<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Deneme</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/tag/deneme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 18:40:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Şifahi Kültür ve Kadın</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 09:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eyfiti</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3436</guid>
		<description><![CDATA[Evvela şu linki okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.
İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.
Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvela <a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/10/epistemik-siddet.html">şu linki</a> okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.</p>
<p>İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak &#8216;Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri&#8217; isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.</p>
<p>Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek nasıl olur? İyi olabilir bence, çünkü bilgiyi yazıyla aktarabilen hep erkek olmuşken kadının payına şifahi yol kalmış. Bunu tercih mi etmiş, yoksa yazıya dökebilmesi için gerekli araçlardan (öğrenim en basitinden) yoksun mu kalmış? Bana ikinci yol daha olası geliyor. Elbette bilgi şifahi yolla aktarıldığında kurumsallaşamıyor, iktidar kuramıyor ve belki de nasıl bir sürekliliğe sahip olduğunun farkına varılamıyor. Ama şifahi yolun mühim bir özelliği bence kurumsala göre hayatımıza çok daha fazla işlemesi, bir kültür oluşturabilmesi. Bu davranış biçimlerimize kadar işlediği için farkına varmıyoruz.</p>
<p>Kadının tarih içinde oluşturduğu bilgi de böyle bence. Kurumsal değil, bir edebiyat/felsefe/bilim oluşturamamış ama günlük hayatımıza, davranışlarımıza, kültürümüze aslında pek de farkedemediğimiz kadar işlemiş. Hele babannemi/anneannemi dinlerken şifahi kültürü nasıl güzel aktarabildiklerine, günlük karşılaştığımız her olayı eskiden kalma deyimlerle, hikayelerle nasıl kıyaslayabildiklerine şaşarım. Ve bu kıyas tam cuk diye oturur, geçmişle bir bağ oluşturur. Belki (benim karşılaştıklarım arasından genelleme yaptığım için belki diyorum) kadınların (kısmen eskilerin) erkeklere göre daha tutucu olmaları da evvelkilerin bilgilerini kültür içerisinde oluşturabilmeleri, günlük hayatı kurarken çok daha geçmişle bağlantı kurmalarıdır. Ellerindeki araçlarla üretebildikleri bilgi, geçmişin şimdiye taşınması ve yeniden üretilmesi yüzünden, mazi erkeklere oranla daha fazla anlam taşıyor olabilir kadınlar için.</p>
<p>Kadın bilgisini bu şekilde şifahi yolla aktaragelirken, belki bulunduğu hale pek de itiraz etmezken (1) tarihin bir dönemecinde bir şey oluyor ve erkeğin tekelinde olmuş bilgi alanlarına müdahil olmaya çabalıyor (en azından eskiye oranla daha örgütlü bir şekilde dillendiriyor bunu). Niye bu yarım akıllılar pek rasyonel olan bilgiye talip olmaya başlıyorlar bu dönemde? Niye kadınlarımız evlerinde kendi akıllarına uygun bilgilerle uğraşmıyor da kalkıp modernizmin kucağına düşüp kirleniyorlar, değil mi? (2) Benim aklıma şöyle bir olasılık geliyor:</p>
<p>Aslında kadının ürettiği şifahi bilgi yukarıda değindiğim gibi pek görünür değildi ve bu yüzden bence tarihin hiç bir döneminde pek itibar edilmedi (erkeğin ürettiği yazılı bilgi kadar). (3) Bunu niye belirtiyorum? Çünkü birazdan yazacaklarımı &#8220;kadın eskiden kıymet görüyordu da modern zamanlarda görmemeye başladı&#8221; şeklindeki bir algıdan hareketle yazdığım zannedilmesin. Evet, arada bir fark vardı ama bu fark erkeğin kadına ve onun ürettiği bilgiye değer verip vermemesi yönünden değil, daha çok kadının kendi ürettiğinin farkında olup olmaması yönündendi bence. Modern öncesi zamanda kadın toprak ve doğayla daha iç içeydi ve emeğinin semeresini (şehirli zengin kesimi saymazsak) topraktan çıkan mahsullerle gözlemleyebiliyordu. Ayrıca doğa ile iletişiminin daha zengin olduğunu ve bu iletişimle edindikleri bilginin de kendilerini daha tatmin ettiğini söylersem yanlış olur mu acaba? (4) Modern zamanın beton yapılı şehirleşmesinde ise kadın eskiye/doğaya ait bir iz bulamamış ve dört bir yanı erkek üretimi olan bilgi, teknoloji, tarih ve mimari eserle örülmüş. Tamamen erkeğin inşa ettiği, onun tarihi olan bir alanda kendine yabancılaşmış. Zaten pek değer görmeyen şifahi kültürü (kadının tarihi de diyebiliriz buna) artık toprak ve genel olarak doğadan da soyutlanmış, doğayla iç içeliği hasar görmüş ve ev içi emeği, üzerine fiyat biçilmediği için iyice değersiz hale gelmiş. Başka bir zamanda değil de bu zamanda kadının, erkeğin tekelinde olan alanlara hamurlu ellerini uzatması ve yazılı bilgiye talip olması (kuşkusuz ekonomik sebeplerin yanında) artık kendisine aktarıla gelen kültür ve üretimi eskiye oranla çok daha az hissetmesi ve muktedirin bilgisinin onu gittikçe boğması da olabilir. Nefes alabilmesi için müdahil olması gerekiyordu ve o da bundan geri durmadı.</p>
<p>Son olarak, değinmek istediğim bir konu da erkeğe ait kabul edilen rasyonel/tarafsız bilgiye karşı kadının duygusal ve taraflı bilgi ürettiğine dair algıyı sorgulamak idi. Ama bu yazıyı fazla uzatır diye o konuda ayrı bir yazı düşündüm. Kısmetse olur o da (üzerinde düşünmem lazım hem).</p>
<p>(1) Veya itiraz etse de yazıyla aktarabilme şansı olmadığı için biz bilmiyoruz.</p>
<p>(2) Daha çok Ali Bulaç ve şürekasının kadını modernizmin kötülüğünden kurtarıp geleneksel ve muhteşem ötesi rolünü sürdürmesi yönünde teşvik etmelerine benzer bir şey kurayım diye yazdım, aman ciddi olduğum sanılmasın.</p>
<p>(3) Kadının aklının kısalığına dair mühim bilgileri tefsir, fıkıh, felsefe ve edebiyat kitaplarında (tarihleri epey eski olanlarında da) bolca görebiliriz, bu tutum Batı&#8217;ya has bir şey de değil hem (tasavvuf geleneğinde farklı tutumlarla karşılaşmak daha oalsı ama, olumlu manada. Buna dair de bir araştırma iyi olur aslında).</p>
<p>(4) Bu dediğime örnek olarak günümüzde köydeki Hes&#8217;leri protesto eden kadınlar aklıma geldi. Karadeniz köylerinde, Erzurum&#8217;da kadınların güvenlik güçlerine karşı nasıl canlarından bir parça gidiyormuşcasına direndikleri geçiyor gözümün önünden. (Bu videolardan birinde kadınlar erkeklere göre daha bir canları gidiyormuşcasına direnmişlerdi hatta, hatırlıyorum. Niye acaba?) Şimdilik bulabildiğim bir videoyu koyayım:<a href="http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html">http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html </a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/24/sifahi-kultur-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖSS (veya adı her neyse) Öğrencileri ve öğrenci velilerine açık mektup.</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/03/28/oss-veya-adi-her-neyse-ogrencileri-ve-ogrenci-velilerine-acik-mektup/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/03/28/oss-veya-adi-her-neyse-ogrencileri-ve-ogrenci-velilerine-acik-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Mar 2010 15:16:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Roselyn</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1961</guid>
		<description><![CDATA[İstenmeyen bir bölümü okumanın insan üzerine etkileri sonucu bir öfke boşalması yazısı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/03/Stress_by_LightsShadow08481.jpg"><img class="size-medium wp-image-1960  aligncenter" title="Stress_by_LightsShadow0848" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/03/Stress_by_LightsShadow08481-300x240.jpg" alt="" width="300" height="240" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Tercih günü gelip çattığında lütfen çocuğunuza karışmayın.</p>
<p>&#8220;Ay oğlum/kızım o şey de meslek mi, adam gibi şunu bunu oku, onu da yanında hobi olarak yaparsın&#8221; demeyin, öyle de düşünmeyin. Çocuğunuzu 7 yıllık bir işkenceye mahkum etmeyin!</p>
<p>Öğrenci arkadaşlar, ciddi anlamda oturun ne istediğinizi düşünün ve bu istediğiniz için herşeyi yapar mısınız ona karar verin. &#8220;Ay ailem böyle istedi buna gireyim, yanında şu istediğim şeyi de yaparım&#8221; diye kendinizi kandırmayın. &#8220;Ay diplomam olsun da, diğerine de vakit ayırırım&#8221; da koca bir yalan. Gerçekten istediğiniz şeyi bulun! Rastgele girdiğiniz bölüm ilk iki yıl kolay ve eğlenceli gelebilir, ama zaman geçtikçe iki ucu boklu değnek olacak o elinizde patlayacak; bir yandan bırakmak isteyeceksiniz yapamayacağınızı anlayıp, diğer yandan 2-3 yıllık emeğinizi çöpe atmaya kıyamayacaksınız.</p>
<p>Kıvranıp işkence çekeceksiniz.</p>
<p>O yüzden, tercih yaparken üzerinde uzun uzun düşünün. Ne yapmak istediğinize karar verin. &#8220;Puanım tutuyor diye girdim&#8221; cilik yapmayın, çünkü hayalleriniz ve isteklerinizi öldürmekten başka bir şey yapmıyor o.</p>
<p>Tecrübeyle sabittir.</p>
<p>Depresif Rose-chan&#8217;ın insanlara okul bıraktıran konuşmasını okudunuz.</p>
<p>Sevgiler.</p>
<p>~ Rose</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/03/28/oss-veya-adi-her-neyse-ogrencileri-ve-ogrenci-velilerine-acik-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gümüş Zindan &#8211; Huzur İçinde Boğulmak…</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/02/13/gumus-zindan-huzur-icinde-bogulmak%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/02/13/gumus-zindan-huzur-icinde-bogulmak%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 19:12:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Snake</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1819</guid>
		<description><![CDATA[
 
 
Dostları vardı ve düşmanları da.. Yüzlerini bile görmediği,  isimlerini bile bilmediği&#8230; Aslında ne dostu vardı ne de düşmanı,  yapayalnızdı sadece. Yalnızlığını kendinden saklamak için kendine hayali  dostlar ve düşmanlar yaratırdı. Pek de hayali sayılmazlardı aslında,  gerçekte varolan ama kimliklerini bilmediği karakterlerin onun  zihnindeki hayal dünyasını şekillendiren silüetleriydiler, sadece bunun  farkında değildiler. Ama onların arasında bile yalnız hissediyordu  kendini, oysaki onları kendisine yalnız olmadığını düşündürmeleri için  hayal etmiyor muydu? Buna rağmen nasıl hala yalnız hissettiriyorlardı ona  kendini? Kendi hayal ürünü ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Dostları vardı ve düşmanları da.. Yüzlerini bile görmediği,  isimlerini bile bilmediği&#8230; Aslında ne dostu vardı ne de düşmanı,  yapayalnızdı sadece. Yalnızlığını kendinden saklamak için kendine hayali  dostlar ve düşmanlar yaratırdı. Pek de hayali sayılmazlardı aslında,  gerçekte varolan ama kimliklerini bilmediği karakterlerin onun  zihnindeki hayal dünyasını şekillendiren silüetleriydiler, sadece bunun  farkında değildiler. Ama onların arasında bile yalnız hissediyordu  kendini, oysaki onları kendisine yalnız olmadığını düşündürmeleri için  hayal etmiyor muydu? Buna rağmen nasıl hala yalnız hissettiriyorlardı ona  kendini? Kendi hayal ürünü olan karakterler nasıl olur da onun  varlığından habersizmiş gibi davranırlardı? Nasıl kendilerine ait, ondan  bağımsız bir dünya kurabilirlerdi kendilerine? İstese hepsini tek bir  hamlede sonsuzluğa yollayamaz mıydı? Kurdukları dünyayı kendi istediği  kurallara göre yeni baştan şekillendiremez miydi? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yapamıyordu işte,  kendi hayalgücü bile onu yalnız bırakıyordu.  Halbuki bilmediği bir şey  vardı, hayalgücünün görevi onu yalnız bırakmaktı zaten. Bunu isteyen  hayalgücü değildi elbette, hayalgücü sadece onun isteklerini  gerçekleştiriyordu. Yalnız kalmak isteyen kendisiydi sadece. Fakat o  bunun farkında değildi. Yalnızlığından kurtulmak için hayalinde  yarattığı dostlara ve düşmanlara sığınıyordu fakat dönüp dolaşıp yine  kaçtığı o yalnızlık duvarına tosluyordu. Çünkü asıl aradığı yalnızlıktı,  asıl huzur bulduğu yer yalnızlıktı. Fakat o yine de yalnızlığından  kurtulmak için çırpınıp duruyordu. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yalnızlığı bir hiçlik olarak  görüyordu ve o hiçlikte boğulmak istemiyordu fakat yaşadığı en ufak bir  hayalkırıklığında boğulmaktan korktuğu o hiçlik denizine dalıyordu.  Hiçliğin o karanlık sularında defalarca boğuyordu, kaçtığı yalnızlığa  hapsediyordu kendini. Halbuki kaçtığı yalnızlık kendisiydi aslında. Bu  yüzden dönüp dolaşıp kendini buluyordu karşısında hep. Kendi hiçliğine  esir oluyordu her defasında, kendinden kaçtıkça yine kendisini  buluyordu karşısında. Bir gün yalnızlığından kurtulabileceğini ümit  ederek kaçmaya devam ediyordu kendisinden… Kaçıyordu hiçliğinden çünkü  kendisi onun için hiçlikti, tek başına bir anlamı yoktu varoluşunun,  hayatının. Boş, dipsiz, karanlık bir kuyunun içinde havada asılı  duruyordu sanki ve sadece kendisi vardı bu mükemmel tabloyu bozan,  sadece kendisi yırtıyordu karanlığın verdiği huzuru ve dinginliği. İşte  bu yüzden kurtulmak istiyordu kendisinden. Belki o zaman karanlığa  karışabilir, ruhunu serbest bırakabilir, yeniden özgür olabilirdi.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> Fakat kımıldayamıyordu hiçbir yere ama en azından karanlığı  hissediyordu ruhunun ta en derininde. Biraz olsun rahatlatıyordu  karanlık onu, sakinleştiriyordu. O karanlığı bozuyordu ve karanlık onu  dinginleştiriyordu. Sonra bıraktı çabalamayı, kendisini bıraktı  karanlığın huzur dolu kollarına, gittikçe kayboldu silüeti yavaşça ve o  kendisini biraz daha mutlu, huzurlu ve en sonunda gerçekten özgür  hissetmeye başladı. Geriye sadece karanlık kaldığında artık ruhu tamamen  özgürdü ve daha önce hiç olmadığı kadar mutluydu artık. Yitirdiği her  şey yanındaydı, dingin, ıssız, karanlık bir denizin tam ortasında…</span></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/02/13/gumus-zindan-huzur-icinde-bogulmak%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ay&#8217;a Dokunan Adam</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/01/29/aya-dokunan-adam/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/01/29/aya-dokunan-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 18:12:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Çağlar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1706</guid>
		<description><![CDATA[Şimdi evdeyim, doğanın ihtişamından uzak odamın köşesine çekilmişim, kitap okuyorum. Ay’ın kenarı gözüme çarpıyor. Dışarı, Ay’a doğru elimi uzatıyorum, ama elimin cama değdiğinde çıkarttığı tık sesiyle kendime geliyorum. Camın soğuğu hoşuma gidiyor. Bir kez daha yapıyorum bunu. Yine bir tık sesi. Defalarca tekrarlıyorum ama bir süre sonra bırakıyorum, aşırı düzen ve şehir yaşamının getirdiği şeylerden mi bilmiyorum, bir şey bana bunu daha fazla yapmamam gerektiğini söylüyor. Ay’a takılıyor gözüm yine, ona ulaşmak istiyorum. Camı açıyorum, karşısı boş olan 14 katlı bir bina. Burnuma is kokusu geliyor, aldırmamaya çalışıyorum. Ellerim ileri ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi evdeyim, doğanın ihtişamından uzak odamın köşesine çekilmişim, kitap okuyorum. Ay’ın kenarı gözüme çarpıyor. Dışarı, Ay’a doğru elimi uzatıyorum, ama elimin cama değdiğinde çıkarttığı tık sesiyle kendime geliyorum. Camın soğuğu hoşuma gidiyor. Bir kez daha yapıyorum bunu. Yine bir tık sesi. Defalarca tekrarlıyorum ama bir süre sonra bırakıyorum, aşırı düzen ve şehir yaşamının getirdiği şeylerden mi bilmiyorum, bir şey bana bunu daha fazla yapmamam gerektiğini söylüyor. Ay’a takılıyor gözüm yine, ona ulaşmak istiyorum. Camı açıyorum, karşısı boş olan 14 katlı bir bina. Burnuma is kokusu geliyor, aldırmamaya çalışıyorum. Ellerim ileri gidip aya dokunmak istiyor, ayaklarım ay toprağına basmak istiyor, gözlerim aya bakmak istiyor ama lanet olası beynim. Kurallara, şehrin getirdiği iğrenç, insanlığı kaybettirici şeylere bağlı kalıyor. Yataktayım, tavana bakıyorum ay hayali kurarak. Ayağa kalkıyorum, üstüme hafif ve rahat bir şeyler giyiyorum. Kapıya geliyorum, gözlerim darmadağın bir şekilde gözüken ayakkabılara takılıyor. Bırakıyorum onları orada, yalın ayak çıkıyorum dışarıya. Asansör 12. katta, bense 3. Koşuyorum merdivenlerden, çılgıncasına koşuyorum.</p>
<p>Kapıyı açtım ve işte is kokulu lanet olası beton yığını görüntüsü. Hemen arabama atlıyorum, motoru çalıştırıp gaza basıyorum. Şehrin en bozulmamış ormanına geliyorum. Arabayı bırakıyorum oracıkta, ormana giriyorum. Ayaklarımdaki toprak hissi sanki omuzlarımdaki yükü hafifletiyor, Ay’ı görüyorum ağaçların arasından. Ve yolun sonunda bir uçurum. Ama kararlıyım, Ay’a dokunacağım. Koşuyorum, ayağım çalılara ve dikenlere çarpıyor, ama acı hissetmiyorum. Tek bildiğim koşmak, ormanın kokusu huzur veriyor, hızlanıyorum. Ve ucuna gelince de uçurumun, zıplıyorum yapabildiğim kadar. Düşüyorum, rüzgar tenime çarpıyor, keşke bu duyguyu daha önceden yaşayabilseydim diyorum. Geçirdiğim şu 30 yıl ne kadar da boşmuş halbuki. Düşüyorum. Rüzgar tenimle dans ediyor adeta, hatta iyi anlaştıklarını bile söyleyebilirim. Ay, ihtişamıyla beliriyor yine önüme. Ay’a dokunuyorum, onun o muazzam yüzeyine dokunuyorum. Huzur veriyor o beyaz görüntüsü. Çarpışma zamanı yaklaşıyor, gitmem gerekiyor. Görüşmek üzere.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/01/29/aya-dokunan-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Hastanın Günlüğü &#8211; Jonathan C. O&#8217;Reen</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/10/18/bir-hastanin-gunlugu-jonathan-c-oreen-2/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/10/18/bir-hastanin-gunlugu-jonathan-c-oreen-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 20:18:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Anopernomad</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çalışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1220</guid>
		<description><![CDATA[Çarşamba &#8211; 21 Ekim 1981
&#8221;Bazı gerçekleri kabul etmek için kanıta ihtiyaç duyarsın. Bazı gerçekler ise anîden belirir ve o gerçekten şüphe duymayıp onu kabullenirsin, böylece kanıta ihtiyacın olmaz. Tıpkı kader gibi. Gerçekleşene kadar varlığı aklının ucundan geçmez çünkü mutlusundur. Belki bilinmez ama aslında bu da bir kaderdir. Sen ise onu başın derde girince farkedersin, oysa o her zaman vardır ve gerçekleşiyordur. Ama en kötüsü, doğduğun andan itibaren onun gerçekleşmesine tanıklık etmek zorunda olmandır; çünkü o kötü bir kaderdir. Sen bunu kabullenmek istemesen bile&#8230;&#8221;
Zayıf edebiyatıyla bunları yazmıştı Kişilik Çözümleme dersine ödev ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Çarşamba &#8211; 21 Ekim 1981</strong></em></p>
<p>&#8221;Bazı gerçekleri kabul etmek için kanıta ihtiyaç duyarsın. Bazı gerçekler ise anîden belirir ve o gerçekten şüphe duymayıp onu kabullenirsin, böylece kanıta ihtiyacın olmaz. Tıpkı kader gibi. Gerçekleşene kadar varlığı aklının ucundan geçmez çünkü mutlusundur. Belki bilinmez ama aslında bu da bir kaderdir. Sen ise onu başın derde girince farkedersin, oysa o her zaman vardır ve gerçekleşiyordur. Ama en kötüsü, doğduğun andan itibaren onun gerçekleşmesine tanıklık etmek zorunda olmandır; çünkü o kötü bir kaderdir. Sen bunu kabullenmek istemesen bile&#8230;&#8221;</p>
<p>Zayıf edebiyatıyla bunları yazmıştı Kişilik Çözümleme dersine ödev olarak. Devamı vardı ama aklımda bu kadar kalabilmişti kötü hafızam sayesinde. Neyse ki kitabın unutulmaz bir adı vardı: Sadece Edmund. Nereden aklıma geldi bilmiyorum ama beğenmiştim bu kitabı. Geçen yaz kuzenim Timothy hediye etmişti bana. Zaten benimle hep ilgilenirdi. Kitap beni biraz ürkütmüştü ama her sayfasını merak ederek okumuştum. Doğuştan göz kapakları olmayan ve bu yüzden asla uyuyamayan Edmund&#8217;ın hikâyesi anlatılıyordu kitapta. Hiç kapanmayan iri gözleriyle, insandan çok bir balığı anımsatıyordu yüzü. Arkadaşları ona adını söylemek yerine &#8216;balık suratlı Edmund&#8217; diye hitap ediyorlardı. Ailesinin onu doğar-doğmaz terk etmesinin sebebi yüzünün görünümüydü elbette ve onun ait olduğu yer bir yetimhaneydi. Kimsenin bakmak istemeyeceği bir yüz, onun da hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden kendi yaptığı, kartondan maskeyi taşırdı hep yüzünde. İki küçük sevimli göz ve tabii ki onları örten iki göz kapağı çizmişti maskenin üzerine. Tıpkı, normal bir insan yüzü gibi&#8230;</p>
<p>Bütün bu yaşadıklarının acısına dayanamamanın aksine hep güçlü oldu o ve inanmaya devam etti. İnandıkça da güçlendi. Kaderiyle yüz yüze yaşadı hep ve tıpkı kaderi gibi hiç değişmeyecek olan o yüzüyle. Oysa ben&#8230; Yaptığım şey yaşamaya çalışmaktan daha fazlası değildi. İhtiyacım olan tek şey ise hayatta kalacağıma dair bir ipucuydu. Gerisini halledebilirdim. Edmund inanıyordu, inancı onun devam edebilmesini sağlamıştı ama maalesef benim durumum farklıydı.</p>
<p>Ne kadar inanırsan inan asla değişmeyecek gerçekler vardır. İnanç, gerçekleşmesi mümkün veya varlığı kabul edilebilir olgulara dayalı olmalıydı. İşte bu, inançtaki sınırdı. Bu durumda inancın bana faydası olmayacaktı. Durumum, inanarak değiştirebileceğim türden değildi. Oysa Edmund da değiştiremeyeceği bir gerçekle yaşıyordu. Ancak bunu bir sorun olarak görmüyordu o. Bu gerçek her ne kadar hayata tutunmasında bir engel olsa da, değiştirebileceği başka şeylerin olduğuna inanıyor ve inancıyla da bu engelin üstesinden geliyordu. Tüm yaşadıklarının altında yatan gerçeğin ise &#8216;kader&#8217; olduğuna inanıyordu. Benim ise kaderim buydu, Hemofili&#8230;</p>
<p>Kaderimin bana yaşattığı bu gerçeği değiştireceğime inanmalıydım. Her ne kadar değiştireceğim gerçek, inancımın önüne geçse de, inanmaya devam etmeliydim. Edmund bana bunu öğretmişti, İnancın gücünü. Maalesef ne kadar inanırsam inanayım, hiç sonu gelmiyordu ama ben yine her yeni birgün, hep kaldığım yerden-en sondan başlıyordum. Ve görüyordum ki; hiç bir son, hissettiğim bu acılardan daha fazlasının veremezdi bana, öyle ise yine de inanmaya devam etmelimiydim acaba?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/10/18/bir-hastanin-gunlugu-jonathan-c-oreen-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emek ve Korsan</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/10/10/emek-ve-korsan/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/10/10/emek-ve-korsan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 09:44:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1172</guid>
		<description><![CDATA[Duyarlı korsanların yumuşak karnıdır kullandığı eser üzerindeki emek. Sorun, dijital ortamda hiç bir bedel ödemeksizin dilediği esere (1) sahip olabilen korsanla eserin yapımcısı arasındaymış gibi sunulsa da, daima kâr etmek isteyen yapımcı ve dağıtımcı firmaları gözden kaçırmamak gerekir. Eserin üreticisiyle kullanıcısı arasında aracı işlevi gören firmaların amacı daha çok kâr etmek olduğu için, neticede ne sanatçı veya yapımcıyı ne de kullanıcıyı memnun edebilmektedir. Peki bu firmaları aradan çıkarsak da, eser sahibi eserin üzerindeki telif hakkından, kullanıcı da içeriğe bedava ulaşabilme kolaylığından vazgeçecek mi?
Öncelikle sanatçının eserini hangi amaçla yaptığı sorgulanmalıdır. Eserini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-1184" title="pirate_01" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/10/pirate_01.jpg" alt="pirate_01" width="325" height="315" />Duyarlı korsanların yumuşak karnıdır kullandığı eser üzerindeki emek. Sorun, dijital ortamda hiç bir bedel ödemeksizin dilediği esere (1) sahip olabilen korsanla eserin yapımcısı arasındaymış gibi sunulsa da, daima kâr etmek isteyen yapımcı ve dağıtımcı firmaları gözden kaçırmamak gerekir. Eserin üreticisiyle kullanıcısı arasında aracı işlevi gören firmaların amacı daha çok kâr etmek olduğu için, neticede ne sanatçı veya yapımcıyı ne de kullanıcıyı memnun edebilmektedir. Peki bu firmaları aradan çıkarsak da, eser sahibi eserin üzerindeki telif hakkından, kullanıcı da içeriğe bedava ulaşabilme kolaylığından vazgeçecek mi?</p>
<p>Öncelikle sanatçının eserini hangi amaçla yaptığı sorgulanmalıdır. Eserini satarak lüks bir hayat yaşamak mı, yoksa olabildiği kadar insana ulaşıp geçimini sanat yaparak kazanmak mı istemektedir? Cevap ikinci şık olsa da sorun sektörden sektöre farklılık gösterdiği için her birini tek tek ele almak icap eder.</p>
<p>Bir hattat adayı olarak evvela hat sanatı bağlamında cevaplayacağım. İleride hattat olabildiğimde tuttuğum yol nasıl olacak diye düşünür dururum. Bir tabloyu yapmak çokça vakit almakta ve hocalar belli bir fiyatın altına satmanızı (başka hattatların tablo fiyatlarını düşürdüğünüzden dolayı) yasaklıyor. Ama tablolar pahalı olduğu için çok az insana ulaşıyor, oysa sanatın belli kesime hitap etmekten çıkması ve genelleşmesi gerektiğini savunuyorum. O halde tablonun aslını satın alabilecek durumdaki bir insana satar, beraberinde birebir fotoğraflayarak boy boy dijital ortama aktarırım; dileyen masaüstü arkaplanı olarak ayarlar, dileyen bastırır evine asar, dileyense üzerinde oynar ve kendine göre bir tablo oluşturur.</p>
<p>Müzik yapan bir sanatçı, Radiohead benzeri bir uygulamaya gidebileceği gibi, düşük ücrete sunabilir müziğini ya da canlı performanstan temin edebilir geçimini (2). Film ve Video Oyunları sektörüne gelince durum biraz karmaşıklaşıyor. Zira ya bağımsız, düşük bütçeli ve ekibi az üyeli projelerle büyük fedakarlıktan geçilecek, ya da şişman sermayedar firmalarla anlaşılacak, belki ürünün çok satması için firma tarafından devamlı rahatsız edilme zorluğuna katlanılacak.</p>
<p>Film sektöründe yine sinema üzerinden kâr elde ediliyor, filmin dijital ortamda dolaşıma girmesi problem olmamalı bu sebeple. Torrent sitelerine gerek kalmaması için vizyondan çıktıktan hemen sonra film, bizzat yapımcısı tarafından paylaşılabilir. (<a href="http://www.sitasingstheblues.com/" target="_blank">Sita Sings the Blues</a> buna örnek gösterilebilir.) Arşivci insanlara da kutulu ve güzel kapaklarla hazırlanmış Dvd sunularak pekala sinema harici da para kazanılabilir. Ancak dedim ya şişman firmalar iştahlıdır, yetinecek gibi görünmüyorlar.</p>
<p>Oyun sektöründeki firmalarsa bana daha iştahlı geliyor. Çünkü donanım firmalarıyla anlaşılarak, daha kaliteli oyunlar kılıfı altında, sistem kasan ve yeni çıkan donanıma bağımlı hale getiren bir sürüncemede bırakıyorlar oyuncuları (3). Neyse ki bağımsız filmler gibi bağımsız oyunlar da var, böylece oyun oynama ediminden faydalanabilmek için bilgisayar yenilemeye gerek duymadığımız gibi uygun fiyatlara oyunlara da sahip olabiliyoruz (4). Oyunların korsan paylaşımı ise, kısmen multiplayer seçeneği ile (5) veya devasa online oyunlarla engellenebiliyorken, tek oynanılan oyunların crackları özel gruplar tarafından kırılıp internet ortamına salıveriliyor. Hatta bazen oyun firmasındaki bir çalışan tarafından oyunun bitmiş hali bu gruplara sızdırılıyor, uzun bir süre sabırsızlanmış oyuncular da hemen oynayabilmek için indiriyorlar oyunu.</p>
<p>Gelelim kitap ve dergilere. Dergiler e-Mecmua ve Pecya gibi dijital ortama yavaş yavaş adapte olsa da, fiyatları hala pahalı. Mesela Doğu Batı dergisini Pecya üzerinden okumakla, basılmış halini okumanın bedeli aynı. Altyazı gibi aylık çıkan bir dergi E-mecmua&#8217;da üç lira olmasına rağmen dergiyi yine bilgisayarıma indiremiyor, e-Mecmua üzerinden okumak durumunda kalıyorum. Öyleyse kendisini almak daha mantıklı değil mi? Kitaplar ise zaten dijital ortamda çok bulunmuyor, yazarların derdi dijital ortamdan çok, korsan kitaplara (orjinali ne kadara satılırsa satılsın) beş liraya sahip olunabilmesi. Bana göre yazarların korsanla baş edebilmesi de, dijital ortamda kitaplarını çok uygun fiyatlara sunmasıyla mümkün; diğer kültür ürünlerinde olduğu gibi okurla aracılar olmaksızın iletişime geçebildiği için kârı da bölüşmek zorunda kalmayacak hem.</p>
<p>Bilginin, kültürün, sanatın serbestçe dolaşıma girmesi, her insana ulaşabilme imkanının çoğalması çok güzel, fakat söz konusu durumun insanı bilgisayara bağımlı hale getirdiğini göz ardı etmememiz gerekiyor (torrent indirdiğimizde bilgisayarlarımızı gece de download&#8217;a bırakabiliyoruz mesela). Bilgisayara bağımlı olmak daha fazla elektirik tüketmek demek, bir yandan kitapların dijital ortama geçtiğinde olacağı gibi kağıt tasarrufu sağlayacağız belki, ama öte yandan doğayı başka türlü tüketeceğiz (6). İşbu sebeple Üretici ve tüketici, hep birlikte birleşmemiz, internetin faydasını geliştirip doğa ile daha bütünleşik bir hale getirebilmenin yolunu bulmamız gerekiyor.</p>
<p>(1)Müzik, film, oyun, kitap.<br />
(2)Müzik sektörü ile ilgili daha deteylı bilgi için <a href="http://www.muhteviyat.com/2009/10/02$ijital-cagda-metamorfoz/ " target="_self">şuraya</a> bakabilirsiniz.<br />
(3)Bu durumla ilgili güzel bir eleştiri <a href="http://kafaayari.wordpress.com/2009/07/19/%E2%80%9Cmilli%E2%80%9D-video-oyunu-sanayi-yeni-aglatan-oyun-mu/" target="_blank">yazısı</a>.<br />
(4)Konuyla ilgili şöyle bir <a href="http://kafaayari.wordpress.com/2008/09/01/3d-paradigmanin-iflasi-oyun-ogelerinin-estetigi-2/ " target="_blank">yazı</a> var. Ayrıca bağımsız oyunlarla ilgili çeşit çeşit haber için <a href="http://marvin-die.blogspot.com/">Marvindie</a> sitesini öneriyorum (her ne kadar artık biraz ara vermiş olsalar da).<br />
(5)Kısmen dedim, çünkü hamachi programıyla sanal bir ağ oluşturulup arkadaşlarla oynanabiliyor, yine de biraz sorun çıkarabiliyor bu yöntem.<br />
(6)Şehirdeki lüks yaşantımıza alternatifler bulamadıkça nasıl da politikadaki muhalefetimizin zayıf kalacağına dair bir eleştiri <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&amp;dsid=381&amp;dyid=5637" target="_blank">yazısı</a>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/10/10/emek-ve-korsan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güvenpark ve Dolmuşları</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/09/01/guvenpark-ve-dolmuslari/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/09/01/guvenpark-ve-dolmuslari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2009 13:45:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hurin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=986</guid>
		<description><![CDATA[Kentleşme sürecimizin bir simgesi olarak &#8220;dolmuş&#8221; bile tek başına birçok tartışmanın nesnesi olabiliyorken, bunların adeta arı kovanındaki gibi oğul verdiği bir yer olan güvenpark dolmuş durağı, Ankara&#8217;nın gelişim halkalarındaki düğümlere ilişkin çok ciddi ipuçları vermekte.
Bugün Güvenpark&#8217;ın ve eski Kızılay binasının olduğu alan Yenişehir&#8217;in, genç Cumhuriyetin çok büyük önem atfettiği bir projenin, bir parçasıdır. Cumhuriyetin ilanını takiben Türkiye&#8217;yi dönüştürecek toplumsal projelerinin adeta bir laboratuvarı, pilot bölgesi niteliğindeki Yenişehir&#8217;in ve onun &#8220;yeni birey&#8221;inin vitrinidir güvenpark. öyle ki, bu alan modern giyinimli yeni burjuva bireylerin Riyaset-i Cumhur Mızıkası&#8216;nın çaldığı klasik batı müziği eşliğinde ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption alignright" style="width: 276px"><a href="http://www.oguzhaneml.com/genel/ankara/21_6_393b.jpg"><img style="margin-left: 5px; margin-right: 5px;" title="guvenpark" src="http://www.oguzhaneml.com/genel/ankara/21_6_393b.jpg" alt="" width="266" height="191" /></a><p class="wp-caption-text">Güvenpark ve Kızılay Meydanı -1942</p></div>
<p>Kentleşme sürecimizin bir simgesi olarak &#8220;dolmuş&#8221; bile tek başına birçok tartışmanın nesnesi olabiliyorken, bunların adeta arı kovanındaki gibi oğul verdiği bir yer olan güvenpark dolmuş durağı, Ankara&#8217;nın gelişim halkalarındaki düğümlere ilişkin çok ciddi ipuçları vermekte.</p>
<p>Bugün Güvenpark&#8217;ın ve eski Kızılay binasının olduğu alan Yenişehir&#8217;in, genç Cumhuriyetin çok büyük önem atfettiği bir projenin, bir parçasıdır. Cumhuriyetin ilanını takiben Türkiye&#8217;yi dönüştürecek toplumsal projelerinin adeta bir laboratuvarı, pilot bölgesi niteliğindeki Yenişehir&#8217;in ve onun &#8220;yeni birey&#8221;inin vitrinidir güvenpark. öyle ki, bu alan modern giyinimli yeni burjuva bireylerin <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=riyaset-i+cumhur+m%c4%b1z%c4%b1kas%c4%b1">Riyaset-i Cumhur Mızıkası</a>&#8216;nın çaldığı klasik batı müziği eşliğinde gezdiği bir alan olmuştur bir dönem. Bir dükkanın vitrini, o yapının bir parçası olduğu kadar aynı zamanda dışarının da bir uzantısıdır. Yenişehir insanının gündelik yaşantısının bir parçası olduğu kadar, Yenişehir çevresinde birikmeye başlayan, alt gelir grubundan insanlarla da bir tür karşılaşma noktasıdır.</p>
<blockquote><p>biri bir koca görür rüyasında:<br />
yüz lira maaşlı kibar bir adam.<br />
evlenir, şehire taşınırlar.<br />
mektuplar gelir adreslerine:<br />
şen yuva apartımanı, bodrum katı.<br />
kutu gibi bir dairede otururlar.<br />
ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;<br />
bulaşıksa kendi bulaşıkları.<br />
çocukları olur, nur topu gibi;<br />
elden düşme bir araba satın alınır.<br />
kızılay bahçesi&#8217;ne gidilir sabahları;<br />
kumda oynasın diye küçük yılmaz,<br />
kibar çocukları gibi.</p>
<p>orhan veli kanık</p></blockquote>
<p>Aynı zamanda başbakanlığa çok kısa yürüme mesafesinde olan bu dolmuş ve otobüs durakları, zaten önceden yol genişletme amacıyla kırpıla kırpıla kuşa çevrilmiş Güvenpark&#8217;a indirilmiş son bir darbe niteliğindedir. Gelişmiş ülkelerin kent merkezlerindeki bu türden dinlenme alanlarının sahip oldukları nitelikler şöyle dursun, Güvenpark&#8217;ta kalabalıkların, seyyar satıcıların tablalarının üzerindeki nesnelerden çıkan elekronik seslerin, değnekçilerin bağırışlarının ve korna seslerinin iştirak ettiği bir kakafoni hakimdir (Benzer bir durum Sıhhiye Köprüsü civarı için de geçerli). Buradaki duraklardan kalkan araçlar, eskiden kentin çevresinde yer alırken artık merkezileşmiş ve gecekonduların yerini çok katlı konutların aldığı Dikmen, Balgat, 100.yıl gibi semtlere ve bir de ODTÜ&#8217;ye yolcu taşımaktadır. Yalnızca bu alanda inen-binen yolcu sayısına ek olarak, Milli Müdafa Caddesi ve Yahya Galip Caddesi üzerinde yer alan Eryaman, Etimesgut gibi uydukentlerin de durakları eklenince, kısaca bakanlıklar bölgesi olarak anabileceğimiz bu bölgeye yüklenen yolcu potansiyeli çok daha büyük miktarlara varmaktadır. Nitekim bir zamanlar çift yönlü olarak araçların gelip gidebildiği Kumrular Sokak, sözkonusu dolmuş trafiğinin içinden akmasını sağlamak üzere tek yönlü hale getirilmiştir.</p>
<p>Gelinen noktada, cumhuriyetin ilanıyla birlikte başlatılan, yeni Türkiye&#8217;yi dönüştürecek modernleşme projesinin neden ve nasıl başarısızlığa uğradığını tartışmak bu yazının konusu değil. Ancak bu süreçte bir model oluşturmak üzere inşasına başlanan örnek bir kentin ve onun bu yazıda konu edilen steril parçasının nasıl yok edildiğini izlemek ibret verici bir şey.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/09/01/guvenpark-ve-dolmuslari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilmece</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/01/16/bilmece/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/01/16/bilmece/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jan 2009 00:41:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=441</guid>
		<description><![CDATA[~Swordwolf
Sen yaşamalısın; umutlarım, sevgim, sevdiklerim, yaşantım bu hayattan kaybolup gitse de sen yaşamalısın. Her saniye, her an varlığını bildiğim sen eksilmemelisin bu dünyadan. Hatta dünya bile silinebilir ama sen olmalısın yine de. Varoluş sona erse de, evrimler son hâlini alsa da kalmalısın sen.
Sen anlatılmazsın, bilinmezsin, aslında kaybolamazsın bile. Her şeyin temelinde falan da değilsin, o kadar önemli de sayılmazsın çoğu insan için ama gereklisin. Her bilgiden, her ihtiyaçtan daha gereklisin. Gerekliliğinin ben hariç kimse farkına varmasa da gereklisin. Hava, su falan gibi de değilsin; o kadar somut olamazsın hiçbir zaman. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>~Swordwolf</em></strong></p>
<p><span>Sen yaşamalısın; umutlarım, sevgim, sevdiklerim, yaşantım bu hayattan kaybolup gitse de sen yaşamalısın. Her saniye, her an varlığını bildiğim sen eksilmemelisin bu dünyadan. Hatta dünya bile silinebilir ama sen olmalısın yine de. Varoluş sona erse de, evrimler son hâlini alsa da kalmalısın sen.</span></p>
<p><span>Sen anlatılmazsın, bilinmezsin, aslında kaybolamazsın bile. Her şeyin temelinde falan da değilsin, o kadar önemli de sayılmazsın çoğu insan için ama gereklisin. Her bilgiden, her ihtiyaçtan daha gereklisin. Gerekliliğinin ben hariç kimse farkına varmasa da gereklisin. Hava, su falan gibi de değilsin; o kadar somut olamazsın hiçbir zaman. Kimse sana ihtiyaç duymaz normalde, niye duysunlar ki zaten? Benden başka kimsen var mı?</span></p>
<p><span>İnsanlar gözlerimin içine bakarken bile bir yanda duruyorsun sen, konuşurlarken bile onların o saliselik kelime boşluklarını dolduruyorsun. İçimdesin sanıyorum ama nerede olduğun hakkında bir fikrim bile yok. Nereden geldin? Rahatsız edici şekilde yakınken nasıl oluyor da hiç rahatsız olmuyorum senden?</span></p>
<p><span>Tahminlerimi zorluyorsun hep. Düşünce, zekâ, duygu, ?6. his? şeklinde tahminlerde bile bulunuyorum senin için; ama hiçbiri tam olarak sen değilsin. Senin yakınından bile geçtiklerini söyleyemem, ama bazen onlara herkesten yakınmışsın gibi geliyor. Nitekim asla onlar kadar soyut olamayacağını da biliyorum. </span></p>
<p><span>Senden hep bahsediyorum ama ismini koyamıyorum; tam olarak ne olduğunu da bilmiyorum üstelik. Eminim, varsın ve gereklisin. Gerekli olduğunu bilecek kadar eminim senden. Seni her sorguladığımda yeniden başa dönüyor, yeniden aynı soru-cevap ikilileriyle karşılaşıyorum. Paradoks gibi de değilsin, aslında çelişki yaratacak hiçbir şey yok senin hakkında. Sorun da bu ya; hiçbir şey yok. Hakkında hiçbir şey bilmezken benim hakkımdaki her şeyi bildiğini biliyorum. Benlik misin yoksa sen? Ah hayır, daha fazlası ya da daha azı olmalı. Benlik senin için çok basit kaçıyor; daha karmaşıksın sen.</span></p>
<p><span>Varlığından en çok emin olduğum zamanlar oyun oynadıklarım sanırım. Zihnimi boşaltmak, kalbimdekileri hissetmemek için beynime bulmacalar, kulaklarıma oyun sesleri, gözlerime oyunlardan sahneler dolarken biraz belirginleşiyor gibisin. </span></p>
<p><span>Tanrı olabilir misin? Dindar birisi miyim yoksa? Bu şimdiye kadar yapmadığım bir tahmin oldu, buradan sorulara devam etmek daha mantıklı görünüyor. Belki de benliğimde dindarlığa eğilim vardır ama ben henüz görememişimdir bunu. Hayır, çok saçma bir tahmin oldu bu da. İnsan bunu anlamaz mı, hele ki bu dinler çatışmasının ortasında? </span></p>
<p><span>Benlikten devam edelim. Benlik sana çok yakın bir tabir ama seni aşıyor sanki biraz. Sana göre daha basit, daha bilinir ama o olmazsa sen hiç olamayacakmışsın gibi geliyor. Doğru kelime ?gizemli? sanırım. Benliğe göre daha gizemlisin, saklanmayı daha iyi biliyorsun anladığım kadarıyla.</span></p>
<p><span>Ne var elimizde? Kafamı boşalttığım anlarda yoğunlaştığını, benlikle ilgili ama ona göre daha gizemli olduğunu, çok gerekli ama gerekliliğinin anlaşılmaz olduğunu biliyorum. Ha evet, bir de bu var: Biliyorum. Hissedilmiyorsun sen, varlığını biliyorum ama hissedemiyorum. Daha farklı fiiller gerekli seni anlayabilmek için; ben hariç kimsenin bilmediği, benim bile henüz bilmediğim fiiller.</span></p>
<p><span>Neyse, en iyisi biraz daha düşüneyim ben.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/01/16/bilmece/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

