<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beneath The Ground &#187; Söyleşi</title>
	<atom:link href="http://beneaththeground.org/tag/soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://beneaththeground.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 17:17:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Medya Mahsulleri Ofisi</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2010/04/27/medya-mahsulleri-ofisi/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2010/04/27/medya-mahsulleri-ofisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2010 20:48:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/?p=2124</guid>
		<description><![CDATA[Ana akım Türk medyasına interaktif sille! http://medyamahsulleri.tumblr.com/
Sitemiz yazarlarından, zombi arkadaşımız Anıl, Gazetecilik bölümünde de  okumasından mütevellit tumblr&#8217;da farklı bir konsept denemeye başladı.  Ana akım medyanın absürd başlıklarını paylaştığı bu yer gülsek mi  ağlasak mı şeklinde bir ruh haline soksa da hepimizi, amaç farkındalık  yaratmak. Bunun yanında bir arşiv değeri taşıdığına inanıyorum  medyamahsulleri&#8217;nin. Açılış hikayesini de bizzat Anıl&#8217;dan dinleyelim:
Şöyle oldu olay. Gazetecilik bölümünde okuyorum ya iki senedir, orada çeşitli dersler gördük, görüyoruz; Yazılı Ve Sözlü İletişim ile Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri gibi. İşte bu derslerde söylem ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ana akım Türk medyasına interaktif sille! <a href="http://medyamahsulleri.tumblr.com/">http://medyamahsulleri.tumblr.com/</a></p>
<p>Sitemiz yazarlarından, zombi arkadaşımız Anıl, Gazetecilik bölümünde de  okumasından mütevellit tumblr&#8217;da farklı bir konsept denemeye başladı.  Ana akım medyanın absürd başlıklarını paylaştığı bu yer gülsek mi  ağlasak mı şeklinde bir ruh haline soksa da hepimizi, amaç farkındalık  yaratmak. Bunun yanında bir arşiv değeri taşıdığına inanıyorum  medyamahsulleri&#8217;nin. Açılış hikayesini de bizzat Anıl&#8217;dan dinleyelim:</p>
<blockquote><p><a href="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/04/medyamahsulleri.png"><img class="alignleft size-medium wp-image-2134" title="medyamahsulleri" src="http://beneaththeground.org/wp-content/uploads/2010/04/medyamahsulleri-300x202.png" alt="" width="300" height="202" /></a>Şöyle oldu olay. Gazetecilik bölümünde okuyorum ya iki senedir, orada çeşitli dersler gördük, görüyoruz; Yazılı Ve Sözlü İletişim ile Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri gibi. İşte bu derslerde söylem analizi ve içerik analizi gibi konulara değindik baya. Haberde -başlık, spot, flash, gövde- kullanılan dilin alt metni, amacı, okuyucuyu yönlendirmek ya da dikkatini çekmek istediği noktaları vs. Böyle bir şekilde ilgi alanın, okuduğun bölüm falan derken hergün Google Reader&#8217;da gündemi takip etmek için baktığın onca sitede bir sürü saçma sapan içeriğe rastlıyorsun ya da bir yerden sonra iyice farkına varıyorsun olayın ne kadar içler acısı olduğunun. Ben de bir şeyler yapmak istedim bu konuda ama ciddi ciddi değil.</p>
<p>Dedim ki ana akım Türk medyasının bir haberi okuyucuya verişi, ilk izlenim bırakma ve dikkat çekme olayı haber başlığı ile gerçekleşiyor, ben de bununla ilgili bir şey yapayım, hem benim için de kolay olur. Bu yüzden de gözüme çarpan abuklukları, saçmalıkları senin de isim analığı yaptığın medya mahsulleri üzerinden bir paylaşma, insanlara sunma,  efendime söyliyeyim sevgi pıtırcıklığı durumu ile gözler önüne sermek istedim. Haber başlıkları ciddi değil ama ben de ciddi değilim yani pek. hm hm hm ooo aaa vuu gibi efektlerle böyle bilgisayarın başında gayet artist bi şekilde gerçekleştirdiğim bir şey değil bu. &#8220;aa ehaha bak yau&#8221; edasında takılmaktayım daha çok. Böyle yani.&#8221;</p></blockquote>
<p>Dilerseniz başlıklarla yetinebileceğiniz gibi, başlıkların olduğu resimlerin üstüne tıklayarak söz konusu habere de ulaşabilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2010/04/27/medya-mahsulleri-ofisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Söyleşi: Daysleeper</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/06/15/soylesi-daysleeper/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/06/15/soylesi-daysleeper/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 13:07:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=324</guid>
		<description><![CDATA[-Merhaba Murat, bize kendini biraz tanıtır mısın?
Tabii ki :) Aslında anlatacak pek bir şey yok. 1981 doğumluyum. Rutin bir okul hayatından sonra kendimi gıda mühendisi olarak buldum. Şu anda da özel bir şirkette gıda mühendisliği yapıyorum.

-Grafik tablet ve karakalem kullanıyorsun anladığım kadarıyla. Peki tabletle yaptığın çalışmalarını önce karakalemle çizip tabletle
mi boyuyorsun, yoksa direk grafik tabletle mi başlayıp bitiriyorsun?
Grafik tablet sadece çizim sürecini hızlandıran bir gereç benim için. Karakalem çizim yaparken ne yapıyorsam grafik tablet kullanırken de aynı yöntemi kullanıyorum. Bu nedenle ikisi arasında geçiş ihtiyacı hissetmiyorum.

-Çalışmalarında en çok gözüme çarpan ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: bold;">-Merhaba Murat, bize kendini biraz tanıtır mısın?</span></p>
<p>Tabii ki :) Aslında anlatacak pek bir şey yok. 1981 doğumluyum. Rutin bir okul hayatından sonra kendimi gıda mühendisi olarak buldum. Şu anda da özel bir şirkette gıda mühendisliği yapıyorum.</p>
<p style="font-weight: bold;">
-Grafik tablet ve karakalem kullanıyorsun anladığım kadarıyla. Peki tabletle yaptığın çalışmalarını önce karakalemle çizip tabletle<br />
mi boyuyorsun, yoksa direk grafik tabletle mi başlayıp bitiriyorsun?</p>
<p>Grafik tablet sadece çizim sürecini hızlandıran bir gereç benim için. Karakalem çizim yaparken ne yapıyorsam grafik tablet kullanırken de aynı yöntemi kullanıyorum. Bu nedenle ikisi arasında geçiş ihtiyacı hissetmiyorum.</p>
<p style="font-weight: bold;">
-Çalışmalarında en çok gözüme çarpan fotoğrafsal çizimler. Bu çizimler için dikkat edilecek hususlar nelerdir (mesela gölgeleme teknikleri)?</p>
<p>Öncelikle anahatları belirlemek gerekiyor. Eğer bir referansla çalışılıyorsa en önemli bölüm bu çünkü gölgeleme ne kadar başarılı olursa olsun anahatlar referansla uyumlu değilse ortaya tatminkar bir sonuç çıkmıyor. Bunun dışında ışığın geliş yönü baz alınarak, yani açıktan koyuya doğru gölgeleme  yapılmalı. Ufak detaylar uçlu kalemle yapılırsa çizime keskinlik, dolayısıyla da gerçekçilik katar. Kontrastı yüksek çizimler daha gerçekçi görünür. Bu nedenle referansınızı yüksek kontrastlı resimlerden seçerseniz işiniz kolaylaşır. Şu an için aklıma gelenler bunlar.</p>
<p>Tabii bunlar kendi pratik ve gözlemlerimden edindiğim birikimler sadece. Sonuçta bu işin eğitimini almadım. Bu nedenle daha detaylı ve “doğru” bilgiler için kabul görmüş kaynaklara başvurmak daha doğru olacaktır.</p>
<p><span style="font-weight: bold;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">-Yapıtlarından etkilendiğin, çalışmalarında esinlendiğin sanatçılar kimlerdir? Bu sanatçıların etkilendiğin yapıtlarından bir kaç örnek sunabilir misin bize?</span></p>
<p>Sürreel çalışmalara büyük ilgi duyuyorum. Doğal olarak Salvador Dali benim için önemli bir isim. Türkiye’de de Mahir Ateş’i bu konuda başarılı buluyorum. Ayrıca foto-gerçekçi çizimler söz konusu olduğunda beni en çok heyecanlandıran isim Dirk Dzimirsky.<br />
<span style="font-weight: bold;">-Çizim yapmak için özel bir an bekliyor musun? Bir hazırlık aşaması (sevdiğin türde bir müzik açıp dinlemek, etrafın sessiz olması gibi) gerekiyor mu?</span><br />
Resim benim merdiven altındaki gizli odam. Uzaklaşmak, kendimle başbaşa kalmak için kullandığım bir araç. Ama bunu gerçekleştirmek için inzivaya çekilmeye ihtiyaç duymuyorum tabii ki :)</p>
<p>Kafamda belirli bir imgenin olması ve kağıt-kalem ya da tablet-pc ikilisi yeterli oluyor. Müzik ise, olmazsa olmaz değil ama olmasını tercih ederim tabii ki :)<br />
<span style="font-weight: bold;">-O halde çizim yaparken seni alıp içine çeken, şevk veren müzik türü/şarkılar nelerdir?</span><br />
Tek tek sayarsam bayağı uzun bir liste olur, o yüzden genel olarak klasik rock diyebilirim.<br />
-<span style="font-weight: bold;">Üzerinde çalıştığın veya uzun zamandır hayalini kurduğun bir proje var mı?</span></p>
<p>Günübirlik yaşayan biriyim, öyle uzun vadeli planlarım hiç olmadı açıkçası :)</p>
<p style="font-weight: bold;">
-<span style="font-weight: bold;">Çizimden başka ilgi alanların nelerdir? Biraz da</span> onlardan bahsedelim :)</p>
<p>Sinema, hayatımda önemli bir yer işgal ediyor. Özellikle Kim ki duk, Julie Taymor, Tarsem gibi sinemanın aslen görüntülerle hikaye anlatma sanatı olduğunu idrak etmiş (ve aslında sayıları pek fazla olmayan) yönetmenlerin işlerinden çok keyif alıyorum. Bunun dışında, dişe dokunur bir ilerleme gösteremesem de uzun süredir gitar çalıyorum :)</p>
<p>Oyunlarla da içli dışlıyım tabii ki. The Longest Journey ve Silent Hill 2 bende ciddi anlamda iz bırakan oyunlar. Heavy Rain’i de sabırsızlıkla bekliyorum bu arada :)</p>
<p><span style="font-weight: bold;">-Çok teşekkür ederiz söyleşi için :)</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/06/15/soylesi-daysleeper/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan İle Söyleşi</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/03/16/fotograf-uzerine-ozcan-yurdalan-ile-soylesi/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/03/16/fotograf-uzerine-ozcan-yurdalan-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2009 21:03:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayna-i Marzi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=418</guid>
		<description><![CDATA[~Ayna-i Marzî
1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) kurucuları arasında yer aldı. 1980&#8242;e kadar DİSK-Genel İş Sendikası Foto Film Merkezi&#8217;nde çalıştı. 1999 Marmara Depremi&#8217;nden sonra Dayanışma Gönüllüleri&#8217;nin Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi&#8217;nde çalıştı. 2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı. Beş seyahatname kitabı yayınlandı: &#8220;Fas&#8217;ta Yolculuk&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 1 İran Ahşap Fanus&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 2 Pakistan Mavi Çöl&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 3 Hindistan Namaste&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 4 Nepal Sagarmatha Eteklerinde&#8221;. TRT&#8217;ye belgesel senaryoları yazdı. &#8220;Lice&#8221;, &#8220;Yaşamak -1 Deprem Değil Beni Vuran -Muradiye&#8221;, &#8220;Yaşamak &#8211; 2 Selam Yaratana &#8211; Grev&#8221;, &#8220;Heraklea&#8217;nın Yüzleri&#8221;, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>~<em>Ayna-i Marzî</em></strong></p>
<p><em>1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) kurucuları arasında yer aldı. 1980&#8242;e kadar DİSK-Genel İş Sendikası Foto Film Merkezi&#8217;nde çalıştı. 1999 Marmara Depremi&#8217;nden sonra Dayanışma Gönüllüleri&#8217;nin Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi&#8217;nde çalıştı. 2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı. Beş seyahatname kitabı yayınlandı: &#8220;Fas&#8217;ta Yolculuk&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 1 İran Ahşap Fanus&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 2 Pakistan Mavi Çöl&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 3 Hindistan Namaste&#8221;, &#8220;Sarı Otobüs 4 Nepal Sagarmatha Eteklerinde&#8221;. TRT&#8217;ye belgesel senaryoları yazdı. &#8220;Lice&#8221;, &#8220;Yaşamak -1 Deprem Değil Beni Vuran -Muradiye&#8221;, &#8220;Yaşamak &#8211; 2 Selam Yaratana &#8211; Grev&#8221;, &#8220;Heraklea&#8217;nın Yüzleri&#8221;, &#8220;Özcan Yurdalan Fotoğraf Sergisi&#8221;, &#8220;Asya&#8221;, &#8220;Bir Fırat Öyküsü&#8221;, &#8220;Sözümüz GAP üstüne&#8221;, &#8220;Bağdat &#8211; Babil &#8211; Kerbela Şubat 2003&#8243; isimli kişisel ve karma sergiler gerçekleştirdi. Kasım 2007&#8242;de <a href="http://beneaththeground.org/wordpress/2009/03/15/fotograf-uzerine/">Belgesel Fotograf ve Fotoröportaj</a> isimli kitabı yayınlandı. </em></p>
<p><em>Ve bunca projesi, yoğunluğu arasında sorularıma cevap vermeyi büyük bir mütevazilikle kabul etti: </em></p>
<p><strong>Merhabalar hocam, </strong></p>
<p><strong>Susan Sontag, 12 yaşındayken bir kitapçı dükkanında rastlamış olduğu Bergen-Belsen ve Dachau fotoğraflarından ne derece etkilendiğinden bahseder ve ömrünü bu fotoğrafları görmeden evvel/gördükten sonra diye ikiye ayırır. Sizi de böylesine etkilemiş fotoğraf, yazı ya da bir anınızı paylaşabilir misiniz bizimle? </strong></p>
<p>Bizim kuşağın çocuk bakışlarıyla çevresinde gördüklerini anlamaya başladığı dönemler, fotoğrafın da ilk gençlik yıllarıydı diyebiliriz. Biz fotoğrafın yeryüzündeki en delifişek çağlarında doğduk ve büyüdük. Fotoğraf, gazetesiyle, dergisiyle evlerimizin içindeydi. Üstelik varlığı bugünkü varlığından çok daha etkiliydi. Ben evinde kütüphane olan bir aileden geliyorum. Günlük gazetenin mutlaka alındığı, annenin abone olduğu haftalık derginin hiç eksilmediği ve ilkokuldan itibaren benim de abone edildiğim dergilerin her zaman olduğu bir ortamda yetiştim. Fotoğraflar hep elimin altında olan bu periyodik yayınlarda önemli bir yer tutuyordu. Sizin sorunuzdan sonra hafızamda yer alan en eski fotografik görüntü nedir acaba? diye düşündüm ama şudur diyebileceğim bir cevaba ulaşamadım. Ancak ne kadar ipucu olur bilmem ama eve giren en güçlü görsellerin düzenli izlediğimiz Hayat Mecmuasında yayınlandığını sonradan fark ettim. Öte yandan benim fotoğraf alanında olmamı sağlayan şey sanırım ilkokuldaki bir sınıf geçme hediyesi olarak alınmış Pouwa Start marka fotoğraf makinesiydi. Ertesi yıl da Phoenix marka üç vitesli bir bisiklet alındı. Ben o zamandan beri bu iki aracı hayatımdan hiç eksik etmedim. Her ikisi de önemli oldular.</p>
<p>Demem o ki, içine doğduğum ortamın doğal bir parçasıydı fotoğraf. Ve ben ne tek bir fotoğraf karesinin ne de fotoğrafın bizatihi bir amaç olarak kendisinin hayatımda belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Şimdi düşününce şuna varıyorum ki, fotoğrafla yaşanan bir hayat biçimini önemsemişim asıl. Fotoğrafın beni peşine takıp götüreceği hayatları, kapısını açtığı biraz macera, biraz müdahale imkânlarını önemsemişim.<br />
<strong> 22 yaşınızdayken AFSAD&#8217;ın kurucu üyelerinden birisiydiniz. Derneği kurup ilerletme aşamasındayken gördüğünüz zorluklar; hayal kırıklıkları karşısında devam etmenizi sağlayan itici güç ve şevki nasıl buluyordunuz? </strong></p>
<p>AFSAD&#8217;ın kurulduğu dönem, Türkiye&#8217;nin önemli toplumsal dönemeçlerinden birine rastlıyordu. 70-80 arası hem fotoğrafa duyulan ilginin giderek arttığı hem toplumsal dinamiklerin yükseldiği zamandı. Gümrük duvarları, bürokrasi, vergiler vs bugünden oldukça farklıydı ve zaten endüstriyel altyapısı olmayan fotoğraf teknolojisi bugün olduğu gibi o vakit de tamamen ithalata dayalıydı. Ancak sınırlar kapalı olmasına rağmen dünyada esen 68 rüzgarı iyi kötü, biraz gecikmeli de olsa Türkiye&#8217;yi etkiliyor, toplumcu fikirler ve değişim isteği yaygınlaşıyordu. Bu kültürel iklimin genç fotoğrafçıları etkilememesi düşünülemezdi. AFSAD böyle bir ortamda kuruldu.</p>
<p>O günlerden sonra Türkiye&#8217;de fotoğrafın iki ekseni iyice belirgileşti. Biri, fotoğrafı boş vakit uğraşısı, güzel bir hobi, zararsız bir meşgale ve güzellikler yaratma aracı olarak gören anlayış, diğeri ise fotoğrafı toplumu, hayatı, sokağı anlama ve değiştirme aracı olarak kullanan anlayış. Bu ikisi günümüzde de yaygın biçimde ve bir arada varlığını sürdürmekte. Kuruluş aşamasında herhangi bir zorlukla karşılaştığımızı söyleyemem. Ekonomik yetersizlik, mekan sorunları vs. problemden sayılmazdı çünkü yoksunluklar zaten özel hayatın da kamusal alan faaliyetlerinin de doğal bir parçasıydı. Ancak bir büyük eksiklikten söz etmek gerekirse o da, objektifini toplumsal sorunlara çevirmek isteyen fotoğrafçıların geçmişten devralacağı bir miras yoktu.</p>
<p>Her şeye rağmen kendimizi güçlü hissediyorduk, bir sözümüz vardı, sorumluluk duyuyorduk ve herkes için daha yaşanılır bir dünya kurma iradesine sahiptik. Bu gün de savaşlar, haksızlıklar, adaletsizlikler içinde kıvranın dünyanın, ayrımcılık, şiddet, milliyetçilik, ırkçılık, militarizm belalarından bir gün kurtulacağına duyulan güven nedeniyledir ki sorunuzdaki &#8220;itici güç ve şevk&#8221; yerli yerinde durmakta hala.<br />
<strong> John Berger, O Ana Adanmış adlı kitabında fotoğraf makinesinin icadından evvel fotoğrafların yerini belleğin tutmasından bahseder. Ancak fotoğraf makinesi o anın görüntüsünü dondururken, göz aracılığıyla bellekte kalan görüntü evvel ve sonra olmak üzere zamana sahip olmasıyla birlikte bir anlam oluşturur. Belgesel Fotoğrafçılık ve fotoröportajcılık hakkında, &#8220;fotoğrafların anlardan koparılmış görüntüleri değil de, anı işlevsel bir şekilde anlamlandırmak için vardır.&#8221; diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Fotoğrafın, özellikle bizim tanımladığımız yüzüyle fotoğrafın, bir koparıp alma işinden çok bir bağlamını kurma ve anlamlandırma işi olduğunu söylemeliyiz. Güncel sanatın özellikle üstünde durduğu yeniden bağlam yaratma yeniden anlamlandırmadan farklı bir şey bu. Tamamen &#8220;sanatçının&#8221; öznelliğiyle bağlantılı olan bu yeniden yapılandırma, belgeselcinin beklentileriyle pek örtüşen bir tutum değildir. Belgeselcinin maksadı görünenin içindeki gerçeği ve gerçeğin içindeki hakikati ortaya çıkarabilme çabasıdır. Yeniden anlamlandırma, farklı bağlamda yorumlama değil yani.</p>
<p>Öte yandan &#8220;an&#8221; ın bir anlam oluşturabilmesi kuşkusuz zamanın &#8220;geçmiş&#8221; ve &#8220;gelecek&#8221; örgüsüyle yakından ilişkilidir. Zaten fotoğrafın hayattan koparılıp alınmış bir görüntü, bir imaj, bir şekil olmasından ziyade bir söz, bir hikaye olmasını istiyorsak evvel ve sonranın arasında, karar anı denilen o kritik kesitte ortaya çıkmış olması gerekir. Ben &#8220;Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj&#8221; kitabımda spiral şeklinde temsil edilen zamanla, düz bir levha şeklinde temsil edilen olayın birbirini kestiği pek çok nokta bulunduğuna işaret ederek an fotoğrafının aslında tekil bir öncelik sonralık akışından alınmış basit bir noktasal vuruş olmadığını ifade etmeye çalışırken de bunu söylüyordum.</p>
<p>Zaman diye uydurduğumuz kavram ne indirgenmiş bir doğrusal hareket içindedir ne de saniyenin binde birinde yarattığımız fotoğraf tekil bir ana işaret eder. Tıpkı zamanın bütünlüklü yapısı gibi an da bir dizi farklı anlar repertuarının fotoğrafçı tarafından kesiştirildiği yeri gösterir. Anlamlı an bunun içindedir zaten ve belgeselci tarafından ortaya çıkarılması gerekendir.<br />
<strong> Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj adlı kitabınızda alıntılamış olduğunuz Mertel Oral&#8217;ın, &#8220;Toplumsal Belgeselci fotoğraf, daha az imtiyazlı kişi, sınıf ve toplumların barınma, çalışma, öğrenim gibi yaşamın her boyutuna ilişkin sorularını duyarlı bir yaklaşımla dile getirme, diğer insanları, kurumları bilgilendirme ve bu sorunların aşılması konusunda harekete geçirme amacını taşır.&#8221; cümlesini, &#8220;insanların sadece meslekleri, yaşları, cinsiyetleri, etnik kimlikleri, aidiyetleri vb. sıfatlarla sunulması, indirgemeci bir tutumla nesneleştirilmeleri demektir.&#8221; cümlenizle birleştirdiğimde şöyle bir soru oluştu bende: </strong></p>
<p><strong> Karşımızdaki insanı nesneleştirmeden kendimizi yüksek, ayrıcalıklı bir konuma layık görmemek için ne tür bir yol takip etmemiz gerekiyor? Yani karşımızdaki insana ait sorunları fotoğraflayıp dile getirirken (o sorunları yaşamadığımız halde) tüm gerçekliğiyle sunmamızın yolu nereden geçer? </strong></p>
<p>Bu çok önemli bir konu elbette. Belgesel fotoğraf çalışıyorum diyen herkesin sahip olması gereken bir soru. Ayrıca da sorumluluk. Kendisini ele aldığı sorunun tamamen dışında ayrıcalıklı bir konumda tutan fotoğrafçı, aynı zamanda konu edindiği sorunların da kendisiyle ilişkili olmadığını düşünür. Ayrıcalıklı bir konumda olduğunu kabul ederek problemin dışında olduğunu varsayar. Oysa yaşadığımız dünyada adaletsizliklerin, haksızlıkların, eşitsizliklerin hepsinde az çok hepimizin payı var. Hiçbir yetişkin pirüpak bir konumda, arı bir yerde değil. Bütün mesele bunun farkında olmakta ve hesaplaşmasını yaşamakta. Hal böyleyken fotoğrafçı kendisine biçtiği yukardan bir misyonla ve saf bir konumdan bakarak konusuna yaklaşıyorsa istemeden de olsa bir nesneleştirme tutumunun içine girecektir.</p>
<p>Fotoğrafçı insana ait bir sorunun içinde olmasa bile o sorunun hakikatinin ne olduğunu anlama niyeti varsa konusunu başka türlü çeker ve aktarır. Bu tutum samimiyetle ilişkilidir. Gerçekliği tüm yanlarıyla ifade etme gayreti beyhudedir. Ancak sorumluluk hissederek, dürüst davranarak ve samimiyetle ele alıp esasını anlama gayretinin bir parçası haline getirmekle sorunuzda ifade ettiğiniz sakınca büyük oranda ortadan kalkar.<br />
<strong>Her alanda olduğu gibi Belgesel Fotoğrafçılık&#8217;ta da aynı şeyleri, defalarca, &#8220;farklılık&#8221; olmaksızın üretmemek için yaratıcı bir bakış açısı gerekiyor. Ama sizin kitabınızda da bahsettiğiniz gibi Belgesel Fotoğrafçısının bir yükümlülüğü daha var; bencilliğini, kendisini bir kenara bırakıp aradan çekilmesi. Özellikle yola yeni başlayan bizim gibi gençler için, benliği bir kenara bırakmak sorunu devam ederken, üretken ve farklı bakış açısını, kendimizi aradan çıkararak nasıl ayrı sunabiliriz? Hani insan dile getirmeye utansa da ürettiği işlerde bir şekilde içten içe kendisine pay çıkarabiliyor. Sanki yaratıcı olmak beraberinde haklı bir böbürlenmeyi de getirir tuzağı, toplum ve medya aracılığıyla kucağını açıp beklerken, bu tuzağa düşmemek için kişinin zorunlu olarak takip edeceği kural, ipucu nedir? </strong></p>
<p>Burada sözünü ettiğimiz şey, fotoğrafçının yaptığı işten haz almasını engellemek değil. Ama aynı biçimde hazcı bir yaklaşım da olmamalı. Böyle bir beklentiyi karşılayacak gerek fotoğraf alanında gerek bu alanın dışında pek çok yöntem var. İnsanı eksene alan belgesel fotoğraf marifetiyle bu türden bir beklenti içine girmek abes, çünkü daha kolayları ve uygunları zaten bulunmakta.</p>
<p>Başarılı bir çalışma ile onu yaratan fotoğrafçının arasındaki ilişki kuşkusuz mekanik bir ilişki değildir. Yaratıcı bir emek sonucu ortaya çıkan çalışma değerlidir ancak hakkı böbürlenmek olmamalı. Benim kastım gayet açık. Belgeselci bir konuyu işlerken amacı kendisine pay çıkarmak, kariyerine katkıda bulunmak, kahramanlığını göstermek, marifet sergilemek olmamalı diyorum. Bu güdülerin insan olmakla zaten içimizde bulunduğunu varsayarak, doğamızın parçası olduğunu söyleyerek belki de fenalıklarımız içinde en masumu böbürlenmektir diye düşünebiliriz ama öyle değil. İnsanın da fotoğrafçının da herhangi birini ya da bir durumu böbürlenme vesilesi yapması ayıptır. Basit bir ölçü var belgesel fotoğrafın içinde. Fotoğrafçı ele aldığı konuyu mu tartıştırıyor, kendisini mi? Bu sorunun cevabı ile sizin sorunuzun cevabını da alabilirsiniz. Yaygın medyanın kucağına düşmemesi, bildik deyimiyle medya maymunu olmaması için fotoğrafçının kendisine aynı soruyu sorması lazım, gündem olması gereken ben miyim yoksa ele aldığım konu mu? Aradığımız ipucu burada bence.</p>
<p>Medya dediğimiz zaman sadece yaygın dağıtılan dergi ve gazeteler ile geniş kesimlerin izlediği TV, radyo kanalları anlaşılmasın. Her gün bir yenisi eklenen ve hiç kuşkusuz geçici birer modadan daha fazlası olmayan sanal alemin popüler fotoğraf siteleri de medyanın tipik tutumlarının küçük birer modelini her fırsatta sergilerler. Küçük olmalarıyla alternatif bir tutum, ilkeli ve dürüst bir tavır takınacakları yerde küçük iktidarlarının kısa sürede yozlaşmasını engelleyemedikleri için sözünü ettiğiniz tuzakları onlar da her türden fotoğrafçı için kuruverirler.<br />
<strong>Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj&#8217;da Türkiye fotoğrafına yönelik &#8220;Her tür gerçeklikten güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır.&#8221; eleştirinizle ilgili bu sorum. Her koşul altında bir güzellik yaratma bilinciyle donatılmış olmamızın, ya da toplumcu fotoğrafı &#8220;sümüklü çocuk fotoğrafları&#8221; diyerek aşağılayanların bilinçaltında yatan nedir? Bu aşağılama, sadece Türkiye&#8217;ye ait bir kompleks midir? </strong></p>
<p>Gerçekle kurulan ilişkinin farklı tezahürleri sadece Türkiye&#8217;ye özgü olmadığı gibi hayatı estetize etmek gayretiyle fotoğraf üretmek de sadece bize özgü değil. Ancak bize özgü olan fotoğraf deyince genel kabul olarak bunun anlaşılması. Sorun burada. Fotoğrafı bir zamanların güzel sanatlar tanımının içine kapatarak tanıtım malzemesi haline getirmek de bir başka arıza. Tanıtım malum ulusal emellerimizden biri. Hem kendi içimize kapalı kalmak, dış dünyayla mümkün olduğu kadar az ilişki kurmak, boyunun ölçüsünü dünya alem görmesin diye duvarları yükseltip durmak, hem de yanlış tanınmaktan ya da hiç tanınmamaktan yakınmak. Kendi kendimize tesbit ettiğimiz ve milletçe tartışmasız kabullendiğimiz &#8220;tanınmamış olmak&#8221; zaafımızın giderilmesi için her aracı kullanmak mubahtır bizde ve bu konuda en fazla görev de fotoğrafçılara düşmektedir. Güzelliklerini fotoğraflayacağımız köyümüzü kentte, kentimizi ülkede, ülkemizi dünyada tanıtmak.</p>
<p>Bu yüce misyondan nasibini alan fotoğrafçılar da yıllardır Anadolu&#8217;nun güzelliklerini daha da güzelleştiren eserler verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Peki gerçek? Kuşkusuz çekilen o fotoğraflar da gerçeği gösteriyordu ama birer reklamcı tanıtımcı edasıyla yaklaşarak sıradan bir estetikle vasat bir klişe yaratan estetikçi fotoğrafçıların birer propagandist olmaktan öteye gidemeyecekleri de aşikardı. Neyin propagandasının yapıldığı hiç önemli değil. Asıl mesele gerçeğin içi boş güzellemelerle üstünün örtülmesi, öteki yüzünün görülmesinin önüne geçilmesidir. Bu güne kadar Türkiyeli fotoğrafçılar bunu başarıyla gerçekleştirdiler. Bunu söylüyorum ve sokağın gerçekliğinin, hayatı estetize ederek fotoğraflayan anlayışla hiç örtüşmediğini belirtmek istiyorum. Burası her ne kadar akıllara zarar bir kapalı toplumsa da o kadar dünyadan kopuk ya da dünyanın dışında bir hayata sahip değil. Olamaz da. Bir kompleks midir onu da bilemeyeceğim ama galiba şu kesin, birey olma ve bireyin özgünlüğüyle sokağın gerçeğine bakma becerisini henüz gerçekleştirmiş değiliz. Özellikle yarışmalar marifetiyle geliştirilmiş anlayış, ideal fotoğrafçı ve fotoğraf tipolojisi sayesinde, Türkiye fotoğrafı sokağın gerçeğinden kopuk bir dünya yarattı kendine.</p>
<p><strong>Acemice sorularıma tecrübenizle ışık tuttuğunuz için çok teşekkür ederim :) </strong><br />
<em><a href="http://www.beneaththeground.org/btgonline/09/btgmart/Files/profiles/aynaimarzi.html"></a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/03/16/fotograf-uzerine-ozcan-yurdalan-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altuğ Işığan&#8217;la Söyleşi</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/02/16/altug-isiganla-soylesi/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/02/16/altug-isiganla-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 10:07:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oyun Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Homo Ludens]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=492</guid>
		<description><![CDATA[~Hurin
Sizi kendi sözcüklerinizle tanıtmak isteriz. Kendinizi biraz anlatır mısınız?
Kıbrıs&#8217;ta Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi&#8217;nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Senaryo Yazarlığı gibi derslerin yanı sıra dört dönemdir Oyun Tasarımı adında bir ders de veriyorum.
Oyunları, hem birer iyi zaman geçirme aracı, hem de dünyayı değiştirme potansiyeline sahip yapıtlar olarak görüyor, onların herşeyini bilmek ve herşeyini anlamak istiyorum. Bu bazen oyun yapmaktan bile daha heyecan verici geliyor bana.
Şu an IGDA&#8217;nın yeni kurulmuş olan Oyun Tasarımı Çalışma Grubu*&#8217;nun yönetim kurulunda yer alıyorum. Bu beş kişilik kurulda The Witcher, Jagged Alliance ve Kick Off gibi ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>~Hurin</strong></em></p>
<p><strong>Sizi kendi sözcüklerinizle tanıtmak isteriz. Kendinizi biraz anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Kıbrıs&#8217;ta Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi&#8217;nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Senaryo Yazarlığı gibi derslerin yanı sıra dört dönemdir Oyun Tasarımı adında bir ders de veriyorum.</p>
<p>Oyunları, hem birer iyi zaman geçirme aracı, hem de dünyayı değiştirme potansiyeline sahip yapıtlar olarak görüyor, onların herşeyini bilmek ve herşeyini anlamak istiyorum. Bu bazen oyun yapmaktan bile daha heyecan verici geliyor bana.</p>
<p>Şu an IGDA&#8217;nın yeni kurulmuş olan Oyun Tasarımı Çalışma Grubu*&#8217;nun yönetim kurulunda yer alıyorum. Bu beş kişilik kurulda The Witcher, Jagged Alliance ve Kick Off gibi oyunlara imza atmış olan kişilerle birlikte çalışıyorum. Bu çok heyecan verici, fakat öte yandan da çok zor, çünkü bu kişiler çok tecrübeli. Oysa ben henüz ilk dijital oyunumu tamamlama hesapları içindeyim. Konulara onların seviyesinde müdahil olabilmek için çok ders çalışmak, herşeyi iyice düşünüp tartarak söylemek gerekiyor. Bu bir bakıma tam da aradığım tarzda bir meydan okuma. Olgunlaşmama çok fazla katkısı oluyor. * http://gdsig.wordpress.com/</p>
<p>Halen oyunlar üzerine bir doktora tezi yazmaya hazırlanıyorum. Tezin konusu ve amacı; seçim yapmak/karar almak ve bunun anlatılar ile oyunlardaki tezahür şekillerini karşılaştırmak. Bu çalışmanın; oyun oynama, anlatısallık ve interaktiflik ilişkisine yeni açılımlar getirmesini ve &#8220;gidişata müdahale etme&#8221; konusunu, yani &#8220;oyunlar linear mi, non-linear mi?&#8221; sorusunu farklı şekilde düşünmek için bir kapı aralamasını umuyorum.</p>
<p>Bazı dijital oyun projelerinde yer almış olup boş zamanımda çeşitli kutu oyunu projeleriyle uğraşmakla birlikte, bildiğimiz anlamda &#8220;yayınlanmış&#8221; bir oyunum yok. 2009 senesinde bu yayınlanmamış oyunlardan örneklerin yer aldığı bir oyun tasarımcısı portfolyosu oluşturmayı hedefliyorum.<br />
<strong>Dijital oyun endüstrisinin yeni medya içindeki yerini, ya da günümüz kitle kültürü içindeki rolünü nasıl görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Her yükselen iletişim aracı gibi dijital oyunların da çeşitli ideolojik ve politik söylemlerce kuşatılmaya çalışıldığını görüyoruz. İlk &#8220;kapalı devre&#8221; video oyunlarının yapıldığı 1960&#8242;larda henüz kimsenin sormadığı, ancak bu yeni medyumun toplumdaki iletişim süreçlerinin önemli ayaklarından birine dönüşmesiyle birlikte artık herkesin sorar olduğu sorular ortaya çıktı: Oyunlar çocuklarımıza zarar veriyor mu? Oyunlar yanlış değerleri mi empoze ediyor? Oyunlar sanat mı değil mi? Oyunlar insan eğitiminde faydalı olabilir mi? Oyunlar toplumu bilinçlendirmek için kullanılabilir mi? Medya konusunu böyle bir ufuk içerisinde düşünmek bir şekilde devam eden modernleşme süreci ve onun değerleriyle de bağlantılı. Yeni çıkan şeyleri mevcut tarihsel koşullar içerisinde anlamlandırabiliyoruz, bu da sorularımızın çağımıza has kaygılar ışığında sorulması ile sonuçlanıyor. Dönüp baktığınızda, gazete, fotoğraf, sinema, radyo, TV, internet ve hatta telefon için de aynı tartışmalardan geçilmiş olduğunu ve hala da geçildiğini görüyorsunuz. Çoğu kez yeni medyaya ait alanı düzenleme konusunda geliştirilen hukuksal çerçeve yukarıdaki sorulara verilen cevaplardan hangisinin o toplumda en revaçta olduğuna göre düzenlenmiştir.</p>
<p>Bana sorarsanız, ben bir nesne ya da yapıt olarak oyunun hangi süreçlerle bağlantılı olarak ortaya çıktığına, nasıl dağıtılıp nasıl, hangi şekil ve ortamlarda tüketildiğine bakmayı ve toplumun farklı katmanları ve süreçlerine (ideolojiler, kültürel kalıplar) nasıl eklemlendiğini incelemeyi tercih ediyorum. Benim için ahlaki bir sorundan önce analitik bir sorun bu.</p>
<p>Günümüzdeki işleyişe baktığımızda, oyunların birçok kere birer meta (kar amacıyla üretilen kültürel ürünler) olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Oyun yapım sürecinin en sık eklemlendiği üretim çerçevesi buymuş gibi görünüyor. Fakat birçok yerde bir direniş ve sorgulama aracı olarak da kullanılıyor oyunlar. Örneğin Uruguaylı oyun araştırmacısı Gonzalo Frasca&#8217;nın geliştirdiği pek çok oyun bu şekilde.</p>
<p>Oyunların farklı şekillerde eklemlenmesinden doğan çeşitliliği incelerken bunların tümünü kucaklayabilmek ve indirgemelere düşmemek için çok esnek kavramlara ve çözümleme araçlarına sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Oyun araştırmaları alanının ise halen tam olarak bununla, bu esneklikteki araçları keşfetmek ve geliştirmekle meşgul olduğunu sanıyorum.</p>
<p><strong><br />
International Coach (IC2010) &#8216;dan kısaca bahseder misiniz? Oyunun geliştirilme süreci ne durumda şu an? </strong></p>
<p>IC2010 çocukluğumdan beri var olan bir fikir, basketbol menecerliği konulu bir spor simülasyonu. Senelerce tek başıma ya da ortaokul ve lisedeki arkadaşlarımla bu oyunu masaüstünde kağıt kalemle oynadım. Binlerce sayfa kareli defter harcadık bu oyunu oynarken! Uzun bir aradan sonra tekrar oyun yapımına merak sarmaya başlayıp ilk dijital oyunum için konu ararken, bu basketbol simülasyonunu dijitalleştirmek aklıma geldi. Halen CM yada FM ayarında bir basketbol simülasyonunun yapılmamış olması da bu projeyi düşünmek konusunda beni cesaretlendirdi. Hem 2010 Dünya basketbol şampiyonası da Türkiye&#8217;de yapılacaktı. Yani iyi bir zamanlama ile, bu oyun adını duyurabilirdi. Kağıt kalemle oynanan oyunum, IC2010 olarak bu şekilde yeniden doğdu.</p>
<p>2007&#8242;de bu projeye başladım ve ufak ufak temel unsurlarını belirlemeye başladım, oyunu oyun çekirdeğinden genişleme paketlerine doğru nasıl adım adım büyütebileceğimi planladım. Bunu yaparken de kendime çok zaman tanıdım. Halen de öyle yapıyorum.</p>
<p>Oyunun ana özelliği,  maç esnasında bir mp3 çalarda şarkı listesi oluşturur gibi bir oyun planları listesi oluşturabilmeniz. mp3 çalar, sıradaki oyun planını &#8220;oynatıyor&#8221;, sanal oyuncularınız bu planı icra etmeye çalışıyor, rakip takım da bu plana rakip menecerin seçtiği savunma taktikleri ile karşı koymaya çalışıyor. Oyuncunun uygulatabileceği oyun planlarının bir kısmı verili, yani oyunla birlikte geliyor. Ama icabında oyun sırasında mola alarak bir editörde özel bir taktik yaratabiliyor ve listenize ekleyerek takımınıza hemen oynatabiliyorsunuz. Oyun bu özelliği sayesinde belki bir son saniye üçlüğü ile maçı almanızı sağlayacak oyun planını yaratıp oyuncularınıza uygulatmanıza olanak sağlamış oluyor. Bunu düşünmek ise beni gerçekten çok heyecanlandırıyor!</p>
<p>IC2010&#8242;u &#8220;Final Four&#8221; türü bir turnuva yapabileceğiniz bir demo olarak sunmayı amaçlıyoruz. Hem bay hem de bayan takımlara yer veren küçük bir database ile. Sonraki versiyonlar bu &#8220;taban oyunu&#8221; adım adım genişletecek. Mevcut takvime baktığımda demodan daha fazlasına zaten zamanımız yok. Bu demo ile esas amacımız, oyun planı editörünü ve olanak sağladığı maç heyecanına dikkat çekebilmek. Eğer ilgi çekersek, oyunu genişletmeye geçebiliriz.</p>
<p>Projede Cengiz Önkal (progamcı) ve Barış Parlan (görsel tasarım) ile birlikte çalışıyoruz. Bu iki arkadaşımın geçen yıl aynı anda askere gitmeleri projeyi 2008 yılı boyunca durdurmuş oldu, çünkü onlarla birlikte çalışma ortamı fiilen ortadan kalkmış oldu. Ama şimdi ikisi de döndü ve bu yıl artık çalışmalarımızı hızlandırabileceğiz. Önümüzdeki aylarda gereksinime göre kadromuzu genişletebiliriz. Projeye ilgi duyanların şimdilik blogumu (http://altugi.wordpress.com) takip etmeleri yeterli olacaktır. Yakında tamamen oyuna ayrılmış bir blog da oluşturulacak.<br />
<strong>Bu aralar hangi oyunu oynadığınızı soralım bir de. </strong></p>
<p>Öncelikle IC2010&#8242;a &#8220;rakip&#8221; olan oyunları oynuyorum. Bunlar bana neyin iyi işlediği, neyi bir kenara bırakmam gerektiği konusunda fikir veriyor. Gene aynı nedenden ötürü FM serisini oynamaya devam ediyorum. Serisini diyorum, çünkü bu oyunun 2005&#8242;ten bu yana çıkan tüm versiyonları bilgisayarımda yüklü ve her bir versiyondaki değişiklikleri inceliyorum, bunların oyun heyecanına neyi katıp ondan neyi götürdüğünü anlamaya çalışıyorum. Bu değişikliklerden kendi spor simülasyonum için nasıl ders çıkarabilirim diye kafa yoruyorum. Yani oynadığım oyunların önemli bir bölümünu &#8220;reverse engineering&#8221; çerçevesinde oynuyorum diyebilirim.</p>
<p>Onun dışında Sid Meier ve Peter Molyneux gibi usta oyun tasarımcılarının mutlaka birer oyununu bilgisayarımda bulunduruyorum. Şu an örneğin Civ4 ve Sim Golf ile The Movies yüklü. Playstation&#8217;da favorilerim olan PES ve Tekken&#8217;i oynuyor, Nintendo Wii&#8217;de ise zamanımın çoğunu WiiSports ile geçiriyorum.</p>
<p>Geçenlerde bir de 90&#8242;lı yıllarda en çok oynadığım oyun olan X-Com Apocalypse&#8217;i tekrar buldum. Zamanımın önemli bir bölümü bu oyunu yeniden oynamaya ayrılmış durumda.</p>
<p>Gördüğünüz gibi, yeni oyunları o kadar da iyi takip eden biri olduğum söylenemez!<br />
<strong>Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? </strong></p>
<p>Bana bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/02/16/altug-isiganla-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sinan Akkol&#8217;la Söyleşi</title>
		<link>http://beneaththeground.org/2009/02/16/sinan-akkolla-soylesi/</link>
		<comments>http://beneaththeground.org/2009/02/16/sinan-akkolla-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 10:01:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oyun Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Yeraltı]]></category>
		<category><![CDATA[Homo Ludens]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://beneaththeground.org/wordpress/?p=490</guid>
		<description><![CDATA[~Hurin
 1- Geride bıraktığımız 2008 yılında Türkiye&#8217;de Dijital Oyun Sektörü ve Geliştiricileri Paneli, Bilişim &#8217;08 gibi Türk oyun sektörü adına önemli sayılabilecek etkinlikler yapıldı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Çok geç kalınmış, ancak atılması gereken adımlar bunlar. Türkiye&#8217;de oyun sektörüne dikkatin çekilmesi için ya finans sektöründen, ya da akademik kanattan bu sektörün ciddiye alındığına dair somut bir adım atılması gerekiyordu. Bu, akademik kanattan geldi. Bu etkinliklerden çok, ardındaki zihniyetin sektörümüze faydalı olacağını düşünüyorum. ODTÜ gibi büyük bir üniversitenin çatısının altında oyun geliştirme ön kuluçka merkezinin kurulmuş olması, kısa zamanda diğer üniversitelerde ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>~Hurin</strong></em></p>
<p><strong> 1- Geride bıraktığımız 2008 yılında Türkiye&#8217;de Dijital Oyun Sektörü ve Geliştiricileri Paneli, Bilişim &#8217;08 gibi Türk oyun sektörü adına önemli sayılabilecek etkinlikler yapıldı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Çok geç kalınmış, ancak atılması gereken adımlar bunlar. Türkiye&#8217;de oyun sektörüne dikkatin çekilmesi için ya finans sektöründen, ya da akademik kanattan bu sektörün ciddiye alındığına dair somut bir adım atılması gerekiyordu. Bu, akademik kanattan geldi. Bu etkinliklerden çok, ardındaki zihniyetin sektörümüze faydalı olacağını düşünüyorum. ODTÜ gibi büyük bir üniversitenin çatısının altında oyun geliştirme ön kuluçka merkezinin kurulmuş olması, kısa zamanda diğer üniversitelerde de benzer veya tamamlayıcı çalışmaları görmeye başlamamız anlamına gelir. Ve buralarda yetişen iş gücü, birbirinin tecrübesinden beslenmeye başlayabilir.</p>
<p><strong>2- Küresel ekonomik kriz ortamında, firmaların işten çıkardığı oyun geliştiricilerinin yaratıcılıklarını çekinmeden ortaya koyabilecekleri kendi bağımsız topluluklarını kurarak, oyun sektörüne yeni bir soluk getireceği şeklinde iyimser bir öngörünüz var. Bu bağlamda, Türk oyun geliştiricilerinin karşılacağı fırsatlar neler olabilir sizce? </strong></p>
<p>Her sektörü etkileyen küresel kriz, oyun sektöründe de birçok taşı yerinden oynattı. Ve görünen o ki, bu krizden maliyetleri büyük oluşumlar, şirketler daha olumsuz etkilenirken, bir çay ve simit tüketerek çalışabilecek azme sahip küçük şirketlere büyük bir fırsat doğuyor. Ancak, nasıl yapıldığını azıcık da olsa bilmek, oyun yapım kültürünü ucundan da olsa koklamış olmak çıkacak işlerin başarısını belirleyecek. Oyun yapımı, odak dağıldığında ve herkes takım çalışmasına alışkın/yatkın değilse çok çabuk raydan çıkabilir.</p>
<p><strong>3- Bu ayki odak konumuz olan oyun araştırmalarına dönelim. Oyun dergisi dediğimizde aklımıza ilk gelen şey oyun incelemeleri olsa da, bu dergilerin yurtdışındaki bazı örneklerinde &#8220;sıradan oyuncu&#8221; kesiminin dışındakilere hitap edecek şekilde oyun araştırmalarıyla ilgili yazılara da ağırlık verildiğini görüyoruz. Ülkemizdeki oyun dergilerinin toplam satış rakamları aksini iddia etse de, Türk okuyucusunun artık bu tür bir içerik çeşitlendirmesine hazır olduğunu söyleyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Uzun zamandan beri, ama çok çok dar bir kesimi. Yurtdışındaki MCV, Edge gibi yayınlar bu tür bir yayın politikasındalar, ancak satış fiyatları PC Zone gibi akranlarına göre daha yüksek ve hiç promosyon vermiyorlar. Bu yayınlar zaten büyük ölçüde İngiltere&#8217;de çıkıyorlar, ki İngiltere ABD ve Japonya&#8217;nın ardından oyun üretiminde dünya üçüncüsü (gerçi 2008&#8242;de 3.&#8217;lüğü Kanada&#8217;ya kaptırdılar). Yani bu tür &#8220;sektörel&#8221; yayınların okuyucu çekebilmesi, o sektörün üretim kanadının o ülkede ne kadar güçlü olduğuna bağlı.</p>
<p><strong>4- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? </strong></p>
<p>Ufak adımlar atmaktan korkmayalım. Sıfır bilgi ve tecrübeyle 3D bir oyun yapmak için yola çıkmak, projeyi asla bitirmemeye and içmek gibidir. Ülkemizde izlenmesi gereken oyun yapım modelleri Flash oyun yapıp sponsor bulmak, Web tabanlı başarılı DVO&#8217;lar yapıp iyi bir ticari model üstüne kurup yurt dışına pazarlamak ve 2010 sonuna kadar dünyaya açılmaya hazır casual oyunlar üretmeye başlayacak bilgi birikimi ve finansal altyapıyı hazırlamaktan geçiyor. Ama hepsinden önce azim ve takım çalışmasına yatkınlık gerekiyor&#8230; Lütfen bunu unutmayın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://beneaththeground.org/2009/02/16/sinan-akkolla-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

