<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Film</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/tag/film/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 18:40:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Encounters at the End of the World (2007)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/03/11/encounters-at-the-end-of-the-world-2007/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/03/11/encounters-at-the-end-of-the-world-2007/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 16:42:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>montezaus</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1923</guid>
		<description><![CDATA[
Antarktika kıtası pek çok kişi tarafından pek çok farklı şekilde tarif edilmiştir kuşkusuz. Kıtayı görmemiş, varlığını kanıtlayamayacak antik çağ bilginlerinin bile fikir olarak, kuzeydeki kıtaları dengeleyecek bir diyar olarak var olması gerektiğini düşündükleri Antarktika, daha sonraları Piri Reis&#8217;in haritası gibi haritalarda da kendine yer bulmuş, nihayet 19.yy kaşiflerince ilk defa somut olarak görülüp insanoğlunun erişebileceği bir yer durumuna gelmiş. Kuzeydeki kıtaları dengeleyen bu zıt gerçeklikle ilişkimiz o zamanlar üzerine birkaç bayrak dikmenin ötesine gitmemişse de arada geçen zamanda ne gibi değişimler yaşanmışsa artık, bugün bilimkurgu edebiyatının özündeki ruha yakın bir ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/03/EEW-Cover.jpg"><img class="size-full wp-image-1924  aligncenter" title="EEW-Cover" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/03/EEW-Cover.jpg" alt="" width="299" height="436" /></a></p>
<p>Antarktika kıtası pek çok kişi tarafından pek çok farklı şekilde tarif edilmiştir kuşkusuz. Kıtayı görmemiş, varlığını kanıtlayamayacak antik çağ bilginlerinin bile fikir olarak, kuzeydeki kıtaları dengeleyecek bir diyar olarak var olması gerektiğini düşündükleri Antarktika, daha sonraları Piri Reis&#8217;in haritası gibi haritalarda da kendine yer bulmuş, nihayet 19.yy kaşiflerince ilk defa somut olarak görülüp insanoğlunun erişebileceği bir yer durumuna gelmiş. Kuzeydeki kıtaları dengeleyen bu zıt gerçeklikle ilişkimiz o zamanlar üzerine birkaç bayrak dikmenin ötesine gitmemişse de arada geçen zamanda ne gibi değişimler yaşanmışsa artık, bugün bilimkurgu edebiyatının özündeki ruha yakın bir ilhamla insanoğlunun hayalgücüne konu olur hale gelmiş; evreni ve hayatı bilinen sınırlarıyla tasavvur ederken resmimize doğanın uç gerçekliklerinin deneyimlenebileceği, insanın bildiği dünyaya olabildiğince yabancı, bilinmezlerle dolu kaotik bir diyar olarak eklenmiş diyebiliriz.</p>
<p>İlk kaşifler Antarktika&#8217;dan daha çok coğrafi özellikleriyle bahsederken, Encounters at the End of the World&#8217;de tanıştığımız, yollarını bulmak için gemiciler kadar kesin gereçlere sahip olmayan gezginlerimiz bize daha farklı, daha tuhaf, yalnızca buzlarla değil mutlaklık derecesinde deneyimlenebilen sessizlik gibi temel elementleri, hem fiziksel hem de zamansal uzamda sınırsız bir yalnızlık hissi, ölçülerimizle algılanamayacak şiddette gösteriler sunan kuvveti gibi mucizeleriyle çevrelenen bir doğadaki hayatı tasvir ediyorlar. Belgeselde yapımcı Werner Herzog&#8217;un bizi McMurdo üssünün sıradan sakinleriyle, bilimsel araştırma yapanlarla, fizik ve biyoloji doktorlarıyla, şoföründen demir ustasına kadar üs çalışanlarıyla tanıştırdığı dikkate alınırsa sıradışı bir içerik belki ama hem kendileri tarafından da dile getiriliyor oluşundan hem de yaptıkları araştırmalarla ilgili en sıradan soruları bile nasıl kendiliklerinden, içeriği zorlamadan bir anda ruhani bir konuya bağladıklarını gördükten sonra üste yaşayanların bu genel özelliklerini siz de normal karşılamaya başlıyorsunuz. Bu durumu bazısı &#8220;Dünyada tutunamayanların mantıki olarak da aşağıya güney kutbuna düşmeleri lazım&#8221;, bazısı da &#8220;Haritadan, bilinen dünyadan atlayanlar meridyenlerin sonuna, güney kutbuna gelirler&#8221; diyerek açıklasa da; ben kendi adıma iş makinesi kullanan kişinin Antarktika&#8217;da ne yaptığı sorulduğunda Alan Watts&#8217;ı alıntılayıp &#8220;Evren kendisini bizim gözümüzden algılar, bizim kulağımızdan kendi harmonisini işitir. Bizler evrenin kendi zaferinin, kendi ihtişamının bilincine varmasına aracılık eden görgü tanıklarıyız.&#8221; diyerek cevap vermesi gibi örnekleri gördükten sonra bu işin nedenini, nasılını bir kenara bıraktım. Nötrino araştırmaları yapan bir fizikçinin araştırmasını açıklarken, bir anda duvardaki Amerikan yerlilerinin ruhani varlıklarını tasvir eden tabloları gösterip nötrinolarla ruhlar arasındaki paralellikler konusuna daldığını gördükten sonra da bu kararınızdan pişman olmuyorsunuz doğrusu.</p>
<p>Üs sakinleri birer birer kameranın karşısına geçtikçe hepsinin anlatacağı ayrı bir hikaye, paylaşacakları ayrı bir gerçeklik deneyimi olduğunu görüyoruz. Bu gerçeklik kimi zaman buzun altında, suda yaşayan mikro-organizmaların vahşi dünyaları vasıtasıyla yaşam kavramı, insan psikolojisi, insanın en temel korkuları üzerine oluyor; kimi zamansa gerçekleşen fiziksel olaylardan bahsedilirken kullanılan ölçülerin olağanüstülüğü üzerinden kozmozun ve bilincin uç sınırlarına uzanıyor. Ancak bunların hepsini bir araya toplayıp genel bir Antarktika imgesi oluşturmak gerekirse coğrafyada adeta katedralimsi bir havanın göze çarptığını belirtmek gerekiyor. Bu doğal katedralin herhangi bir inanışın motifleriyle değil; evrenin en genel, en kuvvetli, varlığın her bir anına nufüz eden gerçeklerince süslendiği, kapısını açtığı keşişvari ziyaretçilere meditasyonlarında bu gerçeklerin en yoğun ve uç noktada deneyimlenebileceği kutsallıkta anlar sunuyor oluşu, sanırım bu coğrafyayı eşsiz kılan nedenlerin de başlıcası durumunda. Herzog da Encounters at the End of the World&#8217;de kıtanın bu yönünü olabildiğince aktarmaya çalışmış.</p>
<p>Dünyanın bu dip köşesi hala fazla ilgisini çekmemiş olanlar için son olarak Into The Wild&#8217;ı, Grizzly Man&#8217;i ya da Northern Exposure&#8217;u izlemiş, sevmişseniz bu belgeseli de seveceksiniz diye sallama bir iddiada bulunup artık yavaş yavaş ortalıktan sıvışayım. Yapımcısının Werner Herzog olması dolayısıyla kısaca değinmek gerekirse Grizzly Man&#8217;in de aynı yapımcı kadronun EEW&#8217;den önce çekmiş olduğu, ayıların arasında yaşayan bir adamın hikayesinin anlatıldığı bir belgesel olduğunu ekleyeyim. Henüz izlemediğimden daha fazla bir şey söyleyemiyorum ama gördüğüm kadarıyla internette Grizzly Man üzerine, EEW&#8217;e kıyasla daha fazla yazı mevcut, ilginizi çektiyse Grizzly Man hakkında bilgi bulmakta zorluk çekeceğinizi düşünmüyorum.</p>
<p><strong>Linkler:</strong><br />
<a href="http://www.imdb.com/title/tt1093824/">IMDb sayfası</a><br />
<a href="http://trailers.apple.com/trailers/thinkfilm/encountersattheendoftheworld/">Fragman</a><br />
<a href="http://encountersfilm.com/">Filmin Resmi Sitesi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/03/11/encounters-at-the-end-of-the-world-2007/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>District 9 &#8211; Yasak Bölge 9</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/01/01/district-9-yasak-bolge-9/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/01/01/district-9-yasak-bolge-9/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 10:58:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1634</guid>
		<description><![CDATA[Ağzına dek dolu zehirli bir kadeh içinde yaşıyoruz sanki. Zehirden bir zerrenin bile ölümcül olduğunu bilmemize rağmen her yukarı doğru çıkmak isteyişimizde yorulup nefes almaya çabalıyor ve o zerreden tatmak durumunda kalıyoruz. Panzehirimiz ne ola ki?
Uzaylılar yabancıların gelip yurdumuzu silahlarıyla işgal etmeleri ve ölümümüze sebep olmaları korkusunun tezahürüydüler. Oysa şimdi yabancıların gelip yaşantımıza dahil olmaları, bizi ve rahatımızı bozmalarına dönüşmüş bir halde korkumuz. Hani göçmenler kültürlerini bir kenara bırakıp gelseler neyse! Utanmadan gelip bizi de o yabancı kültürleriyle tehdit ediyorlardı. İşte District 9&#8242;la birlikte ötekinin yaşantımıza dahil olmasıyla getirdiği korkunun ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/12/district9.jpg"><img class="size-medium wp-image-1635 alignleft" title="district9" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/12/district9-199x300.jpg" alt="district9" width="199" height="300" /></a>Ağzına dek dolu zehirli bir kadeh içinde yaşıyoruz sanki. Zehirden bir zerrenin bile ölümcül olduğunu bilmemize rağmen her yukarı doğru çıkmak isteyişimizde yorulup nefes almaya çabalıyor ve o zerreden tatmak durumunda kalıyoruz. Panzehirimiz ne ola ki?</p>
<p>Uzaylılar yabancıların gelip yurdumuzu silahlarıyla işgal etmeleri ve ölümümüze sebep olmaları korkusunun tezahürüydüler. Oysa şimdi yabancıların gelip yaşantımıza dahil olmaları, bizi ve rahatımızı bozmalarına dönüşmüş bir halde korkumuz. Hani göçmenler kültürlerini bir kenara bırakıp gelseler neyse! Utanmadan gelip bizi de o yabancı kültürleriyle tehdit ediyorlardı. İşte District 9&#8242;la birlikte ötekinin yaşantımıza dahil olmasıyla getirdiği korkunun bir yansıması oldu uzaylılar.</p>
<p>O mübarek ufo gemisi yine dünyamıza gelmiştir. Lakin bu sefer farklı bir şeyler vardır, gemi havada durmuştur ve içindeki uzaylıların bırakın bizi öldürmeyi, ayakta duracak mecalleri yoktur. Çaresiz kalan dünyalılar bu uzaylıları mülteci kampına benzeyen bir bölgeye koyarlar ve adına da  9. Bölge derler. Ancak karidese benzeyen bu varlıklar her ne kadar konuşup iletişim kurabilse de insanları korkutmaktadır. Artık ırkçılık değil türdeşlik duygusu hakimdir ve insanlar uzaylılardan mümkün olduğunca uzak yaşamak istemektedirler.</p>
<p>Zehir her bir zerremizi kuşattığı halde farkında olmuyoruz ya, neyse ki bazen filmler bizi bu gaflet halimizden uyandırıveriyorlar. District 9&#8242;da uzaylıları ilk gördüğümde korkmanın bir yansıması olan tiksinmeyi hissetmiştim içimde; savunma mekanizmalarım karidessi bu varlıkların hiç de normal gözükmediği, gördükleri kötü muameleyi de aslında hakettikleri şeklinde zehirsi bir düşünce salgıladılar. Sonraları uzaylıların yaşantılarına daha yakından bakmaya başlıyor Peter Jackson ve bunu çocuk uzaylılar göstererek pekiştiriyor. Özellikle yavru uzaylıların sevimliliğiyle sona doğru o yabancılık hissi kaybolmaya başlıyor ve savunma mekanizmalarının salgıladığı zehirsi düşüncelerden utanma hali baş gösteriyor.</p>
<p>İşte panzehir de tam olarak bu yabancılığı yenebilmek ve benmerkezcilikten uzaklaşabilmektedir aslında. Ancak hep kendimizi yoklamalı ve gaflet halimizden sıyrılmamız lazım ki panzehiri arayabilelim. Yoksa zehir içinde olduğumuzu farkedemeden ölüvermiş bulabiliriz kendimizi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/01/01/district-9-yasak-bolge-9/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jetlag&#8217;e Övgü</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/12/18/jetlage-ovgu/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/12/18/jetlage-ovgu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 20:53:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EsteticA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1604</guid>
		<description><![CDATA[My Bloody Valentine dinlerken aklıma geldi birden. Lost in Translation ne güzel bi film öyle.
Büyük şehirlerin çoğul yaşantısı falan bana göre değil zira kalabalık yerlerde kalmaktan pek hoşlanmıyorum. Fakat güneş battıktan sonra, şehrin ışıkları sahneye çıktığında herşey daha bir farklı oluyor. Hele ki bir arabanın arka koltuğunda uyuklarken, yarı uykulu bir şekilde şehrin ışıklarına bakmak gibisi yok benim için. Tabelalar, neon lambalar, sokak lambaları, araba ışıkları..
Lost in Translation&#8217;ın beni benden alan yanlarından birisiydi şehir ve şehrin ışıkları. Kocaman bir şehirde, hem şehre hem de insanlara yabancı olmayı saymıyorum bile.
Bill Murray ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1608" title="lost_in_translation_ver2" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/12/lost_in_translation_ver2-194x300.jpg" alt="lost_in_translation_ver2" width="194" height="300" />My Bloody Valentine dinlerken aklıma geldi birden. Lost in Translation ne güzel bi film öyle.</p>
<p>Büyük şehirlerin çoğul yaşantısı falan bana göre değil zira kalabalık yerlerde kalmaktan pek hoşlanmıyorum. Fakat güneş battıktan sonra, şehrin ışıkları sahneye çıktığında herşey daha bir farklı oluyor. Hele ki bir arabanın arka koltuğunda uyuklarken, yarı uykulu bir şekilde şehrin ışıklarına bakmak gibisi yok benim için. Tabelalar, neon lambalar, sokak lambaları, araba ışıkları..</p>
<p>Lost in Translation&#8217;ın beni benden alan yanlarından birisiydi şehir ve şehrin ışıkları. Kocaman bir şehirde, hem şehre hem de insanlara yabancı olmayı saymıyorum bile.</p>
<p>Bill Murray bir reklam çekimi (ki iki milyon dolarlık bir çekim, öyle böyle değil) için Japonya&#8217;ya gider, nitekim hem insanlarına hem şehrine yabancı olduğu bu yerde bir de Jetlag yüzünden uykusuzluk sorunu yaşar. Bu yüzden filmde kendisini hep bıkkın ve aksi görüyoruz, aslında o bütün filmlerinde öyle ama neyse hadi. Bir süre sonra kaldığı otelin barında Scarlett Johansson ile karşılaşır ve birlikte takılmaya başlarlar. Scarlett Johansson da kocasıyla birlikte Japonya&#8217;ya gelmiş fakat kocasının sürekli işte olması sebebiyle hep yalnız kalmış birisidir. Böylece ikili buluşup Japonya&#8217;da aktivitelerden aktivitelere akarlar.</p>
<p>Sadece yalnızlığın, yalnız olmanın anlatıldığı bir film değil aslında Lost in Translation. Bir yandan yaşlı Bill Murray&#8217;in ailevi sorunları, öte yandan da yeni mezun olmuş Scarlett Johansson&#8217;un hayata dair düşünceleriyle doludur. Aynı zamanda cinsellik olmadan iki insanın birbirlerine nasıl yaklaşabildikleri de anlatılır.</p>
<p>Ağır ilerleyen, boğucu atmosferi olan bir film Lost in Translation. Kısa bir süreliğine de olsa hiç bilinmeyen bir yerde yolunu kaybetmenin, şehrin soğukluğunun aynası gibi.</p>
<p style="text-align: center;">(İzleyin demek istiyorum aslında.)<br />
<img class="aligncenter size-full wp-image-1606" title="lost_in_translation" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/12/lost_in_translation.jpg" alt="lost_in_translation" width="540" height="360" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/12/18/jetlage-ovgu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilek Kesenler</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/12/11/bilek-kesenler/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/12/11/bilek-kesenler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2009 21:42:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EsteticA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1581</guid>
		<description><![CDATA[22 yaşımı doldurduğumda hayatım çok güzeldi. İyi bir okula gidiyor, iyi insanlarla arkadaşlık ediyordum. Karamsar olmak için, kötü düşünmek için hiç bir sebebim yoktu. Hayatım mükemmeldi ve benim mükemmeliğime ihtiyaç duymadan kendisini idare edebiliyordu. Hayattan alabileceğim her şeyi aldığımı düşünüyordum ki, eğer bunu düşünüyorsanız yapacağınız şeylerin sayısı azalmış demektir. En azından ben öyle düşündüm.
Yapabileceğim şeylerin sayısı gün be gün azaldı. Yeni yüzler eskilerine benziyordu, eskileri de tozlanmaya başlamıştı. Yapmak istediklerimi birer birer eleyince hayatımdan, geriye bir şey kaldı yapmadığım.
Bir kış gecesiydi, kar yağıyordu. Pembe bir gökyüzü vardı ve ona baktığınızda ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><img class="alignleft size-medium wp-image-1593" title="Afiş" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/12/wristcutters_a_love_story-202x300.jpg" alt="Afiş" width="202" height="300" />22 yaşımı doldurduğumda hayatım çok güzeldi. İyi bir okula gidiyor, iyi insanlarla arkadaşlık ediyordum. Karamsar olmak için, kötü düşünmek için hiç bir sebebim yoktu. Hayatım mükemmeldi ve benim mükemmeliğime ihtiyaç duymadan kendisini idare edebiliyordu. Hayattan alabileceğim her şeyi aldığımı düşünüyordum ki, eğer bunu düşünüyorsanız yapacağınız şeylerin sayısı azalmış demektir. En azından ben öyle düşündüm.</em></p>
<p><em>Yapabileceğim şeylerin sayısı gün be gün azaldı. Yeni yüzler eskilerine benziyordu, eskileri de tozlanmaya başlamıştı. Yapmak istediklerimi birer birer eleyince hayatımdan, geriye bir şey kaldı yapmadığım.</em></p>
<p><em>Bir kış gecesiydi, kar yağıyordu. Pembe bir gökyüzü vardı ve ona baktığınızda tane tane karları görebiliyordunuz. Sabaha insanlar kusursuz bir beyaz örtüyle uyanacaktı, çocuklar camdan baktıklarında sevinçten çığlık atacak okulun büyük ihtimalle tatil olduğuna sevineceklerdi. Ben onları göremedim, okulların tatil edilip edilmediğini de bilmiyorum ama edilmiş olmalı. Ben bunu öğrenebileceğim vakitlerde, boğazda kaskatı kesilmiş bedenimle beceriksizce yüzmeye çalışıyordum.</em></p>
<p><em>Eminim ki beni bulmaları çok uzun sürmemiştir. En çok merak ettiğim şey ailemin bunu nasıl karşıladığı. Umarım beni anlarlar. Umarım yapacak başka bir şey kalmadığını, görülmesi gereken son bir yer kaldığını anlarlar. En azından üzerimdeki kısa notu bulduklarında -tabii suda hasar almazsa- anlayacaklarını umuyorum: &#8220;Artık Mükemmelim&#8221;</em></p>
<p>Ölüm gibi basit bir film Bilek Kesenler. Kendisini boğazın serin sularına bırakan yazı mankenimizin değil, kız arkadaşı yüzünden intihar eden Zia&#8217;nın bir varmış bir yokmuş hikayesi anlatıyor. Ama merak etmeyin, yazı mankenimiz de oralarda bir yerde, renklerin matlaştığı, çiçeklerin toprakta kuru bittiği, yüzlerinin gülümseyemediği o yerdedir.</p>
<p>Zia&#8217;nın eski hayatından daha beter yeni hayatı, intihar etmesine neden olan kız arkadaşının da intihar ettiğini öğrenmesiyle değişiyor. Takıldığı bir barda tanıştığı Eugene ile birlikte kız arkadaşını bulmak için yola çıkıyor.</p>
<p>Ufak tefek ayrıntılarla süslü, insanlar gülümseyemeseler bile ufak mutlulukların olduğu bir film Bilek Kesenler. Öyle ki, sonradan gülümseyenleri görünce ister istemez bir gülümseme yayılıyor insanın suratına, üstelik tam da gülümsemenin bir önemi kalmadığında.</p>
<p>Aslında geçenlerde okulda birisi anlatmıştı bana bunu. &#8220;Bi eleman intihar ediyo, sonra kız arkadaşını bulmak için yola çıkıyo falan&#8221; dediğinde aklıma hemen böyle karanlık, zombili bir film gelmişti. Sonradan tesadüf eseri başka birisinden ismini öğrenip izlediğimde, çok daha eğlenceli ve şirin bir film olduğunu öğrendim.</p>
<p>Gogol Bordello parçaları ve Tom Waits&#8217;in özel katkıları ile biraz karamsar ama eğlenceli, ufak mutluluklar serpiştirilmiş bir yol macerası Wristcutters: A Love Story.</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="400" height="225" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=4530838&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=1&amp;show_byline=1&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="400" height="225" src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=4530838&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=1&amp;show_byline=1&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/12/11/bilek-kesenler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sita Sings the Blues</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/12/03/sita-sings-the-blues/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/12/03/sita-sings-the-blues/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 20:11:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=1269</guid>
		<description><![CDATA[
Tür: Animasyon
Yönetmen: Nina Paley
Senaryo: Nina Paley
Müzik: Todd Michaelsen, Annette Hanshaw
Yapım: 2008, ABD , 82 dk.
Seslendirenler : Debargo Sanyal (Rama) , Reena Shah (Sita) , Nina Paley (Nina) , Aladdin Ullah (Hanuman / Mareecha)
Sitesi:  http://www.sitasingstheblues.com (Filmi siteden indirip izleyebilirsiniz.)

VIII. yüzyılda yazılmış olduğu düşünülen Ramayana destanından günümüze çok şey değişti elbette. Fakat değişenler yüzeydeki görünümlerken ya ilişkiler olduğu gibi kalmışsa? Ya değişen aslında erkeklerin tarihiyken, XI. yüzyılda yaşayan bir kadın, Nina ve VIII. yüzyılda yaşamış Sita temelde aynı dertten, aşktan muzdaripse? Hayatına devam edip acısını bastırmak yerine sahiplenmesi kadının bir yazgısı mıdır, yoksa ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita.jpg"><img class="size-full wp-image-1275         alignleft" title="sita" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita.jpg" alt="sita" width="225" height="300" /></a><br />
Tür: Animasyon<br />
Yönetmen: <a href="http://www.imdb.com/name/nm1315434/" target="_blank">Nina Paley</a><br />
Senaryo: <a href="http://www.imdb.com/name/nm1315434/" target="_blank">Nina Paley</a><br />
Müzik: Todd Michaelsen, <a href="http://www.youtube.com/results?search_query=Annette+Hanshaw&amp;search_type=" target="_blank">Annette Hanshaw</a><br />
Yapım: 2008, ABD , 82 dk.</p>
<p>Seslendirenler : Debargo Sanyal (Rama) , Reena Shah (Sita) , Nina Paley (Nina) , Aladdin Ullah (Hanuman / Mareecha)</p>
<p>Sitesi:  <a href="http://www.sitasingstheblues.com/" target="_blank">http://www.sitasingstheblues.com</a> (Filmi siteden indirip izleyebilirsiniz.)<a href="http://www.sitasingstheblues.com/" target="_blank"><br />
</a></p>
<p>VIII. yüzyılda yazılmış olduğu düşünülen Ramayana destanından günümüze çok şey değişti elbette. Fakat değişenler yüzeydeki görünümlerken ya ilişkiler olduğu gibi kalmışsa? Ya değişen aslında erkeklerin tarihiyken, XI. yüzyılda yaşayan bir kadın, Nina ve VIII. yüzyılda yaşamış Sita temelde aynı dertten, aşktan muzdaripse? Hayatına devam edip acısını bastırmak yerine sahiplenmesi kadının bir yazgısı mıdır, yoksa yazgısını yüzyıllardır değiştirmeden inatla yoluna devam eden kadının kendisi midir?</p>
<p>Rama kralın oğlu ve veliahtıdır. Tam Sita ile evlenip kral olacakken, üvey annesinin dalaveresi ile sürgüne gönderilir. Neyse ki yanında biricik sevgilisi Sita vardır. Ancak bir sorun vardır, Sita o zamana kadar saraydan dışarı adımını atmamış bir kadın olduğu için pek de saftır ve herkesin sözüne kolayca inanmaktadır. Güzelliği dillere destan olan Sita&#8217;nın namını duyan Sri Lanka kralı da kafasına koymuştur, Sita&#8217;yı kandırıp kaçıracaktır. İşte Sita&#8217;nın acı dolu hayatı da şimdi başlamaktadır aslında.</p>
<p>Sita Sings the Blues&#8217;un yapımcısı, çizeri ve senaristi olan Nina Paley, Ramayana destanı ile kendisinin hayatında paralellik kurmuş ve bunu da bize çizimleriyle yansıtmış. Nina&#8217;nın hayatıyla başlayıp Karagöz ile Hacıvat&#8217;a benzer kuklaların anlatımı ve eleştirileri eşliğinde devreye giriyor Sita&#8217;nın dramı. Zaten öykü toplam dört farklı çizimle ilerliyor, içlerinden birisinde ise Sita, Caz sanatçısı Annette Hanshaw&#8217;ın sesiyle müzikal yapıyor bize. Neticede Sita ile hüzünlenip sonlandırıyoruz filmimizi.</p>
<p>Ayrıca Nina Paley&#8217;i kutlamak lazım, filmini bağımsız yapmayı seçip bunu festivallere gönderdiği gibi, sitesinden de çeşit çeşit kalitede izleyicilerine sunuyor. Onun amacı olabildiği kadar kişiye ulaşabilmek. Hatta blogunda günlük çizerek de kimi zaman Sita&#8217;ya göndermelerde bulunabiliyor. Filmi indirirken sitesine de bir göz gezdirmenizi öneririm.</p>
<p style="text-align: center;">Çizimlerden müzikalli olanı:<br />
<img class="aligncenter" title="Sita-sarki-Soyluyor-10" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/Sita-sarki-Soyluyor-10.jpg" alt="Sita-sarki-Soyluyor-10" width="504" height="300" /></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;">Çizimlerden hikaye şeklinde ilerleyeni:<br />
<a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1272" title="sita4" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita4.jpg" alt="sita4" width="500" height="234" /></a></p>
<p style="text-align: center;">Filmin ortasında yer alan bu ateş sahnesi en beğendiğim dakikalar arasında yer almıştı:<br />
<a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita-3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1273" title="sita-3" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita-3.jpg" alt="sita-3" width="500" height="300" /></a><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita4.jpg"></a><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita-21.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1271" title="sita-2" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita-21.jpg" alt="sita-2" width="500" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2009/11/sita4.jpg"></a></p>
<p style="text-align: center;">
<div id="_mcePaste" style="overflow: hidden; position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px;">
<table border="0" cellspacing="6" cellpadding="0" width="450">
<tbody></tbody>
</table>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/12/03/sita-sings-the-blues/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Grindhouse</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/08/26/grindhouse/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/08/26/grindhouse/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2009 16:14:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=976</guid>
		<description><![CDATA[~Mustafa Türkan

90’lar sinemasını kökten değiştiren ve tekrar dirilten bu ikili, adını altın harflerle sinema tarihine yazdırdı. Yıldızı sönmüş oyuncuları canlandırmak bir yana, kullandıkları eskimiş motifleri ve konuları da yeniden hayata döndürmek konusunda gayet başarılılar. Estetize ettikleri şiddeti, uzakdoğu filmlerini, ikinci kalite video kültürünü (ya da B-Filmleri), 70’lere ait her şeyi, kurgu anlayışlarını ve çok geniş bir yelpazede ele aldıkları malzemeleri aynı potada öylesine güzel eritiyorlar ki kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Yer aldıkları her proje ve filmi iple çekilen başka bir ortaklığa rastlamak sanırım o kadar da kolay değil. Bu birliktelik ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>~Mustafa Türkan</strong></em></p>
<p align="left"><span style="font-style: italic; font-weight: bold;"><img class="alignleft" style="border: 0px solid; margin: 0px 3px; width: 300px; height: 423px;" src="/btgonline/09/btgeylul/Files/img/mecelle/grindhouse.jpg" alt="" hspace="3" vspace="0" width="300" height="423" /></span></p>
<p>90’lar sinemasını kökten değiştiren ve tekrar dirilten bu ikili, adını altın harflerle sinema tarihine yazdırdı. Yıldızı sönmüş oyuncuları canlandırmak bir yana, kullandıkları eskimiş motifleri ve konuları da yeniden hayata döndürmek konusunda gayet başarılılar. Estetize ettikleri şiddeti, uzakdoğu filmlerini, ikinci kalite video kültürünü (ya da B-Filmleri), 70’lere ait her şeyi, kurgu anlayışlarını ve çok geniş bir yelpazede ele aldıkları malzemeleri aynı potada öylesine güzel eritiyorlar ki kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Yer aldıkları her proje ve filmi iple çekilen başka bir ortaklığa rastlamak sanırım o kadar da kolay değil. Bu birliktelik 1996 yılında çekilen Günbatımından Şafağa (“From Dusk Till Dawn”) ile başladı ve günümüze kadar çok da verimli bir ortaklığın ilk adımı oldu.</p>
<p>Sin City filminin yönetmeni Robert Rodriguez, bu sefer yıllardır kendine örnek aldığı filmlerdeki korku tarzını harmanlayarak karşımıza çıkıyor. Quentin Tarantino’nun Haziran ayında gösterime giren filmi Ölüm Geçirmez’in ikinci ayağı olan Robert Rodriguez imzalı Dehşet Gezegeni, kasabada yaşanan bir patlama sonucu ortaya çıkan gazın insanları cani yaratıklara nasıl dönüştürdüğünü anlatan bir zombi filmi. Rodriguez filmde daha önceden birlikte çalıştığı Marley Shelton, Bruce Willis ve Quentin Tarantino’yla birlikte çalıştı. Freddy Rodriguez, Naveen Andrews, Rose McGowan, Michael Biehn, Jeff Fahey, Tom Savini ve Rodriguez’in oğlu Rebel Rodriguez filmde rol alan diğer oyuncular. Filmin kadrosuna sonradan katılan Tarantino, senaryoyu okurken “Bir Numaralı Tecavüzcü” rolünü çok beğendiği için bu rolde oynamak istemiş.</p>
<p>Zombi filmlerinin hayranı olan yönetmen, eski zombi filmlerinden tamamen farklı bir şey yapmak istiyordu ve senaryosunu oluştururken filmin temeline karakterleri oturttu. Karakterleri oturtma işinde çok başarılı olmuş. Eğlenceli ve değişik bir sürü karakter var. Filmin yapımcısı Nicotero hikâyenin yıllar önce yazılmaya başladığından bahsediyor: “Spy Kids hatta The Faculty zamanlarında Robert’ın bana &#8216;İçinde bir doktor ve karısı olan bir zombi filmi fikrim var. Hatta bir sahnesinde karanlık bir yoldan geçen arabaların ışığı sayesinde zombilerin kurbanına yavaş yavaş yaklaştığını göreceğiz&#8217; demişti.”</p>
<p>Robert ona ilk 30 sayfayı göndermiş sonraları ise devamını yazamamış ve arka arkaya zombi filmleri çekilmeye devam etmiştir. 21 Days Later, Dawn of the Dead, Land of the Dead ve Shaun Of The Dead arka arkaya vizyona girerken Rodriguez de Spy Kids serisinin ikinci ve üçüncü filmleriyle Sin City’yi çekti ve senaryosuna devam etti. Bu filmlerde olmayan şeyleri eklemeye çalıştı. Rodriguez filmde geleneksel zombi filmleri yapısının dışında bir anlatım uygulasa da Dehşet Gezegeni’nin klasik korku filmlerinden beslenen bir tarafı da var. Rodriguez’in senaryosu sıra dışı makyajlar ve özel efektler gerektiriyordu. Ödüllü makyaj ustası Greg Nicotero film için kadroya dahil oldu. Makyaj efektleri Rodriguez’in filminde kullanılan efektlerin sadece bir kısmı. Spy Kids 3-D ve Sin City filminin özel efektlerini yapan ekip bu filmde de birlikte çalıştı. Efektleri Troublemaker Digital grubu hazırladı ve özellikle Rose McGowan’ın bacağı için uzun uğraşlar sergiledi.</p>
<p>Tam anlamıyla bir Grindhouse deneyimi yaşatmak için de ikilinin çektiği filmlerin arasına uyduruk fragmanlar yerleştirildi (bu fragmanlardan bir tanesini Rob Zombie bir diğerini ise Eli Roth çekti). Sanırım bu şekilde istenilen havayı fazlasıyla tattırmayı başardılar.</p>
<p>Biraz filmin iyi ve kötü yönlerine değinmek gerekirse; 28 Hafta Sonra’nın politik göndermeleri ile iyice bir ciddiyet kazanan zombiler, Dehşet Gezegeni’nde daha çok Troma gezegeninden fırlayıp gelmiş ıslak canavarlar olarak karşımıza çıkıyor. George Romero ve John Carpenter klasiklerine sayısız göndermelerle dolu bir film yapan Rodrigez her türlü şovdan kaçınmıyor. Filmde yönetmen faktörü yok denecek kadar azalıyor. Öte yandan, kadınları daha fazla ön plana çıkaran her iki film de, onları adeta fetiş oyuncularına dönüştürüyor. Yani burada tek eleştirebileceğim her ne kadar kadınlar erkeklerle eşit güçte olsa da, hatta onlardan daha da güçlü gösterilseler de, yönetmenlerinin arzu objeleri olmaktan kurtulamıyorlar. Dehşet Gezegini’nin saklamaktan korkmadığı absürdlüğünü de atlamamak gerekiyor. Yüzü kimyasal gaz yüzünden iltihap kaplamış bir hastanın, bir sahne önce ona üstünlük taslayan doktorun yüzüne kendi yüzündeki iltihap baloncuğunu patlatarak sürmesi gibi absürd sahneler, filme gerçekten müthiş bir dinamizm katıyor. Bu filmi oyun kuralları önceden belirlenmiş bir futbol maçı olarak görebilirsiniz. Ölüm Geçirmez’in gölgesinde kalsa da Rodriguez’in pası attığını, Tarantino’nun da pası alıp, golü attığını görebilirdik. Maç tadında iki ayrı film deneyimi eski istismar sineması günlerine geri dönmek için ideal filmlerden…</p>
<p><span style="font-weight: bold;"> Ölüm Geçirmez/Death Proof</span></p>
<p>Sinemanın şımarık çocuğu tarafından yapılan işlerin bir ‘garip’ olduğunu daha en baştan biliyoruz. Tarantino’nun son icadı “Ölüm Geçirmez”i (”Death Proof”, 2007) de yönetmenin sinefil kimliği ve bu ‘şımarık çocuk’ haliyle birlikte düşünmek, filmi anlamak açısından oldukça faydalı olabilir. “Ölüm Geçirmez”, Tarantino’nun sırdaşı Rodriguez’le birlikte hayata geçirdikleri projenin bir ayağı olmakla birlikte B tipi filmlere sevgi gösterisine dönüşen, dahası izleyiciyi bildik Tarantino evrenine davet eden bir çalışma.</p>
<p>“Ölüm Geçirmez” B tipi filmlerin koşullarından ileri gelen bir pespayeliğin izlerini sürüyor ve bir B filmleri güzellemesi halini alıyor. Filmin açılışından kapanış jeneriğine kadar bu tutum kolayca hissedilebilir. “Ölüm Geçirmez”, söz konusu filmlerin 70′lerde popüler olmasından kaynaklı, o yılların havasını taşıyor. Oyuncuların giysilerinden filmde öne çıkan arabalara, jenerik yazılarının biçiminden çalan müziklere kadar birçok unsur 70′ler havası taşıyor. Fakat filmde gözüken cep telefonuyla birlikte, Tarantino filmin zamanını şaşırtıyor. Bu, yönetmenin filmdeki ilk numaralarından biri. Bununla birlikte klasik sinema anlatımı açısından hata sayılabilecek birçok şey de filmde kendisine yer buluyor. Mesela filmin esas karakteri Dublör Mike, bir ara kameraya bakıyor. Normal bir filmde bariz bir hata olacak bu davranış, Tarantino’nun filminde, B filmlerde amatör oyuncu kullanımına bağlı olarak doğan hatalara bir gönderme anlamını taşıyor. Zaten Tarantino değil miydi ki, “Jackie Brown”un (1997) bir sahnesinde mikrofonu neredeyse perdenin ortasında afişe eden? Yani Tarantino, ‘bilinçli hata’ları seviyor. Bu hatalar “Ölüm Geçirmez”de sınırlı değil elbette.,</p>
<p>Yönetmen bilinçli hatalarına, B filmlerin gösterildiği sinemadan ya da filmin kopyasından kaynaklı sorunlara gönderme yaparak devam ediyor. Mesela zaman zaman filmde bariz fark edilen atlamalar ve tekrarlar var. B filmlerin teknik yetersizliğine ve sinema salonlarındaki görüntü kalitelerine göndermeler yapıyor. Yetmezmiş gibi film, ilk yarısında daha ‘kötü’ bir seyir deneyimi yaşatıyor; mesela görüntü oldukça çizilmiş bir şekilde perdede beliriyor, arada görüntü siyah beyaza dönüyor ve filmin diğer yarısı daha temiz bir şekilde izleyicinin karşısına çıkıyor.</p>
<p>Hikâye ve göstermeyi seçtikleri bakımından da film B filmlerine yaklaşıyor. Psikopat bir dublörün arabasıyla genç kızların peşine düşmesini anlatan Ölüm Geçirmez sıradan ve basit bir öykü benimsiyor. Filmin göstermeyi seçtiklerine gelirsek de, B filmlerin istismar sinemasıyla olan ilişkisine değinmek faydalı olabilir. Zira B filmler, izleyici çekebilmek adına şiddet ve seks sahnelerini cömertçe kullanan, istismar sinemasının güzide birer parçası haline gelen yapımlardı. Tarantino da filmde, abartıya kaçmasa da şiddete yer veriyor. Kadın oyuncuların ağırlıklı olması sebebiyle de filmde kadınların vücut kıvrımları, bazı zaman detayıyla kör göze parmak sergileniyor. Yani Tarantino, şiddeti ve kadınları açıkça kullanarak istismar sinemasına kucağını açıyor! Tarantino o klasik göndermeleriyle dolu kendi dünyasını inşa ediyor. Bu özelliği bakımından film, yönetmenin diğer filmleri gibi bir bulmacayı andırıyor. Burada da seyir zevkini oluşturan esas etken hikâyeyi takip etmekten ziyade, yönetmenin neyi hangi filme gönderme olarak kullandığını çözebilmek. Önceki filmlerinde sıkça başvurduğu üzere ekranı ikiye bölerek, bu yöntemle Brian De Palma sinemasına el sallayan çağdaş sinemanın dahi çocuğu, burada da zaman zaman başka filmlere kimi zaman da kendi sinemasına göz kırpıyor.</p>
<p>Bu göndermelerin dışında yönetmenin takıntıları da filme sirayet ediyor. Tarantino, daha önceki filmlerinde kullandığı üzere burada da bagajın içine yerleştirilmiş kamerayla bir sahne çekiyor. Tabii Tarantino’nun dillere destan olan ‘ayak fetişizmi’ de baştan sona bağıra çağıra kendini belli ediyor. “Ölüm Geçirmez”le Tarantino, bayağı filmlerden kendine has bir estetik yaratarak sıra dışı olmayı başarıyor. İki filmi kıyaslamak gerekirse bu film daha başarılı, çünkü Tarantino yönetmenlik koltuğunda &#8220;bu filmde ben varım, seyircim yalnız değil&#8221; derken Rodrigez sadece şov yapmaya çalışmış. Özellikle 70&#8242;lerin ucuz B tipi korku filmlerini özleyenler ve çağdaş sinemanın öncü yönetmeni Tarantino’nun son filmini merak edenlerin kaçırmaması gereken bir film.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/08/26/grindhouse/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ip Man</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/04/15/ip-man/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/04/15/ip-man/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2009 16:58:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=371</guid>
		<description><![CDATA[~Ayna-i Marzî


Çoğu yaşıtlarımın (ve benden bir önceki kuşağın) dövüş sanatlarına ilgisinin sebebi Bruce Lee&#8217;dir, benim daha çok Street Fighter&#8217;daki Chun Li&#8217;dir, ama olsun. Sonuçta bu satırları okuyanlardan en azından bir kişi (1) (yer ile paralel olacak şekilde) iki ayağını tam olarak açma  ve çeşitli Kung Fu hareketleri yapmaya çabalayarak, değişik sesler çıkarmak gibi uğraşlar içerisinde olmuştur. (Belki de dövüş sanatı eğitimi almıştır, kim bilir?)
İlerleyen yıllarda da Chun Li ile temelleri atılan bu sevgi, Jet Li ile biraz daha kök saldı, ancak üzeri küllenmişken İp Man yeniden körükledi sanırım. 
Ip Man (esasında Yip ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>~<em>Ayna-i Marzî</em></strong></p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/ipman2.jpg"><em><img src="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/ipman2.jpg" alt="" width="580" /></em></a><br />
<a href="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/ipman.jpg"><img class="alignleft" style="margin: 5px; width: 230px; height: 323px; border: 0px solid;" src="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/ipman.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" /></a></p>
<p>Çoğu yaşıtlarımın (ve benden bir önceki kuşağın) dövüş sanatlarına ilgisinin sebebi Bruce Lee&#8217;dir, benim daha çok Street Fighter&#8217;daki Chun Li&#8217;dir, ama olsun. Sonuçta bu satırları okuyanlardan en azından bir kişi <strong>(1)</strong> (yer ile paralel olacak şekilde) iki ayağını tam olarak açma  ve çeşitli Kung Fu hareketleri yapmaya çabalayarak, değişik sesler çıkarmak gibi uğraşlar içerisinde olmuştur. (Belki de dövüş sanatı eğitimi almıştır, kim bilir?)</p>
<p>İlerleyen yıllarda da Chun Li ile temelleri atılan bu sevgi, Jet Li ile biraz daha kök saldı, ancak üzeri küllenmişken İp Man yeniden körükledi sanırım. </p>
<p>Ip Man (esasında Yip Man) usta, temelleri budistli bir rahibe tarafından oluştulmuş Kung Fu stili olan Wing Tsun  (ya da wing chun) <strong>(2)</strong> eğitimi almış ve bu stilin dünyaya açılmasına sebep olmuştur (ayrıca Bruce Lee&#8217;nin de hocasıymış). Zengin ve asil bir aileden gelen şifu Yip Man, ailesiyle birlikte sakin ve huzurlu bir şekilde yaşamaktadır. Usta olmasına rağmen yanlış kişilerin elinde ölümcül bir silah haline gelebilir düşüncesiyle Wing Tsun stilini öğretme taraftarı değildir, ancak olaylar ilginç bir şekilde fikirlerini değiştirir Yip Man ustanın.</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/title/tt1220719/" target="_blank">Ip Man</a> filminin elbette ki en güzel ve defalarca izlenesi sahneleri, dövüşlerin bulunduğu sahnelerdir. Dövüş demek yanlış gibi duruyor, çünkü Yip Man&#8217;ın o kadar estetik bir hareketler bütünü var ki, ağzımız açık bir şekilde hayranlıkla bakıyoruz ekrana. Tabi bu cümleden filmin geri kalanı işe yaramaz gibi bir fikir çıkmasın, aksine hikayesi, müziği, ustanın ailesiyle; insanlarla olan ilişkisi, karakterinin sakinliği güzelce hissettirilerek bir bütün olarak sunulmuş. Eğer ilk paragrafta değindiğim gruplardan biriyseniz, büyük ihtimalle zaten izlemişsinizdir, ama izlemediyseniz de harika sahnelerden oluşan bu filmi kaçırmayın derim. Hem belli mi olur, filmin sonuna geldiğinizde Wing Tsun stilini öğrenme isteğinize yenik düşerek bir denersiniz (ciddi ciddi düşünmeye başladım şahsen :p).  </p>
<p> <strong>Linkler:</strong><br />
<a href="http://www.wingchuntr.com/index.html" target="_blank">Wing Chun Türkiye</a> <br />
<a href="http://www.izlesene.com/video/spor-emin-boztepe-almanyaki-gsterileriden/604425" target="_blank">Şifu Emin Boztepe Gösterisi</a></p>
<p><em><strong>(1)</strong> İstatistik de yapmadık ki, yoksa hiç okunmuyor da, boş hayallere mi kapılıyorum :O<br />
<strong>(2)</strong> Wing Tsun stilinin hikayesi için:</em><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=15649654" target="_blank"><em> http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=15649654</em></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/04/15/ip-man/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>It&#8217;s a Free World (spoiler içerir)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/04/15/366/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/04/15/366/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2009 16:52:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=366</guid>
		<description><![CDATA[~Ayna-i Marzî

Özgürlük kavramını ele alalım evvela; genel kanıya göre tüm gayelerden, kurallardan soyutlanmış, bireysel isteklerinin sürüklediği yöne doğru hiç bir engel tanımaksızın hareket etmektir özgürlük. Sürüklenmek diyorum, çünkü kendine ait etik kurallar; gayeler olmaksızın bir kimse, &#8220;özgürlük, özgürlük!&#8221; derken, memnun olmayacağı, hiç de istemediği bir hale dönüşmüş bulur kendisini. Bahsettiğim etik kurallar, gayeler, illa ki toplumun belirlediği çerçeve içerisinde olan ahlak kuralları değil aslında. Kişinin düşünüp tartarak oluşturduğu bir kurallar zinciri diyebiliriz daha çok.
Paul Laverty&#8216;nin yazmış olduğu, Ken Loach&#8216;ın (Land and Freedom,  Bread and Roses) yönetmiş olduğu &#8220;it&#8217;s a free world&#8230;&#8221; ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>~<em>Ayna-i Marzî</em></strong></p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/itsafree.jpg"><em><img src="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/itsafree.jpg" alt="" width="580" /></em></a><br />
<a href="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/free_world.jpg"><img style="float: left; width: 230px; height: 340px; border: 0px solid;" src="http://beneaththeground.org/btgonline/09/btgnisan/Files/img/mecelle/free_world.jpg" alt="" hspace="0" /></a>Özgürlük kavramını ele alalım evvela; genel kanıya göre tüm gayelerden, kurallardan soyutlanmış, bireysel isteklerinin sürüklediği yöne doğru hiç bir engel tanımaksızın hareket etmektir özgürlük. Sürüklenmek diyorum, çünkü kendine ait etik kurallar; gayeler olmaksızın bir kimse, &#8220;özgürlük, özgürlük!&#8221; derken, memnun olmayacağı, hiç de istemediği bir hale dönüşmüş bulur kendisini. Bahsettiğim etik kurallar, gayeler, illa ki toplumun belirlediği çerçeve içerisinde olan ahlak kuralları değil aslında. Kişinin düşünüp tartarak oluşturduğu bir kurallar zinciri diyebiliriz daha çok.</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/name/nm0491956/" target="_blank">Paul Laverty</a>&#8216;nin yazmış olduğu, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0516360/" target="_blank">Ken Loach</a>&#8216;ın (<a href="http://www.imdb.com/title/tt0114671/">Land and Freedom</a>,  <a href="http://www.imdb.com/title/tt0212826/" target="_blank">Bread and Roses</a>) yönetmiş olduğu &#8220;<a href="http://www.imdb.com/title/tt0807054/" target="_blank">it&#8217;s a free world&#8230;</a>&#8221; de gayesiz, bireysel özgürlüğün kişiyi nerelere sürüklediğinin hikayesi bir bakıma. Elbette Angie karakterinin yaşadıkları, seçimleri üzerinden bizi yargılayan bir konuma oturtmaktan ziyade,seçimlerimizin bizi nerelere sürükleyebileceğine dair dikkatimizi çekmek için bir uyarı niteliği taşıyor.</p>
<p><a href="http://www.imdb.com/name/nm2446215/" target="_blank">Angie</a> işsizlerden alınan belirli bir para karşılığı, onlara iş bulma vaadinde bulunan (elbette kandırmacalarla dolu) bir ajansta çalışmaktadır. Bu ajanstan (tacizlere karşı bir tavır alması sebebiyle de) kovulan Angie kendi ajansını kurmaya karar verir. Özgürlüğüne düşkün, hırslı, güçlü, başarılı olmaya odaklanan, güzel, kısacası çağımızın ideal kadınıdır Angie. İdealistliği daha fazla kişisel başarı olan ve olabildiğince bencilce bir yaşamı arzulayan, aşama aşama erkeğe dönüşmekte olan modern bir kadın. Yardım ettiği insanları bile daha sonra hatırlamayacak duruma doğru sürüklenir Angie. Parkta babasının dürüst olması gerektiği telkinlerine umursamaz davranarak, &#8220;sen düşük maaşlı bir işte dürüstçe bir yaşamı seçmiş olabilirsin baba, ama burası özgür bir dünya.&#8221; diyerek görüşünü açıklar açıklamasına ya, gözlerinde dönüşmüş olduğu şeyden nefret ettiğinin izlerini görürüz.</p>
<p>Ataerkil düzenin içinde ezilen kadın, içinde bulunduğu duruma itiraz ettiğini sanırken, eleştirdiği şeye, bir erkeğe dönüşmeye başlamıştır. Angie karakteri de bunun bir yansımasıdır yalnızca;  yargılayacak bir halde de bulunamayız, benzer bir konumda aynı seçeneklerin peşinden gideceğimizi hissederiz için için.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/04/15/366/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dom Za Vesanje (Çingeneler Zamanı)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/02/16/dom-za-vesanje-cingeneler-zamani/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/02/16/dom-za-vesanje-cingeneler-zamani/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 10:35:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=519</guid>
		<description><![CDATA[~Ayna-i Marzi


 Önemli not: Bu filmi tavsiye üzerine, hakkında hiç bir şey okumadan izledim; eğer izlemediyseniz aynı yöntemi uygulayabilirsiniz, kendi fikrinizin oluşması açısından oldukça önemli çünkü. Yazıyı daha sonra okusanız da olur =) 
Yönetmen: Emir Kusturica
Yazar: Emir Kusturica, Gordan Mihic
Müzik: Goran Bregovic 
Imdb
Elimdeki oldukça eski sözlükte Çingeneler arsızlıkla; hayasızlıkla tabir ediliyor. Hatta sözlüğe ne hacet, günlük konuşmalarımıza kadar sinmiştir bu ayrımcı tabir: &#8220;Çingeneleşme!&#8221;
Yerleşik medeniyetlerde uyulması zorunlu kuralları çiğneyerek var olmayı asırlar boyu sürdürmeyi başarmanın bedelidir belki de arsızlık ve hayasızlıkla tanımlanmaları. Medeniyet, kurallarına direnmiş bu insanlardan intikam almadan durur mu? ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>~Ayna-i Marzi<br />
</em></h3>
<p align="left&quot;"><img style="border: 1px solid black; float: left; margin-left: 5px; margin-right: 5px;" src="http://www.beneaththeground.org/btgonline/09/btgsubat/Files/img/mecelle/cingene.jpg" alt="" width="200" height="307" /></p>
<p><em> Önemli not: Bu filmi tavsiye üzerine, hakkında hiç bir şey okumadan izledim; eğer izlemediyseniz aynı yöntemi uygulayabilirsiniz, kendi fikrinizin oluşması açısından oldukça önemli çünkü. Yazıyı daha sonra okusanız da olur =) </em></p>
<p>Yönetmen: <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001437/">Emir Kusturica</a><br />
Yazar: <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001437/">Emir Kusturica</a>, <a href="http://www.imdb.com/name/nm0586235/">Gordan Mihic</a><br />
Müzik: <a href="http://www.imdb.com/name/nm0005975/">Goran Bregovic </a><br />
<a href="http://www.imdb.com/title/tt0097223/">Imdb</a></p>
<p>Elimdeki oldukça eski sözlükte Çingeneler arsızlıkla; hayasızlıkla tabir ediliyor. Hatta sözlüğe ne hacet, günlük konuşmalarımıza kadar sinmiştir bu ayrımcı tabir: &#8220;Çingeneleşme!&#8221;</p>
<p>Yerleşik medeniyetlerde uyulması zorunlu kuralları çiğneyerek var olmayı asırlar boyu sürdürmeyi başarmanın bedelidir belki de arsızlık ve hayasızlıkla tanımlanmaları. Medeniyet, kurallarına direnmiş bu insanlardan intikam almadan durur mu? Böyle uslu çocuklarının diline dolar işte! Ama çingeneler de hınzır; her zaman uslu çocukları pek rahat bıraktıkları söylenemez; yok olmakla karşı karşıya kalsalar bile.</p>
<p>Çingene olmanın bedeli sadece sözlüklere garip garip tanımlarla girmek değildi her zaman, kanları da gerekliydi elbette. Burada anlatımım şarkiyatçılığa benzer bir hal aldı aslında, onların renkli yaşamlarını gördükçe içten içe sızlanmak, ne güzel; ne renkli cici şeyler diyerek sevecenlik katmak; ama karşılaştığında yine de ön yargıyı tam yıkamayıp sözlük tanımlarına benzer bir yaklaşımda bulunmak hatta. Sınamak için sulukule civarında dolaşmam yetmişti; o tedirginliği hisseden bensem ve üstüne üstlük yukarıdaki cümleleri de yazıyorsam bunda bir terslik oluşuyor doğal olarak. Peki filmle ne alakası var yazdıklarımın? Bu noktada filmden bahsedeyim biraz da:</p>
<p>Çingeneler Zamanı tam bir renk cümbüşü, çingenelerin yaşamı anlatılıyor; yer yer gülümseterek; bazen hüzünlendirerek bazen de gözlerden yaş getirterek (ki bunda Goran Bregovic&#8217;in etkisi çok fazla, özellikle ederlezi şarkısı). Konu, müzikler, imgeler; bir bütün halde büyüleyerek sunuluyor (pek çok sahne vardır akla kazınan, ama hıdırellez günü sahnesi bambaşkadır). Perhan, Charlie Chaplin çakması Merdan, hepsi içinize işliyor diyebilirim karakterlerin. Uzun zamandır ikinci defa film izlememe rağmen, Çingeneler Zamanı bu direnmemi kırdı hatta.</p>
<p>Film bittiğinde hüzün, dram etkisi yoğun bir şekilde hissediliyor ve öyle bir cümbüşte yaşama hayali oluşuyor insanın içinde, eskiye; ötekiye olan özlem gibi bir nevi. Ama bu özlem yapay aslında; ekranda görmemizle oluşuyor. İşte yukarıdaki cümleyle bağlantım da bu noktada, ekranda bu renk cümbüşünde büyülenmişken bir sulukule civarından geçmek bile tedirgin edebiliyor insanı. Çünkü zehirler bize de bulaşmış, uslu çocuk olmak kolay değil sonuçta.</p>
<p>Neticede Çingeneler Zamanı çok etkileyici bir film. Ancak bittikten sonra kapılmamamız gereken bir nokta var; &#8220;Çingenelerin o cümbüşüne özenirken, aslında iki yüzlü davranıp kendimizi son derece insancıl hissetmek.&#8221; diye noktalayabilirim sözümü.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/02/16/dom-za-vesanje-cingeneler-zamani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>White Nights (1985)</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/02/16/white-nights-1985/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/02/16/white-nights-1985/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 10:33:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>montezaus</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=517</guid>
		<description><![CDATA[~montezaus

Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines&#8230; Bu filmi izleyene kadar isimlerini duymadığım; tanımış, daha önce bir yerde görüp izlemiş olsam bile şu anki kadar taktir edip etmeyeceğimi bilemediğim iki dansçı, iki müzik dehası. Ama bir araya gelip öyle bir film yapmış, öyle kareografiler kurgulamış, balenin ve step dansının öyle güzel örneklerini ortaya çıkartıp, dansın müzikal ve artistik potansiyelini yansıtmak adına öylesine güzel işler yapmışlar ki; dansla, baleyle uzaktan yakından alakası olmayan ben bile zamanında televizyonda bir sahnesine denk gelmemle, gayet alakasız bir yerde bulunmama ve benim için uygunsuz bir zaman olmasına ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>~montezaus</em></h3>
<p align="left"><img style="border: 1px solid black; float: left; margin-left: 5px; margin-right: 5px;" src="http://www.beneaththeground.org/btgonline/09/btgsubat/Files/img/mecelle/white-nights.jpg" alt="" width="300" height="400" /></p>
<p>Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines&#8230; Bu filmi izleyene kadar isimlerini duymadığım; tanımış, daha önce bir yerde görüp izlemiş olsam bile şu anki kadar taktir edip etmeyeceğimi bilemediğim iki dansçı, iki müzik dehası. Ama bir araya gelip öyle bir film yapmış, öyle kareografiler kurgulamış, balenin ve step dansının öyle güzel örneklerini ortaya çıkartıp, dansın müzikal ve artistik potansiyelini yansıtmak adına öylesine güzel işler yapmışlar ki; dansla, baleyle uzaktan yakından alakası olmayan ben bile zamanında televizyonda bir sahnesine denk gelmemle, gayet alakasız bir yerde bulunmama ve benim için uygunsuz bir zaman olmasına rağmen kareografileri, teknikleri, hareketleriyle ritmi yorumlayış biçimleri ve doğaçlama yarattıkları ritmleriyle filmi sonuna kadar izliyor bulmuştum kendimi.</p>
<p>White Nights, Sovyet Rusya&#8217;dan Amerika&#8217;ya kaçmış oldukça ünlü bir balet olan Nikolai Rodchenko&#8217;nun (Baryshnikov) uçağının Sibirya&#8217;da gizli bir askeri üsse zorunlu iniş yapmasıyla başlıyor. İniş sırasında ciddi şekilde yaralanan, yaraları bahane edilerek Amerikan yetkililere teslim edilmeyip Rusya&#8217;da alıkonulan baleti Sovyet yetkililer, Amerika&#8217;ya iltica ettiğinde bayağı gürültü koparmış olmasından da dolayı tehditlerle, Sovyet propagandası için Rusya&#8217;da tekrar sahneye çıkarmaya çalışıyorlar. Nikolai&#8217;ı ikna etmekte faydası olacağı düşünüldüğünden, zamanında Amerika&#8217;dan Sovyetlere iltica etmiş olan siyahi step dansçısı Raymond Greenwood (Hines) da çeşitli vaat ve tehditlerle kendisini bu ikna süreci içerisinde buluyor.</p>
<p>Buraya kadarki kısmı film için hafif Amerikan propagandası izlenimi veriyor olabilir. Ancak film Amerika&#8217;nın muhteşemliğiyle alakalı olmadığı gibi, yeri geldiğinde Amerika&#8217;ya karşı Sovyetler&#8217;e karşı söylenmiş olanlardan daha ağır şeyler de içeriyor. Filme belki Sovyet karşıtı denilebilir, ama burada da ideolojik bir duruş olmadığına dikkat çekmek gerek. Komünizm karşıtı değil bir sahne, bir kelime bile yok. Eleştirilen çoğunlukla baskıcı, sansürcü, kontrolcü unsurlar, ki bunlar da sanatın özgürlüğüne darbe vurduğundan, sanatçının kendisini kendi ülkesini terk etmek durumunda bulmasına neden olabildiklerinden; yine aynı şeye neden olan Amerikan toplumundaki sosyal adaletsizlik, kendine geniş nufüs alanı bulmuş ırkçı önyargılar ve bunun gibi diğer şeylerle beraber verilmiş olan şeyler. Normalde bu film üzerine konuşacaksam işin &#8216;Amerika vs. Sovyetler&#8217; kısmının üzerinde bu kadar durmazdım; ama saniyede X propagandası diye fişlenen filmlerden biri olmasını istemedim White Nights&#8217;ın. Bu damga biraz fazla kolay vurulabiliyor bazen.</p>
<p>Filmi izleyince böyle bir şey olmadığı da daha rahat görülebiliyor zaten. Senaryo yalnızca iltica etmiş, ne yaparlarsa yapsınlar, istedikleri ülkeye gitsinler, isterlerse kendi ülkelerine geri dönsünler ilticacı olarak kalmaya mahkum iki parlak sanatçıyı bir araya getirmiş, hikayeyi bu temelde anlatmış. Ee peki bu kadar mıdır? Bu temada bin tane film çekilse, bilmiyorum birkaç tanesini ancak izler, belki bir iki tanesini bahsetmeye değer bulurdum herhalde. Ancak filmde hikayenin ötesinde dans adına, müzik adına gerçekten muhteşem şeyler yapılmış. Yapılan şeyler her türlü tekniksel vs. kalitesinin yanında, iki sanatçının da danslarını uğrunda araç olarak kullandıkları müzikal bir tavrı, düşünceyi özüyle izleyicilerine verebiliyor oluşuyla özel bir yere sahip bence. İlk izlediğim dans kareografileriyle &#8216;aa bale, step dansı böyle olaylar mıymış&#8217; dedirttirebildi bana. Gregory Hines&#8217;ın ritmlerini, müziği yorumlayışını alın, rahat rahat en zengin davul sololarıyla karşılaştırabilirsiniz. Aynı şekilde Baryshnikov da hareketlerindeki ritmleriyle, artistik ifadeyi hem görsel hem de ritmsel olarak yorumlayışındaki özgünlüğüyle, dansı sololarıyla genel anlamda önyargılarla çizilmiş olan sınırlarının ötesinde bir yere taşıma iddiasını taşıyor.</p>
<p>Hoş, karakterleri sevdiren bir hikaye, döneme ilişkin sanatçıların o zamanlarda içinde bulunduğu koşulları, kimi zaman siyasi mekanizmaları, kimi zaman sosyal adaletsizlikleri ve bunlara sıkça maruz kalmış insanların yaşamlarını anlatan bir senaryo, fakat belki hepsinden önce ve aslında hepsini tamamlayacak şekilde dans adına olağanüstü işler yapan, bazı şeylerin taktire şayan şekilde bayraktarı, öncüsü olmuş olan sanatçıların; hem kendilerinin, sanatlarının geldiği noktayı yansıtan, her bir dokunuşlarıyla içinde yeraldığı senaryoyu, hikayeyi, sahneleri incelikle işleyen muhteşem dans performansları. Her türden müzikseverin izlemesini tavsiye edeceğim bir film kesinlikle. Dansla ya da görsel sanatlarla en ufak ilginiz olmasa dahi görselliğin içine yerleştirilmiş olan müzikal öğeleriyle, bu müzikal öğelerin de gerçekten üst derecede yorumlarını, örneklerini sunmayı vaad etmesiyle eminim kendini izlettirebilecektir. Hikaye de ilk bakışta belki biraz basit dursa bile oldukça hoş bir biçimde anlatılmış. Senaryosuyla da en sevdiğim filmlerden birisidir herhalde White Nights.</p>
<p>Yönetmen: Taylor Hackford<br />
Oyuncular: Mikhail Baryshnikov, Gregory Hines, Jerzy Skolimowski, Helen Mirren</p>
<p>Linkler:<br />
<a href="http://www.imdb.com/title/tt0090319/">IMDb Sayfası</a><br />
<a href="http://www.youtube.com/watch?v=LuUbegh4aC0">Fragman </a><br />
Filmden Sahneler: <a href="http://www.youtube.com/watch?v=6ZiWl9NoDkw">1, </a> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=5CZEkXO7pYk">2, </a> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=haBZCrBHMm4">3, </a> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=dShmvFeZsAg">4 </a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/02/16/white-nights-1985/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

