<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Kitap</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/tag/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 17:17:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #4 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 20:49:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3411</guid>
		<description><![CDATA[Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel gibi değişiyordu, bir de üzerine bu Kant-Hume-Locke silsilesi geldi iyi oldu.&#8221;, oldu. İyi oldu.</p>
<p>Başlangıçta uyarayım sonradan sıkıntı yaratmasın: Eğer konudan konuya atlamaları görür ve Treatise&#8217;den çok kendi fikirlerime (quasi-tesbitlerime) odaklandığımı düşünürseniz, yanılmış olmazsınız. O halde, &#8220;niye buraya, Treatise&#8217;in altına yazıyorsun ki?&#8221; sorusunun cevabını vereyim: Çünkü bu kitaptan &#8216;hareketle&#8217; vardım buradaki cümlelere ve olsebep diyebilirim ki mezkur kelimelerin konteksti olmasa bile çıkış noktası, terminali Treatise&#8217;dir. Muavin diyor ki o detone-ve-derbeder sesiyle: Kelimeler bizden, çay kahve meşrubat sizden. Bilet ise gidiş-dönüş: Yani terminalden çıktık, biraz uzaklaşıp yine terminale (Treatise&#8217;e) dönücez. Skeptik_bozkırlar&#8217;ı tercih ettiğiniz için teşekkürler, komiklikler.</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de davranış ve değerlere dair yaptığı tesbitlerden biri &#8216;karşılaştırma&#8217; ile ilgili. Nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; niteliklerinden ziyade çoklular (benzer veya farklı nesneler network&#8217;u) içindeki izafi konumlarına göre değerlendirdiğimizi vurguluyor ve hatta burada yine &#8220;warm passions || violent passions&#8221; ayrımıyla örneklendirdiği gibi verimli bir doğal-yapay değer ayrımına gidiyor. Adalet vesair konseptlere dair söyledikleri hakkında (hopefully: henüz) konuşmak için kendimi yeterli görmediğimden, bu ayrımı sadece hatırlamakla yetiniyor ve az önce bahsettiğim &#8216;karşılaştırma&#8217;nın, daha doğrusu karşılaştırma eğiliminin topluluk-birey ilişkilerinde nasıl etkili olduğunu anlatmak istiyorum.<br />
(An itibarıyle terminalden ayrılmış bulunuyoruz.)</p>
<p>Kitabın is-ought eksenli bir uzayda koordinatlaştırılmasının zor olduğunu evvela bir hatırlatayım. Zira Hume genelde neyin nasıl olduğuyla ilgili kapsamlı işlevsel açıklamalara girişiyor. Ben şimdi mezkur karşılaştırma paterninin sosyal alandaki misalleriyle biraz da olması-gerekeni-tasvir-etmese-de-olan-hakkında-soru-işareti-koyan düşünceler üretmeye çalışayım:</p>
<p>(İnsanlar arasında) karşılaştırma ve (daha da önemlisi) karşılaştırılma isteğinin kökeninin ne olduğunu düşünürken sevindirici (mi üzücü mü olduğuna karar veremediğim) bir noktaya geldiğimi fark ettim az önce: David the Skeptic&#8217;in sosyal &#8220;arenadaki&#8217; çeşitlemelerin üzerinde durmamış olması, onun tesbitini bu alanda kullanamayacağım anlamına gelmiyor tabii. Eğer basit nesnelerin değerlerini, karşılaştırma eğilimimiz üzerine bina ediyorsak, bu aynı zamanda izafiliğin insanlar arası ilişkilerde de neden bu kadar tercih edildiğini açıklar. Öyleyse olanın neden böyle olduğu hakkında basit ve tatmin edici bir açıklamaya sahibim demektir. Lakin &#8220;olanın&#8217; varyansı, dinamiği beni tatmin ediyor mu, karşılaştırmak ve karşılaştırılmak &#8220;beni&#8217; ne derece tanımlar, iki dakika köşeye çekildiğimde gördüğüm manzaradan ne kadar memnun kalırım,.. diye diye nefes almak istiyorum. From 1738 back to 2011.</p>
<p>Yıl 2011, hala karşılaştırıyor ve karşılaştırılıyoruz. Asgari bir karşılaştırma düzeyinin toplumun &#8220;işleyisi&#8217; için gerekli oluşu, tek tek kat eden &#8220;başkalarına göre şu şu konumdasın, o halde şusun.&#8221; söylemini vazgeçilmez kılmaz. İşin kötüsü karşılaştırma-karşılaştırılma düzeneği bireyi hep arzulama-arzulanma&#8217;dakine benzer bir sakatatlığa sürükler. Kıyas silsilesiyle büyüyen insanın etrafını algılarken, anlamdırırken kullandığı uzayın temel eksenlerinden birini, yan yana getirip skalarlaştırmanın eyleyenlere uygulanmasından ibaret kalır.</p>
<p>Yıl 2011&#8242;i geyik olsun diye, araya-back-to-the-future-ekleyeyim geek&#8217;i olsun diye yazmadım. Üstelliğine kurban olmak &#8216;zorunda&#8221; kaldığımız teknoloji ve haliyle kitle iletişimin zaten bir garip metronomla titreyen algılarımız üzerinde yarattığı tahribatı zikrederek başlayabilirim mesela. Çağ uzay veya atom çağı değil, malumat çağıdır, beyler. &#8216;Bilgi&#8221; gibi ne idüğü belirsiz bir referans yumağıyla anlatmaya çalışsam bu asrı, eskilerin hakikatine, hikmetine, iradesine haksızlık etmiş olmaz mıyım? Önceden dakika başı x ile sınırlı olan kıyas sayısı şimdi hem sosyalliğe manasız bir vurgu yapan bilim rahipleri hem de &#8220;sosyal&#8217; medya diye anılan mecraya aynı minvalde bir önem atfedenler sağolsun uçtu kaçtı. Amacım &#8220;din, devlet, televizyon, bilim.. bunlar çok yanlış.&#8221; diye gaza gelen fevri neferin izinde bir sloganı değil, tedbiri elden bırakmazsak nasıl bir hızla kendimizi bu malumat yığınında kaybedeceğimize dair belki tabiri caizse bir uyarıyı not düşmek.</p>
<p>Tahribatla neyi kastediyorum? Tam olarak şunu: &#8220;Normalde&#8217; bu kadar persona&#8217;yla, persona olmasa bile en azından malumatla doldurulmaya, bu kadar veriyi yayıldığı ölçüde hızlı işlemeye meyyal değiliz. Hızlı işlemek bir yana, hızlı&#8217; davranmaya&#8217; da alışık değiliz. Dahası, mülahazanın çeşitliliği ve dağılımı babında zaten elimizde az sayıda cluster varken, neyin ne olduğuyla ilgili temel soruları bile malumat bombardımanı nedeniyle ıskalıyor, televizyonun qualia öldürücülüğünden ve alışverişin boşluğundan kurtulduğumuzu zannedip bu kez kendimizi tek tıklamalarla, en kötü cift tıklamalarla bina edilen gölge-davranışlar tarafindan sarmalanmış halde buluyoruz.</p>
<p>Biraz mola. Genel rotadan çok sapmayı düşünmediğim için azcık soluklanayım, konuyu toparlayayım diyorum. İnterneti, televizyonu, bilgisayarı cihazı mihazı bırakıp alt-konseptlere geri dönüyorum. Karşılaştırma ve sosyallik. Sosyallik etrafında dönen geniş bir kritik değil aslında amacım: ki bunu şu an yapabilir miyim, mecburi sosyalliğe skeptik yaklaştığımı söylemekten başka ne diyebilirim bilmiyorum. Bahsedeceklerim, geniş ölçekli net önermelerden ziyade insan davranışlarıyla ilgili ufak tefek gevelemelerden ibaret olacak. Bu yüzden çok şey beklemeyin ama çaylarınızı da sağlama alın ki engebeli yolda titreyen otobüsün azizliğine ugramalar olmasın.</p>
<p>Karşılaştırma paterniyle ilgili bir not daha: Başlangıçta bunu nesnelerin kıyasının öznelere taşınması şeklinde basit bir açıklamayla geçiştirmiş olsam da, şimdi tekrar baktığımda görüyorum ki, toplumda bireylerin karşılaştırılmasına neden olan temel motivin kökeni eyleyenin etrafına indirgenmiş bir algı-karar dünyasında değil, rekabetin &#8216;genel fayda&#8217; bakımından işlevli olmasında yatıyor. O halde eğer elimde konseptin kaynağı hakkında böyle bir iz varsa, çok uzağa gitmiş olamazlar diyerek yoluma devam edebilirim:</p>
<p>(Vazgeçtim. Biraz daha &#8216;garanti&#8217; bir yol izliyorum. Tamam tamam, açıkçası: Tırstım. Çayları rahat için. Otobana çıkıyoruz.)</p>
<p>Karşılaştırmanın kurucu ve yayıcı bileşenleri. Kurucuyla eyleyensiz düzenekleri kastediyorum, kurumları yani. Devlet (vatandaşlık ve &#8220;görevler&#8221;), okul (öğrencilik ve &#8220;not&#8221;), hastane (sağlık, sağlamlık ve &#8220;güç&#8221;). Bunlar, ilk aklıma gelen kıyas &#8216;kurucuları&#8217;. Eyleyensiz, daha doğrusu kökenleri görünür eyleyenlerinin, hiyerarşi extremum&#8217;larının ardında olan kurumlar. Yayıcı bileşenler ise: Birincisi, kurucu merkezlerin dış temsiller (&#8220;outlier-representation&#8221;), yani kurumun söylemini hiyerarşik konumları (siyasetçi, öğretmen, doktor) vasıtasıyla cismanileştiren özneler. İkincisi, açık, somut ve tecrübeye dokunan seviyede cismanileşen kıyası ittihaz eden eyleyen çokluları. (Arkadaş grupları, envai çeşit topluluk, internet persona&#8217;ları&#8230;) Üçüncüsü, kurucu ve yayıcı bileşenlerin etkilerinin ağırlıklı ortalaması, yani çıktı: Kıyası zihninde yaşatan, onu bizzat kendini inşa etme yöntemi olarak (genelde mecburen) olumlayan, ve yerine, olumlama miktarına göre önceki bileşenlere tekrardan ileten, yayan nokta. Birey.</p>
<p>Karşılaştırmanın sosyal alanda uygulanışı hakkındaki gevelerimi (gevelemelerimi) burada kısıtlıyorum, ki hem konu dağılmasın, hem de başlangıç noktama (Treatis&#8217;e) geri dönebileyim. Döndüm: Treatise&#8217;in bende bir çeşit &#8216;kaotik iyi&#8217; insan tasviri çağrışımı yarattığından bahsetmiştim. İyi&#8217;lik önkabulüm klasik anarşi zamanlarımdan (those were the days) kalma esasında. Tam eğiyordum, büküyordum, ne isim versem ne desem diyordum ki, bu alacakaranlık kitap çıktı karşıma. Neticede, &#8216;yatıştırılmış skeptik&#8217; Hume&#8217;un gurur, sevgi, merhamet&#8230; temalı cümlelerini okurken, &#8220;hah.&#8221; dedim ve ismini &#8216;iyinin ve kötünün ötesinde&#8217; (vay arkadaş) değil &#8216;kaotik iyi&#8217; koydum. Bence, en azından Planescape&#8217;in hatrına, iyi oldu. Yani.</p>
<p>Kaotik iyi demişken, Hume&#8217;un &#8216;dörtlü&#8217; (dört düğümü (node) olan çoklu (manifold, veya graph)) network incelemelerine dahil bir tesbitinden bahsedeyim (node-manifold-graph isimlendirme silsilesi bana ait. Yani Hume bu kelimeleri değil &#8216;ikili ilişki&#8217; (&#8216;double relation&#8217;) kabilinden bir isimlendirmeyi tercih ediyor genelde). &#8216;Of the mexture of benevolence and anger with compassion and malice&#8217; (&#8216;alçakgönüllülük ve öfkenin, merhamet ve çakallıkla karışımı üzerine&#8217;) altbaşlıgında, David ağabey diyor ki, bir zihin bir diğerinin ihtiraslarını tahayyül ettiği (gözlemlediği) zaman, ters-yansıma şeklinde isimlendirilebilecek bir işleyisle ilerler (bu ismi de ben salladım). Burada, ters-yansıma ile kastettiğim, tahayyül edenin tahayyül edende gördüğü ihtirası (duygulanışı) takiben, gördüğünün zıddını tecrübe etmesi. Hume bunu, neşe-hüzün (joy-grief) ile örneklendiriyor. Tam bu noktada işte, cümlelerin netliği ve ilişkilerin basit lineerliği (ki &#8216;lineerlik&#8217; aslında en azından matematikte, veya matematikteki anlamıyla örtüşecek şekilde kullanıldığında, güçlü olması muhtemel bir mimariye işaret edebilir: O yüzden &#8216;basit lineerlik&#8217; dedim) soru işareti uyandırıyor.</p>
<p>Birincisi, örneğe has olarak söylüyorum, x&#8217;in ardından ~x&#8217;in (x&#8217;in &#8220;tersinin&#8217;) tecrübe edilmesini, genel geçer bir kural olarak alabilir miyiz? X olarak soyutlamayı geçtim, sırf hüzün-neşe örneğinde bile, böyle net ve doğrudan, hüzünse-neşe-neşeyse-hüzün kabilinden konuşabilir miyiz? Zira, işleyişin şeması, spesifik ihtiras kategorisi bir yana, tahayyül edenle edilenin iletişiminin karakteriyle beraber, ihtirasın (zihinsel durumun, halet-i ruhiyenin) kendine has olması muhtemel bileşenlerinden de etkilenmez mi? En azından (too much en azından), mezkur şemanın muhtevası, toplum boyunca görüntülendiğinde, kümelenmiş (clustered) bir tablo çıkarmaz mı karşımıza? (Derin bir nefes alıyoruz, çaylara dikkat) ikincisi, işte &#8216;insan doğasının&#8221; doğasının da insanının da titrediği kısım, Hume&#8217;un (veya onun kadar yetenekli olan diğerlerinin) gözlemlerine, çıkarımlarına, bilhassa netlikleri ve bütünlükleri bakımından hayran kalmadan edemiyor olmamıza rağmen, ne kadar güvenebiliriz? Mevzuyu kapitalizm-komünizm eksenine kilitleyenlerin tasavvur dünyalarına, niyetlerine, hakikat arayışlarına güvenebilir miyiz, diğer yandan?</p>
<p>Absolutely nothing we trust.</p>
<p>To hume it may concern,</p>
<p>Hume ve Treatise isimlerini zikretmediğim sürece, daha çok, basta belirttiğim gibi, Hume&#8217;un konsept, fikir ve kategorilerinden hareketle kendime yol açmaya çalıştığım bir yazı oldu bu. Daha dogrusu, belki ilerde yazacağım daha kapsamlı (ve inşallah üzerine daha çok emek harcanmış) bir tahkikin &#8216;anahtar noktalarını&#8217; ihtiva eden bir yazı, diyebilirim. Karşılaştırma&#8217;yla başlayıp malumat meşrubat derken biraz kendimi kaybetmiş gibi gözüktüysem, sürç-i lisan ettiysem, bilhassa Hume&#8217;un hatrına, affola. Treatise hakkında (ve evet yine Treatise&#8217;den &#8216;hareketle&#8217;) yazmak istediklerimin en az bir bu kadar daha olduğunu (daha &#8216;warm passions || violent passions || fuko&#8217; var, &#8216;halk psikolojisi, felsefe ve edebiyat&#8217; var, çok var) bildiğimden, hem iyice dağınıklaşmasın hem de şu hem&#8217;lerim artık bir son bulsun diye, bitiriyorum bu yaz-yaz-bitmedi-hacı-abi denemeyi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #3 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3397</guid>
		<description><![CDATA[(warm passions &#124; violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)</p>
<p>Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.</p>
<p>Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i unutmak mümkün değil?) Arthur ağabey&#8217;in üslubunun enteresan özelliklerinden biri mesela, hem gayet temiz, anlaşılır oluşu, hem de çeşitli dillerdeki deyişlerle beslenmesi. Şöyle ki: Schopenhauer, bir fikrini anlatırken, bazen, dildeki (Almanca, İngilizce veya Latince, değişiyor) zımni önkabullere dikkat çeker. Yani, misal, alır çok kullandığımız bir ibareyi, kendi fikrinin anahtar noktalarıyla eşleştirir. Güzel bir şekilde yapar ha bunu da, öyle havada kalacak şekilde değil. &#8220;hakkaten la?&#8221; diyesi gelir insanın.</p>
<p>Back to Hume. Wp ve vp diyordum (bu kısaltmaları kullanıyorum warm passions ve violent passions için). Passion&#8217;in etimolojik kökenini arastırmamış olmamakla birlikte, diyebilirim ki, tahminen kelime &#8220;passive&#8221; ile, yani pasiflikle bir şekilde alakalı. Arzu diyecektim, vazgeçtim, ihtiras daha iyi gibi geldi. Neyse, kelimenin tam karşılığı bir yana, aslında Hume&#8217;un tesbitinin güzelliğini teslim etmek gerekiyor en başta. Akla (reason) atfedilen genel üstünlüğü sorgulamaya yardımcı oluyor esasen. Hume&#8217;un &#8220;vulgar yaee.&#8221; diye hedef aldığı, eleştirdiği ortalama mülahazayı açmaya çalışayım ben biraz:</p>
<p>Birincisi, toplum zaten kendi başına homojen değil. İkincisi, buradaki eleştiri, bence açıkçası, &#8216;sokaktaki adam&#8217;dan ziyade, pseudo-entelektüel denebilecek tiplere gidiyor. Pseudo-entelektüel de fazla oldu aslında: wannabe-intellectual diye de iyice alaşağı etmek istemiyorum ama, aklımdaki kitleyi aşağı yukarı şu hatlarla özetleyebilirim: bir şekilde bir yerlerden bazı isimleri duymus, hadi en iyi ihtimalle bazı kitapları da okumuş (ki çoğu &#8216;ikinci elden&#8217; bunların, yani Kant okumaya tenezzül etmez de gider özet mözet okur. Hadi özeti hakkını vererek okusa iyi: onu da yapmaz), zihin felsefesi hakkında edeceği iki kelam bulunmamasına rağmen &#8220;insanı&#8221;, &#8220;özgürlüğü&#8221; çözmüş gibi davranan ayaklı sloganlar. Bu adamlara sorsak, aslolan &#8220;akıl&#8221;, &#8220;akıl rulez&#8221;. &#8220;aklı izlediğimiz zaman&#8221; her şey düzelecek. Buyurgan olmalarını geçtim, Aydınlanma&#8217;nın bayraktarlığını yapmaları aslında cidden üzücü bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Bilmiyorlar ki, Hume olsun, Locke olsun, Kant olsun, bu insanlar, ki aydınlanma denince zikredilmesi olmazsa olmaz ilk isimler, &#8216;aklın sınırlarıyla&#8217; da uğraştılar. Yeri geldi nedenselliği sorguladılar, yeri geldi çarşaf çarşaf antinomiler, meta-eleştiriler sundular.</p>
<p>Daha fazla ifrit olmadan wp | vp&#8217;ye dönüyorum. Kendi kaba tanımımı biraz daha açayım, hatta eleştireyim: wp&#8217;ye &#8220;toplumsal&#8221;, vp&#8217;ye &#8220;bireysel&#8221; demiştim. yahut, sırasıyla &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221;. Birincisi, bu her zaman böyle olmak zorunda değil. İhtirasin tecrübe edilişindeki şiddetle karakterize edilen zihinsel durumu toplum-birey ikili kategorizasyonundaki konumlanmaya göre kodlamak her zaman mümkün olmuyor (ben denedim). &#8220;Kabaca böyledir&#8221; diyebiliriz, ama neticede kabaca tabii. Vicdanın ne kadar gayrı-içgüdüsel olduğu sorusunu es geçersem, &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221; daha iyi bir ayrım gibi, ordan devam ediyorum. Hatta, &#8220;vicdani&#8221; yerine, &#8220;dingin&#8221; diyorum (bu kelime için bir düzeltme gelebilir). Hume&#8217;un wp ile kastettiği, izafi &#8216;durgunluk&#8217; aslında. Vp hen-hen-hen bir yapayım-edeyim-yerimde-duramayayım&#8217;a işaret ederken, wp, hele-bi-otur-soluklan-yeğenim&#8217;i temsil ediyor.</p>
<p>&#8220;Reason is, and ought only to be the slave of the passions.&#8221;</p>
<p>Hume&#8217;e göre, insan, ihtirasların(ın) kölesi olmaya mahkum. Ilık veya sıcak ihtiras, fark etmez. Hume&#8217;un Schopenhauer&#8217;le epey benzeştiğini yineleyeyim, zira Schopenhauer ihtirasları İrade&#8217;ye genelleyerek benzer bir sonuca varır (farkı bu mahkumluktan &#8220;kurtulmanın&#8217;, bu mahkumluğu hack&#8217;lemenin yollarını aramasında, hatta onlardan bazılarını göstermesinde). Gerçi bu tarz &#8220;aforizmalar&#8221; felsefecinin düşüncelerinin tam resminin ıskalanmasına da neden olabiliyor (veya felsefeci kasıtlı olarak böyle izafi yüzeysel bir cümleyi yumurtluyor). Mesela Hume burada tabi olunanla &#8216;bildiğimiz&#8217; ihtirası (&#8216;sıcak&#8217; olan, &#8216;hızlı&#8217; olan) mı kastediyor, yoksa &#8216;ılık&#8217; olanları da kapsayan kendi genel ihtiras kavramsallaştırmasını mı? İlki olması daha muhtemel. Aforizmaya takılmadan, wp | vp ayrımının &#8216;kendilik tekniklerindeki&#8217; öneminden devam ediyorum.</p>
<p>&#8220;mpg123 &#8211;loop 2 -@ blaizer.list&#8221;</p>
<p>&#8216;Kendilik tekniğiyle&#8217; kastettiğim ne? Şu: bir insan, tecrübe ettiği içebakışın, daha doğrusu tevarüs ettiği içebakış metodolojisinin, ardından, &#8216;kendini&#8217; wp | vp&#8217;lerindeki salınımlara, &#8216;titreşimlere&#8217; göre inşa eder. Benim genelde gözlemlediğim, tahmin ettiğim metod bu (özneleştirme, özneleşme, tahakküm gibi faktorleri es geçiyor, toplumsal paternlerin, rotaların bireydeki &#8216;canlanışıyla&#8217; idare ediyorum şimdilik). Ve rahatlıkla diyebilirim ki, modern, daha doğrusu seküler dünya görüşü, özneyi, vp&#8217;ye göre kurar. Yani, et yeme &#8216;isteği&#8217; mi belirdi içinde? O sensin. Uçkurunun uçası kaçası mı var? O sensin. Söz konusu vp ise, &#8216;ihtiraslar&#8217; diyemezsin, &#8220;ihtiraslarım&#8221; demelisin. &#8216;Kateden arzular&#8217; diyemezsin, &#8220;arzularım&#8221; demelisin. Başka ne yapabilirsin ki? Ve bir an önce &#8220;tatmin olman lazim&#8221;. Niye? Çünkü, sana açıklıyorum, beni iyi dinle, sen, ancak ve ancak, bu bahsettiklerim doğrultusunda davrandığın ölçüde sensin. Tıp ne söylüyor? Ancak x,y yaptığında z hormonlarının salgılanacağını, mutluluğunun, mutluluk kavrayışının da asla ve kat&#8217;a bu hormonlara dayalı metriklerden kaçamayacağını anlatıyor. Dimitri isyan etti de noldu? Kimyaya halel geldi mi? Hayır. Beni dinle&#8230;</p>
<p>(böyle uzadıkça uzuyor bu)</p>
<p>Yani, diyorum ki, bu tarz ne yazık ki epey yüzeysel bir kendilik algısı katediyor insanları. &#8216;Arzuların özgürleştirilmesi&#8217; kabilinden bir hedef mevcut. Yani &#8220;içimizde&#8221; dolanıp duran bazı arzular var, bunları &#8220;özgürleştirirsek&#8221; her sorun hallolacak. Seküler veya modernle, felsefedeki dizilişi kastetmiyorum bu arada. Aydınlanma ve aydınlanma sonrasında, ihtiraslara yüklenen anlam stoikten anti-puritene kadar varyans gösterir. Kastettiğim, odaklandığım, bundan ziyade, direkt pratikteki, medya ve &#8220;insan bilimleriyle&#8221; ittihaz edildikçe edilen söylem-davranış çoklusu. Siyaset teorisine şöyle ya da böyle bulaşmış heyecanlı insanların da hatrını gönlünü gözetmiyorum şu noktada (here comes the ifrit): muhtevasina dair zerre tefekküre yelken açmadığın sürece o diline doladığın &#8216;özgur irade&#8217; tahayyülünün kime ne faydası olacak? &#8216;Liberal&#8217; diye küfür niyetine kullandığın kelimenin kökenlerine gittiğinde senin hayatından, olması-gereken şeklinde ortaya döktüğünden çok da farklı olmayan bir dünya görüşünü, bir ahlak algısını gördüğünde nereye atacaksın temellerini o &#8220;burjuva x&#8217;i&#8221; şablonuyla, danteliyle süslediğin güzeller güzeli binaların? Zihne dair en ufak bir tetkikin, tahkikin olmadığı halde, hangi yüzle &#8216;toplum&#8217; hakkında bir &#8216;model&#8217; ortaya koyuyorsun? Hah, Kant&#8217;a &#8220;utangaç materyalist&#8221; dedin ya, işte o an çok sevimli oldun sen benim gözümde.</p>
<p>(bi yüzümü yıkayıp geldim. from ifrit to normal mode.)</p>
<p>&#8220;Arzuların özgürleştirilmesi&#8221; gayesi, kendi idealini de ıskalıyor aslında. An-be-an bir ihtiras manyaklığının insanı &#8216;mutlu&#8217; edebileceğini iddia etmek alıklıktır. Çileciliğin mantığı da zaten &#8220;acı lazım bana. Acıyı getirin.&#8221; misali mazlum iniltilerde değil acının minimize edilmesi için ihtiraslara itinayla yaklaşmakta yatar. İlla arzuya dayalı bir saadet anlayışı benimsenecekse, &#8220;arzunun özgürleştirilmesinden&#8221; ziyade, &#8220;arzunun yoğunlastırılmasına&#8221; yoğunlaşmak daha makul mesela. Tam da bu noktada, Hume&#8217;un wp | vp ayrımına geri dönerek, şahsen bende &#8216;işe yaradığını&#8217; gördüğüm bir hibridleştirmeden, &#8216;dönüşüm&#8217; silsilesinden bahsedeyim.</p>
<p>&#8220;Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.&#8221; (hehe, şaka lan şaka, asıl alıntı şimdi geliyor: )</p>
<p>&#8220;Hume&#8217;s treatise is the foundational document of cognitive science.&#8221;<br />
(fodor, hume variations)</p>
<p>.. diyordum ki sigaramın bittiğini fark ettim. Çay da bayatladı. Gol olmaz zor olur. Arkası yarın diyeyim o zaman.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #2 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:26:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3387</guid>
		<description><![CDATA[(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)
Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?
Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?</p>
<p>Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ıskaladığını anlatmaya çalışmıştım. Ve fakat, şimdi, yani izlenim-benlik meselesinde, nesneleri değil nesneleri ihtiva eden düzenekleri göz önünde bulundurmayı öneren mezkur uslamlamayı, biraz değiştirerek, daha doğrusu, rotadakı anahtar noktaları alarak kullanabilirim. İlk hamle: izlenim-silsilesi (veya algı-silsilesi, veya &#8216;bir dizi algı&#8217;) değil, izlenim network&#8217;u (veya algı network&#8217;u). Silsile, gelişi güzel dağılmış olması daha muhtemel bir çokluyu imlerken, network, bağlantılılığa işaret eder. Yani, algılar silsilesi demek yerine, eğer algılar network&#8217;u dersek, ve network&#8217;u network yapanın düğümlerinin &#8216;alakaları&#8217; (alaka çok yüksek) olduğunu düşünürsek, zihnimize dair gördüğümüz tabloyu, daha iyi anlatmış oluruz.<br />
(Edit: Şimdi hatırladım. Hume Treatise&#8217;de algıların bağlantılarını kabul ediyordu. Tatminsizliği de buna rağmendi. İşimiz var.)</p>
<p>İkinci hamle: Zihin izlenimlerden ibaret değildir. Zihin, fikirlerden de ibaret değildir. Bir fikre, algıya, fikir-tohum&#8217;a, her zaman, onu çevreleyen bir çeper (ve çeper-devamı, çeper-uzantı) eşlik eder. Yani, fikirler, ve izlenimler, asla ve asla, öyle kendi hallerinde, tarlanın ortasındakı korkuluk gibi, serentenin kenarındaki üzüm gibi durmazlar. Onlar daha çok &#8216;yoğunlaşmalar&#8217; gibidirler. Zihnin dalgalanmalarının ekstremum noktaları olmaları, bizi onların varlikları konusunda şüpheye düşmekten alıkoyar. Hatta, daha da ileri giderek (burada Hume&#8217;un sınırlarının dışına çıkıyorum), diyorum ki, bilinç, öyle &#8216;üstte&#8217;, &#8216;altta&#8217;, &#8216;üstte gibi gözüküp de aslında &#8216;altta&#8217;, &#8216;içte&#8217;, &#8216;dışta&#8217; vs. değildir. Bilinç dağıtılmış (distributed) haldeki akıl segmentlerinin, bazen senkronize, bazen de asenkronize bir şekilde alıp verdiği nefestir. Zihnin havasının odağı, bilinçtir.</p>
<p>Üçüncü hamle: İrade. Hem (klasik) karar verme yetisi anlamında, hem de frankfurt münzevisi&#8217;nin dizgesindeki temel gerçeklik anlamında irade. İrade ulan. Ünlemsiz. İzlenimlerin, dünyaya dair algıların, fikirleri belirlemeye muktedir oluşu, zihin hallerinden hareket faz uzayına erişen, uzanan, dar-veya-geniş-tartışılır bir &#8216;irade alanının&#8217; mevcudiyetine ket vurmaz. Haşa, harekete geçtiğim zaman, elimi klavyeye uzattığımda, aktif olan, muktedir ve belirleyici olan, izlenim değil, fikir değil, izlenim-silsilesi veya fikir-silsilesi değil, iradedir. İşte, bizi biz yapan da, dahası bizde &#8216;ben&#8217; diye bir yoğunlaşmanın, bir odağın bulunduğu inancını oluşturan da bizzat bu alandır, bu tam-tecrübedir. Nasıl kı, zihnin yoğunlaşmaları fikir ve izlenimleri oluşturuyorsa, o yek iradenin (lavın) yoğunlaşmaları da şahısları (volkanları) oluşturur.</p>
<p>Yine de, bu kabil bir açıklama, bizi &#8216;benlik&#8217; fikrinin, fikir-pratiğinin kökenlerinin &#8216;akılda&#8217; bulunduğuna (ya da akılla bulunabileceğine) ikna etmez. Ama, nasıl ki nedensellik ilkesinin kökenlerini tam tatmin edici bir argümantasyonla açıklayamıyorsak, ve fakat, aynı zamanda sebep-sonuc ilişkisinin pratikteki işe yararlılığını da yadsımıyorsak, benliğin, yani &#8216;benlik&#8217; fikir-pratiğinin de yarı-teorik işlevini teslim edebilir, onun genel zihin tasvirimizde önemli bir yer tuttuğunu kabul edebiliriz (ben ederim yani, bence siz de deneyin).</p>
<p>Sırada: warm passions | violent passions (film ismi gibi oldu).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #1 &#8211; David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 15:35:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3359</guid>
		<description><![CDATA[(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)
Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (folk psychology) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (hume variations). Her ne kadar ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)</p>
<p>Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=folk+psychology" target="_blank">folk psychology</a>) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=hume+variations" target="_blank">hume variations</a>). Her ne kadar Folk Sayki&#8217;nin şu anki konumu tartışmalı olsa da (ki temel zihinsel durum kategorilerini sorgulamak için esasında mezkur tartışmanın töz-tabanlı kutuplarından biri olan Eliminative Materialism&#8217;e yelken açmaya da gerek yok), insan ruhuna cumburlob dalan Karamazov Kardeşler (Dosto) yahut şeytan (Talsto) kabilinden klasik edebiyat kurguları dışında, sanırım Etika&#8217;yla beraber en çok sivrilen (veya sivrilmesi gereken) kitap Treatise.</p>
<p>Hume zihinsel durumların tetkikini yaparken sağduyuya mesafeli duruyor ama ondan tamamen de kopmuyor (aynı kategorileri kullanma babında). İlk dikkatimi çeken de şu oldu: İnsana bir genel karakteristik atfedilecekse eğer, bunun &#8216;kaotik iyi&#8217; (chaotic good) olması gerektiğini zımni olarak savunuyor gibi Treatise&#8217;deki yaklaşımıyla Hume, zira sokaktaki adama (ben, sen, o) sorsak alacağımız cevapları ve göreceğimiz önkabulleri azcık dışlayan bir yönü de yok değil. Mesela, gururun her zaman &#8216;kötü&#8217; olması gerekmediği yönünde sinyaller veriyor, yarı-kaotik dizgesinde &#8216;bencilliği&#8217; ima eden (ya da tamamen dışlamayan) duygulanış ilişkilerinden dem vuruyor, falan filan. Olan-olması gereken ayrımında çok debelenmediği için belki, biraz da fazla rahat. Bu budur-böyledir-sebepleri-de-kuvvetle-muhtemel-şunlardir kabilinden net bir hava hakim kitaba. Yargılayıcı, hele hele buyurgan bir tadı hiç yok. Ara sıra çıldıran şu &#8220;avam yanılıyor hacı&#8221; (vulgar) vurgusu dışında vaziyet neredeyse tamamen böyle. Ve evet, is-ought meselesini ilk gündeme getirenin de Hume olması şaşırtıcı değil.</p>
<p>Neyse, sağduyu diyordum. Sağduyu bir yana, işte misal &#8216;akıl-arzu ikilemi&#8217; (reason-passion) kabilinden yaygın mülahazalara &#8220;yanlışınız var.&#8221; demeden edemiyor Hume. Ona göre çelişkiler, kararsızlıklar, akıl ve arzular arasında değil, ılık ve vahşi arzular arasında. Ilık arzu (warm passion) ile kastettiği insanın &#8216;vicdani&#8217; yönü, yani toplumsallığı, böyle ne bileyim arada hislenip kenara çekilme isteği. Vahşi arzu ise genel anlamıyla yerleşmiş olan bildiğimiz arzu, cinsel istek mesela. Akıl-arzu ikiliğini reddeden David agabey, arzunun kendi içinde çatallamalara uğradığını, kararsızlıkların, ikilemlerin de bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu noktada, irade felsefesinde her ne kadar açık olarak dile getirmese de zımni bir alt-irade (animalistic will) | üst-irade (universal will) ayrımına giden Schopenhauer&#8217;i hatırlıyor, ve yolumuza devam ediyoruz. Hava güzel.</p>
<p>Gerçi Hume&#8217;e sorsak bi şekilde savunmasını yapar ama, avam da avam diye başımızı şişirirken biraz yalpaladığını düşünüyorum ben. Reason&#8217;la ilgili eleştirilerinden (akıl diye mi cevireyim idrak mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim) biri olan bu akıl-arzu meselesine dair verilebilecek en güzel örnek aslında din mevzuu. Zira ailesinden din eğitimi almış olmasına rağmen inancında tökezlemeler hisseden bir şahsın halet-i ruhiyesi neredeyse bir karşi-örnek gibi, ki genelde böyle şahislar kendilerini çevreleyen dinin tutarlılık analizi sonucunda verdiği çıktıya bakarak huzursuz oluyorlar. Dinden hadi-gidiyoruz-hoop bir çıkış veya tedrici ne-ki-şimdi-bu-hiç-anlam-veremedim-ben-buna eğilimi daha çok karakterdeki kökenlere işaret ederken, böyle bocalamalı sorgulamalı, e-neden-yani-ya tarzı bir çıkış mezkur ikilemi barındırmadan edemiyor. Hume&#8217;cu bir açıklama böyle bir durumda motivasyonların köklerinin hakkıyla aranmasından yana olur muhtemelen. Zira çatışmanın bilinçalti arzular sebebiyle hararet yapan bir akıl-da-akıl-tutarlılık-da-tutarlılık inadından kaynaklanabileceğini öne sürmek de mümkün. İlk-motiv konumu bir yana, yine de yüzeydeki çatismada akıl (reason) faktörünün etkin olmadığını iddia etmek biraz zor gözüküyor (biraz ama, çok değil).</p>
<p>Bir de, bu &#8216;avam&#8217; imlemesi tuhaf aslında. Felsefe camiasi dışındaki &#8216;ortalama&#8217; mı kastediliyor bu kelimeyle? &#8216;Sokaktaki adam&#8217; mı? Sokaktaki adam o kadar bilgisiz mükaşefesiz değil ayrıca, konu eger insan ruhuysa. Veya ne bileyim, &#8216;felsefe dışındaki&#8217; pratikler de o kadar boş degil: Sühreverdi tasavvufun esaslarında &#8220;kalp ve nefsin yakınlaşmasından&#8221; bahseder mesela (nefsin İslam&#8217;da &#8216;kötü&#8217; olarak kurgulanişi ya da en azından bu sıfatla anılır hale gelmeye başlaması, yeri geldiğinde bilindik ayrımlarin dışına cıkılmasına engel değil). Yani. Öte taraftan, zihni sürekli arzular etrafından kurgulamak, tasvir etmeye çalişmak da sıkıntılı ve sınırlayıcı geliyor bana. Camdanatlayangillerin &#8220;arzuyu&#8221; klasik rasyonel-stoik tasavvurun imlediği negatif anlamdan kurtarma çabasi da bu kez fuzuli bir olumlamaya sırf inat olsun diye davetiye çıkarıyor gibi. Arzu her şey değildir. &#8216;Kökü akıl olan arzu&#8217; bile her şey değildir.</p>
<p>Reason&#8217;dan devam edeyim. Aslında Hume bu genel insan zihni tetkikinden ziyade nedensellik eleştirisiyle ünlü. Kısaca diyor ki nedensellik ilkesini akılla (reason) açıklayamayız, bu daha çok izlenimlerden (impression) tevarus ettiğimiz tecrübe ve alışkanlıkla (custom) ilgili. Boş zamanı olduğunda &#8220;neden nedensellik?&#8221; (kendime not: &#8216;nedensellik&#8217; de biraz şaibeli bi çeviri gibi. Sebep ve neden ayrımı mesela?) sorusunu soran her insan Hume&#8217;un derdinden anlar, anladı da. Şimdi meselenin genel &#8216;cözüm&#8217; rotalarını, misal Kant&#8217;ı falan, anlatmaya çalışırsam iflahim ağlar (ki prolegomena&#8217;yi yeni bitirdim, hazmedilmesi var daha onun), o yüzden diyorum ki, en son gördüğüm açıklamayı masaya yatırayım. Oralardan düşüneyim. Masa güzel.</p>
<p>Paul Carcus Kant&#8217;s Prolegomena&#8217;da Hume&#8217;un sorununun &#8216;yanlış&#8221; formüle edilen bir sorudan kaynaklandığını iddia eder. Kullandığı uslamlama ise Hume&#8217;un nesneleri sebep ve sonuç diye etiketlemesindeki hataya işaret etmekle (ki burası doğru) beraber görece yeni fizik kanunlarına referans vererek konuyu daha iyi-tanimlanabilir hale getirmeyi ihtiva ediyor. Önceden olsa, &#8220;vauvaa, fiziiik!&#8221; diye gaza gelir ve kütlenin korunumundan hareket eden bu kabil bir nedensellik analizini hayranlıkla izlerdim. Ve fakat, those were the days, ve ben fevri olmamayı yavaş yavaş öğreniyorum (o ilk &#8220;vauv&#8221;dan sonra nefes almak ve konuyu yeniden düşünmek gerekiyor, hep böyle bu). Carcus&#8217;un açıklamasına göre nedenselliğin segmentasyonu nesnelerle değil nesnelerin başlangıç durumlarıyla yapılmalı. Yani (Hume&#8217;un favori örneğinden ilerlersek), a topu sebep, b topu sonuç değil: (a,b) top ikilisinin ilk halleri (initial state) sebep, (a&#8217;, b&#8217;) son hali (final state) ise sonuç. Bu noktada, nesneler değil nesnelerin oluşturduklari fiziksel düzenekler üzerinden konuşursak, meseleyi kütle-enerji kanunlarıyla, misal &#8212; ilk akla gelen &#8212; kütlenin korunumuyla, oradan da aşağı yukarı x=x özdeşliğiyle açıklayabiliriz, diyor Carcus. Hatta Hume azcık daha ugraşaydi fizikçi olurdu, mezkur kanunlara yakınsardı, diye ekliyor.</p>
<p>Şimdi, tam bu noktada, &#8220;ooo, fizik yine her şeyi çözdü!&#8221; diye gaza gelmeden önce bi oturup soluklanıyorum. Azcık düşününce de fark ediyorum ki bu işte, bu çözümde bi fevrilik var: meselenin nesnelerden nesnelerin ilk ve son hallerine haritalanması bu yeni alanda sıkıntısız yürüyebileceğimizi garanti altına almıyor ne yazık ki. Zira ilk halden son hale geçişin dinamiğini tanıdık ve nispeten iyi temellendirilmiş bir dille (matematiksel fizik) anlatmak, &#8220;o top ona vurduydu da öbürü öte yana gittiydi&#8221;nin yerine &#8220;momentum hacı&#8221;yı kullanmak başta tatmin edici gelse de recursive skeptiklige ket vuramıyor. Sebeple sonuç arasındaki muktezaliği ne kadar açıklayabiliyoruz momentum deyince? Fizik kanunlarının tasvir ettiği düzenliliğin akıldaki kökenleri hakkinda ne söylüyor bu bize? The question remains, and Hume wins.<br />
(Ortayi açıyorum, vole janli&#8217;den gelsin: (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=351821" target="_blank">eylemsizlik ilkesi/#351821</a>)</p>
<p>Aslında benim epey konuşasım var bu verimli kitap hakkında ama şimdi nefsime hakim olmam gerekiyor (sonu gelmiyor lan yoksa (daha impression-idea meselesi vardi :/)). Treatise&#8217;i neden okumak lazim? Onu cevaplamaya çalışayım kendi çapımda: Evvela üslup güzel (bunu Kant bile teslim eder &#8220;böyle mühim konulara böyle temiz bir dille değinebilmek her yiğidin harcı değil.&#8221; diye). Yazar konuyu başta genel hatlarıyla anlatiyor (kuşbakışı), sonra detaylara iniyor (kuşdalışı). İndikçe iniyor (hepten dalış). Ama bunu yaparken kuşbakışı moda arada bir geçerek tabloyu hatırlatmayı da ihmal etmiyor (taklacı). Aşağı-yukarı sıfatlandırmasının yerçekimiyle ilişkisinden tut nedenselliğin eleştirisine kadar gidiyor. Sadece &#8216;yalıtılmış bireysel zihin&#8217; anlayışıyla çevrili bir kazı da degil ha bu: yeri geliyor toplum hakkında da konuşuyor Hume, bireyle toplum arasındaki paralelliklerden, farklılıklardan bahsediyor mesela. Hülasa, zihin hakkında bir kitap yazmaya heveslensem Treatise&#8217;in netliğini ve verimliliğini örnek alırım kendime.</p>
<p>Evet, hava guzel: kızıla çalan mavi bir gökyüzü eşliğinde, böyleyken böyle. A Minor Treatise of Treatise of Human Nature. End of transmission.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sürüne Sürüne Erkek Olmak</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2011 21:02:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3123</guid>
		<description><![CDATA[Feminizm&#8217;e dair okumalarım sanırım iki yılı ancak bulmuştur. Ama bu sürede de ancak 4-5 kitap okumuşumdur (bir konu üzerinde çok okumak sıkıyor, ara ara okuyabiliyorum sadece). Okuduğum bu kitaplar içerik olarak daha çok kadını inceleme üzerineydi. Ama artık feminizmin başka alanlara dair söyleyecekleri de var. Bunun örneği de Pınar Selek ve &#8220;Sürüne Sürüne Erkek Olmak&#8221; isimli kitabı.
Kitabını yazma sebebini şöyle açıklıyor Pınar Selek (ilk sayfasını alıntılıyorum sadece):
Televizyonda O&#8217;nun suretine hayretle ve azapla bakarken karar verdim bu işe. Sert kılmaya çalıştığı gergin yüzünü gösterip &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdığı zaman.
Titredim. Ülker Sokak&#8217;ta ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/04/surune-surune.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3124" title="surune-surune" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/04/surune-surune-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Feminizm&#8217;e dair okumalarım sanırım iki yılı ancak bulmuştur. Ama bu sürede de ancak 4-5 kitap okumuşumdur (bir konu üzerinde çok okumak sıkıyor, ara ara okuyabiliyorum sadece). Okuduğum bu kitaplar içerik olarak daha çok kadını inceleme üzerineydi. Ama artık feminizmin başka alanlara dair söyleyecekleri de var. Bunun örneği de Pınar Selek ve &#8220;Sürüne Sürüne Erkek Olmak&#8221; isimli kitabı.</p>
<p>Kitabını yazma sebebini şöyle açıklıyor Pınar Selek (ilk sayfasını alıntılıyorum sadece):</p>
<blockquote><p>Televizyonda O&#8217;nun suretine hayretle ve azapla bakarken karar verdim bu işe. Sert kılmaya çalıştığı gergin yüzünü gösterip &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdığı zaman.</p>
<p>Titredim. Ülker Sokak&#8217;ta travestilerin camlarını indiren, ortalığı ateşe boğanların bakışlarını hatırladım hemen. Ve Bursa&#8217;da &#8220;trolara ölüm&#8230;&#8221; diye bağıran taraftarların yüz ifadelerini&#8230; Sonra &#8220;Akıllı Ol&#8230;&#8221; üslubuyla gerilen suretler ve kadınların iyi tanıdığı başka anılar üşüştü zihnime. Ben bunlarla ne yapacağım diye didinirken, &#8220;bir bebekten katil yapan zihniyeti&#8221; sorgulama çağrısıyla başladı yolculuğum. Bu &#8220;katile&#8221;, bu &#8220;erkeğe&#8221;, bu &#8220;çocuğa&#8221; feminizmin penceresinden bakmak istedim.</p>
<p>Bu istek beni daha geniş bir alana çıkardı. Yasin, Hasan, Kemal&#8230; Onların nasıl katil olduklarından çok, nasıl &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdıklarını, nasıl erkek olduklarını, niye kasıldıklarını, ne diye gerindiklerini daha yakından görmek için araştırmaya başladım. Daha ilk adımda, beni bu araştırmaya yönelten ihtiyacın, feminist literatür açısından da geçerli olduğunu gördüm.</p></blockquote>
<p>Kitapta nasıl erkek olunduğunu daha çok askerlikle sınırlıyor Pınar Selek. Elbette askerliğe geçene kadar sünnet gibi bazı geleneklere değinerek özet bir giriş de yapıyor. Sonrasında ise söyleşilerden parça parça alıntılar yaparak yorumlarda bulunuyor. Görüşmedeki söyleşiler konulara göre bölünmüş kitapta. Askerliğe uğurlamaktan tezkereye kadar olan süreyi konu konu incelemiş, böylece karışık da olmamış hem. Mesela askerlikte dayak üzerine şöyle tespitlerde bulunmuş:</p>
<blockquote><p>Dayaktan çok şikayet ediliyor ama geleneksel eğitim yöntemlerinden biri olarak kabul edilen bu uygulama, reddedilmiyor. Genellikle çocukluktan itibaren toplumsal ilişkiler içinde şiddetle terbiye edilmiş olan erkekler, çeşitli gerekçelerle dayak ve küfrü meşru görüyorlar.</p></blockquote>
<blockquote><p>Kendilerinden fizik ve konum itibarıyla daha güçlü olanların şiddeti karşısında, Mehmetçikler, ayakta kalmak için çeşitli stratejiler geliştiriyorlar. Bunlardan biri, şiddeti mantığa bürümek olabiliyor. Erkekler, kendilerine küfredeni ve dayak atanı babayla, hocayla ya da benzer bir erkek figürüyle özdeşleştirerek, yöntem olarak zaten meşru gördükleri bu şiddeti mantığa bürüyerek, bunun için çeşitli gerekçeler bularak, hatta kendi hatalarını öne çıkararak, içlerini biraz olsun rahatlatıyor, maruz kaldıkları şiddeti meşru kılmaya çalışıyorlar.</p></blockquote>
<blockquote><p>Şiddet uygulamak, ortama uyum sağlamanın yolu olarak da görülüyor. Ama devletlerin genellikle savaşı olumsuzlayıp kendi savaşlarını her zaman &#8220;istisna hali&#8221; olarak anlamlandırdıkları gibi, şiddet uygulayan erkekler de, istisna durumunu kendi ekseninde görüyorlar, başkalarında onaylamadıkları davranışları kendilerine hak görerek, kendilerini keyfî yere dayak atanlardan, yani acımasız saydıklarından ayırıyorlar. Schimitt, egemeni, istisna haline karar veren kişi olarak tanımlıyor. Gerçekten de erkekler arasındaki egemenlik savaşı, aynı zamanda farklı istisna hallerinin karşılaşması gibi görünüyor.</p></blockquote>
<p>Feminizmin erkeklik, kadınlık ve cinsiyetler üzerine söyleyecek çok şeyi var ve bu feminizmi sadece kadını ilgilendiren bir alandan çıkarmak için çok önemli. Çünkü bu sokulduğumuz roller hepimizi ilgilendiriyor, bir erkek veya kadın kolay olunmuyor, bu kitabı erkek-kadın okumalı diyorum bu yüzden.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 12:43:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2978</guid>
		<description><![CDATA[Fotoğraf ilgimi çekiyor, haliyle fotoğrafçılar (daha çok eski fotoğrafçılar) ve fotoğrafla ilgili kitaplar da. Bir de üstüne, &#8220;Devrimci Fotoğrafçı&#8221; başlığını görünce pek de irdelemeden aldım bu kitabı. Ama biraz hayal kırıklığına da uğradım. Evvela Tina modotti kimmiş, kısa bir özet:
Tina Modotti&#8217;nin hayatı, kabaca üç dönemden oluşuyor diyebiliriz; modellik ve biraz da oyunculuk, fotoğrafçılık, nihayetinde komünist parti üyeliği ve beraberinde gelen aktif eylemcilik.
İtalya&#8217;da doğan Tina, 20&#8242;li yaşlarında, babasının evvelce çalışmak için gittiği Amerika&#8217;ya gider ve bir müddet sonra modelliğe başlar. Ama babasının da fotoğrafçı olmasından mütevellit fotoğrada da meraklıdır. Ve  Edward ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="1" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/1-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" />Fotoğraf ilgimi çekiyor, haliyle fotoğrafçılar (daha çok eski fotoğrafçılar) ve fotoğrafla ilgili kitaplar da. Bir de üstüne, &#8220;Devrimci Fotoğrafçı&#8221; başlığını görünce pek de irdelemeden aldım bu kitabı. Ama biraz hayal kırıklığına da uğradım. Evvela Tina modotti kimmiş, kısa bir özet:</p>
<p>Tina Modotti&#8217;nin hayatı, kabaca üç dönemden oluşuyor diyebiliriz; modellik ve biraz da oyunculuk, fotoğrafçılık, nihayetinde komünist parti üyeliği ve beraberinde gelen aktif eylemcilik.</p>
<p>İtalya&#8217;da doğan Tina, 20&#8242;li yaşlarında, babasının evvelce çalışmak için gittiği Amerika&#8217;ya gider ve bir müddet sonra modelliğe başlar. Ama babasının da fotoğrafçı olmasından mütevellit fotoğrada da meraklıdır. Ve  <a href="http://www.belgeselfotograf.com/aid=207.phtml" target="_blank">Edward Weston</a> ile tanışır. Bir süre ona hem modellik yapar hem de asistanı olur.  Sonrasında da Meksika&#8217;ya giderler. Zaman ilerledikçe Tina, modelliği bırakır ve fotoğrafçılığa yönelir. Tekniğini geliştirir ve bu alanda beğenilen bir sanatçı olur.  Ancak sevgilisi de olan,  Küba Komünist Parti kurucularından Julio Antonio Mella suikaste kurban gidince Tina&#8217;nın hayatı değişmeye ve daha da zorlaşmaya başlar. Zira suikast zanlılarından biri de kendisidir (sonrasında aklanır). Gittikçe Komünist Parti&#8217;de de aktif olur ve bu yüzden Meksika&#8217;dan kovulur. Almanya&#8217;da yaşamaya karar verir ama orada da çok dayanamaz ve Meksika&#8217;daki bir komünist arkadaşı vasıtasıyla Rusya&#8217;ya gider. İşte bu dönemde fotoğrafa ara verir ve başka alanlarda çalışmaya başlar (1). <a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10.jpg"><img class="alignright" title="10" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10-234x300.jpg" alt="" width="234" height="300" /></a>Bu alanlardan biri de İspanya&#8217;ya gitmesi ve oradaki partiye bilgi götürmesidir. İspanya&#8217;da çok duramaz zira cumhuriyetçiler yenilgiye uğradıklarında bir grupla beraber başka bir kimlik altında Meksika&#8217;ya dönmek zorunda kalır.  Lakin çok da geçmeden, bir akşam üstü kalbiyle ilgili bir rahatsızlık sebebiyle ölür. Neyse ki ölmeden evvel Meksika hükümeti, gerçek kimliği altında oturma iznini çıkarmıştır.</p>
<p>Tina Modotti&#8217;nin hayatı kısaca böyle. Ama kitap bunu, Tina&#8217;nın tanıştığı herkesi kapsayacak denli (partide tanıştığı ve hayatında bir daha görmediği kişileri bile) ayrıntılı anlattığı için, bu detay arasında sıkılabiliyorsunuz. Mesela, Tina şu gece şu davete gitti, orada şu şu isimlerle tanıştı, şu erkek ona baktı, o erkeğin sevgilisi Tina&#8217;yı kıskandı vs. vs. Kitabın neredeyse yarısı bu şekilde anlatılıyor, hele o isimler Meksikalı&#8217;ların isimleri olunca, kim kimdi, neyin nesiydi diye hatırlamaya çalışırken yakalıyorsunuz kendinizi. Belki biyografi kitaplarının bir sorunudur bu, ama bu kadar detay yorucu ve konudan uzaklaştırıcı oluyor.</p>
<p>Güzelliğinin başına bela olduğu söylenen Tina, belki çok uzun değil (40 yıl) ama kesinlikle pek çok şey yaşadığı bir hayat geçirdi nihayetinde ve tarih sahnesinde 20. yüzyılın önemli kadın fotoğrafçılarından biri olarak yer aldı. İnternet üzerinden biraz daha detaylı bilgi almak isterseniz: <a href="http://www.belgeselfotograf.com/aid=304.phtml">http://www.belgeselfotograf.com/aid=304.phtml</a>,  <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=tina+modotti">http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=tina+modotti</a> <a href="http://nadirekorkmaz.blogspot.com/2010/01/is-social-media-now-mass-media_18.html">http://nadirekorkmaz.blogspot.com/2010/01/is-social-media-now-mass-media_18.html</a></p>
<p>(1) Bunun bir sebebi, fotoğrafla beraber daha aktif bir siyasi hayatı aynı anda yürütememesi, diğeri sebebi de fotoğrafının komünist partinin propaganda aracı olmasını istememesi olabilir.</p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/1.jpg"></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/3.jpg"><img class="size-medium wp-image-3003  aligncenter" title="3" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/3-230x300.jpg" alt="" width="230" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: center;">(Tina&#8217;nın bir portresi. Geri kalanlar kendi fotoğraf çekimleri.)</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/5.jpg"><img class="size-medium wp-image-3005  aligncenter" title="5" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/5-272x300.jpg" alt="" width="272" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/6.jpg"><img class="size-medium wp-image-3006  aligncenter" title="6" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/6-300x271.jpg" alt="" width="300" height="271" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/7.jpg"><img class="size-medium wp-image-3007  aligncenter" title="7" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/7-300x205.jpg" alt="" width="300" height="205" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/8.jpg"><img class="size-medium wp-image-3008  aligncenter" title="8" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/8-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/9.jpg"><img class="size-medium wp-image-3009  aligncenter" title="9" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/9-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10.jpg"><br />
</a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/11.jpg"><img class="size-medium wp-image-3011  aligncenter" title="11" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/11-260x300.jpg" alt="" width="260" height="300" /></a></p>
<div><span style="color: #0000ee; -webkit-text-decorations-in-effect: underline;"><br />
</span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Satranç &#8211; Stefan Zweig</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Feb 2011 18:54:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyyarat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2849</guid>
		<description><![CDATA[(İlk şu http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html adreste yayımlanmıştır.)
Şöyle diyebilirsiniz: Bir kitap olsun, çok da uzun olmasın, ama çok şey anlatsın; mesaj versin, sembolik bir anlatımı olsun, ama sembolize edilenleri anlamasam da seveyim. O zaman ben, size bu kitabı önerebilirim. Benim gibi satrançtan anlamayan hatta satranca ilgi duymayan biri değilseniz, daha da güzel olacaktır eminim. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim; Czentovic ne sinir bozucu adam.
&#8220;Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(İlk şu <a href="http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html">http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html</a> adreste yayımlanmıştır.)</p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/satranc.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2850" title="satranc" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/satranc-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a>Şöyle diyebilirsiniz: Bir kitap olsun, çok da uzun olmasın, ama çok şey anlatsın; mesaj versin, sembolik bir anlatımı olsun, ama sembolize edilenleri anlamasam da seveyim. O zaman ben, size bu kitabı önerebilirim. Benim gibi satrançtan anlamayan hatta satranca ilgi duymayan biri değilseniz, daha da güzel olacaktır eminim. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim; Czentovic ne sinir bozucu adam.</p>
<p>&#8220;Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama satranca oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammet&#8217;in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen, hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için hangi Tanrı&#8217;nın onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik gibi baskı yapamaz.</p>
<p>&#8220;İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tünel- Ernesto Sabato</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Feb 2011 19:23:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyyarat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2830</guid>
		<description><![CDATA[
(bu yazı http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html alınmıştır.)
Kitabın sahibi, kitabı bana verirken çok sevdiğini söylemişti. Ve eklemişti:
-Belki sen anlamazsın.
Kitap, &#8220;erkek gözünden&#8221; anlattığı için yaşananları, kitabı anlamayacağımı/sevmeyeceğimi düşünmüştü sanırım. Kitabı sevdim. Juan Pablo Castel&#8217;i sevmedim, anlamadım. Bununla birlikte üzüldüm, korktum okudukça.
Pablo, kitaba bunu söyleyerek başladığı için ben de söyleyebilirim: Maria İribarne&#8217;yi neden öldürdüğünü anlatıyor. Kitabın ilk sayfalarında buna gerçekten şaşırıyorsunuz. Sonra o malum ve meşum sona doğru adım adım ilerliyorsunuz. Anlatılanların gerçekliği konusunda ise sürekli farklı düşüncelere kapılıyorsunuz.
&#8220;Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için fazla kanıta gerek yok, yalnızca şunu dinleyin yeter: Bir toplama kampında ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/tunel.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2832" title="tunel" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/tunel.jpg" alt="" width="200" height="308" /></a></p>
<p>(bu yazı <a href="http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html" target="_blank">http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html</a> alınmıştır.)</p>
<p>Kitabın sahibi, kitabı bana verirken çok sevdiğini söylemişti. Ve eklemişti:</p>
<p>-Belki sen anlamazsın.</p>
<p>Kitap, &#8220;erkek gözünden&#8221; anlattığı için yaşananları, kitabı anlamayacağımı/sevmeyeceğimi düşünmüştü sanırım. Kitabı sevdim. Juan Pablo Castel&#8217;i sevmedim, anlamadım. Bununla birlikte üzüldüm, korktum okudukça.</p>
<p>Pablo, kitaba bunu söyleyerek başladığı için ben de söyleyebilirim: Maria İribarne&#8217;yi neden öldürdüğünü anlatıyor. Kitabın ilk sayfalarında buna gerçekten şaşırıyorsunuz. Sonra o malum ve meşum sona doğru adım adım ilerliyorsunuz. Anlatılanların gerçekliği konusunda ise sürekli farklı düşüncelere kapılıyorsunuz.</p>
<p>&#8220;Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için fazla kanıta gerek yok, yalnızca şunu dinleyin yeter: Bir toplama kampında açlıktan yakınan eski bir piyanisti fare yemeğe zorlamışlar, hem de canlı canlı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Karşımızda kötücül bir insan mı var? Yok edelim onu, yalnızca buna iyi bir iş derim ben. Bir insanın zehrini kötülük imbiğinden geçirerek akıta akıta dolaşmasının toplum için ne denli zararlı olduğunu bir düşünün.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının ayırdına varana dek kendilerini özel sanabilirler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Çok şık bir bayan bir yandan bana sandviç ikram ederken diğer yandan çok şık bir beyle anal mazoşizm hakkında sohbet ediyordu. Sanırım bu kadar modern, tertemiz ve işlevsel eşyalar arasında, bu kadar şık bir bay ve bayanın cinsellik ve sidikle ilgili sözcükler kullanarak konuşmalarıydı gülünç bulduğum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Beni anlama olasılığı bulunan tek bir kişi vardı aslında. Ne yazık ki onu öldürdüm.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Apoletli Medya</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/01/09/apoletli-medya/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/01/09/apoletli-medya/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Jan 2011 20:53:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Desqpio</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2804</guid>
		<description><![CDATA[ 
Ellinde tuttuğun bir “medya” varsa, gücün de var demektir. Üstelik bu “güç” salt siyasal anlamda değildir. “Medya”yı elinde tutan her kimse, hangi çevreyse, her bakımdan bir toplumu yönetebilir. Siyasal bakımdan, hatta askeri bakımdan…
Askeri rütbeleri göstermek için üniformaların omuzlarına takılan işaretli parça anlamına gelen apolet sözcüğü, Apoletli Medya kitabının kavramsal bütünlüğünü açıkça ifade etmekte. Türkiye’de gözlerini devletin kucağında açan medyanın, özel sektörde yeniden hayat bulmasıyla güç sahipleri özel televizyon kanalları ve radyolar üzerinden farklı bir yapılanmaya gitti. Ana akım medya günümüzde bir yandan toplum kontrolünü sağlamaya çalışıp devlet geleneğini devam ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/01/80322_2.jpg"><img class="alignleft" title="80322_2" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/01/80322_2.jpg" alt="" width="200" height="292" /></a><em> </em></p>
<blockquote><p><em>Ellinde tuttuğun bir “medya” varsa, gücün de var demektir. Üstelik bu “güç” salt siyasal anlamda değildir. “Medya”yı elinde tutan her kimse, hangi çevreyse, her bakımdan bir toplumu yönetebilir. Siyasal bakımdan, hatta askeri bakımdan…</em></p></blockquote>
<p>Askeri rütbeleri göstermek için üniformaların omuzlarına takılan işaretli parça anlamına gelen apolet sözcüğü, Apoletli Medya kitabının kavramsal bütünlüğünü açıkça ifade etmekte. Türkiye’de gözlerini devletin kucağında açan medyanın, özel sektörde yeniden hayat bulmasıyla güç sahipleri özel televizyon kanalları ve radyolar üzerinden farklı bir yapılanmaya gitti. Ana akım medya günümüzde bir yandan toplum kontrolünü sağlamaya çalışıp devlet geleneğini devam ettirirken diğer yandan da gücüne güç katmak için uğraş veriyor. Bunun yanında konu bir var oluş meselesi haline geldiğinde ana akım medyanın, yeniden üretiminde büyük rol oynadığı sisteme diş göstermekten çekinmediğini zaman zaman görüyoruz.</p>
<p>Ragıp Duran Apoletli Medya adlı kitabında devlet ve medya ilişkisini eski ve yeni örnekleriyle aktarırken daha önce yaptığı “Taşındık ama yine yerli yerindeyiz” saptamasının günümüzde de devam ettiğini belirtiyor. Yazarın 1996 yılında yaptığı bu saptama özel sektördeki basın ve yayın organlarının haber bültenlerindeki içerikten kullanılan dile kadar hala TRT, dolayısıyla devlet geleneğini devam ettirdiğini ifade etmekte.</p>
<p>Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünün yoğun baskı altında olması kitapta dikkat çekilen diğer bir nokta. Reporters Sans Frontières (Sınır Tanımayan Gazeteciler), Committee to Protect Journalists (Gazetecileri Koruma Komitesi), International Press Institute (Uluslararası Basın Enstitüsü), World Association of Newspapers ( Uluslararası Gazete Sahipleri Birliği) ve Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü)’ın yanı sıra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği gibi kuruluşlar tarafından yayınlanan yıllık raporları ortaya koyup değerlendiren Ragıp Duran, RTÜK tarafından uygulanan sansür nedeniyle bir biri ardına “kararan” ekranların durumu açıkça gözler önüne serdiğini söylüyor. Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından birçok gazetenin yayınına son verilmesi, OHAL nedeniyle Evrensel, Özgür Bakış, Welat Pine ve Özgür Gündem gibi kimi gazetelerin yasaklanması ve cezaevlerindeki gazeteciler ile düşünce tutuklularının sayısının sürekli artış göstermesi de ifade ve basın özgürlüğü alanında Türkiye’nin epeyce geride kaldığının göstergesi olarak sunuluyor.</p>
<p>Medyanın teknolojinin en son nimetlerinden yararlanmasına, kaligrafi, desen, illüstrasyon ve tipografinin güzelleşmesine rağmen verilen mesajların okuyucular/dinleyicilere farklı tür ve içerikte gelmediğinden bahseden yazar, yayın organlarının Reuter, AFP, AP, Time, Newsweek ve Anadolu Ajansı gibi belirli kaynaklardan haber alması nedeniyle habercilik açısından da sıkıntı yaşandığını belirtiyor. Gazetelerin içinde bulunduğu krizden kurtulması için ortaya atılan önerileri tekrar gündeme getiren Ragıp Duran, günlük gazetelerin mevcut ekonomik-hukuki yapısı, yönetici-gazeteci ve işveren-çalışan ilişkileri açısından, herhangi bir ürün ya da hizmet üreten ticari şirketlerden farksız olduğunu söylüyor. Basın işverenlerinin, siyasi ve ekonomik iktidar odaklarıyla bağlantıları nedeniyle, mevcut yapının, bağımsız haberciliği ve dürüst gazeteciliği büyük ölçüde engellemesine karşı, gazeteci kooperatiflerini gündeme getirip Fransız Le Monde gazetesinin yüzde 50’sinin çalışanların olduğunu hatırlatıyor.</p>
<p>Reklam ve paralı gezi ile davetlerin bağımsız gazeteciliğin önündeki temel engellerden biri olduğu belirtilirken, günümüzde reklam gelirlerinin büyüklüğünün gazetelerin yayın politikasına etki edecek seviyeye ulaştığı belirtiliyor. Bu noktada Fransız Le Canard Enchaîné, Amerikan NPQ ve LOOT gazetelerini ele alan yazar, reklam yayınlamayan gazetelerin çeşitli sermaye grupları ve siyasal iktidarlar karşısındaki bağımsızlığını bu yolla kazandığının altını çiziyor. Şeffaflığın ve adaletin sadece habercilik ile sınırlı kalmaması gerektiğini söyleyen Ragıp Duran, yönetimin de aynı şeffaflık ve adaleti göstermesi gerektiğini belirtip çalışanlar arasındaki maaş uçurumunun medyanın büyük bir sorunu olduğunu örnekleriyle ifade ediyor.</p>
<p>Yazar gazetecilik meslek ahlakı konusunda Fransız Le Monde gazetesinin temel meslek ilkeleri olan, ekonomik bağımsızlık, kurumsal bağımsızlık, haberde doğruluğun önemi ve hassasiyeti, zamana karşı doğruyu savunmak, hataların kabulü, iç tartışma, kolektif çalışma, iyi niyet, dürüstlük, uzmanlık ve yeteneği sıralarken bu ilkelerin gazetecinin mihenk taşı olması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p><a name="_GoBack"></a>Toplumu zorla medyaya bağımlı duruma getiren güç ve iktidar odaklı ilişkilerin var olmak için halkı yönlendirmek, olayları çarpıtmak ve çıkarlarını korumak durumunda olduğunu, bununsa -çağımıza uygun olarak- en kolay şekilde yazılı ve görsel basın aracılığıyla gerçekleştirildiğini söyleyerek şu soruyu yöneltiyor,</p>
<p>“<em>Elinde tuttuğun artık bir kurukafa değil… Soru da “Olmak mı olmamak mı” hiç değil… Artık tutabilirsen elinde “medya”yı tutacaksın ve soracaksın: “Medyayla var mısın yok musun?”</em></p>
<p><em>Ragıp Duran:</em></p>
<p>1954 yılında İstanbul’da doğan yazar, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Fransa’da hukuk eğitimi aldı. 1978’den bu yana gazeteci; İstanbul, Paris ve Londra’da AFP, Aydınlık, Hürriyet, Cumhuriyet, Özgür Gündem, Nokta, EP ve BBC’de muhabirlik ve yazarlık yaptı. Daha sonra RFI ( Radio France Internationale) ve Liberation’ın İstanbul muhabirliğini üstlenen Ragıp Duran, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisidir.<a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/01/80322_2.jpg"><br />
</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/01/09/apoletli-medya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/10/14/susan-sontag-fotograf-uzerine/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/10/14/susan-sontag-fotograf-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2010 20:10:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2318</guid>
		<description><![CDATA[(Yer,  fotoğrafya ülkesinde bir mahkeme salonu. Davacı, fotoğraf çekmekten  soğuyan biri, davalı ise Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine isimli kitabı.  “Kişileri Fotoğraftan Soğutmak” suçlamasıyla yargılanıyor.)
Davacı:
-Bir  şeye merak sarmış bir insan bazı dönemlerde ilgilendiği alana dair  sorgulamalara kapılabilir. Bu sorgulamalar insanı soğutacak, ara  verdirecek veya yoluna devam ettirecek sonuçlar içerebildiği gibi  kararsız kalınmasına da sebep olabilir. Fotoğrafa olan ilgim şu aralar  okuma düzeyinde seyrediyor, çekime epeydir ara verdim maalesef.  Fotoğraflarını çekmek istediklerim hep insanlar ve onların yüzleri oldu  aslında. Ama göstermektense sadece ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/10/images.jpg"><img class="size-full wp-image-2522 alignleft" title="images" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/10/images.jpg" alt="" width="186" height="271" /></a>(Yer,  fotoğrafya ülkesinde bir mahkeme salonu. Davacı, fotoğraf çekmekten  soğuyan biri, davalı ise Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine isimli kitabı.  “Kişileri Fotoğraftan Soğutmak” suçlamasıyla yargılanıyor.)</p>
<p>Davacı:<br />
-Bir  şeye merak sarmış bir insan bazı dönemlerde ilgilendiği alana dair  sorgulamalara kapılabilir. Bu sorgulamalar insanı soğutacak, ara  verdirecek veya yoluna devam ettirecek sonuçlar içerebildiği gibi  kararsız kalınmasına da sebep olabilir. Fotoğrafa olan ilgim şu aralar  okuma düzeyinde seyrediyor, çekime epeydir ara verdim maalesef.  Fotoğraflarını çekmek istediklerim hep insanlar ve onların yüzleri oldu  aslında. Ama göstermektense sadece görmek ve izlemek daha anlamlı  geliyor şimdilerde, bu yüzden de insanları fotoğraflayamıyorum. Susan  Sontag’ın kitabını okumaya başlamadan evvel de fotoğraf üzerine  sorgulamalarımın artacağını tahmin ediyordum ama belki bir ihtimal  fotoğraf çekmeye itecek bir şey bulurum umudu da taşıyordum içimde.  Ancak ilerledikçe tereddütlerimi daha da derinleştirmekten başka bir şey  yapmadı bu kitap sayın hakim! O yüzden şikayetçiyim kendisinden,  fotoğraf çekmekten daha da soğumama sebebiyet verdiği için. Buyrun  delillerim:</p>
<blockquote><p><em>“Fotoğraf  çekmek özünde bir karışmama, yani müdahil olmama eylemidir. Çağdaş  haber-fotoğrafçılığının bazı örneklerinde, mesela benzin tenekesine  uzanan bir Vietnamlı Buda Rahibinin ya da eli kolu bağlı bir  işbirlikçiyi süngüleyen Bengalli bir gerillanın resimleri gibi unutulmaz  karelerde yansıtılan dehşet, bir ölçüde, fotoğrafçının bir fotoğraf ile  hayat arasında seçim yapma fırsatı varken fotoğraf çekmeyi tercih  etmesinin ne denli makul bir davranışı temsil ettiğinin bilincinde  olunmasının ürünüdür. Gözünün önünde meydana gelen olaya müdahalede  bulunan kişi (fotoğrafla) kayıt yapamaz; (fotoğrafla) kayıt yapan  kişinin de herhangi bir olaya müdahalede bulunması söz konusu değildir.”</em></p>
<p><em>“&#8230;Yine  de fotoğraf çekme hareketinde hoyratça bir taraf bulunduğunu yadsımak  mümkün değildir. İnsanların fotoğraflarını çekmek aslında, onlara  kendilerinin kendilerine asla bakmadıkları şekilde bakarak, onlar  hakkında kendilerinin asla sahip olamayacakları bir bilgi edinmiş olarak  hürmetsizlik etmek anlamına gelir. Yani, insanların fotoğraflarını  çekmek, onları sembolik yolla sahip olunabilecek nesnelere dönüştürür.</em></p>
<p><em>İnsanlar  süreç içinde, gün geçtikçe daha fazla görüntü şokuna uğratılmış bir  dünyada yaşıyor olmanın bedelini ödercesine saldırgan eğilimlerini  silaha sarılmaktan ziyade, daha çok fotoğraf makineleriyle dışa vurmayı  öğrenebilirler. İnsanların silahlarına kurşun doldurmayı bırakıp,  fotoğraf makinelerine film makarası takmaya yöneldikleri durumlardan  birisi, Doğu Afrika’da fotoğraf çekme safarisinin silahla avlanma  safarisinin yerini almaya başlamasıdır. Avcıların artık Winchester’leri  değil, Hasselblad’ları vardır; tüfekle hedefi vurmak için teleskopik  gözden bakmak yerine, bir fotoğraf karesinin çevresini tutturmak  amacıyla vizörden bakarlar.”</em></p>
<p><em>“Şimdiye  kadar hiç kimse, çirkinliği fotoğraflar vasıtasıyla keşfetmiş değildir.  Ama birçok insan, fotoğraflar sayesinde güzelliği keşfetmiştir.  Fotoğraf makinesinin belgelemek -ya da sosyal ritüelleri göstermek-  amacıyla kullanıldığı durumlar haricinde, insanları fotoğraf çekmeye  yönlendiren dürtü, güzel bir şey yakalama isteğidir. Şöyle ki, hiç  kimsenin ağzından ‘Aa, bu çirkin değil mi, öyleyse hemen onun  fotoğrafını çekmeliyim’ yolunda bir şey çıktığını duyamazsınız. Biri  çıkıp da böyle bir söz sarf etse bile onun demek istediği aslında ‘bu  çirkin şeyi&#8230; güzel buluyorum’ manasına gelecektir.”</em></p></blockquote>
<p>Kitap’ta  bu alıntılara benzer daha pek çok alıntı var insanı fotoğraftan  uzaklaştıran sayın hakim. Lakin gösterdiğim alıntılar yeterli olur diye  düşündüm.</p>
<p>Avukat:<br />
-Sayın  hakim, davacı sadece belli alıntılar yaparak kendi kusuruna kılıf  bulmak amacıyla kitabı çarpıtmaktadır. Oysa müvekkilimin amacı beyin  fırtınası yaptırmak ve fotoğrafa dair eleştirel bakabilmektir. Bunun pek  çok örneğini kitapta bulabilirsiniz. Haliyle sadece fotoğraf çekmekten  uzaklaştırıyor iddiası pek zayıf kalmaktadır. Tüm bu sebeplerle  mahkemece atanan bilirkişi tarafından kitabın tekrardan dikkatle  okunmasını, söz konusu alıntıların da ifade özgürlüğü kapsamında yer almasını ve buna göre yargılanmasını talep ediyorum.</p>
<p>Davacı:<br />
- Sayın hakim, hiç fotoğraftan soğutacak cümleler ifade özgürlüğü kapsamında mı ele alınırmış?! Bu fotoğrafyamızın birlik ve bütünlüğüne zarar verdiği gibi bölücü bu tarz kitapların yaygınlaşmasını sağlar. Bu dava sadece benim davam değil, aynı zamanda biricik ülkemizin de geleceğini belirleyecek bir davadır, benim gibi fotoğrafa mesafe koymuş nice gençleri belki de daha etkileyecek bir kitap bu. Lütfen tüm bunları göz önünde bulundurun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/10/14/susan-sontag-fotograf-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

