Howard kalabalıktan fırlayıp, bir anda belediye başkanı Morris&#8217;in yanındaki korumaların sırtlarına yapışıyorlar böcek gibi.</p>
<p>Sonra ufak bir yanık kokusu. Belediye başkanı Morris göğsünü tutuyor. Kan yok etrafta, yalnızca boşta olan bazı kablolar ve yanan birkaç devre. Morris etrafında dönmeye başlıyor, motorları yavaşlıyor ve hareketleri insansılıktan çıkıp robotikliğe gömülüyor iyice. Kadınlar çığlık atmaya başlıyorlar. Topluluk kaçıyor dört bir yana. Ezilen onlarca insana rağmen, koşuyorlar hepsi önlerindekileri geçmeye çalışarak.</p>
<p>-&#8221;Roland, bana uy.&#8221; diyor Howard ayakkabısının kenarından çıkarttığı lazer bıçakla korumanın kontrol kutusunu delerken. Roland da aynı şeyi yapıyor. 21.yüzyıl&#8217;ın başlarında olsak belki, şu görüntü size pek birşey ifade etmez. 3 tane insansı robot, kısa devre yüzünden yanmış ve parçalanmış halde bir meydandalar. Ama şu zamanda, bu olay &#8216;robolüsyon&#8217; geçirmiş ülkelerde büyük sansasyon yaratacak.</p>
<p>Roland hızlıca köprüye zıplıyor 20 metre yükseklikteki, Howard da peşinden. Açıklığa koştuktan sonra, Roland parmağındaki yüzüğe dokunuyor ve beraber gerçekliklerini yitiriyorlar.</p>
<p>Ortam hala yanık kokuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/04/22/viva-la-devolution-1-prolog/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gökkuşağı&#8217;nı Yakalamak</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/03/31/gokkusagini-yakalamak/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/03/31/gokkusagini-yakalamak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2012 19:36:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3471</guid>
		<description><![CDATA[“Birşeyi tanımlamak isterken onunla ilişkilendirilebilecek kelimeler kullanırız. Ve optimist kelimeler her zaman daha fazla kelimeyle ilişkilendirilebilirler. Çünkü insanların güzel şeyler düşünmesi, umudun varlığıyla gerçeklenir. Ve her zaman, her şeyde umut vardır. Lakin, aşk, mantık ile ilişkilendirilemez. Çünkü aşk, mantıksız, yüzlerce irrasyonel kararlar bütünüdür.”
***
- “Yürümekten çok sıkıldım.”
- “Ölmeyi mi tercih edersin? Öyleyse hemen burada durabiliriz bana kalırsa.”
- “Hala iğneleyici konuşmaktan vazgeçmedin, artık bırak bu tarzı dostum.”
- “Haketmeyecek olsan yapmam ama hak ediyorsun dostum.”
- “Hey, hey, beni yargılama. Söylenmeye yeteri kadar hakkım var. Sana baştan beri bu yolculuğa çıkmamamızı söyleyip durdum, çölde ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Birşeyi tanımlamak isterken onunla ilişkilendirilebilecek kelimeler kullanırız. Ve optimist kelimeler her zaman daha fazla kelimeyle ilişkilendirilebilirler. Çünkü insanların güzel şeyler düşünmesi, umudun varlığıyla gerçeklenir. Ve her zaman, her şeyde umut vardır. Lakin, aşk, mantık ile ilişkilendirilemez. Çünkü aşk, mantıksız, yüzlerce irrasyonel kararlar bütünüdür.”</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- “Yürümekten çok sıkıldım.”</p>
<p>- “Ölmeyi mi tercih edersin? Öyleyse hemen burada durabiliriz bana kalırsa.”</p>
<p>- “Hala iğneleyici konuşmaktan vazgeçmedin, artık bırak bu tarzı dostum.”</p>
<p>- “Haketmeyecek olsan yapmam ama hak ediyorsun dostum.”</p>
<p>- “Hey, hey, beni yargılama. Söylenmeye yeteri kadar hakkım var. Sana baştan beri bu yolculuğa çıkmamamızı söyleyip durdum, çölde olmamızın tek sebebi sen ve irrasyonel düşüncelerin.”</p>
<p>- “Mutluluk istedim sadece, kötü mü yaptım?”</p>
<p>- “Senin en büyük hatan bu değil mi zaten ? Bir şeyi düşünürken hep iyi tarfından bakıyorsun. Bahse varım mesela şu an bu gezegenden hayatta kalarak kurtulabileceğimizi, hatta o nehrin sonundaki kristale ulaşabileceğimizi düşünüyorsundur ?”</p>
<p>- “Beni tanıyorsun dostum.”</p>
<p>- “Bak işte, bu gezegenden çıktıktan sonra oraya nasıl ulaşabileceğimizi de bilmiyorsun. Hatta, bu gezegenden nasıl çıkacağımızı bile bilmiyorsun. Kısacası, düşüncesizce başladın bu maceraya. Beni dinleseydin şimdi burada olmazdık.”</p>
<p>- “Orada dur bakalım, her ne kadar haklılık payın olsa da, seni dinleseydim mutlu da olamayacaktım, sadece fiziki tatmin ile bedenimi mutlu edecektim. Ben zihinsel tatmin arıyorum, ve eminim vardığımızda alacağım fiziksel tatmin de normalden çok daha yüksek olacak.”</p>
<p>- “Hala varacağına eminsin ya işte bu olay sinirimi bozuyor.”</p>
<p>Cevap vermedi. Koca bir sarı resimde sadece iki adet ölü pikseldiler. Çölde, üstlerinde paçavralar varken kaybolmuşlardı.</p>
<p>Saatlerce konuşmadan yürümeye devam ettiler. Çöldeki rüzgar üzerlerindeki paçavraların kısacık bir sürede eskimelerine neden oluyordu. Üstelik önlerinde daha çok uzun bir yol olduğunu düşünüyorlardı. Gitmeleri gereken yer büyüyle ışınlanma yapıldığı rivayet edilen Rhomon Kulesiydi.</p>
<p>Hava kararmıştı. Eskimiş tulumlarını çantalarından çıkartıp kumun üzerine serdiler. Manide bu sefer de her tarafından çıkan kum taneleri yüzünden söyleniyordu. Bir yandan tulumunu sallayıp içindeki kumları boşaltmaya çabalarken, diğer yandan tükürüğü boşa gitmesin diye tüm gün tüküremediği ve ağzında birikmiş olan kum tanelerini bir seferde tükürmeye hazırlanıyordu. Kimse gece boğazına kum kaçmasından dolayı ölmek istemezdi. İntihara meyilli insanlar dışında. Ve henüz o klasmanın biraz dışında olduğunu sanıyordu.</p>
<p>Düyut da tulumunu çıkarttı ve söylenen arkadaşına çaktırmadan baktı. Çok sadıktı ve aslında onu bu yola sürüklemekten dolayı da suçlu hissediyordu kendini, ama başka çaresi yoktu. Çünkü bu yol, çıktıkları bu yol mutluluğa gitme olasılığı yüksek olan bir yoldu ve sonunda o sonda tarif edilemeyecek güzelliklerle karşılaşmaları çok yüksek ihtimaldi. O gökkuşağı köprüsünden sonra.</p>
<p>İkisi de tulumların içine girip yatay pozisyona geçtiler. Hava çok soğuktu ve ateşleri de oldukça küçüktü, ama büyük yakamazlardı zaten. Aksi taktirde bazı Araplar gelip onların ne kadar da acınası olduklarını gösterebilir ve başkalarına rezil edebilirlerdi. Hah, korktukları en büyük şey yaptıkları davranıştan utanç duymalarıydı.</p>
<p>- “Peki, gerçekten bana söylediğin gibi, kristal mi bu yola çıkmamızı sağlayan?”</p>
<p>- “Hayır dostum, kristal değil sadece. Kristaldeki renklerin uyumu bu yola çıkmamızı sağlayan. Kristal’in ötesindeki şeyler, o düşünce nehrinin içindeki o renkli balıklar, hayal bile edemeyeceğin güzellikte. Fiziksel ve zihinsel tatminin doruk noktası. Gökkuşağı köprüsünün ardındaki şeyler bu yola çıkmamızı sağlayan, kristalin içindeki renklerin ve gökkuşağındaki renklerin verdiği his. Gördüğün normal renkler gibi yansıma değil o renkler; daha sinirsel, daha dijital, ama kesinlikle yansıma değil. Daha gerçek. Yaşamadın, yaşamayacaksın bu duyguları farkındayım, hatta anlayamayacaksın bu söylediklerimin ne anlama geldiğini belki de. Ama işte aşık olmayan anlamaz bunları maalesef. Ve evet, sen asla benim kristale duyduğum aşk gibi bir şey yaşayamayacaksın..”</p>
<p>- “Vov, bu biraz ağır oldu sanki.”</p>
<p>- “Her neyse, iyi geceler. Daha fazla sarı tonu görmek istemiyorum.”</p>
<p>- “İyi geceler.”</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Düyut uyandı ve gözlerini açtı. Etrafta parlak nesneler gördü. Parlak ve somut. Gözlerini ovaladı, uçuyor gibiydi sanki ama rüzgarı hissetmiyordu.</p>
<p>- “Manide, şaka falan mı bu?”</p>
<p>Gözlerini ovalamaya devam etti, tulumu da yoktu üzerinde.</p>
<p>- “Yoksa, uzayda mıyım?”</p>
<p>Uzaydaydı, yalnız başınaydı. Yaşamdan uzakta, kendi başınaydı sadece.</p>
<p>- “Bundan daha iyisi olamazdı. Manide, şaka yapıyorsan hemen bu ilüzyonun yok olmasını sağla, çünkü aksi takdirde senin yok olmanı sağlayacağım.”</p>
<p>Nefes alabiliyordu, uzayda nefes alması imkansızdı. Burası uzay olamazdı, değil mi?</p>
<p>Önce bacaklarıyla ilerlemeye çalıştı, hareket edemedi. Sonra kollarını çevirmeye başladı, hareketsizliği devam ediyordu. Etrafa bakınmaya devam etti, bir ipucu aradı ama hiçbir şey bulamadı.</p>
<p>Saatler boyu bir ipucu aramaya çalıştı ve düşündü. Yolculuğun getirilerini ve götürülerini düşündü. Tek başınaydı ve düşünmeye zamanı hiç olmadığı kadar vardı.</p>
<p>“Biraz ileri gidebilsem aslında.” diye geçirdi içinden. Sonra bir anda elli metre kadar ileriye sürüklendi hızlıca. Sonra dairesel, eliptik ve lineer hareket kombinasyonları ile otomatik olarak hareket etmeye başladı.</p>
<p>“Çekim kuvveti” diye düşündü. Saatlerce sürüklendi, oradan oraya, oradan oraya. Bir gezegene yakınlaşıyor gibi oluyor, sonra hemen çıkıyordu etki alanından.</p>
<p>Ne üşüyordu, ne nefes almasında bir sıkıntı vardı, ne de başka olumsuz bir şey. “Garip, burası uzay olamaz, olmamalı.” diye düşündü tekrardan. Etrafta birbirine bağlı ve aralarında devamlı yanıp sönen ışıkların olduğu gezegenlerden geçti. Yüzlercesinden. Hatta binlercesinden. Ve hepsi ilerlerde çok daha fantastik görünüşlü gezegenlere, sistemlere bağlanıyorlardı.</p>
<p>En sonunda, diğerlerinden çok daha garip ve rengarenk bir gezegene doğru çekildiğini hissetti. Yörüngesine girmesiyle çıkması bir oldu ve atmosferine girdi. Hiçbir sıcaklık hissetmiyordu, sadece garip bir heyecan ve huzur vardı içinde. Hızla iniyordu, sarı bulutları geçti ve ufacık bir kara parçasına doğru sürüklenmeye başladı. Hızlıca o kara parçasına iniyordu “Neden orası?” diye düşündü kendi kendine. İnerken bir yandan diğer kara parçalarındaki toplulukları gördü. İlkel kabilelerden gelişmiş topluluklara kadar çok fazla çeşit vardı bu gezegende. Garip bir şekilde, birbirlerinden habersizmiş gibi tezat içinde yaşıyorlardı o ayrık kıtalarda. Düşmeye devam etti, kenarları sığ olsa da, içi orman doluydu üzerine düşeceğini tahmin ettiği adacığın. Ortasındaki dağdan bir nehir akıyordu. Ve evet, kristali görmüştü. Kristal tüm parlaklığını etrafa saçıyordu. Nehrin sonundaki gökkuşağı köprüsünün dibindeydi, ancak düşeceğini öngördüğü noktaya çok uzaktaydı.</p>
<p>Kısa süre sonra bir nehire düştü. Kalktığı an giysilerini yepyeni ve kendisini arınmış, enerjik bir şekilde buldu. Islanmamıştı, su sadece değiyor, ıslatmıyordu.</p>
<p>- “Tam hayalini kurduğum gibi.”</p>
<p>Nehirde ilerliyordu, doğru hissediyordu yaptığı şeyi. Rengarenk balıklar bacaklarının arasından geçiyor, ama yolunu engellemiyorlardı. Saatlerce yürüdü azimle; ağaçların güzelliğine, ihtişamına, kafasındaki kurguyla olan uyumuna hayran olarak.</p>
<p>- “Öncesi bu kadar güzelken, sonrası ne kadar muazzamdır bu adacığın ?</p>
<p>Gökkuşağının ardındaki dünyadan söz eder dururdum hep, hiç bu kadar yaklaşmış mıydım? Gökkuşağı köprüsünün önündeyim. Adım atsam mı köprüye acaba? Atmalı mıyım ya da? Neredesin Manide, kararsızlıkları aşmamda yardımcı olan arkadaşım? Neredesin sadık dostum, diğer yarım?”</p>
<p>- “Bunu sen istedin.”</p>
<p>- “Manide? Neyi ben istedim?”</p>
<p>- “Benim olmamamı, beni gönderen sendin, kendi irrasyonel fikirlerine kapılan dostum.”</p>
<p>- “Açıkça istememiştim.”</p>
<p>- “İstemen gerekmiyor, dengenin sürekliliği için bu gerekliydi. Alıkonduğum güç çok daha yüksek bir güç. Tarif etmem mümkün değil, çünkü senin bu konuyu anlaman mümkün değil.”</p>
<p>- “Daha yüksek bir güç? Gitmeni istememiştim dostum.”</p>
<p>- “İstediğini sen de biliyorsun. Hem, aşk demek irrasyonellik demek, mantıksızlık demek. Yerimi biliyorum, yaptığın şeyin sebebini biliyorum. Ama sen de biliyorsun, istediğin her an yanındayım. Lakin bu an değil. Bu an, sadece sen varsın çünkü her ne kadar ben bu yola devam etmemen gerektiğini söyleyecek olsam da sen devam edeceksin. Çünkü benim sahip olmadığın bir şeye sahipsin dostum. Umut. Kavramı kullanırken bile alıntı yapıyorum çünkü bu kadar&#8230;davranışlarını bu kadar mantıksız yönlendiren bir şeyi anlamam mümkün değil. Ve o umut varoldukça, varolduğu konularda yüksek ihtimalle yalnız olacaksın. Ben rasyonel ihtiyaç odasıyım. Şimdi gidiyorum, yakın zamanda tekrar görüşmek üzere kadim dostum.”</p>
<p>Beş dakika süren sessizlik ve içburan bir hüzün duygusu.</p>
<p>- “Adada yalnız değilsin.”</p>
<p>“Bu da ne demek?” dedi Düyut tedirginlikle.</p>
<p>Ürperti, korku, heyecan, umut, huzursuzluk.</p>
<p>Düyut’un yaşadığı buydu o anda. Soyutluk. Kararsızlık. Ve umut.</p>
<p>Umuttu ilk adımı atmasını sağlayan gökkuşağı köprüsüne. Mavi şeritin üzerindeydi. Ufak bir çatırtı duydu. Köprü çatırdadı ucundan. Birkaç adım attı, köprüdeki çatırdama sesleri her adımında onu takip ediyordu. Hızlandırdı adımlarını ve köprü arka taraftan çökmeye başladı. Koşmaya başladı. Köprünün orta kısmına kadar koştu ve orada donakaldı. Muazzam şeyleri gördü, gözleri kamaştı. Mükemmeldi diğer taraftaki şeyler. Sahip olmak istedi, sahip olduğunu düşündü. Heyecanı artıyordu. Koşmaya devam etti, köprünün yıkılma hızı daha da artmıştı. Köprünün sonlarındayken kristalin olmadığını fark etti. İçindeki tedirginlik arttı, mantıklı düşünmesini engelliyordu bu tedirginlik. Koşmaya devam etti, yıkılma hızı koşu hızından daha fazlaydı. İleride başka birisini gördü, kristali eline almıştı ve o siyah atı, siyah Unicorn’u sürüyordu. Rengarenkti çevresi. İçini umutsuzluk, kızgınlık, mutsuzluk, karamsarlık kapladı. Ayağının altındaki zeminin kaydığını hissetti. Son bir bakış attığını hissetti kristale. Sonra durdu ve aşağı düşmeye başladı.</p>
<p>Düşerken son bir şey takıldı gözüne. Lucy’yi gördü. O da beyaz bir Unicorn sürüyordu gördüğü karşıdaki gibi. Siyah Unicorn yeri yararak göğe erişti. Sonra siyah ve beyaz Unicorn bir oldular. Yeryüzü göğe yaklaştı sonra görüntü yok olmaya başlarken. “Denge.” diye düşündü Düyut umutsuzlukla.</p>
<p>- “Aşık olduğum, kusursuz denge.”</p>
<p>Düşmeye devam etti sonra, sonsuz boşluğa, karanlık deliğe, yokluk kuyusuna.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/03/31/gokkusagini-yakalamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Let Them Talk</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 19:18:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dark Templar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3441</guid>
		<description><![CDATA[
Uzun zaman oldu siz zombilere minik tanıtımlar yapmayalı. Hani siz sormazsınız ama ben sormuşsunuz gibi yapıp anlatayım. Amerika’nın güneyinde, Louisiana eyaletinde yakınlarında Mississippi nehrinin kıyısında izbe bir blues barında tek başıma oturuyorum. Hayatın anlamına dair garip düşüncelere dalmışken bir piyanonun sesiyle irkildim. Farkına bile varmamıştım sahneye çıkan sanatçının. Sahneye bakmıyordum da hala. Garip geldi kulağıma ilk başta. “Louisiana’da bir blues barında klasik müzik mi çalınır?” diye düşündüm kendi kendime. Ama soruma soru işeretini yeni koymuşken ustalıkla blues tınılarına geçti piyanist. Louis Armstrong’un meşhur ettiği St. James Infirmary çalmaya başladı. “Doğru ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2012/01/hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652.jpg"><img class="alignleft" title="hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2012/01/hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652-300x271.jpg" alt="" width="300" height="271" /></a></p>
<p>Uzun zaman oldu siz zombilere minik tanıtımlar yapmayalı. Hani siz sormazsınız ama ben sormuşsunuz gibi yapıp anlatayım. Amerika’nın güneyinde, Louisiana eyaletinde yakınlarında Mississippi nehrinin kıyısında izbe bir blues barında tek başıma oturuyorum. Hayatın anlamına dair garip düşüncelere dalmışken bir piyanonun sesiyle irkildim. Farkına bile varmamıştım sahneye çıkan sanatçının. Sahneye bakmıyordum da hala. Garip geldi kulağıma ilk başta. “Louisiana’da bir blues barında klasik müzik mi çalınır?” diye düşündüm kendi kendime. Ama soruma soru işeretini yeni koymuşken ustalıkla blues tınılarına geçti piyanist. Louis Armstrong’un meşhur ettiği St. James Infirmary çalmaya başladı. “Doğru yerde doğru şarkı seçtin dostum” deyip sahneye döndüm. Çok tanıdık geliyordu sahnedeki insan. “Ben seni televizyonda bir yerde gördüm.” diye kendi kendime söylendim. Derken kafama dank etti. House’du bu. Ünlü topal doktorumuz. Hugh Laurie yani. Müzikle uğraştığını biliyordum, hatta bir bölümde kilisede tutkulu siyahi bir papazın vaaz veriş şeklini taklit ettiği sahnede takdir etmiştim. Arada piyano ve gitar sahnelerinde de kendisinin çaldığını biliyordum ama yine de bu kadar beklemiyordum.</p>
<p>Girişi böyle garip yapmış olmamın sebebi uzun süre sonra bir albüm inceliyor olmam değil. Bu albüm bana tam anlamıyla bu “blues bar” hissini yaşattı. İçinizde tıpkı benim gibi “Hugh Laurie kadar ünlü bir adam nasıl bir albüm yapmıştır ki? Basmıştır ünlü şarkıların yorumlarını ablüm yapmıştır.” diye düşünenler varsa düşüncesavarlarınızı kullanmakta çekinmeyin. Zira albüm blues camiasınca bilinen şarkıların dışında Laurie’nin kendi eserlerinden oluşuyor çoğunlukla. 6 yaşında Mrs. Hare piyano öğrenirken Swanee River şarkısı ile başlayan blues macerasını, 52 yaşında albüm ile süslendiriyor ve yoluna (umarım) devam ediyor. Afrikan-Amerikan kültürünün ürünü olan blues müziğini bembeyaz bir İngiliz’in (bakın Amerikalı bile değil) yapması eğreti durur diyenlerinize de kendisi cevap veriyor. “Bu müziği cam fanusta, altında ‘sadece yaşlı zenci adamlarca kullanılacak’ yazısıyla görmeyi kesinlikle istemezdim… Shakespeare’in sadece The Globe’da sahne alması, Bach’ın sadece tayt giymiş Almanlara çalması gibi bir şey.”</p>
<p>Let Them Talk blues sevenlere ziyafet gibi gelecek. Laurie’yi ayakta alkışlamak lazım. Albüm kayıtları, kullanılan müzik aletleri, yorumları ve konuklarıyla kulaklara layık olmuş.</p>
<p>*baby you don’t knoow*</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şifahi Kültür ve Kadın</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 09:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eyfiti</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3436</guid>
		<description><![CDATA[Evvela şu linki okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.
İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.
Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvela <a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/10/epistemik-siddet.html">şu linki</a> okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.</p>
<p>İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.</p>
<p>Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek nasıl olur? İyi olabilir bence, çünkü bilgiyi yazıyla aktarabilen hep erkek olmuşken kadının payına şifahi yol kalmış. Bunu tercih mi etmiş, yoksa yazıya dökebilmesi için gerekli araçlardan (öğrenim en basitinden) yoksun mu kalmış? Bana ikinci yol daha olası geliyor. Elbette bilgi şifahi yolla aktarıldığında kurumsallaşamıyor, iktidar kuramıyor ve belki de nasıl bir sürekliliğe sahip olduğunun farkına varılamıyor. Ama şifahi yolun mühim bir özelliği bence kurumsala göre hayatımıza çok daha fazla işlemesi, bir kültür oluşturabilmesi. Bu davranış biçimlerimize kadar işlediği için farkına varmıyoruz.</p>
<p>Kadının tarih içinde oluşturduğu bilgi de böyle bence. Kurumsal değil, bir edebiyat/felsefe/bilim oluşturamamış ama günlük hayatımıza, davranışlarımıza, kültürümüze aslında pek de farkedemediğimiz kadar işlemiş. Hele babannemi/anneannemi dinlerken şifahi kültürü nasıl güzel aktarabildiklerine, günlük karşılaştığımız her olayı eskiden kalma deyimlerle, hikayelerle nasıl kıyaslayabildiklerine şaşarım. Ve bu kıyas tam cuk diye oturur, geçmişle bir bağ oluşturur. Belki (benim karşılaştıklarım arasından genelleme yaptığım için belki diyorum) kadınların (kısmen eskilerin) erkeklere göre daha tutucu olmaları da evvelkilerin bilgilerini kültür içerisinde oluşturabilmeleri, günlük hayatı kurarken çok daha geçmişle bağlantı kurmalarıdır. Ellerindeki araçlarla üretebildikleri bilgi, geçmişin şimdiye taşınması ve yeniden üretilmesi yüzünden, mazi erkeklere oranla daha fazla anlam taşıyor olabilir kadınlar için.</p>
<p>Kadın bilgisini bu şekilde şifahi yolla aktaragelirken, belki bulunduğu hale pek de itiraz etmezken (1) tarihin bir dönemecinde bir şey oluyor ve erkeğin tekelinde olmuş bilgi alanlarına müdahil olmaya çabalıyor (en azından eskiye oranla daha örgütlü bir şekilde dillendiriyor bunu). Niye bu yarım akıllılar pek rasyonel olan bilgiye talip olmaya başlıyorlar bu dönemde? Niye kadınlarımız evlerinde kendi akıllarına uygun bilgilerle uğraşmıyor da kalkıp modernizmin kucağına düşüp kirleniyorlar, değil mi? (2) Benim aklıma şöyle bir olasılık geliyor:</p>
<p>Aslında kadının ürettiği şifahi bilgi yukarıda değindiğim gibi pek görünür değildi ve bu yüzden bence tarihin hiç bir döneminde pek itibar edilmedi (erkeğin ürettiği yazılı bilgi kadar). (3) Bunu niye belirtiyorum? Çünkü birazdan yazacaklarımı &#8220;kadın eskiden kıymet görüyordu da modern zamanlarda görmemeye başladı&#8221; şeklindeki bir algıdan hareketle yazdığım zannedilmesin. Evet, arada bir fark vardı ama bu fark erkeğin kadına ve onun ürettiği bilgiye değer verip vermemesi yönünden değil, daha çok kadının kendi ürettiğinin farkında olup olmaması yönündendi bence. Modern öncesi zamanda kadın toprak ve doğayla daha iç içeydi ve emeğinin semeresini (şehirli zengin kesimi saymazsak) topraktan çıkan mahsullerle gözlemleyebiliyordu. Ayrıca doğa ile iletişiminin daha zengin olduğunu ve bu iletişimle edindikleri bilginin de kendilerini daha tatmin ettiğini söylersem yanlış olur mu acaba? (4) Modern zamanın beton yapılı şehirleşmesinde ise kadın eskiye/doğaya ait bir iz bulamamış ve dört bir yanı erkek üretimi olan bilgi, teknoloji, tarih ve mimari eserle örülmüş. Tamamen erkeğin inşa ettiği, onun tarihi olan bir alanda kendine yabancılaşmış. Zaten pek değer görmeyen şifahi kültürü (kadının tarihi de diyebiliriz buna) artık toprak ve genel olarak doğadan da soyutlanmış, doğayla iç içeliği hasar görmüş ve ev içi emeği, üzerine fiyat biçilmediği için iyice değersiz hale gelmiş. Başka bir zamanda değil de bu zamanda kadının, erkeğin tekelinde olan alanlara hamurlu ellerini uzatması ve yazılı bilgiye talip olması (kuşkusuz ekonomik sebeplerin yanında) artık kendisine aktarıla gelen kültür ve üretimi eskiye oranla çok daha az hissetmesi ve muktedirin bilgisinin onu gittikçe boğması da olabilir. Nefes alabilmesi için müdahil olması gerekiyordu ve o da bundan geri durmadı.</p>
<p>Son olarak, değinmek istediğim bir konu da erkeğe ait kabul edilen rasyonel/tarafsız bilgiye karşı kadının duygusal ve taraflı bilgi ürettiğine dair algıyı sorgulamak idi. Ama bu yazıyı fazla uzatır diye o konuda ayrı bir yazı düşündüm. Kısmetse olur o da (üzerinde düşünmem lazım hem).</p>
<p>(1) Veya itiraz etse de yazıyla aktarabilme şansı olmadığı için biz bilmiyoruz.</p>
<p>(2) Daha çok Ali Bulaç ve şürekasının kadını modernizmin kötülüğünden kurtarıp geleneksel ve muhteşem ötesi rolünü sürdürmesi yönünde teşvik etmelerine benzer bir şey kurayım diye yazdım, aman ciddi olduğum sanılmasın.</p>
<p>(3) Kadının aklının kısalığına dair mühim bilgileri tefsir, fıkıh, felsefe ve edebiyat kitaplarında (tarihleri epey eski olanlarında da) bolca görebiliriz, bu tutum Batı&#8217;ya has bir şey de değil hem (tasavvuf geleneğinde farklı tutumlarla karşılaşmak daha oalsı ama, olumlu manada. Buna dair de bir araştırma iyi olur aslında).</p>
<p>(4) Bu dediğime örnek olarak günümüzde köydeki Hes&#8217;leri protesto eden kadınlar aklıma geldi. Karadeniz köylerinde, Erzurum&#8217;da kadınların güvenlik güçlerine karşı nasıl canlarından bir parça gidiyormuşcasına direndikleri geçiyor gözümün önünden. (Bu videolardan birinde kadınlar erkeklere göre daha bir canları gidiyormuşcasına direnmişlerdi hatta, hatırlıyorum. Niye acaba?) Şimdilik bulabildiğim bir videoyu koyayım:<a href="http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html">http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html </a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #7</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 21:06:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3428</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.
- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.
- Neden ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.</em></p>
<p>- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?<br />
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?<br />
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.</p>
<p>- Neden korkuyorsun ki, fidye de yok dedin, göm toprağa gitsin. Unutalım. Şimdiye kadar olan masraflar için bir şeyler ayarlarız.<br />
- Hoppala! Sen bizi kiralık katil mi sandın lan? Üç kişinin hesabını alırım istediğim zaman, o ayrı; ama masrafları sen zaten döküleceksin en kısa zamanda.<br />
- Hadi ya, sen mi veriyorsun kararları?</p>
<p>Melancas güldü.<br />
- Vicdan azabı çekiyorum diyelim. Her şeyi anlatıp rahatlayasım var.<br />
- Ne yapacaksın? Remnos’a girip şehir meydanında konferans mı vereceksin?</p>
<p>Haydutbaşı düşündü, zihni gereken yanıtı üretiverdi hemen:<br />
- Yaşlı adama çok üzülüyorum, her şeyi itiraf edip af dilesem, Remnos yakınlarına bıraksam da devam etse savaşı için adam toplamaya ha?</p>
<p>Yüzü kızaran Brinkazas olduğu yerde hafifçe zıplayarak bağırdı patlarcasına:<br />
- Tehdit ha? Sen kimsin be? Hayvan herif! Dene bakalım bir, dene… Ben olmasam nasıl yaşardın bu kadar yıl, hiç düşündün mü? Ben karışmasam hepinizi çoktan öldürmezler miydi sanıyorsun? Keşke öldürselermiş, keşke!</p>
<p>Gülümseyen Melancas ayağını sürüyordu çakıllı toprağın üzerinde. Bir öğretmeni sinirlendirmek hoşuna gidiyordu. Kan basıncının tehlikeli biçimde yükseldiği görülebilen ihtiyar bir kalp krizi geçirse de yerde debelenirken onu seyredip neşeli bir veda etse diye geçirdi içinden. Ne de olsa buluşmaları tamamen gizliydi ve Brinkazas gibi “saygıdeğer” bir öğretmeni ormanın böyle ıssız bir köşesinde aramak kimsenin aklına gelmezdi. Ancak o bunları düşünürken sakinleşmişti Brinkazas. Kendisi olmasa pis işlerini kime yaptıracağını sorarak onu daha da sinirlendirebilirdi ama gençliğindeki hatayı yinelemek istemedi, gereken yerde alttan almak da bir sanat ve bunu uygun biçimde başarabilmek de bir beceri, bir üstünlüktü.</p>
<p>- Tamam hocam, tamam. Yok öyle bir şey, merak etmeyin siz. Biraz masraflara destek çıkarsanız seviniriz, yoksa boynumuzu büker yerimizi biliriz. Unuttuk gitti.<br />
- Güzel. Para konusu kolay, meraklanma. Şimdi geçmişi bırak da, şu yeni işimizi konuşalım asıl.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>UR791, çalışmak konusunda kararsız tozlu lambanın titreyen soluk ışığında önündeki yemeği yavaşça kaşıklıyordu isteksiz de olsa. Kadına bugün de yaklaşamamış, uzakta bir masaya oturmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Günler fabrikada geçip gidiyor, yığınlarca üretilen borular sürekli alınıp götürülüyordu. Kafası bir türlü uygulamaya koyamadığı tasarılarla dolup taşan adam ise sıkıntı içerisinde bekliyordu uygun bir fırsatı.</p>
<p>Zihninin aşık olmayan kısmı ise kurtarıcısının hala ortaya çıkmamış olmasına takılıydı. Çölü geçmek için bir araç ayarlayamamış mıydı? Belki de çölü geçmiş ama bu ufak fabrikayı bulamamıştı. Yanlış fabrikaya girip de yakalandıysa ya? Peki çölde kaybolup yönünü şaşırdıysa, susuzluktan kuruduysa?</p>
<p>Aklına su içmek gelen adam; temiz olmadığı belli bardaktaki tortulu, hafif tuzlu suyu tadını almamaya çalışarak bir dikişte içti. Yatma zilinin sesi havada dalgalanırken, sertçe koydu bardağı masaya istemeden. Metalin metale çarpmasından çıkan haddini bilmez tını, herkesin dikkatini üzerine topladı.</p>
<p>Eh, en azından kadın da bakmıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Son günlerde ağrıları azalan Patrobas vaktini çetenin arasında dolaşarak geçirmekteydi. Etrafındaki haydutlar kaçma ihtimaline karşı her an tetikteydi, zaten buna teşebbüs edecek kadar da iyileşmiş değildi. Haydutları tanıdıkça şaşırmıştı yaşlı adam, bilgileri oldukça ileri düzeydeydi, araştırma dahi yapıyorlardı hiçbir düzenleri olmasa da. Her şey Melancas’a soruluyordu, hiçbir kurumları veya akademik bölümleri yoktu. Öğretim işleri ya bizzat Melancas tarafından ya da konuyu diğerlerinden daha iyi bilen bir haydut tarafından gerçekleştiriliyordu hiçbir yönlendirici kitap veya denetleme organı olmadan. Bu başına buyrukluktan bile böyle bir sonuca ulaşmaları umutlandırıcıydı. Ne zaman yetenekli bir genç görse olduğu gibi kendini heyecana kaptırdı ve irice bir kayanın üstüne çıkıp ellerini iki yana açarak konuşmaya başladı:</p>
<p>- Bakın, hepinizin ne kadar faydalı olabileceği bu koşullarda bile sağladığınız başarılardan görülüyor. Gelin hep birlikte Deros’a gidelim, ben size kefil olurum, affedilip hepiniz şehre yerleşirsiniz. Biraz uyum sağladıktan sonra, toplum tarafından kabul edilir, geçmişiniz unutulunca da kucaklanırsınız. İyi bir gelecek için hala şansınız var.</p>
<p>Patrobas dostça konuşarak onlara ulaşmayı başardığını sanmıştı. Oysa ki aldığı tek karşılık kahkahalar oldu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Dibractes Silvos’ta yeni bir güne uyandı. Hala hedeflerine ulaşamadığı için sıkıntılıydı. Meydanda rastladı aradığı adama:</p>
<p>- Ooo, Sogdinias hocam, nasılsınız bugün?<br />
- Olanları biliyorsun sayın baştüccar, nasıl hissedebilirim ki? Halkımın çoğu ya hain olmuş, ya da aptal. Ama fiziksel sağlığımı soruyorsan iyiyim. Ya sen nasılsın?<br />
- Ben de hayal kırıklığı içerisindeyim, bu savaş zaten üzücü ama önce Ranke ülkesine fazla yakın olan Deros ahalisinin çılgınlığı deyip teselli buluyorduk. Ne var ki tüm Baravid şehirlerinden gördükleri destek çok daha üzücü ve yıkıcı oldu bizim için.<br />
- Haklısınız değerli dostum, çok haklısınız. Size karşı ne kadar mahcubum bilemezsiniz. Emin olun ki tüm gücümle çabalıyorum işleri yoluna koymak için.<br />
- Ondan bir şüphem yok, ben sizi tanıyorum. Ne var ki meclistekiler benim kadar iyi bilmiyor sizin saygıdeğer ve sözüne sadık kişiliğinizi. Sürekli sıkıştırıyorlar beni bir an önce her şeyin eski haline dönmesi için.<br />
- O zaman söyleyin onlara, hiç kimse merak etmesin. Düşüncelerimizi nihayete erdirdik ve yakında bu soytarılık da son bulacak.<br />
- Siz nasıl derseniz. İyi günler dilerim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uyanan Pelcardes işe koyuldu zaman kaybetmeden. Salona geçti, oğlanı masayı kahvaltı için hazırlarken buldu. Suratı asıktı çocuğun, kahvaltılıklara da pek sevecen davranmıyordu. Erken başlamış bir ergenlik bunalımı ile karşı karşıya olmadığını umdu.</p>
<p>- Kahvaltı hazırlamayı mı kendine yakıştıramadın evlat? Ne bu halin?<br />
- Olur mu öyle şey patron, “her iş yakışır emek edene” derdi babam.</p>
<p>Aslında ona emek vermek demesi gerektiğini söylemek için doğru bir zaman olmadığını hissetti Pelcardes.<br />
- Dertli gibisin Lako, bir sıkıntının varsa konuşalım. Bu yılgın halinle bir şey öğrenemezsin.<br />
- O adamın ve babamın ölmesine ben mi neden oldum?<br />
- Hoba! Ne alaka?<br />
- O hırsızı ben gösterdim babama, öyle yapmasaydım kim olduğunu bulamayacaktı, dolayısıyla o hırsız da babam da hala hayatta olacaktı. Her şey benim suçum!<br />
- Hııı.</p>
<p>Dolu dolu üfledi nefesini Pelcardes kapalı dudaklarının arasından, belki bıkkınlığının da bir kısmı uçar giderdi arada. Her şeye baştan başlamak yorucuydu.</p>
<p>- Şimdi iyi dinle beni evlat, bu konuşacaklarımız hayatının geri kalanı için çok önemli. Suçluluk insanın sahip olabileceği en zararlı hislerin başında gelir, kurtul ondan. Hatta bir sıralama yapacak olursak merhametin hemen altında yer alır. Geçmişi düşünmek şimdiki zamana yazık, geleceğe ise ayıptır. Olanlar senin denetiminden çıktı artık, olacakları ise belirleyecek güce sahipsin her zaman. Tabii sen vaktini pişmanlıkla harcarsan, başkalarının belirlediği bir gelecekte mecbur bırakıldığın seçimlerin suçluluğuna mahkum olursun.</p>
<p>- Yani o hırsızı affetmeyerek yanlış yapmadık mı?<br />
- Elbette hayır. Bak, az önce de dediğim gibi merhamet en zararlı duygulardandır.<br />
- Neden ki?<br />
- Affetmek suça teşviktir.</p>
<p>Çocuk anlamazca bakıyordu suratına.</p>
<p>- Şöyle düşün: Baban o adamı öldürmeseydi belki bu gece başka bir eve girecekti hırsızlık yapmak için ve başka insanları öldürecekti mallarını çalmak uğruna. Baban, anneni ve kardeşini kurtarmak için geç kalmış olabilir; ancak başka anneleri kurtarmak için asla geç değil. O hırsızın sefil hayatı boyunca öldüreceği birçok kadının ve çocuğun hayatını kurtardı baban. O bir kahraman. Sen de, suçluyu göstererek o kahramana yardım ettin evlat, aferin.<br />
- Ama babama katil dediler! Onu öldürdüler!<br />
- Onlara aldırma sen, yeterince düşünmüyorlar.<br />
- Babam katil değil mi yani?<br />
- Önce şunu cevaplaman gerekir: katil nedir?<br />
- Birini öldüren kişidir.<br />
- Öldürmek?<br />
- Iıı… Ölmesine sebep olmak.<br />
- Hmm.</p>
<p>Pelcardes’in zaman kazanmak için uydurduğu sorular işe yaramamıştı. Deneyimli tüccar, çocuğun basit sorusu karşısında hazırlıksız yakalanmıştı ve beklentiyle dolu bir çift gözün sıkıştırıcı bakışları altında doğaçlama yapmaktan başka çaresi yoktu:</p>
<p>- Birinin ölmesine birçok şekilde sebep olabilirsin, bilerek veya bilmeyerek. Bak… sen balıkçıydın, değil mi?<br />
- Babamla balığa giderdim.<br />
- Diyelim ki bir akşam balıktasınız. Siz de, diğer bir kayıktaki balıkçılar da epey doldurmuş kovaları. Tamı tamına birer balık eksik limana dönecek sayıya ulaşmanız için. Ağları bırakmış olta ile tutuyorsunuz balığı. Sende bir olta var, babanda bir tane, diğer kayıktaki iki balıkçıda birer tane. Eve gitmek için gereken tek şey bir, yalnızca bir balık. İşte o balık senin oltana vuruyor, babanın öğrettiği gibi çekiyorsun yukarı. Kovanız doluyor tıka basa ve birbirinize sarılıyor, sevinç nidaları atıyor, şarkı söyleye söyleye dönüyorsunuz köye. Pazarda balıkları taze taze satıyor, akşam evde ziyafet çekiyor, ailecek sohbet edip uykunun tatlı aylaklığına dalıyorsunuz. Sabah uyandığınızda limana gidiyorsunuz, diğer kayıktan arta kalan birkaç dalda sahilde uzanıyor. Herkes üzgün, durum ortada. Siz döndükten sonra kopan fırtına diğer iki balıkçıyı canından etmiş. Sizin mutlu aile akşamınız, başka bir ailenin felaketi olmuş. Bu seni katil yapar mı?</p>
<p>Ani soruyla sıçradı çocuk, kendini öyküye kaptırmıştı.<br />
- Ni… Niye yapsın ki?<br />
- Sen o balığı tutmasaydın belki de gidip o balıkçılardan birine yakalanacaktı. Onlar hemen limana dönecek, sevinecek, uyuyacaktı.<br />
- Ama ben onların ölmesini istemedim ki!<br />
- İstemek esnek bir eylemdir. O son balığı tutmak istedin mi, istemedin mi?</p>
<p>Kendilerini kaptırmış, varsayımdan gerçek bir olay gibi bahsediyorlardı. Kendi kıstaslarına göre başarılı bir yanıt verememişti, neyse ki başını öne eğmiş çocuğun etkilendiği belliydi. Pelcardes gülümsedi, her zaman dediği gibi, gençlerle çalışmak güzeldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #4 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 20:49:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3411</guid>
		<description><![CDATA[Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel gibi değişiyordu, bir de üzerine bu Kant-Hume-Locke silsilesi geldi iyi oldu.&#8221;, oldu. İyi oldu.</p>
<p>Başlangıçta uyarayım sonradan sıkıntı yaratmasın: Eğer konudan konuya atlamaları görür ve Treatise&#8217;den çok kendi fikirlerime (quasi-tesbitlerime) odaklandığımı düşünürseniz, yanılmış olmazsınız. O halde, &#8220;niye buraya, Treatise&#8217;in altına yazıyorsun ki?&#8221; sorusunun cevabını vereyim: Çünkü bu kitaptan &#8216;hareketle&#8217; vardım buradaki cümlelere ve olsebep diyebilirim ki mezkur kelimelerin konteksti olmasa bile çıkış noktası, terminali Treatise&#8217;dir. Muavin diyor ki o detone-ve-derbeder sesiyle: Kelimeler bizden, çay kahve meşrubat sizden. Bilet ise gidiş-dönüş: Yani terminalden çıktık, biraz uzaklaşıp yine terminale (Treatise&#8217;e) dönücez. Skeptik_bozkırlar&#8217;ı tercih ettiğiniz için teşekkürler, komiklikler.</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de davranış ve değerlere dair yaptığı tesbitlerden biri &#8216;karşılaştırma&#8217; ile ilgili. Nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; niteliklerinden ziyade çoklular (benzer veya farklı nesneler network&#8217;u) içindeki izafi konumlarına göre değerlendirdiğimizi vurguluyor ve hatta burada yine &#8220;warm passions || violent passions&#8221; ayrımıyla örneklendirdiği gibi verimli bir doğal-yapay değer ayrımına gidiyor. Adalet vesair konseptlere dair söyledikleri hakkında (hopefully: henüz) konuşmak için kendimi yeterli görmediğimden, bu ayrımı sadece hatırlamakla yetiniyor ve az önce bahsettiğim &#8216;karşılaştırma&#8217;nın, daha doğrusu karşılaştırma eğiliminin topluluk-birey ilişkilerinde nasıl etkili olduğunu anlatmak istiyorum.<br />
(An itibarıyle terminalden ayrılmış bulunuyoruz.)</p>
<p>Kitabın is-ought eksenli bir uzayda koordinatlaştırılmasının zor olduğunu evvela bir hatırlatayım. Zira Hume genelde neyin nasıl olduğuyla ilgili kapsamlı işlevsel açıklamalara girişiyor. Ben şimdi mezkur karşılaştırma paterninin sosyal alandaki misalleriyle biraz da olması-gerekeni-tasvir-etmese-de-olan-hakkında-soru-işareti-koyan düşünceler üretmeye çalışayım:</p>
<p>(İnsanlar arasında) karşılaştırma ve (daha da önemlisi) karşılaştırılma isteğinin kökeninin ne olduğunu düşünürken sevindirici (mi üzücü mü olduğuna karar veremediğim) bir noktaya geldiğimi fark ettim az önce: David the Skeptic&#8217;in sosyal &#8220;arenadaki&#8217; çeşitlemelerin üzerinde durmamış olması, onun tesbitini bu alanda kullanamayacağım anlamına gelmiyor tabii. Eğer basit nesnelerin değerlerini, karşılaştırma eğilimimiz üzerine bina ediyorsak, bu aynı zamanda izafiliğin insanlar arası ilişkilerde de neden bu kadar tercih edildiğini açıklar. Öyleyse olanın neden böyle olduğu hakkında basit ve tatmin edici bir açıklamaya sahibim demektir. Lakin &#8220;olanın&#8217; varyansı, dinamiği beni tatmin ediyor mu, karşılaştırmak ve karşılaştırılmak &#8220;beni&#8217; ne derece tanımlar, iki dakika köşeye çekildiğimde gördüğüm manzaradan ne kadar memnun kalırım,.. diye diye nefes almak istiyorum. From 1738 back to 2011.</p>
<p>Yıl 2011, hala karşılaştırıyor ve karşılaştırılıyoruz. Asgari bir karşılaştırma düzeyinin toplumun &#8220;işleyisi&#8217; için gerekli oluşu, tek tek kat eden &#8220;başkalarına göre şu şu konumdasın, o halde şusun.&#8221; söylemini vazgeçilmez kılmaz. İşin kötüsü karşılaştırma-karşılaştırılma düzeneği bireyi hep arzulama-arzulanma&#8217;dakine benzer bir sakatatlığa sürükler. Kıyas silsilesiyle büyüyen insanın etrafını algılarken, anlamdırırken kullandığı uzayın temel eksenlerinden birini, yan yana getirip skalarlaştırmanın eyleyenlere uygulanmasından ibaret kalır.</p>
<p>Yıl 2011&#8242;i geyik olsun diye, araya-back-to-the-future-ekleyeyim geek&#8217;i olsun diye yazmadım. Üstelliğine kurban olmak &#8216;zorunda&#8221; kaldığımız teknoloji ve haliyle kitle iletişimin zaten bir garip metronomla titreyen algılarımız üzerinde yarattığı tahribatı zikrederek başlayabilirim mesela. Çağ uzay veya atom çağı değil, malumat çağıdır, beyler. &#8216;Bilgi&#8221; gibi ne idüğü belirsiz bir referans yumağıyla anlatmaya çalışsam bu asrı, eskilerin hakikatine, hikmetine, iradesine haksızlık etmiş olmaz mıyım? Önceden dakika başı x ile sınırlı olan kıyas sayısı şimdi hem sosyalliğe manasız bir vurgu yapan bilim rahipleri hem de &#8220;sosyal&#8217; medya diye anılan mecraya aynı minvalde bir önem atfedenler sağolsun uçtu kaçtı. Amacım &#8220;din, devlet, televizyon, bilim.. bunlar çok yanlış.&#8221; diye gaza gelen fevri neferin izinde bir sloganı değil, tedbiri elden bırakmazsak nasıl bir hızla kendimizi bu malumat yığınında kaybedeceğimize dair belki tabiri caizse bir uyarıyı not düşmek.</p>
<p>Tahribatla neyi kastediyorum? Tam olarak şunu: &#8220;Normalde&#8217; bu kadar persona&#8217;yla, persona olmasa bile en azından malumatla doldurulmaya, bu kadar veriyi yayıldığı ölçüde hızlı işlemeye meyyal değiliz. Hızlı işlemek bir yana, hızlı&#8217; davranmaya&#8217; da alışık değiliz. Dahası, mülahazanın çeşitliliği ve dağılımı babında zaten elimizde az sayıda cluster varken, neyin ne olduğuyla ilgili temel soruları bile malumat bombardımanı nedeniyle ıskalıyor, televizyonun qualia öldürücülüğünden ve alışverişin boşluğundan kurtulduğumuzu zannedip bu kez kendimizi tek tıklamalarla, en kötü cift tıklamalarla bina edilen gölge-davranışlar tarafindan sarmalanmış halde buluyoruz.</p>
<p>Biraz mola. Genel rotadan çok sapmayı düşünmediğim için azcık soluklanayım, konuyu toparlayayım diyorum. İnterneti, televizyonu, bilgisayarı cihazı mihazı bırakıp alt-konseptlere geri dönüyorum. Karşılaştırma ve sosyallik. Sosyallik etrafında dönen geniş bir kritik değil aslında amacım: ki bunu şu an yapabilir miyim, mecburi sosyalliğe skeptik yaklaştığımı söylemekten başka ne diyebilirim bilmiyorum. Bahsedeceklerim, geniş ölçekli net önermelerden ziyade insan davranışlarıyla ilgili ufak tefek gevelemelerden ibaret olacak. Bu yüzden çok şey beklemeyin ama çaylarınızı da sağlama alın ki engebeli yolda titreyen otobüsün azizliğine ugramalar olmasın.</p>
<p>Karşılaştırma paterniyle ilgili bir not daha: Başlangıçta bunu nesnelerin kıyasının öznelere taşınması şeklinde basit bir açıklamayla geçiştirmiş olsam da, şimdi tekrar baktığımda görüyorum ki, toplumda bireylerin karşılaştırılmasına neden olan temel motivin kökeni eyleyenin etrafına indirgenmiş bir algı-karar dünyasında değil, rekabetin &#8216;genel fayda&#8217; bakımından işlevli olmasında yatıyor. O halde eğer elimde konseptin kaynağı hakkında böyle bir iz varsa, çok uzağa gitmiş olamazlar diyerek yoluma devam edebilirim:</p>
<p>(Vazgeçtim. Biraz daha &#8216;garanti&#8217; bir yol izliyorum. Tamam tamam, açıkçası: Tırstım. Çayları rahat için. Otobana çıkıyoruz.)</p>
<p>Karşılaştırmanın kurucu ve yayıcı bileşenleri. Kurucuyla eyleyensiz düzenekleri kastediyorum, kurumları yani. Devlet (vatandaşlık ve &#8220;görevler&#8221;), okul (öğrencilik ve &#8220;not&#8221;), hastane (sağlık, sağlamlık ve &#8220;güç&#8221;). Bunlar, ilk aklıma gelen kıyas &#8216;kurucuları&#8217;. Eyleyensiz, daha doğrusu kökenleri görünür eyleyenlerinin, hiyerarşi extremum&#8217;larının ardında olan kurumlar. Yayıcı bileşenler ise: Birincisi, kurucu merkezlerin dış temsiller (&#8220;outlier-representation&#8221;), yani kurumun söylemini hiyerarşik konumları (siyasetçi, öğretmen, doktor) vasıtasıyla cismanileştiren özneler. İkincisi, açık, somut ve tecrübeye dokunan seviyede cismanileşen kıyası ittihaz eden eyleyen çokluları. (Arkadaş grupları, envai çeşit topluluk, internet persona&#8217;ları&#8230;) Üçüncüsü, kurucu ve yayıcı bileşenlerin etkilerinin ağırlıklı ortalaması, yani çıktı: Kıyası zihninde yaşatan, onu bizzat kendini inşa etme yöntemi olarak (genelde mecburen) olumlayan, ve yerine, olumlama miktarına göre önceki bileşenlere tekrardan ileten, yayan nokta. Birey.</p>
<p>Karşılaştırmanın sosyal alanda uygulanışı hakkındaki gevelerimi (gevelemelerimi) burada kısıtlıyorum, ki hem konu dağılmasın, hem de başlangıç noktama (Treatis&#8217;e) geri dönebileyim. Döndüm: Treatise&#8217;in bende bir çeşit &#8216;kaotik iyi&#8217; insan tasviri çağrışımı yarattığından bahsetmiştim. İyi&#8217;lik önkabulüm klasik anarşi zamanlarımdan (those were the days) kalma esasında. Tam eğiyordum, büküyordum, ne isim versem ne desem diyordum ki, bu alacakaranlık kitap çıktı karşıma. Neticede, &#8216;yatıştırılmış skeptik&#8217; Hume&#8217;un gurur, sevgi, merhamet&#8230; temalı cümlelerini okurken, &#8220;hah.&#8221; dedim ve ismini &#8216;iyinin ve kötünün ötesinde&#8217; (vay arkadaş) değil &#8216;kaotik iyi&#8217; koydum. Bence, en azından Planescape&#8217;in hatrına, iyi oldu. Yani.</p>
<p>Kaotik iyi demişken, Hume&#8217;un &#8216;dörtlü&#8217; (dört düğümü (node) olan çoklu (manifold, veya graph)) network incelemelerine dahil bir tesbitinden bahsedeyim (node-manifold-graph isimlendirme silsilesi bana ait. Yani Hume bu kelimeleri değil &#8216;ikili ilişki&#8217; (&#8216;double relation&#8217;) kabilinden bir isimlendirmeyi tercih ediyor genelde). &#8216;Of the mexture of benevolence and anger with compassion and malice&#8217; (&#8216;alçakgönüllülük ve öfkenin, merhamet ve çakallıkla karışımı üzerine&#8217;) altbaşlıgında, David ağabey diyor ki, bir zihin bir diğerinin ihtiraslarını tahayyül ettiği (gözlemlediği) zaman, ters-yansıma şeklinde isimlendirilebilecek bir işleyisle ilerler (bu ismi de ben salladım). Burada, ters-yansıma ile kastettiğim, tahayyül edenin tahayyül edende gördüğü ihtirası (duygulanışı) takiben, gördüğünün zıddını tecrübe etmesi. Hume bunu, neşe-hüzün (joy-grief) ile örneklendiriyor. Tam bu noktada işte, cümlelerin netliği ve ilişkilerin basit lineerliği (ki &#8216;lineerlik&#8217; aslında en azından matematikte, veya matematikteki anlamıyla örtüşecek şekilde kullanıldığında, güçlü olması muhtemel bir mimariye işaret edebilir: O yüzden &#8216;basit lineerlik&#8217; dedim) soru işareti uyandırıyor.</p>
<p>Birincisi, örneğe has olarak söylüyorum, x&#8217;in ardından ~x&#8217;in (x&#8217;in &#8220;tersinin&#8217;) tecrübe edilmesini, genel geçer bir kural olarak alabilir miyiz? X olarak soyutlamayı geçtim, sırf hüzün-neşe örneğinde bile, böyle net ve doğrudan, hüzünse-neşe-neşeyse-hüzün kabilinden konuşabilir miyiz? Zira, işleyişin şeması, spesifik ihtiras kategorisi bir yana, tahayyül edenle edilenin iletişiminin karakteriyle beraber, ihtirasın (zihinsel durumun, halet-i ruhiyenin) kendine has olması muhtemel bileşenlerinden de etkilenmez mi? En azından (too much en azından), mezkur şemanın muhtevası, toplum boyunca görüntülendiğinde, kümelenmiş (clustered) bir tablo çıkarmaz mı karşımıza? (Derin bir nefes alıyoruz, çaylara dikkat) ikincisi, işte &#8216;insan doğasının&#8221; doğasının da insanının da titrediği kısım, Hume&#8217;un (veya onun kadar yetenekli olan diğerlerinin) gözlemlerine, çıkarımlarına, bilhassa netlikleri ve bütünlükleri bakımından hayran kalmadan edemiyor olmamıza rağmen, ne kadar güvenebiliriz? Mevzuyu kapitalizm-komünizm eksenine kilitleyenlerin tasavvur dünyalarına, niyetlerine, hakikat arayışlarına güvenebilir miyiz, diğer yandan?</p>
<p>Absolutely nothing we trust.</p>
<p>To hume it may concern,</p>
<p>Hume ve Treatise isimlerini zikretmediğim sürece, daha çok, basta belirttiğim gibi, Hume&#8217;un konsept, fikir ve kategorilerinden hareketle kendime yol açmaya çalıştığım bir yazı oldu bu. Daha dogrusu, belki ilerde yazacağım daha kapsamlı (ve inşallah üzerine daha çok emek harcanmış) bir tahkikin &#8216;anahtar noktalarını&#8217; ihtiva eden bir yazı, diyebilirim. Karşılaştırma&#8217;yla başlayıp malumat meşrubat derken biraz kendimi kaybetmiş gibi gözüktüysem, sürç-i lisan ettiysem, bilhassa Hume&#8217;un hatrına, affola. Treatise hakkında (ve evet yine Treatise&#8217;den &#8216;hareketle&#8217;) yazmak istediklerimin en az bir bu kadar daha olduğunu (daha &#8216;warm passions || violent passions || fuko&#8217; var, &#8216;halk psikolojisi, felsefe ve edebiyat&#8217; var, çok var) bildiğimden, hem iyice dağınıklaşmasın hem de şu hem&#8217;lerim artık bir son bulsun diye, bitiriyorum bu yaz-yaz-bitmedi-hacı-abi denemeyi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #3 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3397</guid>
		<description><![CDATA[(warm passions &#124; violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)</p>
<p>Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.</p>
<p>Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i unutmak mümkün değil?) Arthur ağabey&#8217;in üslubunun enteresan özelliklerinden biri mesela, hem gayet temiz, anlaşılır oluşu, hem de çeşitli dillerdeki deyişlerle beslenmesi. Şöyle ki: Schopenhauer, bir fikrini anlatırken, bazen, dildeki (Almanca, İngilizce veya Latince, değişiyor) zımni önkabullere dikkat çeker. Yani, misal, alır çok kullandığımız bir ibareyi, kendi fikrinin anahtar noktalarıyla eşleştirir. Güzel bir şekilde yapar ha bunu da, öyle havada kalacak şekilde değil. &#8220;hakkaten la?&#8221; diyesi gelir insanın.</p>
<p>Back to Hume. Wp ve vp diyordum (bu kısaltmaları kullanıyorum warm passions ve violent passions için). Passion&#8217;in etimolojik kökenini arastırmamış olmamakla birlikte, diyebilirim ki, tahminen kelime &#8220;passive&#8221; ile, yani pasiflikle bir şekilde alakalı. Arzu diyecektim, vazgeçtim, ihtiras daha iyi gibi geldi. Neyse, kelimenin tam karşılığı bir yana, aslında Hume&#8217;un tesbitinin güzelliğini teslim etmek gerekiyor en başta. Akla (reason) atfedilen genel üstünlüğü sorgulamaya yardımcı oluyor esasen. Hume&#8217;un &#8220;vulgar yaee.&#8221; diye hedef aldığı, eleştirdiği ortalama mülahazayı açmaya çalışayım ben biraz:</p>
<p>Birincisi, toplum zaten kendi başına homojen değil. İkincisi, buradaki eleştiri, bence açıkçası, &#8216;sokaktaki adam&#8217;dan ziyade, pseudo-entelektüel denebilecek tiplere gidiyor. Pseudo-entelektüel de fazla oldu aslında: wannabe-intellectual diye de iyice alaşağı etmek istemiyorum ama, aklımdaki kitleyi aşağı yukarı şu hatlarla özetleyebilirim: bir şekilde bir yerlerden bazı isimleri duymus, hadi en iyi ihtimalle bazı kitapları da okumuş (ki çoğu &#8216;ikinci elden&#8217; bunların, yani Kant okumaya tenezzül etmez de gider özet mözet okur. Hadi özeti hakkını vererek okusa iyi: onu da yapmaz), zihin felsefesi hakkında edeceği iki kelam bulunmamasına rağmen &#8220;insanı&#8221;, &#8220;özgürlüğü&#8221; çözmüş gibi davranan ayaklı sloganlar. Bu adamlara sorsak, aslolan &#8220;akıl&#8221;, &#8220;akıl rulez&#8221;. &#8220;aklı izlediğimiz zaman&#8221; her şey düzelecek. Buyurgan olmalarını geçtim, Aydınlanma&#8217;nın bayraktarlığını yapmaları aslında cidden üzücü bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Bilmiyorlar ki, Hume olsun, Locke olsun, Kant olsun, bu insanlar, ki aydınlanma denince zikredilmesi olmazsa olmaz ilk isimler, &#8216;aklın sınırlarıyla&#8217; da uğraştılar. Yeri geldi nedenselliği sorguladılar, yeri geldi çarşaf çarşaf antinomiler, meta-eleştiriler sundular.</p>
<p>Daha fazla ifrit olmadan wp | vp&#8217;ye dönüyorum. Kendi kaba tanımımı biraz daha açayım, hatta eleştireyim: wp&#8217;ye &#8220;toplumsal&#8221;, vp&#8217;ye &#8220;bireysel&#8221; demiştim. yahut, sırasıyla &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221;. Birincisi, bu her zaman böyle olmak zorunda değil. İhtirasin tecrübe edilişindeki şiddetle karakterize edilen zihinsel durumu toplum-birey ikili kategorizasyonundaki konumlanmaya göre kodlamak her zaman mümkün olmuyor (ben denedim). &#8220;Kabaca böyledir&#8221; diyebiliriz, ama neticede kabaca tabii. Vicdanın ne kadar gayrı-içgüdüsel olduğu sorusunu es geçersem, &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221; daha iyi bir ayrım gibi, ordan devam ediyorum. Hatta, &#8220;vicdani&#8221; yerine, &#8220;dingin&#8221; diyorum (bu kelime için bir düzeltme gelebilir). Hume&#8217;un wp ile kastettiği, izafi &#8216;durgunluk&#8217; aslında. Vp hen-hen-hen bir yapayım-edeyim-yerimde-duramayayım&#8217;a işaret ederken, wp, hele-bi-otur-soluklan-yeğenim&#8217;i temsil ediyor.</p>
<p>&#8220;Reason is, and ought only to be the slave of the passions.&#8221;</p>
<p>Hume&#8217;e göre, insan, ihtirasların(ın) kölesi olmaya mahkum. Ilık veya sıcak ihtiras, fark etmez. Hume&#8217;un Schopenhauer&#8217;le epey benzeştiğini yineleyeyim, zira Schopenhauer ihtirasları İrade&#8217;ye genelleyerek benzer bir sonuca varır (farkı bu mahkumluktan &#8220;kurtulmanın&#8217;, bu mahkumluğu hack&#8217;lemenin yollarını aramasında, hatta onlardan bazılarını göstermesinde). Gerçi bu tarz &#8220;aforizmalar&#8221; felsefecinin düşüncelerinin tam resminin ıskalanmasına da neden olabiliyor (veya felsefeci kasıtlı olarak böyle izafi yüzeysel bir cümleyi yumurtluyor). Mesela Hume burada tabi olunanla &#8216;bildiğimiz&#8217; ihtirası (&#8216;sıcak&#8217; olan, &#8216;hızlı&#8217; olan) mı kastediyor, yoksa &#8216;ılık&#8217; olanları da kapsayan kendi genel ihtiras kavramsallaştırmasını mı? İlki olması daha muhtemel. Aforizmaya takılmadan, wp | vp ayrımının &#8216;kendilik tekniklerindeki&#8217; öneminden devam ediyorum.</p>
<p>&#8220;mpg123 &#8211;loop 2 -@ blaizer.list&#8221;</p>
<p>&#8216;Kendilik tekniğiyle&#8217; kastettiğim ne? Şu: bir insan, tecrübe ettiği içebakışın, daha doğrusu tevarüs ettiği içebakış metodolojisinin, ardından, &#8216;kendini&#8217; wp | vp&#8217;lerindeki salınımlara, &#8216;titreşimlere&#8217; göre inşa eder. Benim genelde gözlemlediğim, tahmin ettiğim metod bu (özneleştirme, özneleşme, tahakküm gibi faktorleri es geçiyor, toplumsal paternlerin, rotaların bireydeki &#8216;canlanışıyla&#8217; idare ediyorum şimdilik). Ve rahatlıkla diyebilirim ki, modern, daha doğrusu seküler dünya görüşü, özneyi, vp&#8217;ye göre kurar. Yani, et yeme &#8216;isteği&#8217; mi belirdi içinde? O sensin. Uçkurunun uçası kaçası mı var? O sensin. Söz konusu vp ise, &#8216;ihtiraslar&#8217; diyemezsin, &#8220;ihtiraslarım&#8221; demelisin. &#8216;Kateden arzular&#8217; diyemezsin, &#8220;arzularım&#8221; demelisin. Başka ne yapabilirsin ki? Ve bir an önce &#8220;tatmin olman lazim&#8221;. Niye? Çünkü, sana açıklıyorum, beni iyi dinle, sen, ancak ve ancak, bu bahsettiklerim doğrultusunda davrandığın ölçüde sensin. Tıp ne söylüyor? Ancak x,y yaptığında z hormonlarının salgılanacağını, mutluluğunun, mutluluk kavrayışının da asla ve kat&#8217;a bu hormonlara dayalı metriklerden kaçamayacağını anlatıyor. Dimitri isyan etti de noldu? Kimyaya halel geldi mi? Hayır. Beni dinle&#8230;</p>
<p>(böyle uzadıkça uzuyor bu)</p>
<p>Yani, diyorum ki, bu tarz ne yazık ki epey yüzeysel bir kendilik algısı katediyor insanları. &#8216;Arzuların özgürleştirilmesi&#8217; kabilinden bir hedef mevcut. Yani &#8220;içimizde&#8221; dolanıp duran bazı arzular var, bunları &#8220;özgürleştirirsek&#8221; her sorun hallolacak. Seküler veya modernle, felsefedeki dizilişi kastetmiyorum bu arada. Aydınlanma ve aydınlanma sonrasında, ihtiraslara yüklenen anlam stoikten anti-puritene kadar varyans gösterir. Kastettiğim, odaklandığım, bundan ziyade, direkt pratikteki, medya ve &#8220;insan bilimleriyle&#8221; ittihaz edildikçe edilen söylem-davranış çoklusu. Siyaset teorisine şöyle ya da böyle bulaşmış heyecanlı insanların da hatrını gönlünü gözetmiyorum şu noktada (here comes the ifrit): muhtevasina dair zerre tefekküre yelken açmadığın sürece o diline doladığın &#8216;özgur irade&#8217; tahayyülünün kime ne faydası olacak? &#8216;Liberal&#8217; diye küfür niyetine kullandığın kelimenin kökenlerine gittiğinde senin hayatından, olması-gereken şeklinde ortaya döktüğünden çok da farklı olmayan bir dünya görüşünü, bir ahlak algısını gördüğünde nereye atacaksın temellerini o &#8220;burjuva x&#8217;i&#8221; şablonuyla, danteliyle süslediğin güzeller güzeli binaların? Zihne dair en ufak bir tetkikin, tahkikin olmadığı halde, hangi yüzle &#8216;toplum&#8217; hakkında bir &#8216;model&#8217; ortaya koyuyorsun? Hah, Kant&#8217;a &#8220;utangaç materyalist&#8221; dedin ya, işte o an çok sevimli oldun sen benim gözümde.</p>
<p>(bi yüzümü yıkayıp geldim. from ifrit to normal mode.)</p>
<p>&#8220;Arzuların özgürleştirilmesi&#8221; gayesi, kendi idealini de ıskalıyor aslında. An-be-an bir ihtiras manyaklığının insanı &#8216;mutlu&#8217; edebileceğini iddia etmek alıklıktır. Çileciliğin mantığı da zaten &#8220;acı lazım bana. Acıyı getirin.&#8221; misali mazlum iniltilerde değil acının minimize edilmesi için ihtiraslara itinayla yaklaşmakta yatar. İlla arzuya dayalı bir saadet anlayışı benimsenecekse, &#8220;arzunun özgürleştirilmesinden&#8221; ziyade, &#8220;arzunun yoğunlastırılmasına&#8221; yoğunlaşmak daha makul mesela. Tam da bu noktada, Hume&#8217;un wp | vp ayrımına geri dönerek, şahsen bende &#8216;işe yaradığını&#8217; gördüğüm bir hibridleştirmeden, &#8216;dönüşüm&#8217; silsilesinden bahsedeyim.</p>
<p>&#8220;Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.&#8221; (hehe, şaka lan şaka, asıl alıntı şimdi geliyor: )</p>
<p>&#8220;Hume&#8217;s treatise is the foundational document of cognitive science.&#8221;<br />
(fodor, hume variations)</p>
<p>.. diyordum ki sigaramın bittiğini fark ettim. Çay da bayatladı. Gol olmaz zor olur. Arkası yarın diyeyim o zaman.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #2 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:26:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3387</guid>
		<description><![CDATA[(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)
Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?
Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?</p>
<p>Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ıskaladığını anlatmaya çalışmıştım. Ve fakat, şimdi, yani izlenim-benlik meselesinde, nesneleri değil nesneleri ihtiva eden düzenekleri göz önünde bulundurmayı öneren mezkur uslamlamayı, biraz değiştirerek, daha doğrusu, rotadakı anahtar noktaları alarak kullanabilirim. İlk hamle: izlenim-silsilesi (veya algı-silsilesi, veya &#8216;bir dizi algı&#8217;) değil, izlenim network&#8217;u (veya algı network&#8217;u). Silsile, gelişi güzel dağılmış olması daha muhtemel bir çokluyu imlerken, network, bağlantılılığa işaret eder. Yani, algılar silsilesi demek yerine, eğer algılar network&#8217;u dersek, ve network&#8217;u network yapanın düğümlerinin &#8216;alakaları&#8217; (alaka çok yüksek) olduğunu düşünürsek, zihnimize dair gördüğümüz tabloyu, daha iyi anlatmış oluruz.<br />
(Edit: Şimdi hatırladım. Hume Treatise&#8217;de algıların bağlantılarını kabul ediyordu. Tatminsizliği de buna rağmendi. İşimiz var.)</p>
<p>İkinci hamle: Zihin izlenimlerden ibaret değildir. Zihin, fikirlerden de ibaret değildir. Bir fikre, algıya, fikir-tohum&#8217;a, her zaman, onu çevreleyen bir çeper (ve çeper-devamı, çeper-uzantı) eşlik eder. Yani, fikirler, ve izlenimler, asla ve asla, öyle kendi hallerinde, tarlanın ortasındakı korkuluk gibi, serentenin kenarındaki üzüm gibi durmazlar. Onlar daha çok &#8216;yoğunlaşmalar&#8217; gibidirler. Zihnin dalgalanmalarının ekstremum noktaları olmaları, bizi onların varlikları konusunda şüpheye düşmekten alıkoyar. Hatta, daha da ileri giderek (burada Hume&#8217;un sınırlarının dışına çıkıyorum), diyorum ki, bilinç, öyle &#8216;üstte&#8217;, &#8216;altta&#8217;, &#8216;üstte gibi gözüküp de aslında &#8216;altta&#8217;, &#8216;içte&#8217;, &#8216;dışta&#8217; vs. değildir. Bilinç dağıtılmış (distributed) haldeki akıl segmentlerinin, bazen senkronize, bazen de asenkronize bir şekilde alıp verdiği nefestir. Zihnin havasının odağı, bilinçtir.</p>
<p>Üçüncü hamle: İrade. Hem (klasik) karar verme yetisi anlamında, hem de frankfurt münzevisi&#8217;nin dizgesindeki temel gerçeklik anlamında irade. İrade ulan. Ünlemsiz. İzlenimlerin, dünyaya dair algıların, fikirleri belirlemeye muktedir oluşu, zihin hallerinden hareket faz uzayına erişen, uzanan, dar-veya-geniş-tartışılır bir &#8216;irade alanının&#8217; mevcudiyetine ket vurmaz. Haşa, harekete geçtiğim zaman, elimi klavyeye uzattığımda, aktif olan, muktedir ve belirleyici olan, izlenim değil, fikir değil, izlenim-silsilesi veya fikir-silsilesi değil, iradedir. İşte, bizi biz yapan da, dahası bizde &#8216;ben&#8217; diye bir yoğunlaşmanın, bir odağın bulunduğu inancını oluşturan da bizzat bu alandır, bu tam-tecrübedir. Nasıl kı, zihnin yoğunlaşmaları fikir ve izlenimleri oluşturuyorsa, o yek iradenin (lavın) yoğunlaşmaları da şahısları (volkanları) oluşturur.</p>
<p>Yine de, bu kabil bir açıklama, bizi &#8216;benlik&#8217; fikrinin, fikir-pratiğinin kökenlerinin &#8216;akılda&#8217; bulunduğuna (ya da akılla bulunabileceğine) ikna etmez. Ama, nasıl ki nedensellik ilkesinin kökenlerini tam tatmin edici bir argümantasyonla açıklayamıyorsak, ve fakat, aynı zamanda sebep-sonuc ilişkisinin pratikteki işe yararlılığını da yadsımıyorsak, benliğin, yani &#8216;benlik&#8217; fikir-pratiğinin de yarı-teorik işlevini teslim edebilir, onun genel zihin tasvirimizde önemli bir yer tuttuğunu kabul edebiliriz (ben ederim yani, bence siz de deneyin).</p>
<p>Sırada: warm passions | violent passions (film ismi gibi oldu).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

