Felsefe etiketli yazılar
Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü »
Buradan devam etsem daha çok konuşurum, o yüzden kitaba geri dönüyorum. Locke’u okumamın bir sebebi de aslında Kant’ın Prolegomena’sının ilham kaynağının izini sürdüğümde (so stalk we all), Hume’e ve Locke’a rastlamamdı ve Essay’ı okuyunca Locke’un neden önemli olduğunu anladım: Kendinde-şey konsteptinin ilk derin tahkiki (afaik) burada çünkü. Kitap hem nesnelerin ‘kendilerinde’ nasıl olduklarıyla ilgili bilgimizin sınırlı olması, hem de hür irade meselesi üzerine temiz irdelemeler ihtiva ediyor. Şaşırarak ve hatta sevinerek anladım ki Locke’un konumlanışı bağdaşırcılık (bkz: compatibilism) civarında. Yani determinizmle iradeyi uyumsuz görmüyor, bilakis seçeneklerin seçilme ihtimallerinin eşit olmasını …
Yazının devamı...»Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü »
Locke’un üslubu hem yavan olmayan bir yalınlık, hem de hakkı verilmeden okunan her cümle için yeniden odaklanma isteği uyandıran bir temizlik ihtiva ediyor. Örnekleri ikna edici, anolojileri yerinde, neticede iyi düşünür oralardan. Benim de Adım Rıdvan. Merhaba. Yani diyorum ki, disipline gönderir gibi “bana böyle şeylerle gelenleri direkt tecrübelerine gönderiyorum.” diye ‘algılara gönderen’ adamı sevmeyeyim de kimi seveyim? Konuyu inceleyişindeki sakinliğe, “vay be hacı abi” demeyeyim de neye diyeyim? Bir kez daha baktım Reader’a ve Treatise’e “David Ağabey’in caps lock açık kalmış, lol.” diye düştüğüm seviyesiz gibi ama sevimli notların …
Yazının devamı...»Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü »
Hume’un An Enquiry Concerning Human Understanding’i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde — daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle — ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. “Bir kitap okudum hayatım değişti.” değil, “hayatım zaten güzel …
Yazının devamı...»Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü, Yazılar »
(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen ‘kapalı’ olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, “Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.” kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa “name-dropping yapıyon hacı.” diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer’i …
Mecelle-i Fürahnek, Serbest Kürsü »
(idea-impression’dan devam edilmesine.)
Hume’un Treatise’de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda “vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.” diye yer yer ardından yakındığı, ‘marjinal” bir mülahaza daha var, ‘benlik’ (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair. Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben’e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?
Carcus’un Hume’un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği ‘çözümün’ esasen sorunun ana derdini …
