<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Kitap</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/tag/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 18:40:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>An Essay Concerning Human Understanding #2</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/05/20/an-essay-concerning-human-understanding-2/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/05/20/an-essay-concerning-human-understanding-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 18:40:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3522</guid>
		<description><![CDATA[Buradan devam etsem daha çok konuşurum, o yüzden kitaba geri dönüyorum. Locke&#8217;u okumamın bir sebebi de aslında Kant&#8217;ın Prolegomena&#8217;sının ilham kaynağının izini sürdüğümde (so stalk we all), Hume&#8217;e ve Locke&#8217;a rastlamamdı ve Essay&#8217;ı okuyunca Locke&#8217;un neden önemli olduğunu anladım: Kendinde-şey konsteptinin ilk derin tahkiki (afaik) burada çünkü. Kitap hem nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; nasıl olduklarıyla ilgili bilgimizin sınırlı olması, hem de hür irade meselesi üzerine temiz irdelemeler ihtiva ediyor. Şaşırarak ve hatta sevinerek anladım ki Locke&#8217;un konumlanışı bağdaşırcılık (bkz: compatibilism) civarında. Yani determinizmle iradeyi uyumsuz görmüyor, bilakis seçeneklerin seçilme ihtimallerinin eşit olmasını ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Buradan devam etsem daha çok konuşurum, o yüzden kitaba geri dönüyorum. Locke&#8217;u okumamın bir sebebi de aslında Kant&#8217;ın Prolegomena&#8217;sının ilham kaynağının izini sürdüğümde (so stalk we all), Hume&#8217;e ve Locke&#8217;a rastlamamdı ve Essay&#8217;ı okuyunca Locke&#8217;un neden önemli olduğunu anladım: Kendinde-şey konsteptinin ilk derin tahkiki (afaik) burada çünkü. Kitap hem nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; nasıl olduklarıyla ilgili bilgimizin sınırlı olması, hem de hür irade meselesi üzerine temiz irdelemeler ihtiva ediyor. Şaşırarak ve hatta sevinerek anladım ki Locke&#8217;un konumlanışı bağdaşırcılık (bkz: <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=compatibilism" target="_blank">compatibilism</a>) civarında. Yani determinizmle iradeyi uyumsuz görmüyor, bilakis seçeneklerin seçilme ihtimallerinin eşit olmasını (&#8216;indifference&#8217;) iradeye zıt diye tanımlıyor. &#8216;Hür irade&#8217; yerine sadece &#8216;irade&#8217; dememin sebebi ise &#8216;sıfatların uygulanabilirliği&#8217; diye genellediğim bir tespit rotasının örneğini konu hakkında vermiş olması: Diyor ki iradenin &#8216;hürlüğünden&#8217; bahsetmek &#8220;anlayış anlar.&#8221; demek kadar mantıklıdır ancak, yani iradenin &#8216;hürlüğünü&#8217; tartışmak, her şeyden önce &#8216;hür&#8217;-'hür değil&#8217; sıfat ikilisinin iradeye atfedilebilir olduğu önkabulüyle hareket etmektir. Daha önceden Ontolojik İspat&#8217;ın bir türevinde insan zihninin &#8216;sonluluğundan&#8217; bahsedilmesine denk geldiğim ve bu sıfatlandırmanın bulanık olduğunu düşündüğüm için Locke&#8217;un vurgusunu &#8216;sıfatların atfedilebilirliği&#8217; diye genelliyorum. Hoş, &#8216;gömülü fikirler&#8217; hususunda yazarken John Ağabey&#8217;in de benzer bir &#8216;sonlu zihin&#8217; tahayyülünü kullandığını söylemiştim ama konu o değil hacı abiler. Geçtik orayı. Şimdi zihnin neye göre nasıl sonlu veya sonsuz olabileceğini kurcalarsam fuzuli olur. En iyisi ben Locke&#8217;un tanımlara dair hassasiyetinden devam edeyim.<br />
(İlave: Böyle yapayım, edeyim diye yazarken bazen defterin, bilgisayarın başında gerçek kesit karakterlerine dönüşmekten korkuyorum. Hafazanallah. İ y i s i m i k o r k m a y a y ı m b a a r i)</p>
<p>Yazarın kitap boyunca en çok yakındığı konulardan biri tanımların muğlaklığı olsa gerek. Tanımların muğlaklığından ziyade aslında tartışmaların bir çeşit anlaşma, mutabık olma hali dahilinde ilerlemediğinden, tanımlara dair iyi niyet temelli bir yaklaşım ve iletişimin noksanlığından bahsediyor. Bunu sürekli dile getirmesinden başta yakınsam da, sonra internette olsun reelde olsun gördüğüm &#8216;münakaşaları&#8217; hatırlayınca &#8220;az bile demiş ya&#8221; diye hak verdim. Ki zaten &#8216;teati&#8217; olmadığı sürece tartışmak ne kadar makul, ne kadar faydalı bilmiyorum. Bir de, tanımlar demişken, not düşmeden geçmeyeyim: Locke kelimelerin referanslarına dair kaygısını anlatırken tetkikimizin şeması hakkında ipuçları bile verir ve der ki: Gerekirse oturalım doğal tarihi inceleyelim, analiz edelim ve eldeki konsept nereye oturuyor, nasıl anlamlandırılıyor düşünelim. Locke&#8217;un geleneğine, usulüne uzak gözüken bir sima da olsa Nietzsche&#8217;nin bu &#8216;kazı&#8217; tekneğini temel metod haline getirip soykütük çıkarması şaşırtıcıdır, ki sonra öğrencisi fuko işi daha ileri götürür ve olaylar gelişir.</p>
<p>Bir karşılaştırma da skeptik hacı David Hume ile ilgili olsun. Hume, Treatise&#8217;inde insan duygulanışlarının alaka dinamiklerini ince ince kat ederken, yani sadece &#8216;idrak&#8217; (&#8216;understanding&#8217;) ile sınırlı kalmayıp kibirden arzuya, merhametten neşeye varan analizler sunarken, Locke&#8217;un Essay&#8217;i tabiri caizse daha konsantredir. Tabii, konstantre demişken, başlı başına bölümler halinde incelemese de, Locke da ihtiraslar hakkında konuşur, acı ve hazdan bahseder. Aklımda yer eden tespitlerinden biri mesela, &#8216;olumsuz&#8217; ihtirasların (misal korku) &#8216;olumlulara&#8217; (misal neşe) göre daha &#8216;sürekli&#8217; oluşuyla (too much ol) ilgili. Locke bunu da yine yan-ürün gibi döker aslında kağıda, yani üzerinde çok durmaz. O zaman ben yine zoom&#8217;umu yapayım: &#8216;Negatifler&#8217; diğerlerine göre neden daha uzun ömürlü olur? Veya gerçekten böyle midir, yoksa bize mi böyle gelir? İhtirasın yaşanış ömründen ziyade hissedilme şiddeti olumluluğa göre değişir aslında. Memnuniyet, acı veren uyaranların uzaklığı ve noksanlığıyla birebir alakalı olduğu için, dahası ruhta rahatsızlık yaratanın uzaklaştığı (uzaklaştırıldığı) veya uzaklaştığının (uzaklaştırıldığının) farkedildiği anda duyumsanan gradyan-his ile tecrübe edildiği için sürekli hissedilmez. Safi işlevsel, sırf hayat-ölüm seviyesinde aşağıdan baktığımda şunu görüyorum:</p>
<p>Korku, en temelde, neslin devamını tehdit eden bir tehlikenin varlığına ve bu tehlikenin uzaklaştırılması gerekliliğine işaret ettiği için, türün hafızasına, reflekslerine şiddetli bir şekilde kodlanmıştır. Buna karşın, mesela neşe, neslin devamı için &#8216;ikincil&#8217; bir konuma sahip olduğundan, yani olmasa-da-olur bir konuma yerleştiğinden herhangi bir &#8216;alarmı&#8217; imlemez: Onun korkuya göre &#8216;daha hafif&#8217; hissedilmesinin sebebi budur. Zoom&#8217;u kapatıp favori konseptime geçiyorum: Association.</p>
<p>// Burada deftere &#8220;meeh, lucky strike.&#8221; diye not düşmüşüm. Demek ki içmeyecez. Siz de içmeyin. İyi değil la.</p>
<p>Kısım: Of the Association of Ideas. Locke, maddeler halinde zihinsel association örneklerini sıralıyor (bu arada association için tatmin edici bir çeviri bulamadım, &#8216;özdeşlik&#8217; desen değil, &#8216;şartlanma&#8217; desen eh, bilemedim yani). Birinden bahsedeyim: Öğrencinin biri, derste fazlasıyla bunalırken, kitabının üzerine bazı şekiller çiziyor. Gözlerini devirdiği, bakışlarını diktiği kitap sayfasını, sıkıntısını gidermek için yarattığı eğlencede kullanıyor. Tabii bu esnada, dersi sebebiyle hissettiği huzursuzluğu bir türlü üzerinden atamıyor. Sonuç şu: Sıkıntıyla özdeşleşen (bir association oluşturan) kitap sayfaları. Locke diyor ki: Bu talihsiz association sebebiyle, öğrenci büyüdüğünde, istese ve niyetlense dahi kitaplara, meditasyona (düşünceye) ve yazmaya meyledemiyor (veya meylederken zorlanıyor)&#8230; (buraya da bir mim). Misalleri büyük oranda association&#8217;ın yarattığı hatalar (fallacy&#8217;ler) minvalinde olduğu için, diyorum ki: Locke&#8217;un işin &#8216;mekaniğine&#8217;, &#8216;dinamiğine&#8217;, &#8216;genelleştirmesine&#8217; az miktarda ama eserinin bütünüyle bağlantılı şekilde değinmesiyle yetinmeyeyim, zoom&#8217;umu eksik etmeyeyim. Ghost reportin.</p>
<p>Öncelikle, fikir-ihtiras ayrımımdan bahsedeyim. Fikirle, izafi &#8216;soğuk&#8217; ve &#8216;hareketsiz&#8217; zihinsel durumları, ihtirasla ise daha &#8216;sıcak&#8217; ve &#8216;cismani&#8217;, yani çoğu zaman vücut boyunca hissedilen zihinsel durumları kastediyorum (bu, aşağı yukarı, Hume&#8217;deki fikir-izlenim (idea-impression) ayrımına tekâbül ediyor). Doğuştanlığı incelerken his-fikir kabilinden ayrımların çok sağlam olmadığını dile getirmişsem de, &#8216;ilminden bize pek az şey verilmiş olanın&#8217; kimi metronomlarına dair tetkiklerde böyle sınıflandırmaları kullanabileceğimi düşündüğüm için zoom&#8217;a devam ediyorum. Bir zihinsel durum, eğer cismanileşmesi bakımından &#8216;yavaş&#8217; ise ona &#8216;fikir ağırlıklı&#8217;, &#8216;hızlı&#8217; (ve dolayısıyla &#8216;güçlü&#8217;) ise, &#8216;ihtiras ağırlıklı&#8217; diyorum. Association&#8217;ları da bu ikili düzlemde incelemek istiyorum.</p>
<p>(f:= &#8216;fikir ağırlıklı zihinsel durum&#8217;, i:=&#8217;ihtiras ağırlıklı zihinsel durum&#8217; olmak üzere)<br />
1. f-f association: bir fikir (çoklusu) ile bir diğer fikrin (fikir çoklusunun) oluşturduğu association&#8217;lar. Adam x&#8217;i düşünür, hemen akabinde aklına y gelir ve fakat (x, y) ikilisine herhangi bir ihtiras eşlik etmez. Bu association çeşidi esnektir, kimi zaman da keyfidir, cismanileşmesi bakımından ise &#8216;yavaş&#8217; ve &#8216;incedir&#8217;.<br />
2. f-i association: Fikir-ihtiras association&#8217;ları. Taşıyıcısı, sürdürücüsü ihtiras, eklemleneni ise fikir. İhtiras bileşeni vasıtasıyla tevarüs ettiği &#8216;bütünlük&#8217; neticesinde cismanileşme bakımından &#8216;hızlı&#8217; ve &#8216;güçlüdür&#8217;.<br />
3. i-i association: İhtiras-ihtiras association&#8217;ları. Eklemleneni ihtiras, taşıyıcısı ihtiras, velhasıl topyekün ihtiras, topyekün frekans. Had safhada cismani, maddi ve fevridir.</p>
<p>Düzlem bu, tanımlar bunlar. Biraz nefes alayım, biraz dinleneyim ki sonra kaldığım yerden devam edebileyim. &#8216;zımni ve açık hafıza&#8217;, &#8216;association hacking&#8217;, &#8216;entropi ve zihin&#8217; gibi konular ve ilaveten Locke odaklı diğerleri (syllogism, reason-revelation, gazali) için niyet ettim şimdiden, inşallah devamı gelir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/05/20/an-essay-concerning-human-understanding-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>An Essay Concerning Human Understanding #1</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 22:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3499</guid>
		<description><![CDATA[Locke&#8217;un üslubu hem yavan olmayan bir yalınlık, hem de hakkı verilmeden okunan her cümle için yeniden odaklanma isteği uyandıran bir temizlik ihtiva ediyor. Örnekleri ikna edici, anolojileri yerinde, neticede iyi düşünür oralardan. Benim de Adım Rıdvan. Merhaba. Yani diyorum ki, disipline gönderir gibi &#8220;bana böyle şeylerle gelenleri direkt tecrübelerine gönderiyorum.&#8221; diye &#8216;algılara gönderen&#8217; adamı sevmeyeyim de kimi seveyim? Konuyu inceleyişindeki sakinliğe, &#8220;vay be hacı abi&#8221; demeyeyim de neye diyeyim? Bir kez daha baktım Reader&#8217;a ve Treatise&#8217;e &#8220;David Ağabey&#8217;in caps lock açık kalmış, lol.&#8221; diye düştüğüm seviyesiz gibi ama sevimli notların ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Locke&#8217;un üslubu hem yavan olmayan bir yalınlık, hem de hakkı verilmeden okunan her cümle için yeniden odaklanma isteği uyandıran bir temizlik ihtiva ediyor. Örnekleri ikna edici, anolojileri yerinde, neticede iyi düşünür oralardan. Benim de Adım Rıdvan. Merhaba. Yani diyorum ki, disipline gönderir gibi &#8220;bana böyle şeylerle gelenleri direkt tecrübelerine gönderiyorum.&#8221; diye &#8216;algılara gönderen&#8217; adamı sevmeyeyim de kimi seveyim? Konuyu inceleyişindeki sakinliğe, &#8220;vay be hacı abi&#8221; demeyeyim de neye diyeyim? Bir kez daha baktım Reader&#8217;a ve Treatise&#8217;e &#8220;David Ağabey&#8217;in caps lock açık kalmış, lol.&#8221; diye düştüğüm seviyesiz gibi ama sevimli notların benzerlerini kâh &#8220;Rofl. Disipline gönderir gibi algılara gönderiyor adam.&#8221; ile, kâh sadece bir &#8220;:)&#8221; ile (manalı) Locke&#8217;un Essay&#8217;inin civarına da iliştirdiğimi görünce, içimi tarifi zor bir hissiyat kapladı. Anna Karenina, yüzünde o çoğu güzel kadında görülen hınzır gülümsemeyle bana baktı. Bakmadı mı? (Felsefe soru sormaktır. Değil midir?)</p>
<p>Hume dedim ya, ilginçtir, Locke-Hume-Kant çizgisinde üslubun &#8216;karmaşıklığı&#8217; enteresan bir şekilde soldan sağa, yani zamanla artıyor. Hatta rivayet odur ki Kant zihnindekileri en açık haliyle kağıda dökme yeteneğine sahipken (Prolegomena), yazdıklarına dair oluşması muhtemel atıp tutma kalabalığına set çekmek için, kasıtlı olarak çetrefilli bir dili tercih etmiştir kritiklerinde.</p>
<p>Back to Locke. Malumunuzdur, beşerbey Locke deneyciliğiyle ünlüdür. Dahası, onun adıyla anılması farz tabirlerimizden biri İmajica&#8217;ya bile sızmış meşhur Tabula Rasa&#8217;dır. İşte Locke&#8217;un Tabula Rasa, naber nasa muhabbetini çevirdikçe çevirdiği bir kitaptır aslında essay (The Essay). John ağabey der ki, öyle doğuştan bilgiyle fikirle gelmiyoruz bu dünyaya. Hakikatleri kafamızın içinden çıkarmıyoruz, aksine duyu organlarımız vasıtasıyla nesnelere dair öğrendiklerimizi, gördüğümüz örnekleri, bilginin inşasında kullanıyoruz. Tabii verdiği misaller akıllıca, çocukların öğrenme süreçlerinden bahsediyor vesair. Ben şimdi bu misal silsilesini didik didik etmek yerine, kafama takılan bazı noktaları kurcalayayım, ki kitap başına düşen kurcalama ihtiyacımı gidermiş olayım.</p>
<p>Gariptir, Locke insanın bazı &#8220;eğilimlerinin&#8221; doğuştan olabileceğine dair bir itiraf yapar ama bunu sadece laf arasında dile getirir, ve muhtemelen &#8216;ihmal edilebilir&#8217; bulduğu için herhangi bir misal vermez. Rasyonalist düşünceye yönelik ataklarını daha çok &#8216;özdeşlik ilkesi&#8217; üzerinden geliştirdiği için, topu oradan alıp sonra bu &#8220;eğilim&#8221; mevzuuna geri döneyim. Öncelikle söylemeliyim ki Locke&#8217;un &#8220;bir şey neyse, odur&#8221; ile ilgili olarak inşa ettiği argümanlar, bende, tekil fikirlerin değil, fikir şablonlarının, türlerinin doğuştan olabileceğine dair bir itiraz uyandırdı (oop terminolojisinde: &#8216;Concrete Class&#8217; değil &#8216;Abstract Class&#8217;). John Ağabey&#8217;e göre, bir çocuk, annesinin ablasıyla bir olmadığını, algıladığı iki şahsı ihtiva eden tecrübelerden sonra öğrenir. Yani, &#8220;x=x&#8221;in, açıkçası &#8220;x=x&#8221;in bilinçte belirişinin, mezkur tecrübeden önce (ve hatta sonra) herhangi bir işlevi yoktur.</p>
<p>Çalım güzel, ifade güzel, aynı zamanda hava da güzel, zemin de güzel. O halde, akılcılarla deneyciler arasındaki müsabakaya adeta tribünlerden fırlayan bir taraftar (&#8220;milli takımı tutuyom ben abi.&#8221;) gibi, ben de dahil olabilirim. Oldum: Birincisi, yinelemem gerekirse, tekil fikirlerin değil, fikir şablonlarının, yani &#8220;anne, anneye eşittir.&#8221;in değil &#8220;x=x&#8221;in önceden-hesaplanmış (pre-computed) bir kabulün (izin, şemanın, yolun) zihinde bulunduğunu iddia edebilirim. Tabii, aslında bunu söylemekle, Locke&#8217;un temel temasına, rotasına darbe vurmuş olmuyorum, ve fakat, bir yandan da onun tabiri caizse &#8216;katı&#8217; fikir tanımı üzerine soru işareti savuruyorum (Scroll&#8217;s Read: Town Portal Ready).</p>
<p>Öyle arkada sinsi gibi duran arzulardan, dürtülerden falan bahsetmicem. Aklımdaki kabaca şu: Bir &#8216;fikir&#8217; bilinçte belirdiği an itibarıyla, yani mesela tecrübeyle (algılananın zihinte temsil edilmesiyle) eşzamanlı olarak, tamamen mezkur uyaranın, nesnenin yarattığı dalgalanma neticesinde hasıl olmaz: Açıkçası, daha doğrusu, &#8216;fikir&#8217; dediğimiz eğer bu dalgalanma ise, onun karakteri (Hume&#8217;un &#8216;yaylı&#8217; benzetmesini hatırlayalım (bkz: A Treatise of Human Nature)), sonucu ve sebep Network&#8217;u gelişigüzel kurallarla değil, birtakım şablonlarla vuku bulur. Şöyle bir itiraz gelebilir (ki gelsin, yerinde olur):</p>
<p>&#8220;İyi de, sen fikrin doğuştanlığı hakkında bir şey söylemiyorsun. Sadece, zihnin işleyişinin doğuştan gelen bazı karakteristiklere tabi olabileceğini dile getiriyorsun.&#8221; Doğru, dile getirdiğim, anlatmak istediğim zaten bu: O net belirişin, zihinsel cismanileşmenin, dalgalanmanın, yani fikrin, gelişigüzel meydana gelmediğini, dahası zihnin içindeki konumunun, konumlanışının &#8216;genetik&#8217; ve &#8216;evrim&#8217; kabilinden mekanizmalarla alakalı bir tevarüs etme dizgesinden münezzeh olamayacağını iddia ediyorum. Tafsilât:</p>
<p>Eğer gördüğüm nesnenin bir insan yüzü olup olmadığını asırlar boyunca bu iş için optimize edilmiş modüller sayesinde saniyesinde anlayabiliyorsam, rahatlıkla söyleyebilirim ki, aklımda bu sınıflandırma için özelleşmiş düzenekler vardır. Yani, özdeşliği bir kenara koyuyorum, rüzgarla titreyen tülde gece ışık ve gölge desenlerinin hareketiyle insan yüzüne benzeyen bir doku görürsem eğey uykuyla uyanıklık arasındayken, ve bunun akabinde bana &#8220;aa, insan yüzüne benzedi.&#8221; kabilinden bir düşünce eşlik ederse: 1. Bu &#8216;düşünce&#8217; değil, onu üreten karar fonksiyonu doğuştan gelir. 2. Karar fonksiyonu, zihnin işbu düşünceyi ihtiva eden halinin genel örgütlenmesinin, ait olduğum türün geçmişinde defalarca tekrar edilmesiyle inşa edilir. 3. Karar fonksiyonu, düşüncenin belirişinden, cismanileşmesinden daha önemlidir. Dolayısıyla, onun doğuştanlığı, doğuştan olabilirliği, hafızayla (bilhassa da &#8216;türün hafızasıyla&#8217;) ilişkisi, zihnin şimdideki dalgalanma halinin &#8216;yazılı&#8217; (&#8216;imprinted&#8217;) olmasına kıyasla daha mühimdir.</p>
<p>İtiraz: &#8220;İyi de, işte, Locke&#8217;un zaten bu kabil misalleri atlaması, onları &#8216;ihmal edilebilir&#8217; görmesi doğru değil mi? Açıkçası o, fikir derken, gündelik düşünceyi değil, &#8216;felsefi&#8217; fikri kastediyor. Yani, özdeşlik soyutlaması ile &#8216;yüz mü değil mi? Bence değil&#8217; tarzı neredeyse içgüdüsel bir düşünce aynı kefeye koymak doğru olabilir.&#8221; Güzel itiraz, genco. Ben de tam oradan hamle yapmayı düşünüyordum, denk geldi. Locke, eğer bu itirazı görseydi, yani &#8216;fikir&#8217; ile kastettiğinin neliğini ve tanımını kurcaladığımızı görseydi sevinirdi. Zira Essay&#8217;ın hatrı sayılır bir kısmında, çoğu tartışmanın ve anlaşmazlığın konseptlerinin tanımlarıyla ilgili belirsizliklerden kaynaklandığını vurgular. İtirazı azcık kurcalayayım, sonra bundan yine bahsedicem.</p>
<p>Eğer Locke &#8216;fikir&#8217; kelimesini kullanırken gündelik-felsefi tarzı bir ayrım önkabulüyle hareket etseydi, şu uslamlamaya yönelmezdi: &#8220;Şayet bir fikir doğuştan olsaydı, onun türevleri de doğuştan olurdu. Misal, eğer özdeşlik ilkesi akılda doğuştan yazılı olsaydı, onun tüm örnekleri de (instance&#8217;ları da) doğuştan olurdu. Bu örneklerin sayısı sonsuz olduğuna göre, onları ihtiva eden de, yani zihin de sonsuz olmalı. Ve fakat biliyoruz ki insanın zihni sonlu. O halde, bu fikirlerin aklımızda doğuştan itibaren bulunması imkansız.&#8221; Burada, Locke&#8217;un örnekle (instance&#8217;la) kastettiği, &#8220;x=x&#8221;&#8216;in tekil nesnelere uygulanışı. Yani &#8220;masa masadır,&#8221; &#8220;kalem kalemdir.&#8221; gibi (bu arada uslamlamayı aklımda kaldığı kadarıyla kendi kelimelerimle (&#8220;with your own words&#8221;) kurdum, yani Locke kitapta aynen bu kelimelerle yazmıyor, ne bileyim instance filan demiyor, uyarayım). Atağımı iki kanattan geliştiriyorum:</p>
<p>I.) Başta söylediğim gibi, tekillerin değil, şablonların incelenmesini öneriyorum. Bir de, özdeşlik yerine mesela &#8216;nedensellik&#8217; daha köklü ve bu tahkike uygun bir &#8216;fikir&#8217;, daha doğrusu &#8216;fikir-rota&#8217; gibi duruyor. Oradan devam edeyim: &#8220;Suyu ısıtırsan kaynar.&#8221; fikrinin &#8216;doğuştan&#8217; geldiğini iddia etmek absürd olur. Lakin art arda gelen olaylara dair kurduğum muktezalığı (nedensellik) kullanma eğilimim &#8216;doğuştan&#8217; gelir. Çünkü bu &#8216;eğilim&#8217;, hem ait olduğum türün hayatta kalmasına katkıda bulunmuş, hem de ona kümülatif akıl yürütme imkanını sağlamıştır. Sadece ait olduğum tür için değil, envai çeşit canlı için de geçerlidir bu: Hatta, nesedenselliğin kökeninin &#8216;akıl&#8217; benzeri &#8216;üstün&#8217; bir melekede değil &#8216;alışkanlıklarda&#8217; olduğunu vurgulayan kritiklerin mühim dayanak noktalarından biri budur. Locke&#8217;un eleştirisine ise şuradan destek veriyorum: Bazı şablonların &#8216;doğuştan&#8217; gelebileceğini teslim etsem de, tüm &#8216;kilit&#8217; fikirlerin yaratıcı (veya tabiat, farketmez) tarafından insan zihnine &#8216;önceden&#8217; kodlandığı iddiasına skeptik yaklaşıyorum.</p>
<p>II.) Düşünce-davranış ikiliği. Şayet bazı davranışların (aka eğilimlerin) doğuştan geldiğini kabulleniyorsak, düşünce-davranış ayrımının her zaman o kadar net olmadığını göz önünde bulundurarak bazı düşünce şablonlarının da önceden kodlanmış olma ihtimaline yer açabiliriz. Nasıl? Şöyle: Nedensellik örneğinden devam edeyim: &#8220;Hızlı ve katı bir nesne, hareket halindeyken vücudumla temas ederse, bende acı yaratır&#8221;ı ele alıyorum. Bu, esasında bildiğimiz anlamda bir &#8216;fikir&#8217; değildir, çünkü zımni bir ilke olarak yer alır zihinde. Açıkçası o bir ön-fikirdir, yarı veya daha doğrusu eksik bir zihin cismidir. Sıvıdır, sadece tefekkür halindeki bilincin dalgalanmasında açıkça belirir, katılaşır ve kelimeye dökülür. Genel bir şablonun özel bir misalidir. Bir nesne hızlıca yanımdan geçerse irkilirim. İrkilmemle neticelenen noral paternin düzeneği, adına ister fikir, ister ön-fikir, isterse de içgüdü diyelim, &#8216;önceden-hesaplanmış&#8217; bir şablon halinde türün hafızasına kayıtlıdır. O halde, soruyu Locke kontekstinde yeniden formüle ediyorun: İdrak&#8217;e ait fikirler, mesela felsefede ve dinde bahsi geçen mülahazalar ne kadar &#8216;doğuştandır&#8217;?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2012/05/04/an-essay-concerning-human-understanding/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #4 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 20:49:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3411</guid>
		<description><![CDATA[Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hume&#8217;un An Enquiry Concerning Human Understanding&#8217;i ile başladığım serinin (The Natural History of Religion, Treatise) benim için gayet verimli olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri, bitirmemin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bu kitaplar hakkında yazmak istediklerimin tükenmediğini görmem aslında biraz da. Zira, hem önceden aklıma takılanları etraflı bir çerçeve dahilinde &#8212; daha doğrusu bu kabil bir çerçeveden hareketle &#8212; ifade etme imkanı, hem de bütünlüklü ve en önemlisi devasa konsantrasyonlu bir tetkiki izlemenin akabinde gelen o heyecan ve ilhamı tecrübe edebilme şansı buldum. &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti.&#8221; değil, &#8220;hayatım zaten güzel gibi değişiyordu, bir de üzerine bu Kant-Hume-Locke silsilesi geldi iyi oldu.&#8221;, oldu. İyi oldu.</p>
<p>Başlangıçta uyarayım sonradan sıkıntı yaratmasın: Eğer konudan konuya atlamaları görür ve Treatise&#8217;den çok kendi fikirlerime (quasi-tesbitlerime) odaklandığımı düşünürseniz, yanılmış olmazsınız. O halde, &#8220;niye buraya, Treatise&#8217;in altına yazıyorsun ki?&#8221; sorusunun cevabını vereyim: Çünkü bu kitaptan &#8216;hareketle&#8217; vardım buradaki cümlelere ve olsebep diyebilirim ki mezkur kelimelerin konteksti olmasa bile çıkış noktası, terminali Treatise&#8217;dir. Muavin diyor ki o detone-ve-derbeder sesiyle: Kelimeler bizden, çay kahve meşrubat sizden. Bilet ise gidiş-dönüş: Yani terminalden çıktık, biraz uzaklaşıp yine terminale (Treatise&#8217;e) dönücez. Skeptik_bozkırlar&#8217;ı tercih ettiğiniz için teşekkürler, komiklikler.</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de davranış ve değerlere dair yaptığı tesbitlerden biri &#8216;karşılaştırma&#8217; ile ilgili. Nesnelerin &#8216;kendilerinde&#8217; niteliklerinden ziyade çoklular (benzer veya farklı nesneler network&#8217;u) içindeki izafi konumlarına göre değerlendirdiğimizi vurguluyor ve hatta burada yine &#8220;warm passions || violent passions&#8221; ayrımıyla örneklendirdiği gibi verimli bir doğal-yapay değer ayrımına gidiyor. Adalet vesair konseptlere dair söyledikleri hakkında (hopefully: henüz) konuşmak için kendimi yeterli görmediğimden, bu ayrımı sadece hatırlamakla yetiniyor ve az önce bahsettiğim &#8216;karşılaştırma&#8217;nın, daha doğrusu karşılaştırma eğiliminin topluluk-birey ilişkilerinde nasıl etkili olduğunu anlatmak istiyorum.<br />
(An itibarıyle terminalden ayrılmış bulunuyoruz.)</p>
<p>Kitabın is-ought eksenli bir uzayda koordinatlaştırılmasının zor olduğunu evvela bir hatırlatayım. Zira Hume genelde neyin nasıl olduğuyla ilgili kapsamlı işlevsel açıklamalara girişiyor. Ben şimdi mezkur karşılaştırma paterninin sosyal alandaki misalleriyle biraz da olması-gerekeni-tasvir-etmese-de-olan-hakkında-soru-işareti-koyan düşünceler üretmeye çalışayım:</p>
<p>(İnsanlar arasında) karşılaştırma ve (daha da önemlisi) karşılaştırılma isteğinin kökeninin ne olduğunu düşünürken sevindirici (mi üzücü mü olduğuna karar veremediğim) bir noktaya geldiğimi fark ettim az önce: David the Skeptic&#8217;in sosyal &#8220;arenadaki&#8217; çeşitlemelerin üzerinde durmamış olması, onun tesbitini bu alanda kullanamayacağım anlamına gelmiyor tabii. Eğer basit nesnelerin değerlerini, karşılaştırma eğilimimiz üzerine bina ediyorsak, bu aynı zamanda izafiliğin insanlar arası ilişkilerde de neden bu kadar tercih edildiğini açıklar. Öyleyse olanın neden böyle olduğu hakkında basit ve tatmin edici bir açıklamaya sahibim demektir. Lakin &#8220;olanın&#8217; varyansı, dinamiği beni tatmin ediyor mu, karşılaştırmak ve karşılaştırılmak &#8220;beni&#8217; ne derece tanımlar, iki dakika köşeye çekildiğimde gördüğüm manzaradan ne kadar memnun kalırım,.. diye diye nefes almak istiyorum. From 1738 back to 2011.</p>
<p>Yıl 2011, hala karşılaştırıyor ve karşılaştırılıyoruz. Asgari bir karşılaştırma düzeyinin toplumun &#8220;işleyisi&#8217; için gerekli oluşu, tek tek kat eden &#8220;başkalarına göre şu şu konumdasın, o halde şusun.&#8221; söylemini vazgeçilmez kılmaz. İşin kötüsü karşılaştırma-karşılaştırılma düzeneği bireyi hep arzulama-arzulanma&#8217;dakine benzer bir sakatatlığa sürükler. Kıyas silsilesiyle büyüyen insanın etrafını algılarken, anlamdırırken kullandığı uzayın temel eksenlerinden birini, yan yana getirip skalarlaştırmanın eyleyenlere uygulanmasından ibaret kalır.</p>
<p>Yıl 2011&#8242;i geyik olsun diye, araya-back-to-the-future-ekleyeyim geek&#8217;i olsun diye yazmadım. Üstelliğine kurban olmak &#8216;zorunda&#8221; kaldığımız teknoloji ve haliyle kitle iletişimin zaten bir garip metronomla titreyen algılarımız üzerinde yarattığı tahribatı zikrederek başlayabilirim mesela. Çağ uzay veya atom çağı değil, malumat çağıdır, beyler. &#8216;Bilgi&#8221; gibi ne idüğü belirsiz bir referans yumağıyla anlatmaya çalışsam bu asrı, eskilerin hakikatine, hikmetine, iradesine haksızlık etmiş olmaz mıyım? Önceden dakika başı x ile sınırlı olan kıyas sayısı şimdi hem sosyalliğe manasız bir vurgu yapan bilim rahipleri hem de &#8220;sosyal&#8217; medya diye anılan mecraya aynı minvalde bir önem atfedenler sağolsun uçtu kaçtı. Amacım &#8220;din, devlet, televizyon, bilim.. bunlar çok yanlış.&#8221; diye gaza gelen fevri neferin izinde bir sloganı değil, tedbiri elden bırakmazsak nasıl bir hızla kendimizi bu malumat yığınında kaybedeceğimize dair belki tabiri caizse bir uyarıyı not düşmek.</p>
<p>Tahribatla neyi kastediyorum? Tam olarak şunu: &#8220;Normalde&#8217; bu kadar persona&#8217;yla, persona olmasa bile en azından malumatla doldurulmaya, bu kadar veriyi yayıldığı ölçüde hızlı işlemeye meyyal değiliz. Hızlı işlemek bir yana, hızlı&#8217; davranmaya&#8217; da alışık değiliz. Dahası, mülahazanın çeşitliliği ve dağılımı babında zaten elimizde az sayıda cluster varken, neyin ne olduğuyla ilgili temel soruları bile malumat bombardımanı nedeniyle ıskalıyor, televizyonun qualia öldürücülüğünden ve alışverişin boşluğundan kurtulduğumuzu zannedip bu kez kendimizi tek tıklamalarla, en kötü cift tıklamalarla bina edilen gölge-davranışlar tarafindan sarmalanmış halde buluyoruz.</p>
<p>Biraz mola. Genel rotadan çok sapmayı düşünmediğim için azcık soluklanayım, konuyu toparlayayım diyorum. İnterneti, televizyonu, bilgisayarı cihazı mihazı bırakıp alt-konseptlere geri dönüyorum. Karşılaştırma ve sosyallik. Sosyallik etrafında dönen geniş bir kritik değil aslında amacım: ki bunu şu an yapabilir miyim, mecburi sosyalliğe skeptik yaklaştığımı söylemekten başka ne diyebilirim bilmiyorum. Bahsedeceklerim, geniş ölçekli net önermelerden ziyade insan davranışlarıyla ilgili ufak tefek gevelemelerden ibaret olacak. Bu yüzden çok şey beklemeyin ama çaylarınızı da sağlama alın ki engebeli yolda titreyen otobüsün azizliğine ugramalar olmasın.</p>
<p>Karşılaştırma paterniyle ilgili bir not daha: Başlangıçta bunu nesnelerin kıyasının öznelere taşınması şeklinde basit bir açıklamayla geçiştirmiş olsam da, şimdi tekrar baktığımda görüyorum ki, toplumda bireylerin karşılaştırılmasına neden olan temel motivin kökeni eyleyenin etrafına indirgenmiş bir algı-karar dünyasında değil, rekabetin &#8216;genel fayda&#8217; bakımından işlevli olmasında yatıyor. O halde eğer elimde konseptin kaynağı hakkında böyle bir iz varsa, çok uzağa gitmiş olamazlar diyerek yoluma devam edebilirim:</p>
<p>(Vazgeçtim. Biraz daha &#8216;garanti&#8217; bir yol izliyorum. Tamam tamam, açıkçası: Tırstım. Çayları rahat için. Otobana çıkıyoruz.)</p>
<p>Karşılaştırmanın kurucu ve yayıcı bileşenleri. Kurucuyla eyleyensiz düzenekleri kastediyorum, kurumları yani. Devlet (vatandaşlık ve &#8220;görevler&#8221;), okul (öğrencilik ve &#8220;not&#8221;), hastane (sağlık, sağlamlık ve &#8220;güç&#8221;). Bunlar, ilk aklıma gelen kıyas &#8216;kurucuları&#8217;. Eyleyensiz, daha doğrusu kökenleri görünür eyleyenlerinin, hiyerarşi extremum&#8217;larının ardında olan kurumlar. Yayıcı bileşenler ise: Birincisi, kurucu merkezlerin dış temsiller (&#8220;outlier-representation&#8221;), yani kurumun söylemini hiyerarşik konumları (siyasetçi, öğretmen, doktor) vasıtasıyla cismanileştiren özneler. İkincisi, açık, somut ve tecrübeye dokunan seviyede cismanileşen kıyası ittihaz eden eyleyen çokluları. (Arkadaş grupları, envai çeşit topluluk, internet persona&#8217;ları&#8230;) Üçüncüsü, kurucu ve yayıcı bileşenlerin etkilerinin ağırlıklı ortalaması, yani çıktı: Kıyası zihninde yaşatan, onu bizzat kendini inşa etme yöntemi olarak (genelde mecburen) olumlayan, ve yerine, olumlama miktarına göre önceki bileşenlere tekrardan ileten, yayan nokta. Birey.</p>
<p>Karşılaştırmanın sosyal alanda uygulanışı hakkındaki gevelerimi (gevelemelerimi) burada kısıtlıyorum, ki hem konu dağılmasın, hem de başlangıç noktama (Treatis&#8217;e) geri dönebileyim. Döndüm: Treatise&#8217;in bende bir çeşit &#8216;kaotik iyi&#8217; insan tasviri çağrışımı yarattığından bahsetmiştim. İyi&#8217;lik önkabulüm klasik anarşi zamanlarımdan (those were the days) kalma esasında. Tam eğiyordum, büküyordum, ne isim versem ne desem diyordum ki, bu alacakaranlık kitap çıktı karşıma. Neticede, &#8216;yatıştırılmış skeptik&#8217; Hume&#8217;un gurur, sevgi, merhamet&#8230; temalı cümlelerini okurken, &#8220;hah.&#8221; dedim ve ismini &#8216;iyinin ve kötünün ötesinde&#8217; (vay arkadaş) değil &#8216;kaotik iyi&#8217; koydum. Bence, en azından Planescape&#8217;in hatrına, iyi oldu. Yani.</p>
<p>Kaotik iyi demişken, Hume&#8217;un &#8216;dörtlü&#8217; (dört düğümü (node) olan çoklu (manifold, veya graph)) network incelemelerine dahil bir tesbitinden bahsedeyim (node-manifold-graph isimlendirme silsilesi bana ait. Yani Hume bu kelimeleri değil &#8216;ikili ilişki&#8217; (&#8216;double relation&#8217;) kabilinden bir isimlendirmeyi tercih ediyor genelde). &#8216;Of the mexture of benevolence and anger with compassion and malice&#8217; (&#8216;alçakgönüllülük ve öfkenin, merhamet ve çakallıkla karışımı üzerine&#8217;) altbaşlıgında, David ağabey diyor ki, bir zihin bir diğerinin ihtiraslarını tahayyül ettiği (gözlemlediği) zaman, ters-yansıma şeklinde isimlendirilebilecek bir işleyisle ilerler (bu ismi de ben salladım). Burada, ters-yansıma ile kastettiğim, tahayyül edenin tahayyül edende gördüğü ihtirası (duygulanışı) takiben, gördüğünün zıddını tecrübe etmesi. Hume bunu, neşe-hüzün (joy-grief) ile örneklendiriyor. Tam bu noktada işte, cümlelerin netliği ve ilişkilerin basit lineerliği (ki &#8216;lineerlik&#8217; aslında en azından matematikte, veya matematikteki anlamıyla örtüşecek şekilde kullanıldığında, güçlü olması muhtemel bir mimariye işaret edebilir: O yüzden &#8216;basit lineerlik&#8217; dedim) soru işareti uyandırıyor.</p>
<p>Birincisi, örneğe has olarak söylüyorum, x&#8217;in ardından ~x&#8217;in (x&#8217;in &#8220;tersinin&#8217;) tecrübe edilmesini, genel geçer bir kural olarak alabilir miyiz? X olarak soyutlamayı geçtim, sırf hüzün-neşe örneğinde bile, böyle net ve doğrudan, hüzünse-neşe-neşeyse-hüzün kabilinden konuşabilir miyiz? Zira, işleyişin şeması, spesifik ihtiras kategorisi bir yana, tahayyül edenle edilenin iletişiminin karakteriyle beraber, ihtirasın (zihinsel durumun, halet-i ruhiyenin) kendine has olması muhtemel bileşenlerinden de etkilenmez mi? En azından (too much en azından), mezkur şemanın muhtevası, toplum boyunca görüntülendiğinde, kümelenmiş (clustered) bir tablo çıkarmaz mı karşımıza? (Derin bir nefes alıyoruz, çaylara dikkat) ikincisi, işte &#8216;insan doğasının&#8221; doğasının da insanının da titrediği kısım, Hume&#8217;un (veya onun kadar yetenekli olan diğerlerinin) gözlemlerine, çıkarımlarına, bilhassa netlikleri ve bütünlükleri bakımından hayran kalmadan edemiyor olmamıza rağmen, ne kadar güvenebiliriz? Mevzuyu kapitalizm-komünizm eksenine kilitleyenlerin tasavvur dünyalarına, niyetlerine, hakikat arayışlarına güvenebilir miyiz, diğer yandan?</p>
<p>Absolutely nothing we trust.</p>
<p>To hume it may concern,</p>
<p>Hume ve Treatise isimlerini zikretmediğim sürece, daha çok, basta belirttiğim gibi, Hume&#8217;un konsept, fikir ve kategorilerinden hareketle kendime yol açmaya çalıştığım bir yazı oldu bu. Daha dogrusu, belki ilerde yazacağım daha kapsamlı (ve inşallah üzerine daha çok emek harcanmış) bir tahkikin &#8216;anahtar noktalarını&#8217; ihtiva eden bir yazı, diyebilirim. Karşılaştırma&#8217;yla başlayıp malumat meşrubat derken biraz kendimi kaybetmiş gibi gözüktüysem, sürç-i lisan ettiysem, bilhassa Hume&#8217;un hatrına, affola. Treatise hakkında (ve evet yine Treatise&#8217;den &#8216;hareketle&#8217;) yazmak istediklerimin en az bir bu kadar daha olduğunu (daha &#8216;warm passions || violent passions || fuko&#8217; var, &#8216;halk psikolojisi, felsefe ve edebiyat&#8217; var, çok var) bildiğimden, hem iyice dağınıklaşmasın hem de şu hem&#8217;lerim artık bir son bulsun diye, bitiriyorum bu yaz-yaz-bitmedi-hacı-abi denemeyi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/11/a-treatise-of-human-nature-4-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #3 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3397</guid>
		<description><![CDATA[(warm passions &#124; violent passions ile devam edilmesine)
Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.
Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(warm passions | violent passions ile devam edilmesine)</p>
<p>Kitabın güzel özelliklerinden biri de, neredeyse tamamen &#8216;kapalı&#8217; olması. Kapalılıkla kastım, diğer filozoflara referansın azlığı: Hume, bir konuyu anlatırken, mümkün olduğu kadar kendi gözlem ve analizlerine ağırlık veriyor, diğer filozofların fikirlerine, dizgelerine olan referans sayısını ise minimize ediyor. En fazla edebiyattan alıntılarla destekliyor (daha doğrusu örnekliyor işte) anlattıklarını. Yoksa, &#8220;Locke şöyle dediydi de aslında orda yanıldıydı.&#8221; kabilinden hesaplaşmalara yer ayırmamış. Hoş, ayırsa &#8220;name-dropping yapıyon hacı.&#8221; diye çıkışmak aklıevvellik olur, o da ayrı mesele.</p>
<p>Edebiyattan örneklerle desteklemek demişken, yine aklıma Schopenhauer geldi. (Ki zaten Schopenhauer&#8217;i unutmak mümkün değil?) Arthur ağabey&#8217;in üslubunun enteresan özelliklerinden biri mesela, hem gayet temiz, anlaşılır oluşu, hem de çeşitli dillerdeki deyişlerle beslenmesi. Şöyle ki: Schopenhauer, bir fikrini anlatırken, bazen, dildeki (Almanca, İngilizce veya Latince, değişiyor) zımni önkabullere dikkat çeker. Yani, misal, alır çok kullandığımız bir ibareyi, kendi fikrinin anahtar noktalarıyla eşleştirir. Güzel bir şekilde yapar ha bunu da, öyle havada kalacak şekilde değil. &#8220;hakkaten la?&#8221; diyesi gelir insanın.</p>
<p>Back to Hume. Wp ve vp diyordum (bu kısaltmaları kullanıyorum warm passions ve violent passions için). Passion&#8217;in etimolojik kökenini arastırmamış olmamakla birlikte, diyebilirim ki, tahminen kelime &#8220;passive&#8221; ile, yani pasiflikle bir şekilde alakalı. Arzu diyecektim, vazgeçtim, ihtiras daha iyi gibi geldi. Neyse, kelimenin tam karşılığı bir yana, aslında Hume&#8217;un tesbitinin güzelliğini teslim etmek gerekiyor en başta. Akla (reason) atfedilen genel üstünlüğü sorgulamaya yardımcı oluyor esasen. Hume&#8217;un &#8220;vulgar yaee.&#8221; diye hedef aldığı, eleştirdiği ortalama mülahazayı açmaya çalışayım ben biraz:</p>
<p>Birincisi, toplum zaten kendi başına homojen değil. İkincisi, buradaki eleştiri, bence açıkçası, &#8216;sokaktaki adam&#8217;dan ziyade, pseudo-entelektüel denebilecek tiplere gidiyor. Pseudo-entelektüel de fazla oldu aslında: wannabe-intellectual diye de iyice alaşağı etmek istemiyorum ama, aklımdaki kitleyi aşağı yukarı şu hatlarla özetleyebilirim: bir şekilde bir yerlerden bazı isimleri duymus, hadi en iyi ihtimalle bazı kitapları da okumuş (ki çoğu &#8216;ikinci elden&#8217; bunların, yani Kant okumaya tenezzül etmez de gider özet mözet okur. Hadi özeti hakkını vererek okusa iyi: onu da yapmaz), zihin felsefesi hakkında edeceği iki kelam bulunmamasına rağmen &#8220;insanı&#8221;, &#8220;özgürlüğü&#8221; çözmüş gibi davranan ayaklı sloganlar. Bu adamlara sorsak, aslolan &#8220;akıl&#8221;, &#8220;akıl rulez&#8221;. &#8220;aklı izlediğimiz zaman&#8221; her şey düzelecek. Buyurgan olmalarını geçtim, Aydınlanma&#8217;nın bayraktarlığını yapmaları aslında cidden üzücü bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Bilmiyorlar ki, Hume olsun, Locke olsun, Kant olsun, bu insanlar, ki aydınlanma denince zikredilmesi olmazsa olmaz ilk isimler, &#8216;aklın sınırlarıyla&#8217; da uğraştılar. Yeri geldi nedenselliği sorguladılar, yeri geldi çarşaf çarşaf antinomiler, meta-eleştiriler sundular.</p>
<p>Daha fazla ifrit olmadan wp | vp&#8217;ye dönüyorum. Kendi kaba tanımımı biraz daha açayım, hatta eleştireyim: wp&#8217;ye &#8220;toplumsal&#8221;, vp&#8217;ye &#8220;bireysel&#8221; demiştim. yahut, sırasıyla &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221;. Birincisi, bu her zaman böyle olmak zorunda değil. İhtirasin tecrübe edilişindeki şiddetle karakterize edilen zihinsel durumu toplum-birey ikili kategorizasyonundaki konumlanmaya göre kodlamak her zaman mümkün olmuyor (ben denedim). &#8220;Kabaca böyledir&#8221; diyebiliriz, ama neticede kabaca tabii. Vicdanın ne kadar gayrı-içgüdüsel olduğu sorusunu es geçersem, &#8220;vicdani&#8221; ve &#8220;içgüdüsel&#8221; daha iyi bir ayrım gibi, ordan devam ediyorum. Hatta, &#8220;vicdani&#8221; yerine, &#8220;dingin&#8221; diyorum (bu kelime için bir düzeltme gelebilir). Hume&#8217;un wp ile kastettiği, izafi &#8216;durgunluk&#8217; aslında. Vp hen-hen-hen bir yapayım-edeyim-yerimde-duramayayım&#8217;a işaret ederken, wp, hele-bi-otur-soluklan-yeğenim&#8217;i temsil ediyor.</p>
<p>&#8220;Reason is, and ought only to be the slave of the passions.&#8221;</p>
<p>Hume&#8217;e göre, insan, ihtirasların(ın) kölesi olmaya mahkum. Ilık veya sıcak ihtiras, fark etmez. Hume&#8217;un Schopenhauer&#8217;le epey benzeştiğini yineleyeyim, zira Schopenhauer ihtirasları İrade&#8217;ye genelleyerek benzer bir sonuca varır (farkı bu mahkumluktan &#8220;kurtulmanın&#8217;, bu mahkumluğu hack&#8217;lemenin yollarını aramasında, hatta onlardan bazılarını göstermesinde). Gerçi bu tarz &#8220;aforizmalar&#8221; felsefecinin düşüncelerinin tam resminin ıskalanmasına da neden olabiliyor (veya felsefeci kasıtlı olarak böyle izafi yüzeysel bir cümleyi yumurtluyor). Mesela Hume burada tabi olunanla &#8216;bildiğimiz&#8217; ihtirası (&#8216;sıcak&#8217; olan, &#8216;hızlı&#8217; olan) mı kastediyor, yoksa &#8216;ılık&#8217; olanları da kapsayan kendi genel ihtiras kavramsallaştırmasını mı? İlki olması daha muhtemel. Aforizmaya takılmadan, wp | vp ayrımının &#8216;kendilik tekniklerindeki&#8217; öneminden devam ediyorum.</p>
<p>&#8220;mpg123 &#8211;loop 2 -@ blaizer.list&#8221;</p>
<p>&#8216;Kendilik tekniğiyle&#8217; kastettiğim ne? Şu: bir insan, tecrübe ettiği içebakışın, daha doğrusu tevarüs ettiği içebakış metodolojisinin, ardından, &#8216;kendini&#8217; wp | vp&#8217;lerindeki salınımlara, &#8216;titreşimlere&#8217; göre inşa eder. Benim genelde gözlemlediğim, tahmin ettiğim metod bu (özneleştirme, özneleşme, tahakküm gibi faktorleri es geçiyor, toplumsal paternlerin, rotaların bireydeki &#8216;canlanışıyla&#8217; idare ediyorum şimdilik). Ve rahatlıkla diyebilirim ki, modern, daha doğrusu seküler dünya görüşü, özneyi, vp&#8217;ye göre kurar. Yani, et yeme &#8216;isteği&#8217; mi belirdi içinde? O sensin. Uçkurunun uçası kaçası mı var? O sensin. Söz konusu vp ise, &#8216;ihtiraslar&#8217; diyemezsin, &#8220;ihtiraslarım&#8221; demelisin. &#8216;Kateden arzular&#8217; diyemezsin, &#8220;arzularım&#8221; demelisin. Başka ne yapabilirsin ki? Ve bir an önce &#8220;tatmin olman lazim&#8221;. Niye? Çünkü, sana açıklıyorum, beni iyi dinle, sen, ancak ve ancak, bu bahsettiklerim doğrultusunda davrandığın ölçüde sensin. Tıp ne söylüyor? Ancak x,y yaptığında z hormonlarının salgılanacağını, mutluluğunun, mutluluk kavrayışının da asla ve kat&#8217;a bu hormonlara dayalı metriklerden kaçamayacağını anlatıyor. Dimitri isyan etti de noldu? Kimyaya halel geldi mi? Hayır. Beni dinle&#8230;</p>
<p>(böyle uzadıkça uzuyor bu)</p>
<p>Yani, diyorum ki, bu tarz ne yazık ki epey yüzeysel bir kendilik algısı katediyor insanları. &#8216;Arzuların özgürleştirilmesi&#8217; kabilinden bir hedef mevcut. Yani &#8220;içimizde&#8221; dolanıp duran bazı arzular var, bunları &#8220;özgürleştirirsek&#8221; her sorun hallolacak. Seküler veya modernle, felsefedeki dizilişi kastetmiyorum bu arada. Aydınlanma ve aydınlanma sonrasında, ihtiraslara yüklenen anlam stoikten anti-puritene kadar varyans gösterir. Kastettiğim, odaklandığım, bundan ziyade, direkt pratikteki, medya ve &#8220;insan bilimleriyle&#8221; ittihaz edildikçe edilen söylem-davranış çoklusu. Siyaset teorisine şöyle ya da böyle bulaşmış heyecanlı insanların da hatrını gönlünü gözetmiyorum şu noktada (here comes the ifrit): muhtevasina dair zerre tefekküre yelken açmadığın sürece o diline doladığın &#8216;özgur irade&#8217; tahayyülünün kime ne faydası olacak? &#8216;Liberal&#8217; diye küfür niyetine kullandığın kelimenin kökenlerine gittiğinde senin hayatından, olması-gereken şeklinde ortaya döktüğünden çok da farklı olmayan bir dünya görüşünü, bir ahlak algısını gördüğünde nereye atacaksın temellerini o &#8220;burjuva x&#8217;i&#8221; şablonuyla, danteliyle süslediğin güzeller güzeli binaların? Zihne dair en ufak bir tetkikin, tahkikin olmadığı halde, hangi yüzle &#8216;toplum&#8217; hakkında bir &#8216;model&#8217; ortaya koyuyorsun? Hah, Kant&#8217;a &#8220;utangaç materyalist&#8221; dedin ya, işte o an çok sevimli oldun sen benim gözümde.</p>
<p>(bi yüzümü yıkayıp geldim. from ifrit to normal mode.)</p>
<p>&#8220;Arzuların özgürleştirilmesi&#8221; gayesi, kendi idealini de ıskalıyor aslında. An-be-an bir ihtiras manyaklığının insanı &#8216;mutlu&#8217; edebileceğini iddia etmek alıklıktır. Çileciliğin mantığı da zaten &#8220;acı lazım bana. Acıyı getirin.&#8221; misali mazlum iniltilerde değil acının minimize edilmesi için ihtiraslara itinayla yaklaşmakta yatar. İlla arzuya dayalı bir saadet anlayışı benimsenecekse, &#8220;arzunun özgürleştirilmesinden&#8221; ziyade, &#8220;arzunun yoğunlastırılmasına&#8221; yoğunlaşmak daha makul mesela. Tam da bu noktada, Hume&#8217;un wp | vp ayrımına geri dönerek, şahsen bende &#8216;işe yaradığını&#8217; gördüğüm bir hibridleştirmeden, &#8216;dönüşüm&#8217; silsilesinden bahsedeyim.</p>
<p>&#8220;Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.&#8221; (hehe, şaka lan şaka, asıl alıntı şimdi geliyor: )</p>
<p>&#8220;Hume&#8217;s treatise is the foundational document of cognitive science.&#8221;<br />
(fodor, hume variations)</p>
<p>.. diyordum ki sigaramın bittiğini fark ettim. Çay da bayatladı. Gol olmaz zor olur. Arkası yarın diyeyim o zaman.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/12/05/a-treatise-of-human-nature-3-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #2 – David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:26:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3387</guid>
		<description><![CDATA[(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)
Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?
Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(idea-impression&#8217;dan devam edilmesine.)</p>
<p>Hume&#8217;un Treatise&#8217;de savunduğu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldığı, hatta aralarda &#8220;vay ben nettim, sorgulamayaydım daha iyiydi.&#8221; diye yer yer ardından yakındığı, &#8216;marjinal&#8221; bir mülahaza daha var, &#8216;benlik&#8217; (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sıkıntılara dair.  Şöyle diyor (aşağı yukarı): kendime baktığımda, zihnimi baştan aşağı incelediğimde, Allah aşkına beyler, sadece bir algılar silsilesinden başka bir şey göremiyorum. Madem ki, tüm fikirler (idea), temsiller, tecrübeden, izlenimlerden (impression) tevarüs ediliyor, o halde, bu ben&#8217;e karşılık gelen izlenim nerede? Hani, sorarım size, nerede?</p>
<p>Carcus&#8217;un Hume&#8217;un nedensellik eleştirisine istinaden dile getirdiği &#8216;çözümün&#8217; esasen sorunun ana derdini ıskaladığını anlatmaya çalışmıştım. Ve fakat, şimdi, yani izlenim-benlik meselesinde, nesneleri değil nesneleri ihtiva eden düzenekleri göz önünde bulundurmayı öneren mezkur uslamlamayı, biraz değiştirerek, daha doğrusu, rotadakı anahtar noktaları alarak kullanabilirim. İlk hamle: izlenim-silsilesi (veya algı-silsilesi, veya &#8216;bir dizi algı&#8217;) değil, izlenim network&#8217;u (veya algı network&#8217;u). Silsile, gelişi güzel dağılmış olması daha muhtemel bir çokluyu imlerken, network, bağlantılılığa işaret eder. Yani, algılar silsilesi demek yerine, eğer algılar network&#8217;u dersek, ve network&#8217;u network yapanın düğümlerinin &#8216;alakaları&#8217; (alaka çok yüksek) olduğunu düşünürsek, zihnimize dair gördüğümüz tabloyu, daha iyi anlatmış oluruz.<br />
(Edit: Şimdi hatırladım. Hume Treatise&#8217;de algıların bağlantılarını kabul ediyordu. Tatminsizliği de buna rağmendi. İşimiz var.)</p>
<p>İkinci hamle: Zihin izlenimlerden ibaret değildir. Zihin, fikirlerden de ibaret değildir. Bir fikre, algıya, fikir-tohum&#8217;a, her zaman, onu çevreleyen bir çeper (ve çeper-devamı, çeper-uzantı) eşlik eder. Yani, fikirler, ve izlenimler, asla ve asla, öyle kendi hallerinde, tarlanın ortasındakı korkuluk gibi, serentenin kenarındaki üzüm gibi durmazlar. Onlar daha çok &#8216;yoğunlaşmalar&#8217; gibidirler. Zihnin dalgalanmalarının ekstremum noktaları olmaları, bizi onların varlikları konusunda şüpheye düşmekten alıkoyar. Hatta, daha da ileri giderek (burada Hume&#8217;un sınırlarının dışına çıkıyorum), diyorum ki, bilinç, öyle &#8216;üstte&#8217;, &#8216;altta&#8217;, &#8216;üstte gibi gözüküp de aslında &#8216;altta&#8217;, &#8216;içte&#8217;, &#8216;dışta&#8217; vs. değildir. Bilinç dağıtılmış (distributed) haldeki akıl segmentlerinin, bazen senkronize, bazen de asenkronize bir şekilde alıp verdiği nefestir. Zihnin havasının odağı, bilinçtir.</p>
<p>Üçüncü hamle: İrade. Hem (klasik) karar verme yetisi anlamında, hem de frankfurt münzevisi&#8217;nin dizgesindeki temel gerçeklik anlamında irade. İrade ulan. Ünlemsiz. İzlenimlerin, dünyaya dair algıların, fikirleri belirlemeye muktedir oluşu, zihin hallerinden hareket faz uzayına erişen, uzanan, dar-veya-geniş-tartışılır bir &#8216;irade alanının&#8217; mevcudiyetine ket vurmaz. Haşa, harekete geçtiğim zaman, elimi klavyeye uzattığımda, aktif olan, muktedir ve belirleyici olan, izlenim değil, fikir değil, izlenim-silsilesi veya fikir-silsilesi değil, iradedir. İşte, bizi biz yapan da, dahası bizde &#8216;ben&#8217; diye bir yoğunlaşmanın, bir odağın bulunduğu inancını oluşturan da bizzat bu alandır, bu tam-tecrübedir. Nasıl kı, zihnin yoğunlaşmaları fikir ve izlenimleri oluşturuyorsa, o yek iradenin (lavın) yoğunlaşmaları da şahısları (volkanları) oluşturur.</p>
<p>Yine de, bu kabil bir açıklama, bizi &#8216;benlik&#8217; fikrinin, fikir-pratiğinin kökenlerinin &#8216;akılda&#8217; bulunduğuna (ya da akılla bulunabileceğine) ikna etmez. Ama, nasıl ki nedensellik ilkesinin kökenlerini tam tatmin edici bir argümantasyonla açıklayamıyorsak, ve fakat, aynı zamanda sebep-sonuc ilişkisinin pratikteki işe yararlılığını da yadsımıyorsak, benliğin, yani &#8216;benlik&#8217; fikir-pratiğinin de yarı-teorik işlevini teslim edebilir, onun genel zihin tasvirimizde önemli bir yer tuttuğunu kabul edebiliriz (ben ederim yani, bence siz de deneyin).</p>
<p>Sırada: warm passions | violent passions (film ismi gibi oldu).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/30/a-treatise-of-human-nature-2-%e2%80%93-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A Treatise of Human Nature #1 &#8211; David Hume</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 15:35:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>flexi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3359</guid>
		<description><![CDATA[(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)
Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (folk psychology) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (hume variations). Her ne kadar ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(A Treatise of Human Nature, David Hume&#8217;un yazmış olduğu bir eser. Yeni yazarımız flexi de işbu kitaba dair özel ve de pek güzel bir yazı serisi hazırladı. Afiyetle okuyup zihnizi açmanızı dileriz ki o zihinler bize güzel yiyecek olarak dönsün. ~Btg)</p>
<p>Evvela Treatise&#8217;in Folk Sayki&#8217;nin (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=folk+psychology" target="_blank">folk psychology</a>) yüz akı olduğunu söylemek gerek. Hume bu kitapta neredeyse tüm temel zihinsel durumların tetkikini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bu sorgulamayı kendi sunduğu meselelerle sentezliyor. Folk Sayki&#8217;ye gonul veren Fodor&#8217;un Hume&#8217;e samimiyetli hisler beslemesi de akıllara gelmiyor değil şu noktada (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=hume+variations" target="_blank">hume variations</a>). Her ne kadar Folk Sayki&#8217;nin şu anki konumu tartışmalı olsa da (ki temel zihinsel durum kategorilerini sorgulamak için esasında mezkur tartışmanın töz-tabanlı kutuplarından biri olan Eliminative Materialism&#8217;e yelken açmaya da gerek yok), insan ruhuna cumburlob dalan Karamazov Kardeşler (Dosto) yahut şeytan (Talsto) kabilinden klasik edebiyat kurguları dışında, sanırım Etika&#8217;yla beraber en çok sivrilen (veya sivrilmesi gereken) kitap Treatise.</p>
<p>Hume zihinsel durumların tetkikini yaparken sağduyuya mesafeli duruyor ama ondan tamamen de kopmuyor (aynı kategorileri kullanma babında). İlk dikkatimi çeken de şu oldu: İnsana bir genel karakteristik atfedilecekse eğer, bunun &#8216;kaotik iyi&#8217; (chaotic good) olması gerektiğini zımni olarak savunuyor gibi Treatise&#8217;deki yaklaşımıyla Hume, zira sokaktaki adama (ben, sen, o) sorsak alacağımız cevapları ve göreceğimiz önkabulleri azcık dışlayan bir yönü de yok değil. Mesela, gururun her zaman &#8216;kötü&#8217; olması gerekmediği yönünde sinyaller veriyor, yarı-kaotik dizgesinde &#8216;bencilliği&#8217; ima eden (ya da tamamen dışlamayan) duygulanış ilişkilerinden dem vuruyor, falan filan. Olan-olması gereken ayrımında çok debelenmediği için belki, biraz da fazla rahat. Bu budur-böyledir-sebepleri-de-kuvvetle-muhtemel-şunlardir kabilinden net bir hava hakim kitaba. Yargılayıcı, hele hele buyurgan bir tadı hiç yok. Ara sıra çıldıran şu &#8220;avam yanılıyor hacı&#8221; (vulgar) vurgusu dışında vaziyet neredeyse tamamen böyle. Ve evet, is-ought meselesini ilk gündeme getirenin de Hume olması şaşırtıcı değil.</p>
<p>Neyse, sağduyu diyordum. Sağduyu bir yana, işte misal &#8216;akıl-arzu ikilemi&#8217; (reason-passion) kabilinden yaygın mülahazalara &#8220;yanlışınız var.&#8221; demeden edemiyor Hume. Ona göre çelişkiler, kararsızlıklar, akıl ve arzular arasında değil, ılık ve vahşi arzular arasında. Ilık arzu (warm passion) ile kastettiği insanın &#8216;vicdani&#8217; yönü, yani toplumsallığı, böyle ne bileyim arada hislenip kenara çekilme isteği. Vahşi arzu ise genel anlamıyla yerleşmiş olan bildiğimiz arzu, cinsel istek mesela. Akıl-arzu ikiliğini reddeden David agabey, arzunun kendi içinde çatallamalara uğradığını, kararsızlıkların, ikilemlerin de bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu noktada, irade felsefesinde her ne kadar açık olarak dile getirmese de zımni bir alt-irade (animalistic will) | üst-irade (universal will) ayrımına giden Schopenhauer&#8217;i hatırlıyor, ve yolumuza devam ediyoruz. Hava güzel.</p>
<p>Gerçi Hume&#8217;e sorsak bi şekilde savunmasını yapar ama, avam da avam diye başımızı şişirirken biraz yalpaladığını düşünüyorum ben. Reason&#8217;la ilgili eleştirilerinden (akıl diye mi cevireyim idrak mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim) biri olan bu akıl-arzu meselesine dair verilebilecek en güzel örnek aslında din mevzuu. Zira ailesinden din eğitimi almış olmasına rağmen inancında tökezlemeler hisseden bir şahsın halet-i ruhiyesi neredeyse bir karşi-örnek gibi, ki genelde böyle şahislar kendilerini çevreleyen dinin tutarlılık analizi sonucunda verdiği çıktıya bakarak huzursuz oluyorlar. Dinden hadi-gidiyoruz-hoop bir çıkış veya tedrici ne-ki-şimdi-bu-hiç-anlam-veremedim-ben-buna eğilimi daha çok karakterdeki kökenlere işaret ederken, böyle bocalamalı sorgulamalı, e-neden-yani-ya tarzı bir çıkış mezkur ikilemi barındırmadan edemiyor. Hume&#8217;cu bir açıklama böyle bir durumda motivasyonların köklerinin hakkıyla aranmasından yana olur muhtemelen. Zira çatışmanın bilinçalti arzular sebebiyle hararet yapan bir akıl-da-akıl-tutarlılık-da-tutarlılık inadından kaynaklanabileceğini öne sürmek de mümkün. İlk-motiv konumu bir yana, yine de yüzeydeki çatismada akıl (reason) faktörünün etkin olmadığını iddia etmek biraz zor gözüküyor (biraz ama, çok değil).</p>
<p>Bir de, bu &#8216;avam&#8217; imlemesi tuhaf aslında. Felsefe camiasi dışındaki &#8216;ortalama&#8217; mı kastediliyor bu kelimeyle? &#8216;Sokaktaki adam&#8217; mı? Sokaktaki adam o kadar bilgisiz mükaşefesiz değil ayrıca, konu eger insan ruhuysa. Veya ne bileyim, &#8216;felsefe dışındaki&#8217; pratikler de o kadar boş degil: Sühreverdi tasavvufun esaslarında &#8220;kalp ve nefsin yakınlaşmasından&#8221; bahseder mesela (nefsin İslam&#8217;da &#8216;kötü&#8217; olarak kurgulanişi ya da en azından bu sıfatla anılır hale gelmeye başlaması, yeri geldiğinde bilindik ayrımlarin dışına cıkılmasına engel değil). Yani. Öte taraftan, zihni sürekli arzular etrafından kurgulamak, tasvir etmeye çalişmak da sıkıntılı ve sınırlayıcı geliyor bana. Camdanatlayangillerin &#8220;arzuyu&#8221; klasik rasyonel-stoik tasavvurun imlediği negatif anlamdan kurtarma çabasi da bu kez fuzuli bir olumlamaya sırf inat olsun diye davetiye çıkarıyor gibi. Arzu her şey değildir. &#8216;Kökü akıl olan arzu&#8217; bile her şey değildir.</p>
<p>Reason&#8217;dan devam edeyim. Aslında Hume bu genel insan zihni tetkikinden ziyade nedensellik eleştirisiyle ünlü. Kısaca diyor ki nedensellik ilkesini akılla (reason) açıklayamayız, bu daha çok izlenimlerden (impression) tevarus ettiğimiz tecrübe ve alışkanlıkla (custom) ilgili. Boş zamanı olduğunda &#8220;neden nedensellik?&#8221; (kendime not: &#8216;nedensellik&#8217; de biraz şaibeli bi çeviri gibi. Sebep ve neden ayrımı mesela?) sorusunu soran her insan Hume&#8217;un derdinden anlar, anladı da. Şimdi meselenin genel &#8216;cözüm&#8217; rotalarını, misal Kant&#8217;ı falan, anlatmaya çalışırsam iflahim ağlar (ki prolegomena&#8217;yi yeni bitirdim, hazmedilmesi var daha onun), o yüzden diyorum ki, en son gördüğüm açıklamayı masaya yatırayım. Oralardan düşüneyim. Masa güzel.</p>
<p>Paul Carcus Kant&#8217;s Prolegomena&#8217;da Hume&#8217;un sorununun &#8216;yanlış&#8221; formüle edilen bir sorudan kaynaklandığını iddia eder. Kullandığı uslamlama ise Hume&#8217;un nesneleri sebep ve sonuç diye etiketlemesindeki hataya işaret etmekle (ki burası doğru) beraber görece yeni fizik kanunlarına referans vererek konuyu daha iyi-tanimlanabilir hale getirmeyi ihtiva ediyor. Önceden olsa, &#8220;vauvaa, fiziiik!&#8221; diye gaza gelir ve kütlenin korunumundan hareket eden bu kabil bir nedensellik analizini hayranlıkla izlerdim. Ve fakat, those were the days, ve ben fevri olmamayı yavaş yavaş öğreniyorum (o ilk &#8220;vauv&#8221;dan sonra nefes almak ve konuyu yeniden düşünmek gerekiyor, hep böyle bu). Carcus&#8217;un açıklamasına göre nedenselliğin segmentasyonu nesnelerle değil nesnelerin başlangıç durumlarıyla yapılmalı. Yani (Hume&#8217;un favori örneğinden ilerlersek), a topu sebep, b topu sonuç değil: (a,b) top ikilisinin ilk halleri (initial state) sebep, (a&#8217;, b&#8217;) son hali (final state) ise sonuç. Bu noktada, nesneler değil nesnelerin oluşturduklari fiziksel düzenekler üzerinden konuşursak, meseleyi kütle-enerji kanunlarıyla, misal &#8212; ilk akla gelen &#8212; kütlenin korunumuyla, oradan da aşağı yukarı x=x özdeşliğiyle açıklayabiliriz, diyor Carcus. Hatta Hume azcık daha ugraşaydi fizikçi olurdu, mezkur kanunlara yakınsardı, diye ekliyor.</p>
<p>Şimdi, tam bu noktada, &#8220;ooo, fizik yine her şeyi çözdü!&#8221; diye gaza gelmeden önce bi oturup soluklanıyorum. Azcık düşününce de fark ediyorum ki bu işte, bu çözümde bi fevrilik var: meselenin nesnelerden nesnelerin ilk ve son hallerine haritalanması bu yeni alanda sıkıntısız yürüyebileceğimizi garanti altına almıyor ne yazık ki. Zira ilk halden son hale geçişin dinamiğini tanıdık ve nispeten iyi temellendirilmiş bir dille (matematiksel fizik) anlatmak, &#8220;o top ona vurduydu da öbürü öte yana gittiydi&#8221;nin yerine &#8220;momentum hacı&#8221;yı kullanmak başta tatmin edici gelse de recursive skeptiklige ket vuramıyor. Sebeple sonuç arasındaki muktezaliği ne kadar açıklayabiliyoruz momentum deyince? Fizik kanunlarının tasvir ettiği düzenliliğin akıldaki kökenleri hakkinda ne söylüyor bu bize? The question remains, and Hume wins.<br />
(Ortayi açıyorum, vole janli&#8217;den gelsin: (<a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=351821" target="_blank">eylemsizlik ilkesi/#351821</a>)</p>
<p>Aslında benim epey konuşasım var bu verimli kitap hakkında ama şimdi nefsime hakim olmam gerekiyor (sonu gelmiyor lan yoksa (daha impression-idea meselesi vardi :/)). Treatise&#8217;i neden okumak lazim? Onu cevaplamaya çalışayım kendi çapımda: Evvela üslup güzel (bunu Kant bile teslim eder &#8220;böyle mühim konulara böyle temiz bir dille değinebilmek her yiğidin harcı değil.&#8221; diye). Yazar konuyu başta genel hatlarıyla anlatiyor (kuşbakışı), sonra detaylara iniyor (kuşdalışı). İndikçe iniyor (hepten dalış). Ama bunu yaparken kuşbakışı moda arada bir geçerek tabloyu hatırlatmayı da ihmal etmiyor (taklacı). Aşağı-yukarı sıfatlandırmasının yerçekimiyle ilişkisinden tut nedenselliğin eleştirisine kadar gidiyor. Sadece &#8216;yalıtılmış bireysel zihin&#8217; anlayışıyla çevrili bir kazı da degil ha bu: yeri geliyor toplum hakkında da konuşuyor Hume, bireyle toplum arasındaki paralelliklerden, farklılıklardan bahsediyor mesela. Hülasa, zihin hakkında bir kitap yazmaya heveslensem Treatise&#8217;in netliğini ve verimliliğini örnek alırım kendime.</p>
<p>Evet, hava guzel: kızıla çalan mavi bir gökyüzü eşliğinde, böyleyken böyle. A Minor Treatise of Treatise of Human Nature. End of transmission.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/11/19/a-treatise-of-human-nature-david-hume/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sürüne Sürüne Erkek Olmak</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Apr 2011 21:02:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=3123</guid>
		<description><![CDATA[Feminizm&#8217;e dair okumalarım sanırım iki yılı ancak bulmuştur. Ama bu sürede de ancak 4-5 kitap okumuşumdur (bir konu üzerinde çok okumak sıkıyor, ara ara okuyabiliyorum sadece). Okuduğum bu kitaplar içerik olarak daha çok kadını inceleme üzerineydi. Ama artık feminizmin başka alanlara dair söyleyecekleri de var. Bunun örneği de Pınar Selek ve &#8220;Sürüne Sürüne Erkek Olmak&#8221; isimli kitabı.
Kitabını yazma sebebini şöyle açıklıyor Pınar Selek (ilk sayfasını alıntılıyorum sadece):
Televizyonda O&#8217;nun suretine hayretle ve azapla bakarken karar verdim bu işe. Sert kılmaya çalıştığı gergin yüzünü gösterip &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdığı zaman.
Titredim. Ülker Sokak&#8217;ta ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/04/surune-surune.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3124" title="surune-surune" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/04/surune-surune-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Feminizm&#8217;e dair okumalarım sanırım iki yılı ancak bulmuştur. Ama bu sürede de ancak 4-5 kitap okumuşumdur (bir konu üzerinde çok okumak sıkıyor, ara ara okuyabiliyorum sadece). Okuduğum bu kitaplar içerik olarak daha çok kadını inceleme üzerineydi. Ama artık feminizmin başka alanlara dair söyleyecekleri de var. Bunun örneği de Pınar Selek ve &#8220;Sürüne Sürüne Erkek Olmak&#8221; isimli kitabı.</p>
<p>Kitabını yazma sebebini şöyle açıklıyor Pınar Selek (ilk sayfasını alıntılıyorum sadece):</p>
<blockquote><p>Televizyonda O&#8217;nun suretine hayretle ve azapla bakarken karar verdim bu işe. Sert kılmaya çalıştığı gergin yüzünü gösterip &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdığı zaman.</p>
<p>Titredim. Ülker Sokak&#8217;ta travestilerin camlarını indiren, ortalığı ateşe boğanların bakışlarını hatırladım hemen. Ve Bursa&#8217;da &#8220;trolara ölüm&#8230;&#8221; diye bağıran taraftarların yüz ifadelerini&#8230; Sonra &#8220;Akıllı Ol&#8230;&#8221; üslubuyla gerilen suretler ve kadınların iyi tanıdığı başka anılar üşüştü zihnime. Ben bunlarla ne yapacağım diye didinirken, &#8220;bir bebekten katil yapan zihniyeti&#8221; sorgulama çağrısıyla başladı yolculuğum. Bu &#8220;katile&#8221;, bu &#8220;erkeğe&#8221;, bu &#8220;çocuğa&#8221; feminizmin penceresinden bakmak istedim.</p>
<p>Bu istek beni daha geniş bir alana çıkardı. Yasin, Hasan, Kemal&#8230; Onların nasıl katil olduklarından çok, nasıl &#8220;Akıllı ol&#8230;&#8221; diye bağırdıklarını, nasıl erkek olduklarını, niye kasıldıklarını, ne diye gerindiklerini daha yakından görmek için araştırmaya başladım. Daha ilk adımda, beni bu araştırmaya yönelten ihtiyacın, feminist literatür açısından da geçerli olduğunu gördüm.</p></blockquote>
<p>Kitapta nasıl erkek olunduğunu daha çok askerlikle sınırlıyor Pınar Selek. Elbette askerliğe geçene kadar sünnet gibi bazı geleneklere değinerek özet bir giriş de yapıyor. Sonrasında ise söyleşilerden parça parça alıntılar yaparak yorumlarda bulunuyor. Görüşmedeki söyleşiler konulara göre bölünmüş kitapta. Askerliğe uğurlamaktan tezkereye kadar olan süreyi konu konu incelemiş, böylece karışık da olmamış hem. Mesela askerlikte dayak üzerine şöyle tespitlerde bulunmuş:</p>
<blockquote><p>Dayaktan çok şikayet ediliyor ama geleneksel eğitim yöntemlerinden biri olarak kabul edilen bu uygulama, reddedilmiyor. Genellikle çocukluktan itibaren toplumsal ilişkiler içinde şiddetle terbiye edilmiş olan erkekler, çeşitli gerekçelerle dayak ve küfrü meşru görüyorlar.</p></blockquote>
<blockquote><p>Kendilerinden fizik ve konum itibarıyla daha güçlü olanların şiddeti karşısında, Mehmetçikler, ayakta kalmak için çeşitli stratejiler geliştiriyorlar. Bunlardan biri, şiddeti mantığa bürümek olabiliyor. Erkekler, kendilerine küfredeni ve dayak atanı babayla, hocayla ya da benzer bir erkek figürüyle özdeşleştirerek, yöntem olarak zaten meşru gördükleri bu şiddeti mantığa bürüyerek, bunun için çeşitli gerekçeler bularak, hatta kendi hatalarını öne çıkararak, içlerini biraz olsun rahatlatıyor, maruz kaldıkları şiddeti meşru kılmaya çalışıyorlar.</p></blockquote>
<blockquote><p>Şiddet uygulamak, ortama uyum sağlamanın yolu olarak da görülüyor. Ama devletlerin genellikle savaşı olumsuzlayıp kendi savaşlarını her zaman &#8220;istisna hali&#8221; olarak anlamlandırdıkları gibi, şiddet uygulayan erkekler de, istisna durumunu kendi ekseninde görüyorlar, başkalarında onaylamadıkları davranışları kendilerine hak görerek, kendilerini keyfî yere dayak atanlardan, yani acımasız saydıklarından ayırıyorlar. Schimitt, egemeni, istisna haline karar veren kişi olarak tanımlıyor. Gerçekten de erkekler arasındaki egemenlik savaşı, aynı zamanda farklı istisna hallerinin karşılaşması gibi görünüyor.</p></blockquote>
<p>Feminizmin erkeklik, kadınlık ve cinsiyetler üzerine söyleyecek çok şeyi var ve bu feminizmi sadece kadını ilgilendiren bir alandan çıkarmak için çok önemli. Çünkü bu sokulduğumuz roller hepimizi ilgilendiriyor, bir erkek veya kadın kolay olunmuyor, bu kitabı erkek-kadın okumalı diyorum bu yüzden.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/04/11/surune-surune-erkek-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 12:43:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2978</guid>
		<description><![CDATA[Fotoğraf ilgimi çekiyor, haliyle fotoğrafçılar (daha çok eski fotoğrafçılar) ve fotoğrafla ilgili kitaplar da. Bir de üstüne, &#8220;Devrimci Fotoğrafçı&#8221; başlığını görünce pek de irdelemeden aldım bu kitabı. Ama biraz hayal kırıklığına da uğradım. Evvela Tina modotti kimmiş, kısa bir özet:
Tina Modotti&#8217;nin hayatı, kabaca üç dönemden oluşuyor diyebiliriz; modellik ve biraz da oyunculuk, fotoğrafçılık, nihayetinde komünist parti üyeliği ve beraberinde gelen aktif eylemcilik.
İtalya&#8217;da doğan Tina, 20&#8242;li yaşlarında, babasının evvelce çalışmak için gittiği Amerika&#8217;ya gider ve bir müddet sonra modelliğe başlar. Ama babasının da fotoğrafçı olmasından mütevellit fotoğrada da meraklıdır. Ve  Edward ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="1" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/1-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" />Fotoğraf ilgimi çekiyor, haliyle fotoğrafçılar (daha çok eski fotoğrafçılar) ve fotoğrafla ilgili kitaplar da. Bir de üstüne, &#8220;Devrimci Fotoğrafçı&#8221; başlığını görünce pek de irdelemeden aldım bu kitabı. Ama biraz hayal kırıklığına da uğradım. Evvela Tina modotti kimmiş, kısa bir özet:</p>
<p>Tina Modotti&#8217;nin hayatı, kabaca üç dönemden oluşuyor diyebiliriz; modellik ve biraz da oyunculuk, fotoğrafçılık, nihayetinde komünist parti üyeliği ve beraberinde gelen aktif eylemcilik.</p>
<p>İtalya&#8217;da doğan Tina, 20&#8242;li yaşlarında, babasının evvelce çalışmak için gittiği Amerika&#8217;ya gider ve bir müddet sonra modelliğe başlar. Ama babasının da fotoğrafçı olmasından mütevellit fotoğrada da meraklıdır. Ve  <a href="http://www.belgeselfotograf.com/aid=207.phtml" target="_blank">Edward Weston</a> ile tanışır. Bir süre ona hem modellik yapar hem de asistanı olur.  Sonrasında da Meksika&#8217;ya giderler. Zaman ilerledikçe Tina, modelliği bırakır ve fotoğrafçılığa yönelir. Tekniğini geliştirir ve bu alanda beğenilen bir sanatçı olur.  Ancak sevgilisi de olan,  Küba Komünist Parti kurucularından Julio Antonio Mella suikaste kurban gidince Tina&#8217;nın hayatı değişmeye ve daha da zorlaşmaya başlar. Zira suikast zanlılarından biri de kendisidir (sonrasında aklanır). Gittikçe Komünist Parti&#8217;de de aktif olur ve bu yüzden Meksika&#8217;dan kovulur. Almanya&#8217;da yaşamaya karar verir ama orada da çok dayanamaz ve Meksika&#8217;daki bir komünist arkadaşı vasıtasıyla Rusya&#8217;ya gider. İşte bu dönemde fotoğrafa ara verir ve başka alanlarda çalışmaya başlar (1). <a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10.jpg"><img class="alignright" title="10" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10-234x300.jpg" alt="" width="234" height="300" /></a>Bu alanlardan biri de İspanya&#8217;ya gitmesi ve oradaki partiye bilgi götürmesidir. İspanya&#8217;da çok duramaz zira cumhuriyetçiler yenilgiye uğradıklarında bir grupla beraber başka bir kimlik altında Meksika&#8217;ya dönmek zorunda kalır.  Lakin çok da geçmeden, bir akşam üstü kalbiyle ilgili bir rahatsızlık sebebiyle ölür. Neyse ki ölmeden evvel Meksika hükümeti, gerçek kimliği altında oturma iznini çıkarmıştır.</p>
<p>Tina Modotti&#8217;nin hayatı kısaca böyle. Ama kitap bunu, Tina&#8217;nın tanıştığı herkesi kapsayacak denli (partide tanıştığı ve hayatında bir daha görmediği kişileri bile) ayrıntılı anlattığı için, bu detay arasında sıkılabiliyorsunuz. Mesela, Tina şu gece şu davete gitti, orada şu şu isimlerle tanıştı, şu erkek ona baktı, o erkeğin sevgilisi Tina&#8217;yı kıskandı vs. vs. Kitabın neredeyse yarısı bu şekilde anlatılıyor, hele o isimler Meksikalı&#8217;ların isimleri olunca, kim kimdi, neyin nesiydi diye hatırlamaya çalışırken yakalıyorsunuz kendinizi. Belki biyografi kitaplarının bir sorunudur bu, ama bu kadar detay yorucu ve konudan uzaklaştırıcı oluyor.</p>
<p>Güzelliğinin başına bela olduğu söylenen Tina, belki çok uzun değil (40 yıl) ama kesinlikle pek çok şey yaşadığı bir hayat geçirdi nihayetinde ve tarih sahnesinde 20. yüzyılın önemli kadın fotoğrafçılarından biri olarak yer aldı. İnternet üzerinden biraz daha detaylı bilgi almak isterseniz: <a href="http://www.belgeselfotograf.com/aid=304.phtml">http://www.belgeselfotograf.com/aid=304.phtml</a>,  <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=tina+modotti">http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=tina+modotti</a> <a href="http://nadirekorkmaz.blogspot.com/2010/01/is-social-media-now-mass-media_18.html">http://nadirekorkmaz.blogspot.com/2010/01/is-social-media-now-mass-media_18.html</a></p>
<p>(1) Bunun bir sebebi, fotoğrafla beraber daha aktif bir siyasi hayatı aynı anda yürütememesi, diğeri sebebi de fotoğrafının komünist partinin propaganda aracı olmasını istememesi olabilir.</p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/1.jpg"></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/3.jpg"><img class="size-medium wp-image-3003  aligncenter" title="3" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/3-230x300.jpg" alt="" width="230" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: center;">(Tina&#8217;nın bir portresi. Geri kalanlar kendi fotoğraf çekimleri.)</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/5.jpg"><img class="size-medium wp-image-3005  aligncenter" title="5" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/5-272x300.jpg" alt="" width="272" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/6.jpg"><img class="size-medium wp-image-3006  aligncenter" title="6" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/6-300x271.jpg" alt="" width="300" height="271" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/7.jpg"><img class="size-medium wp-image-3007  aligncenter" title="7" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/7-300x205.jpg" alt="" width="300" height="205" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/8.jpg"><img class="size-medium wp-image-3008  aligncenter" title="8" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/8-300x235.jpg" alt="" width="300" height="235" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/9.jpg"><img class="size-medium wp-image-3009  aligncenter" title="9" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/9-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/10.jpg"><br />
</a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/11.jpg"><img class="size-medium wp-image-3011  aligncenter" title="11" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/11-260x300.jpg" alt="" width="260" height="300" /></a></p>
<div><span style="color: #0000ee; -webkit-text-decorations-in-effect: underline;"><br />
</span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/18/devrimci-fotografci-tina-modotti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Satranç &#8211; Stefan Zweig</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Feb 2011 18:54:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyyarat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2849</guid>
		<description><![CDATA[(İlk şu http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html adreste yayımlanmıştır.)
Şöyle diyebilirsiniz: Bir kitap olsun, çok da uzun olmasın, ama çok şey anlatsın; mesaj versin, sembolik bir anlatımı olsun, ama sembolize edilenleri anlamasam da seveyim. O zaman ben, size bu kitabı önerebilirim. Benim gibi satrançtan anlamayan hatta satranca ilgi duymayan biri değilseniz, daha da güzel olacaktır eminim. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim; Czentovic ne sinir bozucu adam.
&#8220;Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(İlk şu <a href="http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html">http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/02/satranc-stefan-zweig.html</a> adreste yayımlanmıştır.)</p>
<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/satranc.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2850" title="satranc" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/satranc-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a>Şöyle diyebilirsiniz: Bir kitap olsun, çok da uzun olmasın, ama çok şey anlatsın; mesaj versin, sembolik bir anlatımı olsun, ama sembolize edilenleri anlamasam da seveyim. O zaman ben, size bu kitabı önerebilirim. Benim gibi satrançtan anlamayan hatta satranca ilgi duymayan biri değilseniz, daha da güzel olacaktır eminim. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim; Czentovic ne sinir bozucu adam.</p>
<p>&#8220;Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama satranca oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammet&#8217;in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen, hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için hangi Tanrı&#8217;nın onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik gibi baskı yapamaz.</p>
<p>&#8220;İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/06/satranc-stefan-zweig/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tünel- Ernesto Sabato</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Feb 2011 19:23:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyyarat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mecelle-i Fürahnek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2830</guid>
		<description><![CDATA[
(bu yazı http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html alınmıştır.)
Kitabın sahibi, kitabı bana verirken çok sevdiğini söylemişti. Ve eklemişti:
-Belki sen anlamazsın.
Kitap, &#8220;erkek gözünden&#8221; anlattığı için yaşananları, kitabı anlamayacağımı/sevmeyeceğimi düşünmüştü sanırım. Kitabı sevdim. Juan Pablo Castel&#8217;i sevmedim, anlamadım. Bununla birlikte üzüldüm, korktum okudukça.
Pablo, kitaba bunu söyleyerek başladığı için ben de söyleyebilirim: Maria İribarne&#8217;yi neden öldürdüğünü anlatıyor. Kitabın ilk sayfalarında buna gerçekten şaşırıyorsunuz. Sonra o malum ve meşum sona doğru adım adım ilerliyorsunuz. Anlatılanların gerçekliği konusunda ise sürekli farklı düşüncelere kapılıyorsunuz.
&#8220;Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için fazla kanıta gerek yok, yalnızca şunu dinleyin yeter: Bir toplama kampında ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/tunel.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2832" title="tunel" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2011/02/tunel.jpg" alt="" width="200" height="308" /></a></p>
<p>(bu yazı <a href="http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html" target="_blank">http://benbazenokuyorum.blogspot.com/2011/01/tunel-ernesto-sabato.html</a> alınmıştır.)</p>
<p>Kitabın sahibi, kitabı bana verirken çok sevdiğini söylemişti. Ve eklemişti:</p>
<p>-Belki sen anlamazsın.</p>
<p>Kitap, &#8220;erkek gözünden&#8221; anlattığı için yaşananları, kitabı anlamayacağımı/sevmeyeceğimi düşünmüştü sanırım. Kitabı sevdim. Juan Pablo Castel&#8217;i sevmedim, anlamadım. Bununla birlikte üzüldüm, korktum okudukça.</p>
<p>Pablo, kitaba bunu söyleyerek başladığı için ben de söyleyebilirim: Maria İribarne&#8217;yi neden öldürdüğünü anlatıyor. Kitabın ilk sayfalarında buna gerçekten şaşırıyorsunuz. Sonra o malum ve meşum sona doğru adım adım ilerliyorsunuz. Anlatılanların gerçekliği konusunda ise sürekli farklı düşüncelere kapılıyorsunuz.</p>
<p>&#8220;Dünyanın korkunç bir yer olduğunu göstermek için fazla kanıta gerek yok, yalnızca şunu dinleyin yeter: Bir toplama kampında açlıktan yakınan eski bir piyanisti fare yemeğe zorlamışlar, hem de canlı canlı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Karşımızda kötücül bir insan mı var? Yok edelim onu, yalnızca buna iyi bir iş derim ben. Bir insanın zehrini kötülük imbiğinden geçirerek akıta akıta dolaşmasının toplum için ne denli zararlı olduğunu bir düşünün.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının ayırdına varana dek kendilerini özel sanabilirler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Çok şık bir bayan bir yandan bana sandviç ikram ederken diğer yandan çok şık bir beyle anal mazoşizm hakkında sohbet ediyordu. Sanırım bu kadar modern, tertemiz ve işlevsel eşyalar arasında, bu kadar şık bir bay ve bayanın cinsellik ve sidikle ilgili sözcükler kullanarak konuşmalarıydı gülünç bulduğum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Beni anlama olasılığı bulunan tek bir kişi vardı aslında. Ne yazık ki onu öldürdüm.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2011/02/02/tunel-ernesto-sabato/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

