<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 17:17:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Let Them Talk</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 19:18:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dark Templar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3441</guid>
		<description><![CDATA[
Uzun zaman oldu siz zombilere minik tanıtımlar yapmayalı. Hani siz sormazsınız ama ben sormuşsunuz gibi yapıp anlatayım. Amerika’nın güneyinde, Louisiana eyaletinde yakınlarında Mississippi nehrinin kıyısında izbe bir blues barında tek başıma oturuyorum. Hayatın anlamına dair garip düşüncelere dalmışken bir piyanonun sesiyle irkildim. Farkına bile varmamıştım sahneye çıkan sanatçının. Sahneye bakmıyordum da hala. Garip geldi kulağıma ilk başta. “Louisiana’da bir blues barında klasik müzik mi çalınır?” diye düşündüm kendi kendime. Ama soruma soru işeretini yeni koymuşken ustalıkla blues tınılarına geçti piyanist. Louis Armstrong’un meşhur ettiği St. James Infirmary çalmaya başladı. “Doğru ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2012/01/hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652.jpg"><img class="alignleft" title="hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2012/01/hugh-laurie-let-them-talk-cd-cover-hugh-laurie-18977609-720-652-300x271.jpg" alt="" width="300" height="271" /></a></p>
<p>Uzun zaman oldu siz zombilere minik tanıtımlar yapmayalı. Hani siz sormazsınız ama ben sormuşsunuz gibi yapıp anlatayım. Amerika’nın güneyinde, Louisiana eyaletinde yakınlarında Mississippi nehrinin kıyısında izbe bir blues barında tek başıma oturuyorum. Hayatın anlamına dair garip düşüncelere dalmışken bir piyanonun sesiyle irkildim. Farkına bile varmamıştım sahneye çıkan sanatçının. Sahneye bakmıyordum da hala. Garip geldi kulağıma ilk başta. “Louisiana’da bir blues barında klasik müzik mi çalınır?” diye düşündüm kendi kendime. Ama soruma soru işeretini yeni koymuşken ustalıkla blues tınılarına geçti piyanist. Louis Armstrong’un meşhur ettiği St. James Infirmary çalmaya başladı. “Doğru yerde doğru şarkı seçtin dostum” deyip sahneye döndüm. Çok tanıdık geliyordu sahnedeki insan. “Ben seni televizyonda bir yerde gördüm.” diye kendi kendime söylendim. Derken kafama dank etti. House’du bu. Ünlü topal doktorumuz. Hugh Laurie yani. Müzikle uğraştığını biliyordum, hatta bir bölümde kilisede tutkulu siyahi bir papazın vaaz veriş şeklini taklit ettiği sahnede takdir etmiştim. Arada piyano ve gitar sahnelerinde de kendisinin çaldığını biliyordum ama yine de bu kadar beklemiyordum.</p>
<p>Girişi böyle garip yapmış olmamın sebebi uzun süre sonra bir albüm inceliyor olmam değil. Bu albüm bana tam anlamıyla bu “blues bar” hissini yaşattı. İçinizde tıpkı benim gibi “Hugh Laurie kadar ünlü bir adam nasıl bir albüm yapmıştır ki? Basmıştır ünlü şarkıların yorumlarını ablüm yapmıştır.” diye düşünenler varsa düşüncesavarlarınızı kullanmakta çekinmeyin. Zira albüm blues camiasınca bilinen şarkıların dışında Laurie’nin kendi eserlerinden oluşuyor çoğunlukla. 6 yaşında Mrs. Hare piyano öğrenirken Swanee River şarkısı ile başlayan blues macerasını, 52 yaşında albüm ile süslendiriyor ve yoluna (umarım) devam ediyor. Afrikan-Amerikan kültürünün ürünü olan blues müziğini bembeyaz bir İngiliz’in (bakın Amerikalı bile değil) yapması eğreti durur diyenlerinize de kendisi cevap veriyor. “Bu müziği cam fanusta, altında ‘sadece yaşlı zenci adamlarca kullanılacak’ yazısıyla görmeyi kesinlikle istemezdim… Shakespeare’in sadece The Globe’da sahne alması, Bach’ın sadece tayt giymiş Almanlara çalması gibi bir şey.”</p>
<p>Let Them Talk blues sevenlere ziyafet gibi gelecek. Laurie’yi ayakta alkışlamak lazım. Albüm kayıtları, kullanılan müzik aletleri, yorumları ve konuklarıyla kulaklara layık olmuş.</p>
<p>*baby you don’t knoow*</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/01/07/let-them-talk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şifahi Kültür ve Kadın</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 09:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eyfiti</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3436</guid>
		<description><![CDATA[Evvela şu linki okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.
İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.
Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvela <a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/10/epistemik-siddet.html">şu linki</a> okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.</p>
<p>İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.</p>
<p>Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek nasıl olur? İyi olabilir bence, çünkü bilgiyi yazıyla aktarabilen hep erkek olmuşken kadının payına şifahi yol kalmış. Bunu tercih mi etmiş, yoksa yazıya dökebilmesi için gerekli araçlardan (öğrenim en basitinden) yoksun mu kalmış? Bana ikinci yol daha olası geliyor. Elbette bilgi şifahi yolla aktarıldığında kurumsallaşamıyor, iktidar kuramıyor ve belki de nasıl bir sürekliliğe sahip olduğunun farkına varılamıyor. Ama şifahi yolun mühim bir özelliği bence kurumsala göre hayatımıza çok daha fazla işlemesi, bir kültür oluşturabilmesi. Bu davranış biçimlerimize kadar işlediği için farkına varmıyoruz.</p>
<p>Kadının tarih içinde oluşturduğu bilgi de böyle bence. Kurumsal değil, bir edebiyat/felsefe/bilim oluşturamamış ama günlük hayatımıza, davranışlarımıza, kültürümüze aslında pek de farkedemediğimiz kadar işlemiş. Hele babannemi/anneannemi dinlerken şifahi kültürü nasıl güzel aktarabildiklerine, günlük karşılaştığımız her olayı eskiden kalma deyimlerle, hikayelerle nasıl kıyaslayabildiklerine şaşarım. Ve bu kıyas tam cuk diye oturur, geçmişle bir bağ oluşturur. Belki (benim karşılaştıklarım arasından genelleme yaptığım için belki diyorum) kadınların (kısmen eskilerin) erkeklere göre daha tutucu olmaları da evvelkilerin bilgilerini kültür içerisinde oluşturabilmeleri, günlük hayatı kurarken çok daha geçmişle bağlantı kurmalarıdır. Ellerindeki araçlarla üretebildikleri bilgi, geçmişin şimdiye taşınması ve yeniden üretilmesi yüzünden, mazi erkeklere oranla daha fazla anlam taşıyor olabilir kadınlar için.</p>
<p>Kadın bilgisini bu şekilde şifahi yolla aktaragelirken, belki bulunduğu hale pek de itiraz etmezken (1) tarihin bir dönemecinde bir şey oluyor ve erkeğin tekelinde olmuş bilgi alanlarına müdahil olmaya çabalıyor (en azından eskiye oranla daha örgütlü bir şekilde dillendiriyor bunu). Niye bu yarım akıllılar pek rasyonel olan bilgiye talip olmaya başlıyorlar bu dönemde? Niye kadınlarımız evlerinde kendi akıllarına uygun bilgilerle uğraşmıyor da kalkıp modernizmin kucağına düşüp kirleniyorlar, değil mi? (2) Benim aklıma şöyle bir olasılık geliyor:</p>
<p>Aslında kadının ürettiği şifahi bilgi yukarıda değindiğim gibi pek görünür değildi ve bu yüzden bence tarihin hiç bir döneminde pek itibar edilmedi (erkeğin ürettiği yazılı bilgi kadar). (3) Bunu niye belirtiyorum? Çünkü birazdan yazacaklarımı &#8220;kadın eskiden kıymet görüyordu da modern zamanlarda görmemeye başladı&#8221; şeklindeki bir algıdan hareketle yazdığım zannedilmesin. Evet, arada bir fark vardı ama bu fark erkeğin kadına ve onun ürettiği bilgiye değer verip vermemesi yönünden değil, daha çok kadının kendi ürettiğinin farkında olup olmaması yönündendi bence. Modern öncesi zamanda kadın toprak ve doğayla daha iç içeydi ve emeğinin semeresini (şehirli zengin kesimi saymazsak) topraktan çıkan mahsullerle gözlemleyebiliyordu. Ayrıca doğa ile iletişiminin daha zengin olduğunu ve bu iletişimle edindikleri bilginin de kendilerini daha tatmin ettiğini söylersem yanlış olur mu acaba? (4) Modern zamanın beton yapılı şehirleşmesinde ise kadın eskiye/doğaya ait bir iz bulamamış ve dört bir yanı erkek üretimi olan bilgi, teknoloji, tarih ve mimari eserle örülmüş. Tamamen erkeğin inşa ettiği, onun tarihi olan bir alanda kendine yabancılaşmış. Zaten pek değer görmeyen şifahi kültürü (kadının tarihi de diyebiliriz buna) artık toprak ve genel olarak doğadan da soyutlanmış, doğayla iç içeliği hasar görmüş ve ev içi emeği, üzerine fiyat biçilmediği için iyice değersiz hale gelmiş. Başka bir zamanda değil de bu zamanda kadının, erkeğin tekelinde olan alanlara hamurlu ellerini uzatması ve yazılı bilgiye talip olması (kuşkusuz ekonomik sebeplerin yanında) artık kendisine aktarıla gelen kültür ve üretimi eskiye oranla çok daha az hissetmesi ve muktedirin bilgisinin onu gittikçe boğması da olabilir. Nefes alabilmesi için müdahil olması gerekiyordu ve o da bundan geri durmadı.</p>
<p>Son olarak, değinmek istediğim bir konu da erkeğe ait kabul edilen rasyonel/tarafsız bilgiye karşı kadının duygusal ve taraflı bilgi ürettiğine dair algıyı sorgulamak idi. Ama bu yazıyı fazla uzatır diye o konuda ayrı bir yazı düşündüm. Kısmetse olur o da (üzerinde düşünmem lazım hem).</p>
<p>(1) Veya itiraz etse de yazıyla aktarabilme şansı olmadığı için biz bilmiyoruz.</p>
<p>(2) Daha çok Ali Bulaç ve şürekasının kadını modernizmin kötülüğünden kurtarıp geleneksel ve muhteşem ötesi rolünü sürdürmesi yönünde teşvik etmelerine benzer bir şey kurayım diye yazdım, aman ciddi olduğum sanılmasın.</p>
<p>(3) Kadının aklının kısalığına dair mühim bilgileri tefsir, fıkıh, felsefe ve edebiyat kitaplarında (tarihleri epey eski olanlarında da) bolca görebiliriz, bu tutum Batı&#8217;ya has bir şey de değil hem (tasavvuf geleneğinde farklı tutumlarla karşılaşmak daha oalsı ama, olumlu manada. Buna dair de bir araştırma iyi olur aslında).</p>
<p>(4) Bu dediğime örnek olarak günümüzde köydeki Hes&#8217;leri protesto eden kadınlar aklıma geldi. Karadeniz köylerinde, Erzurum&#8217;da kadınların güvenlik güçlerine karşı nasıl canlarından bir parça gidiyormuşcasına direndikleri geçiyor gözümün önünden. (Bu videolardan birinde kadınlar erkeklere göre daha bir canları gidiyormuşcasına direnmişlerdi hatta, hatırlıyorum. Niye acaba?) Şimdilik bulabildiğim bir videoyu koyayım:<a href="http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html">http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html </a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #7</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 21:06:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3428</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.
- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.
- Neden ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Patrobas, haydutların lideri Melancas tarafından rehin tutulmaktadır. Pelcardes ise yeni taşındığı kasabada annesi öldürülen ve babası idam edilen bir çocuğu eğitmek üzere yanına alır. UR791, hala ona bir yanıt vermemiş olan kadını bekleyerek günlerini geçirmektedir.</em></p>
<p>- Buyur bakalım Brinkazas, başka bir isteğin mi var?<br />
- Başka maşka deme. O olayı unutacaktık hani?<br />
- Nasıl unutayım yav? O ihtiyar hala bizim kampta, fidyesi de gelmedi. Haybeden besliyoruz herifi, biraz mangır çıkın da, unuturuz belki. Zaten üç kişiyi de toprağa gönderdi daha ilk günden, ne zaman arkamı dönsem biri onu hallediverecek diye korkuyorum.</p>
<p>- Neden korkuyorsun ki, fidye de yok dedin, göm toprağa gitsin. Unutalım. Şimdiye kadar olan masraflar için bir şeyler ayarlarız.<br />
- Hoppala! Sen bizi kiralık katil mi sandın lan? Üç kişinin hesabını alırım istediğim zaman, o ayrı; ama masrafları sen zaten döküleceksin en kısa zamanda.<br />
- Hadi ya, sen mi veriyorsun kararları?</p>
<p>Melancas güldü.<br />
- Vicdan azabı çekiyorum diyelim. Her şeyi anlatıp rahatlayasım var.<br />
- Ne yapacaksın? Remnos’a girip şehir meydanında konferans mı vereceksin?</p>
<p>Haydutbaşı düşündü, zihni gereken yanıtı üretiverdi hemen:<br />
- Yaşlı adama çok üzülüyorum, her şeyi itiraf edip af dilesem, Remnos yakınlarına bıraksam da devam etse savaşı için adam toplamaya ha?</p>
<p>Yüzü kızaran Brinkazas olduğu yerde hafifçe zıplayarak bağırdı patlarcasına:<br />
- Tehdit ha? Sen kimsin be? Hayvan herif! Dene bakalım bir, dene… Ben olmasam nasıl yaşardın bu kadar yıl, hiç düşündün mü? Ben karışmasam hepinizi çoktan öldürmezler miydi sanıyorsun? Keşke öldürselermiş, keşke!</p>
<p>Gülümseyen Melancas ayağını sürüyordu çakıllı toprağın üzerinde. Bir öğretmeni sinirlendirmek hoşuna gidiyordu. Kan basıncının tehlikeli biçimde yükseldiği görülebilen ihtiyar bir kalp krizi geçirse de yerde debelenirken onu seyredip neşeli bir veda etse diye geçirdi içinden. Ne de olsa buluşmaları tamamen gizliydi ve Brinkazas gibi “saygıdeğer” bir öğretmeni ormanın böyle ıssız bir köşesinde aramak kimsenin aklına gelmezdi. Ancak o bunları düşünürken sakinleşmişti Brinkazas. Kendisi olmasa pis işlerini kime yaptıracağını sorarak onu daha da sinirlendirebilirdi ama gençliğindeki hatayı yinelemek istemedi, gereken yerde alttan almak da bir sanat ve bunu uygun biçimde başarabilmek de bir beceri, bir üstünlüktü.</p>
<p>- Tamam hocam, tamam. Yok öyle bir şey, merak etmeyin siz. Biraz masraflara destek çıkarsanız seviniriz, yoksa boynumuzu büker yerimizi biliriz. Unuttuk gitti.<br />
- Güzel. Para konusu kolay, meraklanma. Şimdi geçmişi bırak da, şu yeni işimizi konuşalım asıl.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>UR791, çalışmak konusunda kararsız tozlu lambanın titreyen soluk ışığında önündeki yemeği yavaşça kaşıklıyordu isteksiz de olsa. Kadına bugün de yaklaşamamış, uzakta bir masaya oturmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Günler fabrikada geçip gidiyor, yığınlarca üretilen borular sürekli alınıp götürülüyordu. Kafası bir türlü uygulamaya koyamadığı tasarılarla dolup taşan adam ise sıkıntı içerisinde bekliyordu uygun bir fırsatı.</p>
<p>Zihninin aşık olmayan kısmı ise kurtarıcısının hala ortaya çıkmamış olmasına takılıydı. Çölü geçmek için bir araç ayarlayamamış mıydı? Belki de çölü geçmiş ama bu ufak fabrikayı bulamamıştı. Yanlış fabrikaya girip de yakalandıysa ya? Peki çölde kaybolup yönünü şaşırdıysa, susuzluktan kuruduysa?</p>
<p>Aklına su içmek gelen adam; temiz olmadığı belli bardaktaki tortulu, hafif tuzlu suyu tadını almamaya çalışarak bir dikişte içti. Yatma zilinin sesi havada dalgalanırken, sertçe koydu bardağı masaya istemeden. Metalin metale çarpmasından çıkan haddini bilmez tını, herkesin dikkatini üzerine topladı.</p>
<p>Eh, en azından kadın da bakmıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Son günlerde ağrıları azalan Patrobas vaktini çetenin arasında dolaşarak geçirmekteydi. Etrafındaki haydutlar kaçma ihtimaline karşı her an tetikteydi, zaten buna teşebbüs edecek kadar da iyileşmiş değildi. Haydutları tanıdıkça şaşırmıştı yaşlı adam, bilgileri oldukça ileri düzeydeydi, araştırma dahi yapıyorlardı hiçbir düzenleri olmasa da. Her şey Melancas’a soruluyordu, hiçbir kurumları veya akademik bölümleri yoktu. Öğretim işleri ya bizzat Melancas tarafından ya da konuyu diğerlerinden daha iyi bilen bir haydut tarafından gerçekleştiriliyordu hiçbir yönlendirici kitap veya denetleme organı olmadan. Bu başına buyrukluktan bile böyle bir sonuca ulaşmaları umutlandırıcıydı. Ne zaman yetenekli bir genç görse olduğu gibi kendini heyecana kaptırdı ve irice bir kayanın üstüne çıkıp ellerini iki yana açarak konuşmaya başladı:</p>
<p>- Bakın, hepinizin ne kadar faydalı olabileceği bu koşullarda bile sağladığınız başarılardan görülüyor. Gelin hep birlikte Deros’a gidelim, ben size kefil olurum, affedilip hepiniz şehre yerleşirsiniz. Biraz uyum sağladıktan sonra, toplum tarafından kabul edilir, geçmişiniz unutulunca da kucaklanırsınız. İyi bir gelecek için hala şansınız var.</p>
<p>Patrobas dostça konuşarak onlara ulaşmayı başardığını sanmıştı. Oysa ki aldığı tek karşılık kahkahalar oldu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Dibractes Silvos’ta yeni bir güne uyandı. Hala hedeflerine ulaşamadığı için sıkıntılıydı. Meydanda rastladı aradığı adama:</p>
<p>- Ooo, Sogdinias hocam, nasılsınız bugün?<br />
- Olanları biliyorsun sayın baştüccar, nasıl hissedebilirim ki? Halkımın çoğu ya hain olmuş, ya da aptal. Ama fiziksel sağlığımı soruyorsan iyiyim. Ya sen nasılsın?<br />
- Ben de hayal kırıklığı içerisindeyim, bu savaş zaten üzücü ama önce Ranke ülkesine fazla yakın olan Deros ahalisinin çılgınlığı deyip teselli buluyorduk. Ne var ki tüm Baravid şehirlerinden gördükleri destek çok daha üzücü ve yıkıcı oldu bizim için.<br />
- Haklısınız değerli dostum, çok haklısınız. Size karşı ne kadar mahcubum bilemezsiniz. Emin olun ki tüm gücümle çabalıyorum işleri yoluna koymak için.<br />
- Ondan bir şüphem yok, ben sizi tanıyorum. Ne var ki meclistekiler benim kadar iyi bilmiyor sizin saygıdeğer ve sözüne sadık kişiliğinizi. Sürekli sıkıştırıyorlar beni bir an önce her şeyin eski haline dönmesi için.<br />
- O zaman söyleyin onlara, hiç kimse merak etmesin. Düşüncelerimizi nihayete erdirdik ve yakında bu soytarılık da son bulacak.<br />
- Siz nasıl derseniz. İyi günler dilerim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uyanan Pelcardes işe koyuldu zaman kaybetmeden. Salona geçti, oğlanı masayı kahvaltı için hazırlarken buldu. Suratı asıktı çocuğun, kahvaltılıklara da pek sevecen davranmıyordu. Erken başlamış bir ergenlik bunalımı ile karşı karşıya olmadığını umdu.</p>
<p>- Kahvaltı hazırlamayı mı kendine yakıştıramadın evlat? Ne bu halin?<br />
- Olur mu öyle şey patron, “her iş yakışır emek edene” derdi babam.</p>
<p>Aslında ona emek vermek demesi gerektiğini söylemek için doğru bir zaman olmadığını hissetti Pelcardes.<br />
- Dertli gibisin Lako, bir sıkıntının varsa konuşalım. Bu yılgın halinle bir şey öğrenemezsin.<br />
- O adamın ve babamın ölmesine ben mi neden oldum?<br />
- Hoba! Ne alaka?<br />
- O hırsızı ben gösterdim babama, öyle yapmasaydım kim olduğunu bulamayacaktı, dolayısıyla o hırsız da babam da hala hayatta olacaktı. Her şey benim suçum!<br />
- Hııı.</p>
<p>Dolu dolu üfledi nefesini Pelcardes kapalı dudaklarının arasından, belki bıkkınlığının da bir kısmı uçar giderdi arada. Her şeye baştan başlamak yorucuydu.</p>
<p>- Şimdi iyi dinle beni evlat, bu konuşacaklarımız hayatının geri kalanı için çok önemli. Suçluluk insanın sahip olabileceği en zararlı hislerin başında gelir, kurtul ondan. Hatta bir sıralama yapacak olursak merhametin hemen altında yer alır. Geçmişi düşünmek şimdiki zamana yazık, geleceğe ise ayıptır. Olanlar senin denetiminden çıktı artık, olacakları ise belirleyecek güce sahipsin her zaman. Tabii sen vaktini pişmanlıkla harcarsan, başkalarının belirlediği bir gelecekte mecbur bırakıldığın seçimlerin suçluluğuna mahkum olursun.</p>
<p>- Yani o hırsızı affetmeyerek yanlış yapmadık mı?<br />
- Elbette hayır. Bak, az önce de dediğim gibi merhamet en zararlı duygulardandır.<br />
- Neden ki?<br />
- Affetmek suça teşviktir.</p>
<p>Çocuk anlamazca bakıyordu suratına.</p>
<p>- Şöyle düşün: Baban o adamı öldürmeseydi belki bu gece başka bir eve girecekti hırsızlık yapmak için ve başka insanları öldürecekti mallarını çalmak uğruna. Baban, anneni ve kardeşini kurtarmak için geç kalmış olabilir; ancak başka anneleri kurtarmak için asla geç değil. O hırsızın sefil hayatı boyunca öldüreceği birçok kadının ve çocuğun hayatını kurtardı baban. O bir kahraman. Sen de, suçluyu göstererek o kahramana yardım ettin evlat, aferin.<br />
- Ama babama katil dediler! Onu öldürdüler!<br />
- Onlara aldırma sen, yeterince düşünmüyorlar.<br />
- Babam katil değil mi yani?<br />
- Önce şunu cevaplaman gerekir: katil nedir?<br />
- Birini öldüren kişidir.<br />
- Öldürmek?<br />
- Iıı… Ölmesine sebep olmak.<br />
- Hmm.</p>
<p>Pelcardes’in zaman kazanmak için uydurduğu sorular işe yaramamıştı. Deneyimli tüccar, çocuğun basit sorusu karşısında hazırlıksız yakalanmıştı ve beklentiyle dolu bir çift gözün sıkıştırıcı bakışları altında doğaçlama yapmaktan başka çaresi yoktu:</p>
<p>- Birinin ölmesine birçok şekilde sebep olabilirsin, bilerek veya bilmeyerek. Bak… sen balıkçıydın, değil mi?<br />
- Babamla balığa giderdim.<br />
- Diyelim ki bir akşam balıktasınız. Siz de, diğer bir kayıktaki balıkçılar da epey doldurmuş kovaları. Tamı tamına birer balık eksik limana dönecek sayıya ulaşmanız için. Ağları bırakmış olta ile tutuyorsunuz balığı. Sende bir olta var, babanda bir tane, diğer kayıktaki iki balıkçıda birer tane. Eve gitmek için gereken tek şey bir, yalnızca bir balık. İşte o balık senin oltana vuruyor, babanın öğrettiği gibi çekiyorsun yukarı. Kovanız doluyor tıka basa ve birbirinize sarılıyor, sevinç nidaları atıyor, şarkı söyleye söyleye dönüyorsunuz köye. Pazarda balıkları taze taze satıyor, akşam evde ziyafet çekiyor, ailecek sohbet edip uykunun tatlı aylaklığına dalıyorsunuz. Sabah uyandığınızda limana gidiyorsunuz, diğer kayıktan arta kalan birkaç dalda sahilde uzanıyor. Herkes üzgün, durum ortada. Siz döndükten sonra kopan fırtına diğer iki balıkçıyı canından etmiş. Sizin mutlu aile akşamınız, başka bir ailenin felaketi olmuş. Bu seni katil yapar mı?</p>
<p>Ani soruyla sıçradı çocuk, kendini öyküye kaptırmıştı.<br />
- Ni… Niye yapsın ki?<br />
- Sen o balığı tutmasaydın belki de gidip o balıkçılardan birine yakalanacaktı. Onlar hemen limana dönecek, sevinecek, uyuyacaktı.<br />
- Ama ben onların ölmesini istemedim ki!<br />
- İstemek esnek bir eylemdir. O son balığı tutmak istedin mi, istemedin mi?</p>
<p>Kendilerini kaptırmış, varsayımdan gerçek bir olay gibi bahsediyorlardı. Kendi kıstaslarına göre başarılı bir yanıt verememişti, neyse ki başını öne eğmiş çocuğun etkilendiği belliydi. Pelcardes gülümsedi, her zaman dediği gibi, gençlerle çalışmak güzeldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/komutan-7/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #4 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 20:49:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3411</guid>
		<description><![CDATA[Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel gibi değişiyordu, bir de üzerine bu Kant-Hume-Locke silsilesi geldi iyi oldu.&#8221;, oldu. İyi oldu.</p>
<p>Başlangıçta uyarayım sonradan sıkıntı yaratmasın: Eğer konudan konuya atlamaları görür ve Treatise&#8217;den çok kendi fikirlerime (quasi-tesbitlerime) odaklandığımı düşünürseniz, yanılmış olmazsınız. O halde, &#8220;niye buraya, Treatise&#8217;in altına yazıyorsun ki?&#8221; sorusunun cevabını vereyim: Çünkü bu kitaptan &#8216;hareketle&#8217; vardım buradaki cümlelere ve olsebep diyebilirim ki mezkur kelimelerin konteksti olmasa bile çıkış noktası, terminali Treatise&#8217;dir. Muavin diyor ki o detone-ve-derbeder sesiyle: Kelimeler bizden, çay kahve meşrubat sizden. Bilet ise gidiş-dönüş: Yani terminalden çıktık, biraz uzaklaşıp yine terminale (Treatise&#8217;e) dönücez. Skeptik_bozkırlar&#8217;ı tercih ettiğiniz için teşekkürler, komiklikler.</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de davranış ve değerlere dair yaptığı tesbitlerden biri &#8216;karşılaştırma&#8217; ile ilgili. Nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; niteliklerinden ziyade çoklular (benzer veya farklı nesneler network&#8217;u) içindeki izafi konumlarına göre değerlendirdiğimizi vurguluyor ve hatta burada yine &#8220;warm passions || violent passions&#8221; ayrımıyla örneklendirdiği gibi verimli bir doğal-yapay değer ayrımına gidiyor. Adalet vesair konseptlere dair söyledikleri hakkında (hopefully: henüz) konuşmak için kendimi yeterli görmediğimden, bu ayrımı sadece hatırlamakla yetiniyor ve az önce bahsettiğim &#8216;karşılaştırma&#8217;nın, daha doğrusu karşılaştırma eğiliminin topluluk-birey ilişkilerinde nasıl etkili olduğunu anlatmak istiyorum.<br />
(An itibarıyle terminalden ayrılmış bulunuyoruz.)</p>
<p>Kitabın is-ought eksenli bir uzayda koordinatlaştırılmasının zor olduğunu evvela bir hatırlatayım. Zira Hume genelde neyin nasıl olduğuyla ilgili kapsamlı işlevsel açıklamalara girişiyor. Ben şimdi mezkur karşılaştırma paterninin sosyal alandaki misalleriyle biraz da olması-gerekeni-tasvir-etmese-de-olan-hakkında-soru-işareti-koyan düşünceler üretmeye çalışayım:</p>
<p>(İnsanlar arasında) karşılaştırma ve (daha da önemlisi) karşılaştırılma isteğinin kökeninin ne olduğunu düşünürken sevindirici (mi üzücü mü olduğuna karar veremediğim) bir noktaya geldiğimi fark ettim az önce: David the Skeptic&#8217;in sosyal &#8220;arenadaki&#8217; çeşitlemelerin üzerinde durmamış olması, onun tesbitini bu alanda kullanamayacağım anlamına gelmiyor tabii. Eğer basit nesnelerin değerlerini, karşılaştırma eğilimimiz üzerine bina ediyorsak, bu aynı zamanda izafiliğin insanlar arası ilişkilerde de neden bu kadar tercih edildiğini açıklar. Öyleyse olanın neden böyle olduğu hakkında basit ve tatmin edici bir açıklamaya sahibim demektir. Lakin &#8220;olanın&#8217; varyansı, dinamiği beni tatmin ediyor mu, karşılaştırmak ve karşılaştırılmak &#8220;beni&#8217; ne derece tanımlar, iki dakika köşeye çekildiğimde gördüğüm manzaradan ne kadar memnun kalırım,.. diye diye nefes almak istiyorum. From 1738 back to 2011.</p>
<p>Yıl 2011, hala karşılaştırıyor ve karşılaştırılıyoruz. Asgari bir karşılaştırma düzeyinin toplumun &#8220;işleyisi&#8217; için gerekli oluşu, tek tek kat eden &#8220;başkalarına göre şu şu konumdasın, o halde şusun.&#8221; söylemini vazgeçilmez kılmaz. İşin kötüsü karşılaştırma-karşılaştırılma düzeneği bireyi hep arzulama-arzulanma&#8217;dakine benzer bir sakatatlığa sürükler. Kıyas silsilesiyle büyüyen insanın etrafını algılarken, anlamdırırken kullandığı uzayın temel eksenlerinden birini, yan yana getirip skalarlaştırmanın eyleyenlere uygulanmasından ibaret kalır.</p>
<p>Yıl 2011&#8242;i geyik olsun diye, araya-back-to-the-future-ekleyeyim geek&#8217;i olsun diye yazmadım. Üstelliğine kurban olmak &#8216;zorunda&#8221; kaldığımız teknoloji ve haliyle kitle iletişimin zaten bir garip metronomla titreyen algılarımız üzerinde yarattığı tahribatı zikrederek başlayabilirim mesela. Çağ uzay veya atom çağı değil, malumat çağıdır, beyler. &#8216;Bilgi&#8221; gibi ne idüğü belirsiz bir referans yumağıyla anlatmaya çalışsam bu asrı, eskilerin hakikatine, hikmetine, iradesine haksızlık etmiş olmaz mıyım? Önceden dakika başı x ile sınırlı olan kıyas sayısı şimdi hem sosyalliğe manasız bir vurgu yapan bilim rahipleri hem de &#8220;sosyal&#8217; medya diye anılan mecraya aynı minvalde bir önem atfedenler sağolsun uçtu kaçtı. Amacım &#8220;din, devlet, televizyon, bilim.. bunlar çok yanlış.&#8221; diye gaza gelen fevri neferin izinde bir sloganı değil, tedbiri elden bırakmazsak nasıl bir hızla kendimizi bu malumat yığınında kaybedeceğimize dair belki tabiri caizse bir uyarıyı not düşmek.</p>
<p>Tahribatla neyi kastediyorum? Tam olarak şunu: &#8220;Normalde&#8217; bu kadar persona&#8217;yla, persona olmasa bile en azından malumatla doldurulmaya, bu kadar veriyi yayıldığı ölçüde hızlı işlemeye meyyal değiliz. Hızlı işlemek bir yana, hızlı&#8217; davranmaya&#8217; da alışık değiliz. Dahası, mülahazanın çeşitliliği ve dağılımı babında zaten elimizde az sayıda cluster varken, neyin ne olduğuyla ilgili temel soruları bile malumat bombardımanı nedeniyle ıskalıyor, televizyonun qualia öldürücülüğünden ve alışverişin boşluğundan kurtulduğumuzu zannedip bu kez kendimizi tek tıklamalarla, en kötü cift tıklamalarla bina edilen gölge-davranışlar tarafindan sarmalanmış halde buluyoruz.</p>
<p>Biraz mola. Genel rotadan çok sapmayı düşünmediğim için azcık soluklanayım, konuyu toparlayayım diyorum. İnterneti, televizyonu, bilgisayarı cihazı mihazı bırakıp alt-konseptlere geri dönüyorum. Karşılaştırma ve sosyallik. Sosyallik etrafında dönen geniş bir kritik değil aslında amacım: ki bunu şu an yapabilir miyim, mecburi sosyalliğe skeptik yaklaştığımı söylemekten başka ne diyebilirim bilmiyorum. Bahsedeceklerim, geniş ölçekli net önermelerden ziyade insan davranışlarıyla ilgili ufak tefek gevelemelerden ibaret olacak. Bu yüzden çok şey beklemeyin ama çaylarınızı da sağlama alın ki engebeli yolda titreyen otobüsün azizliğine ugramalar olmasın.</p>
<p>Karşılaştırma paterniyle ilgili bir not daha: Başlangıçta bunu nesnelerin kıyasının öznelere taşınması şeklinde basit bir açıklamayla geçiştirmiş olsam da, şimdi tekrar baktığımda görüyorum ki, toplumda bireylerin karşılaştırılmasına neden olan temel motivin kökeni eyleyenin etrafına indirgenmiş bir algı-karar dünyasında değil, rekabetin &#8216;genel fayda&#8217; bakımından işlevli olmasında yatıyor. O halde eğer elimde konseptin kaynağı hakkında böyle bir iz varsa, çok uzağa gitmiş olamazlar diyerek yoluma devam edebilirim:</p>
<p>(Vazgeçtim. Biraz daha &#8216;garanti&#8217; bir yol izliyorum. Tamam tamam, açıkçası: Tırstım. Çayları rahat için. Otobana çıkıyoruz.)</p>
<p>Karşılaştırmanın kurucu ve yayıcı bileşenleri. Kurucuyla eyleyensiz düzenekleri kastediyorum, kurumları yani. Devlet (vatandaşlık ve &#8220;görevler&#8221;), okul (öğrencilik ve &#8220;not&#8221;), hastane (sağlık, sağlamlık ve &#8220;güç&#8221;). Bunlar, ilk aklıma gelen kıyas &#8216;kurucuları&#8217;. Eyleyensiz, daha doğrusu kökenleri görünür eyleyenlerinin, hiyerarşi extremum&#8217;larının ardında olan kurumlar. Yayıcı bileşenler ise: Birincisi, kurucu merkezlerin dış temsiller (&#8220;outlier-representation&#8221;), yani kurumun söylemini hiyerarşik konumları (siyasetçi, öğretmen, doktor) vasıtasıyla cismanileştiren özneler. İkincisi, açık, somut ve tecrübeye dokunan seviyede cismanileşen kıyası ittihaz eden eyleyen çokluları. (Arkadaş grupları, envai çeşit topluluk, internet persona&#8217;ları&#8230;) Üçüncüsü, kurucu ve yayıcı bileşenlerin etkilerinin ağırlıklı ortalaması, yani çıktı: Kıyası zihninde yaşatan, onu bizzat kendini inşa etme yöntemi olarak (genelde mecburen) olumlayan, ve yerine, olumlama miktarına göre önceki bileşenlere tekrardan ileten, yayan nokta. Birey.</p>
<p>Karşılaştırmanın sosyal alanda uygulanışı hakkındaki gevelerimi (gevelemelerimi) burada kısıtlıyorum, ki hem konu dağılmasın, hem de başlangıç noktama (Treatis&#8217;e) geri dönebileyim. Döndüm: Treatise&#8217;in bende bir çeşit &#8216;kaotik iyi&#8217; insan tasviri çağrışımı yarattığından bahsetmiştim. İyi&#8217;lik önkabulüm klasik anarşi zamanlarımdan (those were the days) kalma esasında. Tam eğiyordum, büküyordum, ne isim versem ne desem diyordum ki, bu alacakaranlık kitap çıktı karşıma. Neticede, &#8216;yatıştırılmış skeptik&#8217; Hume&#8217;un gurur, sevgi, merhamet&#8230; temalı cümlelerini okurken, &#8220;hah.&#8221; dedim ve ismini &#8216;iyinin ve kötünün ötesinde&#8217; (vay arkadaş) değil &#8216;kaotik iyi&#8217; koydum. Bence, en azından Planescape&#8217;in hatrına, iyi oldu. Yani.</p>
<p>Kaotik iyi demişken, Hume&#8217;un &#8216;dörtlü&#8217; (dört düğümü (node) olan çoklu (manifold, veya graph)) network incelemelerine dahil bir tesbitinden bahsedeyim (node-manifold-graph isimlendirme silsilesi bana ait. Yani Hume bu kelimeleri değil &#8216;ikili ilişki&#8217; (&#8216;double relation&#8217;) kabilinden bir isimlendirmeyi tercih ediyor genelde). &#8216;Of the mexture of benevolence and anger with compassion and malice&#8217; (&#8216;alçakgönüllülük ve öfkenin, merhamet ve çakallıkla karışımı üzerine&#8217;) altbaşlıgında, David ağabey diyor ki, bir zihin bir diğerinin ihtiraslarını tahayyül ettiği (gözlemlediği) zaman, ters-yansıma şeklinde isimlendirilebilecek bir işleyisle ilerler (bu ismi de ben salladım). Burada, ters-yansıma ile kastettiğim, tahayyül edenin tahayyül edende gördüğü ihtirası (duygulanışı) takiben, gördüğünün zıddını tecrübe etmesi. Hume bunu, neşe-hüzün (joy-grief) ile örneklendiriyor. Tam bu noktada işte, cümlelerin netliği ve ilişkilerin basit lineerliği (ki &#8216;lineerlik&#8217; aslında en azından matematikte, veya matematikteki anlamıyla örtüşecek şekilde kullanıldığında, güçlü olması muhtemel bir mimariye işaret edebilir: O yüzden &#8216;basit lineerlik&#8217; dedim) soru işareti uyandırıyor.</p>
<p>Birincisi, örneğe has olarak söylüyorum, x&#8217;in ardından ~x&#8217;in (x&#8217;in &#8220;tersinin&#8217;) tecrübe edilmesini, genel geçer bir kural olarak alabilir miyiz? X olarak soyutlamayı geçtim, sırf hüzün-neşe örneğinde bile, böyle net ve doğrudan, hüzünse-neşe-neşeyse-hüzün kabilinden konuşabilir miyiz? Zira, işleyişin şeması, spesifik ihtiras kategorisi bir yana, tahayyül edenle edilenin iletişiminin karakteriyle beraber, ihtirasın (zihinsel durumun, halet-i ruhiyenin) kendine has olması muhtemel bileşenlerinden de etkilenmez mi? En azından (too much en azından), mezkur şemanın muhtevası, toplum boyunca görüntülendiğinde, kümelenmiş (clustered) bir tablo çıkarmaz mı karşımıza? (Derin bir nefes alıyoruz, çaylara dikkat) ikincisi, işte &#8216;insan doğasının&#8221; doğasının da insanının da titrediği kısım, Hume&#8217;un (veya onun kadar yetenekli olan diğerlerinin) gözlemlerine, çıkarımlarına, bilhassa netlikleri ve bütünlükleri bakımından hayran kalmadan edemiyor olmamıza rağmen, ne kadar güvenebiliriz? Mevzuyu kapitalizm-komünizm eksenine kilitleyenlerin tasavvur dünyalarına, niyetlerine, hakikat arayışlarına güvenebilir miyiz, diğer yandan?</p>
<p>Absolutely nothing we trust.</p>
<p>To hume it may concern,</p>
<p>Hume ve Treatise isimlerini zikretmediğim sürece, daha çok, basta belirttiğim gibi, Hume&#8217;un konsept, fikir ve kategorilerinden hareketle kendime yol açmaya çalıştığım bir yazı oldu bu. Daha dogrusu, belki ilerde yazacağım daha kapsamlı (ve inşallah üzerine daha çok emek harcanmış) bir tahkikin &#8216;anahtar noktalarını&#8217; ihtiva eden bir yazı, diyebilirim. Karşılaştırma&#8217;yla başlayıp malumat meşrubat derken biraz kendimi kaybetmiş gibi gözüktüysem, sürç-i lisan ettiysem, bilhassa Hume&#8217;un hatrına, affola. Treatise hakkında (ve evet yine Treatise&#8217;den &#8216;hareketle&#8217;) yazmak istediklerimin en az bir bu kadar daha olduğunu (daha &#8216;warm passions || violent passions || fuko&#8217; var, &#8216;halk psikolojisi, felsefe ve edebiyat&#8217; var, çok var) bildiğimden, hem iyice dağınıklaşmasın hem de şu hem&#8217;lerim artık bir son bulsun diye, bitiriyorum bu yaz-yaz-bitmedi-hacı-abi denemeyi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #3 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3397</guid>
		<description><![CDATA[(warm passions &#124; violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)</p>
<p>Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.</p>
<p>Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i unutmak mümkün değil?) Arthur ağabey&#8217;in üslubunun enteresan özelliklerinden biri mesela, hem gayet temiz, anlaşılır oluşu, hem de çeşitli dillerdeki deyişlerle beslenmesi. Şöyle ki: Schopenhauer, bir fikrini anlatırken, bazen, dildeki (Almanca, İngilizce veya Latince, değişiyor) zımni önkabullere dikkat çeker. Yani, misal, alır çok kullandığımız bir ibareyi, kendi fikrinin anahtar noktalarıyla eşleştirir. Güzel bir şekilde yapar ha bunu da, öyle havada kalacak şekilde değil. &#8220;hakkaten la?&#8221; diyesi gelir insanın.</p>
<p>Back to Hume. Wp ve vp diyordum (bu kısaltmaları kullanıyorum warm passions ve violent passions için). Passion&#8217;in etimolojik kökenini arastırmamış olmamakla birlikte, diyebilirim ki, tahminen kelime &#8220;passive&#8221; ile, yani pasiflikle bir şekilde alakalı. Arzu diyecektim, vazgeçtim, ihtiras daha iyi gibi geldi. Neyse, kelimenin tam karşılığı bir yana, aslında Hume&#8217;un tesbitinin güzelliğini teslim etmek gerekiyor en başta. Akla (reason) atfedilen genel üstünlüğü sorgulamaya yardımcı oluyor esasen. Hume&#8217;un &#8220;vulgar yaee.&#8221; diye hedef aldığı, eleştirdiği ortalama mülahazayı açmaya çalışayım ben biraz:</p>
<p>Birincisi, toplum zaten kendi başına homojen değil. İkincisi, buradaki eleştiri, bence açıkçası, &#8216;sokaktaki adam&#8217;dan ziyade, pseudo-entelektüel denebilecek tiplere gidiyor. Pseudo-entelektüel de fazla oldu aslında: wannabe-intellectual diye de iyice alaşağı etmek istemiyorum ama, aklımdaki kitleyi aşağı yukarı şu hatlarla özetleyebilirim: bir şekilde bir yerlerden bazı isimleri duymus, hadi en iyi ihtimalle bazı kitapları da okumuş (ki çoğu &#8216;ikinci elden&#8217; bunların, yani Kant okumaya tenezzül etmez de gider özet mözet okur. Hadi özeti hakkını vererek okusa iyi: onu da yapmaz), zihin felsefesi hakkında edeceği iki kelam bulunmamasına rağmen &#8220;insanı&#8221;, &#8220;özgürlüğü&#8221; çözmüş gibi davranan ayaklı sloganlar. Bu adamlara sorsak, aslolan &#8220;akıl&#8221;, &#8220;akıl rulez&#8221;. &#8220;aklı izlediğimiz zaman&#8221; her şey düzelecek. Buyurgan olmalarını geçtim, Aydınlanma&#8217;nın bayraktarlığını yapmaları aslında cidden üzücü bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Bilmiyorlar ki, Hume olsun, Locke olsun, Kant olsun, bu insanlar, ki aydınlanma denince zikredilmesi olmazsa olmaz ilk isimler, &#8216;aklın sınırlarıyla&#8217; da uğraştılar. Yeri geldi nedenselliği sorguladılar, yeri geldi çarşaf çarşaf antinomiler, meta-eleştiriler sundular.</p>
<p>Daha fazla ifrit olmadan wp | vp&#8217;ye dönüyorum. Kendi kaba tanımımı biraz daha açayım, hatta eleştireyim: wp&#8217;ye &#8220;toplumsal&#8221;, vp&#8217;ye &#8220;bireysel&#8221; demiştim. yahut, sırasıyla &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221;. Birincisi, bu her zaman böyle olmak zorunda değil. İhtirasin tecrübe edilişindeki şiddetle karakterize edilen zihinsel durumu toplum-birey ikili kategorizasyonundaki konumlanmaya göre kodlamak her zaman mümkün olmuyor (ben denedim). &#8220;Kabaca böyledir&#8221; diyebiliriz, ama neticede kabaca tabii. Vicdanın ne kadar gayrı-içgüdüsel olduğu sorusunu es geçersem, &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221; daha iyi bir ayrım gibi, ordan devam ediyorum. Hatta, &#8220;vicdani&#8221; yerine, &#8220;dingin&#8221; diyorum (bu kelime için bir düzeltme gelebilir). Hume&#8217;un wp ile kastettiği, izafi &#8216;durgunluk&#8217; aslında. Vp hen-hen-hen bir yapayım-edeyim-yerimde-duramayayım&#8217;a işaret ederken, wp, hele-bi-otur-soluklan-yeğenim&#8217;i temsil ediyor.</p>
<p>&#8220;Reason is, and ought only to be the slave of the passions.&#8221;</p>
<p>Hume&#8217;e göre, insan, ihtirasların(ın) kölesi olmaya mahkum. Ilık veya sıcak ihtiras, fark etmez. Hume&#8217;un Schopenhauer&#8217;le epey benzeştiğini yineleyeyim, zira Schopenhauer ihtirasları İrade&#8217;ye genelleyerek benzer bir sonuca varır (farkı bu mahkumluktan &#8220;kurtulmanın&#8217;, bu mahkumluğu hack&#8217;lemenin yollarını aramasında, hatta onlardan bazılarını göstermesinde). Gerçi bu tarz &#8220;aforizmalar&#8221; felsefecinin düşüncelerinin tam resminin ıskalanmasına da neden olabiliyor (veya felsefeci kasıtlı olarak böyle izafi yüzeysel bir cümleyi yumurtluyor). Mesela Hume burada tabi olunanla &#8216;bildiğimiz&#8217; ihtirası (&#8216;sıcak&#8217; olan, &#8216;hızlı&#8217; olan) mı kastediyor, yoksa &#8216;ılık&#8217; olanları da kapsayan kendi genel ihtiras kavramsallaştırmasını mı? İlki olması daha muhtemel. Aforizmaya takılmadan, wp | vp ayrımının &#8216;kendilik tekniklerindeki&#8217; öneminden devam ediyorum.</p>
<p>&#8220;mpg123 &#8211;loop 2 -@ blaizer.list&#8221;</p>
<p>&#8216;Kendilik tekniğiyle&#8217; kastettiğim ne? Şu: bir insan, tecrübe ettiği içebakışın, daha doğrusu tevarüs ettiği içebakış metodolojisinin, ardından, &#8216;kendini&#8217; wp | vp&#8217;lerindeki salınımlara, &#8216;titreşimlere&#8217; göre inşa eder. Benim genelde gözlemlediğim, tahmin ettiğim metod bu (özneleştirme, özneleşme, tahakküm gibi faktorleri es geçiyor, toplumsal paternlerin, rotaların bireydeki &#8216;canlanışıyla&#8217; idare ediyorum şimdilik). Ve rahatlıkla diyebilirim ki, modern, daha doğrusu seküler dünya görüşü, özneyi, vp&#8217;ye göre kurar. Yani, et yeme &#8216;isteği&#8217; mi belirdi içinde? O sensin. Uçkurunun uçası kaçası mı var? O sensin. Söz konusu vp ise, &#8216;ihtiraslar&#8217; diyemezsin, &#8220;ihtiraslarım&#8221; demelisin. &#8216;Kateden arzular&#8217; diyemezsin, &#8220;arzularım&#8221; demelisin. Başka ne yapabilirsin ki? Ve bir an önce &#8220;tatmin olman lazim&#8221;. Niye? Çünkü, sana açıklıyorum, beni iyi dinle, sen, ancak ve ancak, bu bahsettiklerim doğrultusunda davrandığın ölçüde sensin. Tıp ne söylüyor? Ancak x,y yaptığında z hormonlarının salgılanacağını, mutluluğunun, mutluluk kavrayışının da asla ve kat&#8217;a bu hormonlara dayalı metriklerden kaçamayacağını anlatıyor. Dimitri isyan etti de noldu? Kimyaya halel geldi mi? Hayır. Beni dinle&#8230;</p>
<p>(böyle uzadıkça uzuyor bu)</p>
<p>Yani, diyorum ki, bu tarz ne yazık ki epey yüzeysel bir kendilik algısı katediyor insanları. &#8216;Arzuların özgürleştirilmesi&#8217; kabilinden bir hedef mevcut. Yani &#8220;içimizde&#8221; dolanıp duran bazı arzular var, bunları &#8220;özgürleştirirsek&#8221; her sorun hallolacak. Seküler veya modernle, felsefedeki dizilişi kastetmiyorum bu arada. Aydınlanma ve aydınlanma sonrasında, ihtiraslara yüklenen anlam stoikten anti-puritene kadar varyans gösterir. Kastettiğim, odaklandığım, bundan ziyade, direkt pratikteki, medya ve &#8220;insan bilimleriyle&#8221; ittihaz edildikçe edilen söylem-davranış çoklusu. Siyaset teorisine şöyle ya da böyle bulaşmış heyecanlı insanların da hatrını gönlünü gözetmiyorum şu noktada (here comes the ifrit): muhtevasina dair zerre tefekküre yelken açmadığın sürece o diline doladığın &#8216;özgur irade&#8217; tahayyülünün kime ne faydası olacak? &#8216;Liberal&#8217; diye küfür niyetine kullandığın kelimenin kökenlerine gittiğinde senin hayatından, olması-gereken şeklinde ortaya döktüğünden çok da farklı olmayan bir dünya görüşünü, bir ahlak algısını gördüğünde nereye atacaksın temellerini o &#8220;burjuva x&#8217;i&#8221; şablonuyla, danteliyle süslediğin güzeller güzeli binaların? Zihne dair en ufak bir tetkikin, tahkikin olmadığı halde, hangi yüzle &#8216;toplum&#8217; hakkında bir &#8216;model&#8217; ortaya koyuyorsun? Hah, Kant&#8217;a &#8220;utangaç materyalist&#8221; dedin ya, işte o an çok sevimli oldun sen benim gözümde.</p>
<p>(bi yüzümü yıkayıp geldim. from ifrit to normal mode.)</p>
<p>&#8220;Arzuların özgürleştirilmesi&#8221; gayesi, kendi idealini de ıskalıyor aslında. An-be-an bir ihtiras manyaklığının insanı &#8216;mutlu&#8217; edebileceğini iddia etmek alıklıktır. Çileciliğin mantığı da zaten &#8220;acı lazım bana. Acıyı getirin.&#8221; misali mazlum iniltilerde değil acının minimize edilmesi için ihtiraslara itinayla yaklaşmakta yatar. İlla arzuya dayalı bir saadet anlayışı benimsenecekse, &#8220;arzunun özgürleştirilmesinden&#8221; ziyade, &#8220;arzunun yoğunlastırılmasına&#8221; yoğunlaşmak daha makul mesela. Tam da bu noktada, Hume&#8217;un wp | vp ayrımına geri dönerek, şahsen bende &#8216;işe yaradığını&#8217; gördüğüm bir hibridleştirmeden, &#8216;dönüşüm&#8217; silsilesinden bahsedeyim.</p>
<p>&#8220;Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.&#8221; (hehe, şaka lan şaka, asıl alıntı şimdi geliyor: )</p>
<p>&#8220;Hume&#8217;s treatise is the foundational document of cognitive science.&#8221;<br />
(fodor, hume variations)</p>
<p>.. diyordum ki sigaramın bittiğini fark ettim. Çay da bayatladı. Gol olmaz zor olur. Arkası yarın diyeyim o zaman.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #2 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:26:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3387</guid>
		<description><![CDATA[(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)
Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?
Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?</p>
<p>Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ıskaladığını anlatmaya çalışmıştım. Ve fakat, şimdi, yani izlenim-benlik meselesinde, nesneleri değil nesneleri ihtiva eden düzenekleri göz önünde bulundurmayı öneren mezkur uslamlamayı, biraz değiştirerek, daha doğrusu, rotadakı anahtar noktaları alarak kullanabilirim. İlk hamle: izlenim-silsilesi (veya algı-silsilesi, veya &#8216;bir dizi algı&#8217;) değil, izlenim network&#8217;u (veya algı network&#8217;u). Silsile, gelişi güzel dağılmış olması daha muhtemel bir çokluyu imlerken, network, bağlantılılığa işaret eder. Yani, algılar silsilesi demek yerine, eğer algılar network&#8217;u dersek, ve network&#8217;u network yapanın düğümlerinin &#8216;alakaları&#8217; (alaka çok yüksek) olduğunu düşünürsek, zihnimize dair gördüğümüz tabloyu, daha iyi anlatmış oluruz.<br />
(Edit: Şimdi hatırladım. Hume Treatise&#8217;de algıların bağlantılarını kabul ediyordu. Tatminsizliği de buna rağmendi. İşimiz var.)</p>
<p>İkinci hamle: Zihin izlenimlerden ibaret değildir. Zihin, fikirlerden de ibaret değildir. Bir fikre, algıya, fikir-tohum&#8217;a, her zaman, onu çevreleyen bir çeper (ve çeper-devamı, çeper-uzantı) eşlik eder. Yani, fikirler, ve izlenimler, asla ve asla, öyle kendi hallerinde, tarlanın ortasındakı korkuluk gibi, serentenin kenarındaki üzüm gibi durmazlar. Onlar daha çok &#8216;yoğunlaşmalar&#8217; gibidirler. Zihnin dalgalanmalarının ekstremum noktaları olmaları, bizi onların varlikları konusunda şüpheye düşmekten alıkoyar. Hatta, daha da ileri giderek (burada Hume&#8217;un sınırlarının dışına çıkıyorum), diyorum ki, bilinç, öyle &#8216;üstte&#8217;, &#8216;altta&#8217;, &#8216;üstte gibi gözüküp de aslında &#8216;altta&#8217;, &#8216;içte&#8217;, &#8216;dışta&#8217; vs. değildir. Bilinç dağıtılmış (distributed) haldeki akıl segmentlerinin, bazen senkronize, bazen de asenkronize bir şekilde alıp verdiği nefestir. Zihnin havasının odağı, bilinçtir.</p>
<p>Üçüncü hamle: İrade. Hem (klasik) karar verme yetisi anlamında, hem de frankfurt münzevisi&#8217;nin dizgesindeki temel gerçeklik anlamında irade. İrade ulan. Ünlemsiz. İzlenimlerin, dünyaya dair algıların, fikirleri belirlemeye muktedir oluşu, zihin hallerinden hareket faz uzayına erişen, uzanan, dar-veya-geniş-tartışılır bir &#8216;irade alanının&#8217; mevcudiyetine ket vurmaz. Haşa, harekete geçtiğim zaman, elimi klavyeye uzattığımda, aktif olan, muktedir ve belirleyici olan, izlenim değil, fikir değil, izlenim-silsilesi veya fikir-silsilesi değil, iradedir. İşte, bizi biz yapan da, dahası bizde &#8216;ben&#8217; diye bir yoğunlaşmanın, bir odağın bulunduğu inancını oluşturan da bizzat bu alandır, bu tam-tecrübedir. Nasıl kı, zihnin yoğunlaşmaları fikir ve izlenimleri oluşturuyorsa, o yek iradenin (lavın) yoğunlaşmaları da şahısları (volkanları) oluşturur.</p>
<p>Yine de, bu kabil bir açıklama, bizi &#8216;benlik&#8217; fikrinin, fikir-pratiğinin kökenlerinin &#8216;akılda&#8217; bulunduğuna (ya da akılla bulunabileceğine) ikna etmez. Ama, nasıl ki nedensellik ilkesinin kökenlerini tam tatmin edici bir argümantasyonla açıklayamıyorsak, ve fakat, aynı zamanda sebep-sonuc ilişkisinin pratikteki işe yararlılığını da yadsımıyorsak, benliğin, yani &#8216;benlik&#8217; fikir-pratiğinin de yarı-teorik işlevini teslim edebilir, onun genel zihin tasvirimizde önemli bir yer tuttuğunu kabul edebiliriz (ben ederim yani, bence siz de deneyin).</p>
<p>Sırada: warm passions | violent passions (film ismi gibi oldu).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #1 &#8211; David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 15:35:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3359</guid>
		<description><![CDATA[(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)
Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (folk psychology) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (hume variations). Her ne kadar ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)</p>
<p>Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=folk+psychology" target="_blank">folk psychology</a>) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=hume+variations" target="_blank">hume variations</a>). Her ne kadar Folk Sayki&#8217;nin şu anki konumu tartışmalı olsa da (ki temel zihinsel durum kategorilerini sorgulamak için esasında mezkur tartışmanın töz-tabanlı kutuplarından biri olan Eliminative Materialism&#8217;e yelken açmaya da gerek yok), insan ruhuna cumburlob dalan Karamazov Kardeşler (Dosto) yahut şeytan (Talsto) kabilinden klasik edebiyat kurguları dışında, sanırım Etika&#8217;yla beraber en çok sivrilen (veya sivrilmesi gereken) kitap Treatise.</p>
<p>Hume zihinsel durumların tetkikini yaparken sağduyuya mesafeli duruyor ama ondan tamamen de kopmuyor (aynı kategorileri kullanma babında). İlk dikkatimi çeken de şu oldu: İnsana bir genel karakteristik atfedilecekse eğer, bunun &#8216;kaotik iyi&#8217; (chaotic good) olması gerektiğini zımni olarak savunuyor gibi Treatise&#8217;deki yaklaşımıyla Hume, zira sokaktaki adama (ben, sen, o) sorsak alacağımız cevapları ve göreceğimiz önkabulleri azcık dışlayan bir yönü de yok değil. Mesela, gururun her zaman &#8216;kötü&#8217; olması gerekmediği yönünde sinyaller veriyor, yarı-kaotik dizgesinde &#8216;bencilliği&#8217; ima eden (ya da tamamen dışlamayan) duygulanış ilişkilerinden dem vuruyor, falan filan. Olan-olması gereken ayrımında çok debelenmediği için belki, biraz da fazla rahat. Bu budur-böyledir-sebepleri-de-kuvvetle-muhtemel-şunlardir kabilinden net bir hava hakim kitaba. Yargılayıcı, hele hele buyurgan bir tadı hiç yok. Ara sıra çıldıran şu &#8220;avam yanılıyor hacı&#8221; (vulgar) vurgusu dışında vaziyet neredeyse tamamen böyle. Ve evet, is-ought meselesini ilk gündeme getirenin de Hume olması şaşırtıcı değil.</p>
<p>Neyse, sağduyu diyordum. Sağduyu bir yana, işte misal &#8216;akıl-arzu ikilemi&#8217; (reason-passion) kabilinden yaygın mülahazalara &#8220;yanlışınız var.&#8221; demeden edemiyor Hume. Ona göre çelişkiler, kararsızlıklar, akıl ve arzular arasında değil, ılık ve vahşi arzular arasında. Ilık arzu (warm passion) ile kastettiği insanın &#8216;vicdani&#8217; yönü, yani toplumsallığı, böyle ne bileyim arada hislenip kenara çekilme isteği. Vahşi arzu ise genel anlamıyla yerleşmiş olan bildiğimiz arzu, cinsel istek mesela. Akıl-arzu ikiliğini reddeden David agabey, arzunun kendi içinde çatallamalara uğradığını, kararsızlıkların, ikilemlerin de bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu noktada, irade felsefesinde her ne kadar açık olarak dile getirmese de zımni bir alt-irade (animalistic will) | üst-irade (universal will) ayrımına giden Schopenhauer&#8217;i hatırlıyor, ve yolumuza devam ediyoruz. Hava güzel.</p>
<p>Gerçi Hume&#8217;e sorsak bi şekilde savunmasını yapar ama, avam da avam diye başımızı şişirirken biraz yalpaladığını düşünüyorum ben. Reason&#8217;la ilgili eleştirilerinden (akıl diye mi cevireyim idrak mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim) biri olan bu akıl-arzu meselesine dair verilebilecek en güzel örnek aslında din mevzuu. Zira ailesinden din eğitimi almış olmasına rağmen inancında tökezlemeler hisseden bir şahsın halet-i ruhiyesi neredeyse bir karşi-örnek gibi, ki genelde böyle şahislar kendilerini çevreleyen dinin tutarlılık analizi sonucunda verdiği çıktıya bakarak huzursuz oluyorlar. Dinden hadi-gidiyoruz-hoop bir çıkış veya tedrici ne-ki-şimdi-bu-hiç-anlam-veremedim-ben-buna eğilimi daha çok karakterdeki kökenlere işaret ederken, böyle bocalamalı sorgulamalı, e-neden-yani-ya tarzı bir çıkış mezkur ikilemi barındırmadan edemiyor. Hume&#8217;cu bir açıklama böyle bir durumda motivasyonların köklerinin hakkıyla aranmasından yana olur muhtemelen. Zira çatışmanın bilinçalti arzular sebebiyle hararet yapan bir akıl-da-akıl-tutarlılık-da-tutarlılık inadından kaynaklanabileceğini öne sürmek de mümkün. İlk-motiv konumu bir yana, yine de yüzeydeki çatismada akıl (reason) faktörünün etkin olmadığını iddia etmek biraz zor gözüküyor (biraz ama, çok değil).</p>
<p>Bir de, bu &#8216;avam&#8217; imlemesi tuhaf aslında. Felsefe camiasi dışındaki &#8216;ortalama&#8217; mı kastediliyor bu kelimeyle? &#8216;Sokaktaki adam&#8217; mı? Sokaktaki adam o kadar bilgisiz mükaşefesiz değil ayrıca, konu eger insan ruhuysa. Veya ne bileyim, &#8216;felsefe dışındaki&#8217; pratikler de o kadar boş degil: Sühreverdi tasavvufun esaslarında &#8220;kalp ve nefsin yakınlaşmasından&#8221; bahseder mesela (nefsin İslam&#8217;da &#8216;kötü&#8217; olarak kurgulanişi ya da en azından bu sıfatla anılır hale gelmeye başlaması, yeri geldiğinde bilindik ayrımlarin dışına cıkılmasına engel değil). Yani. Öte taraftan, zihni sürekli arzular etrafından kurgulamak, tasvir etmeye çalişmak da sıkıntılı ve sınırlayıcı geliyor bana. Camdanatlayangillerin &#8220;arzuyu&#8221; klasik rasyonel-stoik tasavvurun imlediği negatif anlamdan kurtarma çabasi da bu kez fuzuli bir olumlamaya sırf inat olsun diye davetiye çıkarıyor gibi. Arzu her şey değildir. &#8216;Kökü akıl olan arzu&#8217; bile her şey değildir.</p>
<p>Reason&#8217;dan devam edeyim. Aslında Hume bu genel insan zihni tetkikinden ziyade nedensellik eleştirisiyle ünlü. Kısaca diyor ki nedensellik ilkesini akılla (reason) açıklayamayız, bu daha çok izlenimlerden (impression) tevarus ettiğimiz tecrübe ve alışkanlıkla (custom) ilgili. Boş zamanı olduğunda &#8220;neden nedensellik?&#8221; (kendime not: &#8216;nedensellik&#8217; de biraz şaibeli bi çeviri gibi. Sebep ve neden ayrımı mesela?) sorusunu soran her insan Hume&#8217;un derdinden anlar, anladı da. Şimdi meselenin genel &#8216;cözüm&#8217; rotalarını, misal Kant&#8217;ı falan, anlatmaya çalışırsam iflahim ağlar (ki prolegomena&#8217;yi yeni bitirdim, hazmedilmesi var daha onun), o yüzden diyorum ki, en son gördüğüm açıklamayı masaya yatırayım. Oralardan düşüneyim. Masa güzel.</p>
<p>Paul Carcus Kant&#8217;s Prolegomena&#8217;da Hume&#8217;un sorununun &#8216;yanlış&#8221; formüle edilen bir sorudan kaynaklandığını iddia eder. Kullandığı uslamlama ise Hume&#8217;un nesneleri sebep ve sonuç diye etiketlemesindeki hataya işaret etmekle (ki burası doğru) beraber görece yeni fizik kanunlarına referans vererek konuyu daha iyi-tanimlanabilir hale getirmeyi ihtiva ediyor. Önceden olsa, &#8220;vauvaa, fiziiik!&#8221; diye gaza gelir ve kütlenin korunumundan hareket eden bu kabil bir nedensellik analizini hayranlıkla izlerdim. Ve fakat, those were the days, ve ben fevri olmamayı yavaş yavaş öğreniyorum (o ilk &#8220;vauv&#8221;dan sonra nefes almak ve konuyu yeniden düşünmek gerekiyor, hep böyle bu). Carcus&#8217;un açıklamasına göre nedenselliğin segmentasyonu nesnelerle değil nesnelerin başlangıç durumlarıyla yapılmalı. Yani (Hume&#8217;un favori örneğinden ilerlersek), a topu sebep, b topu sonuç değil: (a,b) top ikilisinin ilk halleri (initial state) sebep, (a&#8217;, b&#8217;) son hali (final state) ise sonuç. Bu noktada, nesneler değil nesnelerin oluşturduklari fiziksel düzenekler üzerinden konuşursak, meseleyi kütle-enerji kanunlarıyla, misal &#8212; ilk akla gelen &#8212; kütlenin korunumuyla, oradan da aşağı yukarı x=x özdeşliğiyle açıklayabiliriz, diyor Carcus. Hatta Hume azcık daha ugraşaydi fizikçi olurdu, mezkur kanunlara yakınsardı, diye ekliyor.</p>
<p>Şimdi, tam bu noktada, &#8220;ooo, fizik yine her şeyi çözdü!&#8221; diye gaza gelmeden önce bi oturup soluklanıyorum. Azcık düşününce de fark ediyorum ki bu işte, bu çözümde bi fevrilik var: meselenin nesnelerden nesnelerin ilk ve son hallerine haritalanması bu yeni alanda sıkıntısız yürüyebileceğimizi garanti altına almıyor ne yazık ki. Zira ilk halden son hale geçişin dinamiğini tanıdık ve nispeten iyi temellendirilmiş bir dille (matematiksel fizik) anlatmak, &#8220;o top ona vurduydu da öbürü öte yana gittiydi&#8221;nin yerine &#8220;momentum hacı&#8221;yı kullanmak başta tatmin edici gelse de recursive skeptiklige ket vuramıyor. Sebeple sonuç arasındaki muktezaliği ne kadar açıklayabiliyoruz momentum deyince? Fizik kanunlarının tasvir ettiği düzenliliğin akıldaki kökenleri hakkinda ne söylüyor bu bize? The question remains, and Hume wins.<br />
(Ortayi açıyorum, vole janli&#8217;den gelsin: (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=351821" target="_blank">eylemsizlik ilkesi/#351821</a>)</p>
<p>Aslında benim epey konuşasım var bu verimli kitap hakkında ama şimdi nefsime hakim olmam gerekiyor (sonu gelmiyor lan yoksa (daha impression-idea meselesi vardi :/)). Treatise&#8217;i neden okumak lazim? Onu cevaplamaya çalışayım kendi çapımda: Evvela üslup güzel (bunu Kant bile teslim eder &#8220;böyle mühim konulara böyle temiz bir dille değinebilmek her yiğidin harcı değil.&#8221; diye). Yazar konuyu başta genel hatlarıyla anlatiyor (kuşbakışı), sonra detaylara iniyor (kuşdalışı). İndikçe iniyor (hepten dalış). Ama bunu yaparken kuşbakışı moda arada bir geçerek tabloyu hatırlatmayı da ihmal etmiyor (taklacı). Aşağı-yukarı sıfatlandırmasının yerçekimiyle ilişkisinden tut nedenselliğin eleştirisine kadar gidiyor. Sadece &#8216;yalıtılmış bireysel zihin&#8217; anlayışıyla çevrili bir kazı da degil ha bu: yeri geliyor toplum hakkında da konuşuyor Hume, bireyle toplum arasındaki paralelliklerden, farklılıklardan bahsediyor mesela. Hülasa, zihin hakkında bir kitap yazmaya heveslensem Treatise&#8217;in netliğini ve verimliliğini örnek alırım kendime.</p>
<p>Evet, hava guzel: kızıla çalan mavi bir gökyüzü eşliğinde, böyleyken böyle. A Minor Treatise of Treatise of Human Nature. End of transmission.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komutan #6</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 23:26:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kerem ya da alp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3339</guid>
		<description><![CDATA[Özet: Subay olan Rentus İkinci Atlı Okçu Bölüğü’nün başına geçer. Tugay, Batı Nisk topraklarına doğru yola çıkar. O sırada Athis Güney kavimlerini meydan savaşında mağlup etmiştir ve hayatta kalanları kovalamak için emrindeki adamlarla güneye ilerler.
Castratta surlarını sabah sisinin ardında seçebildiğinde geçmişi hatırladı Rentus. Tüm yükselişinin başlangıç noktası işte o surlardan tam da şu anda bulunduğu yere bakmak için kuzeydeki nöbet yerini terk etmesi olmuştu.
Kalenin ihtişamlı kapısından giren genç subay, avludaki sıkışık çadırları görünce şaşırdı. Daha önce hiç çadır görmediği avlu eskiye göre çok kalabalıktı, dinmek bilmeyen gürültü ise baş ağrıtıyordu. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özet: Subay olan Rentus İkinci Atlı Okçu Bölüğü’nün başına geçer. Tugay, Batı Nisk topraklarına doğru yola çıkar. O sırada Athis Güney kavimlerini meydan savaşında mağlup etmiştir ve hayatta kalanları kovalamak için emrindeki adamlarla güneye ilerler.</em></p>
<p>Castratta surlarını sabah sisinin ardında seçebildiğinde geçmişi hatırladı Rentus. Tüm yükselişinin başlangıç noktası işte o surlardan tam da şu anda bulunduğu yere bakmak için kuzeydeki nöbet yerini terk etmesi olmuştu.</p>
<p>Kalenin ihtişamlı kapısından giren genç subay, avludaki sıkışık çadırları görünce şaşırdı. Daha önce hiç çadır görmediği avlu eskiye göre çok kalabalıktı, dinmek bilmeyen gürültü ise baş ağrıtıyordu. Askerler kümeler halinde oturmuş sohbet ediyorlardı, Kuzey Tugayı hala toplanmaya çalışıyor olmalıydı. Doğu Tugayı&#8217;nın yarısı dışarıda kalmıştı kalede yer olmadığı için. General Rodibnus&#8217;un kalenin taze komutanı Fufetius ile avlunun ortasında tartıştığını gören Rentus şaşırdı. Genelde sorunlar kapalı kapılar ardında halledilirdi ama uzun yol ve önlerindeki savaş generalin sinirlerini germiş olmalıydı.</p>
<p>Meraklanan Rentus haddini aşarak iki üstüne yaklaştı ve tartışmaya kulak misafiri oldu. Kalede bulunan askerler Kuzey Tugayı&#8217;nın çevreden gelen mensuplarıydı ve General Corialanus ile tugayın geri kalanının Castratta&#8217;ya ulaşmasını bekliyorlardı. Tartışma ise, kimin kalenin dışında uyuyacağı üzerineydi. Rodibnus zaten dinlenmiş olan Kuzey Tugayı&#8217;nın dışarıda uyuması, yol yorgunu ve sefer arifesindeki kendi tugayının ise kalede rahat bir gece geçirmesine dair ısrarında diretince Fufetius teslim oldu.</p>
<p>Hemen verilen dışarı çıkma emri Kuzey Tugayı’nın hiç de hoşuna gitmemişti. Disiplin cezası almayacak kadar düşük sesle olmasına özen göstererek homurdanıyor, çadırlarını sert ve aksi hareketler ile topluyorlardı. Onlar kaleden çıkıp Doğu Tugayı içeri girerken, iki tugayın askerleri birbirlerine ters ters baksa da kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Doğu Tugayı, onlar savaşa giderken burada yatan Kuzey Tugayı’nı korkaklık, tembellik ve işe yaramazlık ile suçluyordu kendi aralarında konuşurken; Kuzey Tugayı’nın ise onları işgalcilikle yaftaladığını işitiyorlardı yanlarından geçerken. Castratta garnizonu ise rahatlarını bozan ve yiyeceklerini tüketen iki taraf için de hoş duygular beslemiyordu. Zor bir dönemde göreve getirilen Fufetius, ilk sınavında pek başarı gösterememişti. Komutan Klossum – ki artık yeni oluşturulan İç Güvenlik Tugayı’nın başındaki General Klossum’du ve Nisklerin geri çekilmesinin ardından Castratta’ya dönmüş, terfi haberini alır almaz da eşyalarını toplayıp ayrıntılı bilgilendirme için saray yoluna düşmüştü. Yolda yanlarından geçtiğinde ise dönüp tugaya bakmamıştı bile – burada olsa farklı bir çözüm bulabilir miydi diye düşündü Rentus ancak aklına herhangi bir çözüm gelmiyordu.</p>
<p>Oda aramaya üşenen Rentus şiltesine avluda bir yer bulup bulutsuz gökyüzünün merhametine sığınarak açık havada uyudu ter ve ayak kokuları arasında, kendi payına düşen sinek sayısının az olmasını umuyordu.</p>
<p>Yorgunlukla derin uyuyan taze subay kalk borusunun bariton sesini duyunca sıçradı şiltesinde. Koca ordu aynı anda hareketlenince yer sarsıldı neredeyse. Tugay ivedilikle toparlandı ve bir yandan kahvaltı ederken diğer yandan silah ve zırhlarını kağnılardan alıp hızlı kahvaltıyı takiben kuşandı.</p>
<p>Doğu Tugayı, Lord Ferqus’un Nisk seferinin öncü kuvveti, çarpışmaya hazır biçimde yürürken düşman topraklarına; doğan güneşin altında parlayan miğferler atının üzerindeki Rentus’a orduyu saran bir hale gibi göründü. Kendi bölüğündeki askerlerin sağlam zırhlarına, güçlü atlarına ve esnek yaylarına hayranlıkla bakan subay, kendini önceden tasavvur edemeyeceği kadar güçlü hissediyordu. Yetki sahibiydi, rica etmek değil emir vermekti artık söyledikleri ve bu adamlar lafını ikiletmeyecekti. Önünde uzanan Nisk çayırlarını tehlikeli tuzaklarla dolu bir ölüm kapanı değil de bir av alanı olarak görmeye başladığını fark etmedi bile</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İlkel toprak yoldan geçip de Rentus’un çavuş rütbesini aldığı kaleye varan ordu mola verdi. Etrafına şaşkınlıkla bakınan Rentus, nerede olduğunu ancak yerdeki taşlardan çıkartabildi. Nisk saldırganların kaledeki herkesi öldürdüğünü, ardından Komutan Klossum’un emrindeki kuvveti görünce korkup kaleyi yıkarak uzaklaştığını duymuştu ama bu çapta bir yıkımı canlandıramamıştı zihninde.</p>
<p>Dört yanda uzanan yeşil tepeciklerin arasındaki düz arazide inşaatın ve onu izleyen kuşatmanın çoraklığını rahatça seçebiliyordu genç subayın gözleri. Altındaki ölü bedenleri zorlukla örtebilen bu toprak, eğer eski çiftçilik bilgileri onu yanıltmıyorsa, köyündeki kadar verimli değildi. Uzun süredir üzerinde yaşayan halk gibi yabanıl kalmış olan bu arazi, Lord Ferqus’a nasıl bir fayda sağlayacaktı ki? Akşam güneşinin altında coşkuyla uzanan çayırların seyri özgürleştirici bir manzaraydı belki; fakat bu engebeli araziyi vahşi bitki örtüsünden – hatta daha da öncesinde, her an geri dönebilecek vahşi insanlarından – temizlemek, buraya tarım aletlerini taşımak, çiftçileri köylerinden edip buraya getirmek, tarlaları açıp paylaştırmak ve sürmek, en uygun ne ekileceğini belirlemek… Kimin ömrü yetecekti ki buna? Hasadını asla yapamayacağı bir zaferin dibine hayatını gömmesine değer miydi acaba?</p>
<p>- Komutanım, buyurun yemeğiniz.</p>
<p>Düşüncelerinden kopan Rentus, ona yemeği getiren askere teşekkür etti ve kendi bölüğünün yanına gidip oturdu. Onu görünce nispeten ciddileşen askerlerle yedi, içti, sohbet etti. Zaferi ve sonrasında olacakları unutmuştu, onu bu adamların yanında savaşırken geçireceği zaman ilgilendiriyordu artık ve bunu heyecanla bekliyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Kendi aklındaki tasarılardan heyecanlanan Askold hızla çıktı çadırdan. Dünden beri yeniden sağlıklı hissetmekteydi. Dönüp Gabtu’ya seslendi:<br />
- Geliyor musun?</p>
<p>Bir yandan ona doğru yürüyen Gabtu sordu:<br />
- Dur bir ya! N’oldu bir anda?<br />
- Durduğumuz yetti artık. Ben bir şey yapmadıkça istediğim gelecek kendi kendini var edecek değil! Gel hadi, birliği genişletmeye gidiyoruz.<br />
- Yarın sabahı beklesek ya, erkenden yola çıkıp fazla fazla yol alırdık.<br />
- İşte hemen şimdi, olabilecek en erken vakitte yola çıkmamız da bu yüzden.<br />
- Yanına kimleri alacaksın?<br />
- Yalnızca seni. O da hızlı davranırsan.<br />
- Korumaların?<br />
- Kimden koruyacaklar ki beni? Korusalar ne değişecek? Tüm obaya karşı ha iki kişi ha yedi olmuş, pek fark etmez.<br />
- Ama gelenekler der ki sürübaşı en yiğit savaşçılarıyla dolaşsın, gittiği yerde saygı görsün.<br />
- Eh, önceki gezimde bu pek de işe yaramadı, değil mi? Tamamen dostça hislerle, samimi olarak geldiğimi görsünler; yalnız kalmaktan korkmadığımı da. Korumalarım burada kalsın. Athis dönünce onu karşılarlar, onlar bana ölümüne sadıktır.<br />
- Athis de öyle.</p>
<p>Omuz silken Askold atını eyerlemeye başladı. Kızın kafası ise hala karışıktı:<br />
- Yolluk bir şeyler de mi almayacağız?<br />
- Ne bulabilirsen koy heybelere hemen. Ben senin atını da eyerlerim.</p>
<p>Gabtu hemen işe koyulmak için dönmüştü ki Askold seslendi arkasından:<br />
- Nereye gittiğimizi sormadın!</p>
<p>Omuz silken Gabtu gülümsedi. Kız uzaklaşırken atı eyerlemeye devam eden Askold ıslık çalıyordu bilinçsizce.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Kalk borusuyla gözlerini açan Rentus, güneşin yolunu gözleyen bulanık mavi göğün altında doğruldu askerlerinin arasında. Hala tam olarak almıyordu aklı, tüm bu savaşçılar onun emri altında mıydı?</p>
<p>Tüm bölük atlarının koşumlarını taktı, zırhlarını kuşandı, yaylarını hazırladı. Yola çıkmaları için gereken tek şey emirdi. Kumanyaların dağıtıldığı sırada Yarbay Fufetius bizzat yanına gelerek General Rodibnus’un buyruklarını iletti. Doğrudan doğuya ilerleyecekti ordu, Valen sınırını güneyinde tutacak ve en azından bir yanı güvende olacaktı. Rentus ve bölüğü ise her zaman olduğu gibi kare düzeninde ilerleyecek olan birliğin sağ ön köşesinde yer alacak, gerektiğinde keşif için daha da öne çıkacak, ordunun saldırıya uğraması halinde ise hızlarını kullanarak düşmanın arkasına dolanacaktı.</p>
<p>Rentus bölüğe döndü:<br />
- Herkes atlara! Bir an önce yola çıkıyoruz!</p>
<p>Kimsenin emrini ikiletmediğini görünce kendi kendinden etkilenen Rentus bölüğünün başında yerini aldı ve Nisk toprakları, Equan atlarının ağır toynakları altında çiğnenirken çayırın küçük hayvanları kovuklarına kaçıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çatlamak üzere olduğu belli olan atından inen güneşten cildi kızarmış delikanlı, Olban’ın çadırına destursuz girerken ardında terden bir iz bıraktı. Bu saygısızlığa sinirlenen Olban öfkeyle ayaklanmıştı ki delikanlı hemen söze girdi. Birkaç sözcükte bir duraklayıp soluklanıyordu:</p>
<p>- Beyim, Lodnar’ın obasından haber getirdim. Equan ordusu geliyor. Tam bir ordu. Lodnar Bey obamızı topladı kuzeye çekiliyor. Buraya doğru. Birlikte direnmek için.<br />
- Sakinleş bakalım evlat, böyle çadıra girilir mi?</p>
<p>Oğlan itiraz edecekti ki Olban devam etti:<br />
- Tamam, durum acil, bu seferlik gençliğine veriyorum. Bir köşeye geç dinlen, ye, iç.<br />
- Beyim diğer obalara haber…<br />
- Sözümü kesme. Ben her şeyi halledeceğim.</p>
<p>Çadırdan çıkan Olban, çağırmasına gerek kalmadan obadaki tüm erkekleri hali hazırda karşısında buldu. Hemen durumu tek cümleyle açıkladı ve her Yelgüder beyine birer haberci yolladı. Kadınına dönerek savaşamayacak durumda olan herkesi toplayıp kuzeydoğuya gitmelerini salık verdi ve o bir an önce işe koyulurken obada en deneyimli savaşçıdan bir hançeri kaldırabilecek güce erişmiş en küçük çocuğa kim varsa Olban’ın tek kelime etmesine ihtiyaç duymadan silahlarını kuşanmaya yöneldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/03/komutan-6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İşin Aslı (Çizim-Öykü)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2011 14:49:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>isotic</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[çizim]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3320</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/10/VxP4i.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3321" title="VxP4i" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/10/VxP4i.jpg" alt="" width="560" height="3744" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/10/17/isin-asli-cizim-oyku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğraf Üzerine</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/10/07/fotograf-uzerine-2/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/10/07/fotograf-uzerine-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 14:28:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3318</guid>
		<description><![CDATA[Prenses&#8217;e Mektuplar&#8217;daki şu yazıyı okuyunca fotoğraf üzerine düşünmeye başladım, bari iki gram düşünüyorum, heba olmasın da bir şeyler yazayım dedim. Gerçi Kant&#8217;ın felsefesiyle ilgili bilgim bu yazı ve bir kaç sözlük maddesinden oluşuyor, yanlış anlamış olabileceğim bir şey üstüne yazma riskine giriyorum (cahil cesur olurmuş ya, o hesap). Yanisi şu, yazı pek de Kant&#8217;la alakalı olmayan bir yerden başlayıp çok zıt olduğu bir tarafa varabilir, bilemiyorum.
&#8220;Gerçeklik&#8221; algımızı oluşturan araçlardan biri gözlerimiz diyebiliriz sanırım. Görebildiğimiz şeylere kesinlik atfeder ve var olup olmadıkları hususunda pek şüpheye düşmeyiz. Ancak görüntüye baktığımız sürece olur bu, gözlerimizi ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prenses&#8217;e Mektuplar&#8217;daki <a href="http://www.prensesemektuplar.com/2010/07/kant-schopenhauer-ve-varolus-ustune.html">şu</a> yazıyı okuyunca fotoğraf üzerine düşünmeye başladım, bari iki gram düşünüyorum, heba olmasın da bir şeyler yazayım dedim. Gerçi Kant&#8217;ın felsefesiyle ilgili bilgim bu yazı ve bir kaç sözlük maddesinden oluşuyor, yanlış anlamış olabileceğim bir şey üstüne yazma riskine giriyorum (cahil cesur olurmuş ya, o hesap). Yanisi şu, yazı pek de Kant&#8217;la alakalı olmayan bir yerden başlayıp çok zıt olduğu bir tarafa varabilir, bilemiyorum.</p>
<p>&#8220;Gerçeklik&#8221; algımızı oluşturan araçlardan biri gözlerimiz diyebiliriz sanırım. Görebildiğimiz şeylere kesinlik atfeder ve var olup olmadıkları hususunda pek şüpheye düşmeyiz. Ancak görüntüye baktığımız sürece olur bu, gözlerimizi kapadığımızda o kesinlik gider ve yerini farklı şeyleri kendisine eklemlediğimiz yeni bir görüntüye/hayale bırakır. Faraza sevdiğimiz bir insanın gülüşünü çağrıştırıyor diye aslında ona uzuvları cihetinden pek benzemeyen (tabi benzememesi kendi algımıza göredir) birini, sırf gülüşünden dolayı sevdiğimiz o ilkine benzetiriz. Sonunda gözümüzü kapadığımızda artık o iki farklı kişi, sadece gülümsemeleri birbirine benziyor diye içiçe geçmiştir (birinin kaşını, öbürünün dudaklarını alıp ortya yeni bir görüntü çıkarabiliriz de zihnimizde).</p>
<p>Konuyu fotoğrafa işte bu &#8220;gerçeklik&#8221; algısı üzerinden bağlayacağım. Çünkü fotoğrafın iddiası gerçeği belgelemek bir bakıma. Bu iddiaya rağmen aslında fotoğraf, gözle birlikte diğer duyu organlarımızın yorumladığı şeyleri, göze benzetilerek üretilen (ama pek de aynısı olduğunu söyleyemeyeceğimiz) bir mercekle, bu sefer iki boyuta indirgeyerek yorumlar veya belgeler (&#8220;inception gibi, he?&#8221; desem fazla mı kaçar ki?). Bir sonbahar ikindisinde, grimsi ve hareketli bulutları rüzgar eşliğinde izlerken zihnimizin bunu algılamasıyla, o bulutları fotoğrafladığımızda algıladığımız pek birbirine benzemezler, hatta fotoğrafı kimi zaman yabancılarız. Belki bunun sebebi o anı yaşarken gözümüzle birlikte başka duyu organlarımız da işin içine dahilken, fotoğrafınki çok daha indirgemeci olur, basit kaçar. Peki etrafımızda olan biteni yorumlamak için beş duyu organımız değil de daha fazlası olsaydı, o zaman şimdiki araçlarla (görmekti işitmekti vs.) algıladığımız &#8220;gerçeklik&#8221; daha basit kaçmaz mıydı? Yani tıpkı fotoğrafta olduğu gibi bizim duyu organlarımız bizi kısıtlıyorsa, yapabileceğimiz ne olabilirdi? Daha duyarlı farklı organlar geliştirmek veya tasarruflu olacaksak elimizdekilerinin algısını yükseltmek belki. Sanırım budistler veya mutasavvıflar da yıllar süren perhizlerle, halvetlerle bunu yapmaya çalışıyorlar. (Schopenhauer İstenç/istem&#8217;i algılamak için kendimize dönmeliyiz derken bunu mu kastediyordu dersem çok mu kafadan sallamış olurum? Bilenler bir el atıverse pek makbule geçer :)).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<div>Gözümüzle algıladığımız ile, fotoğrafla algıladığımız arasındaki farka en güzel örneklerden biri de bedenimiz olabilir. Kaç kişiden duymuşumdur &#8220;fotoğraflarda gerçekteki gibi görünmüyorum&#8221; cümlesini, bilmem. Oysa iki boyutlu olan fotoğrafa bu kadar şüpheci yaklaşırken, aynadaki yansımamızı neredeyse kesin olarak kabul ederiz (gerçi bu ayna beni çirkin gösteriyor diye bir cümle de yok değil). Ne olursa olsun, fotoğrafı aynadakine oranla daha geri planda, daha bize uzak kabul ediyoruz. (Acaba gözlerimiz fotoğraf makinesindeki merceği mi kıskanıyor, üzerime kuma mı geldi bu ne diye?) Ya da fotoğraf aynaya oranla daha yeni olduğu için öyleyiz. Belki genel olarak internette, daha özel olarak sosyal medyada fotoğraflar aracılığıyla bu kadar görünür olmuşken; fotoğraflarımızı esas, aynadaki görüntümüzü ise yanlış olarak yorumlamaya başlarız.</div>
<div>Görünürlük demişken, belki şu hayattaki kadim hüzünlerimizden birine deyinebiliriz; kendimizi algılayamazken diğer her şeyi en ince ayrıntısına kadar tarayıp inceleyebilme imkanımız. Ve elbette diğerleri tarafından nasıl algılandığımız. Ayna veya fotoğraf bu merakı dindirmek için bulduğumuz birer çare ama ne yazık ki bu hüznümüzü geçirmek yerine daha da arttırıyor. Çünkü yansımamızı göremiyorken kıyas için uğraşmayız, sadece inceleriz. Oysa yansımayla gelen şey <em>diğerleriyle </em>bitip tükenmeyecek bir kıyas ve o kıyas fotoğrafla birlikte çok daha evimize ulaşır oldu. 200-300 yıl evvel kendimizi sadece yanımızdakilerle kıyaslıyorken artık dünyanın her ucundan insanlarla (daha doğrusu fotoğraflarıyla) kıyaslıyoruz.</div>
<div>Şirketler de reklamlar aracılığıyla esas bu kıyaslamamızdan yararlanmıyor mu? &#8220;Bak gerçek insan şöyledir, onun gibi olmak elinde! Sadece şunları satın al, şu ameliyatlardan geç yeterli.&#8221; tarzındaki bombardımanlara bu kıyaslayabilme vesilesiyle tabi tutulmuyor muyuz? Çağımızın ibadethanelerinden güzellik merkezlerinde en çok gözlemlenebilir bu, &#8220;memnun değilsen kıyas ettiğin o güzele benzeyebilirsin, çünkü her şey senin elinde.&#8221; Aynaların olduğu devirde çirkinlik hakkımızken (Allah vergisi), fotoğraf çağında gelişen teknolojiyle bu hak elimizden alındı, artık çirkinlik kendi suçumuz kabul edilir oldu.</p>
<p>Bu son yazdıklarım kadınlar özelinde gibi duruyor değil mi? Oysa erkeklerin de derin bir nefes alabilme gibi bir lüksleri yok artık. Zira görünüme yatırım yapan şirketler, kadınlardan hariç yeni bir profil olarak erkekleri dahil ettiler bünyelerine. Artık görüntülü kıyasın kıskacına, tarihin hiç bir zaman diliminde olmadıkları kadar dahil edildi onlar da. Biz aynalardan alışmıştık kıyasa, erkekler ise biraz sudan çıkmış balığa dönecekler ama ne olduklarını anlamadan aradaki farkı çabuk kapatabilirler de. Siz erkekler, evet evet siz. Hoş geldiniz bu pek muhteşem kıyas dünyamıza.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/10/07/fotograf-uzerine-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

